referandum ve saadet partisi

“12 eylül’de ‘evet’, 13 eylül’den itibaren yeni anayasa’ya…”

siyasette cepheleşmenin derin olduğunu, bu kamplaşma siyasetinin ülkeye zarar verdiğini belirten genel başkanımız prof. dr. numan kurtulmuş, “önümüzde referandum var. ama asla partiler referandumu güvenoyu oylamasına dönüştürmemeli.” dedi.

pakette eksikliklerin olduğunu belirten kurtulmuş, saadet partisi’nin önerdiği anayasa’nın 30 yıl gerisinde olmasına rağmen referandumda evet oyu vereceklerini söyledi.kurtulmuş, “12 eylül’de evet diyeceğiz ama 13 eylül sabahından itibaren ‘hayır’ diyerek yeni bir anayasa’nın yapılması için çalışacağız” ifadelerini kullandı.

kurtulmuş, önümüzdeki süreçte saadet partisi önderliğinde katılımcı, demokratik bir anayasa’nın yapılacağını ifade etti.

“irade eksikliği ile sivil demokrasi sağlanamaz”

anayasa değişikliği paketinde 28 şubat süreci ile ilgili bir düzenleme yer almadığına dikkat çeken kurtulmuş, “bu dönemi sorgulamayan hükümet 12 eylül darbesiyle hesaplaşmaya çalışıyor, bu irade eksikliği ile asla sivil demokrasi sağlanamaz.” dedi.

[saadet partisi genel başkanı prof. dr. numan kurtulmuş’un 21 temmuz 2010 tarihinde canlı yayın konuğu olduğu cnntürk’te gündeme ilişkin açıklamalarından… (21 temmuz 2010 , çarşamba 14:19)]

yeni anayasa

vesayetten millet egemenliğine dönüş

saadet partisi olarak “siyasal sistemin restorasyonu: anayasa meclisi” isimli esas ve kalıcı çözüm teklifimiz ve mevcut anayasa değişikliği paketi’nde olmasını zorunlu gördüğümüz değişiklikleri iki ayrı dosya olarak kamuoyumuz ile paylaşıyoruz.

bu tekliflerimizin hükümet tarafından dikkate alınmaması durumunda bile yol gösterici, sorumlu ve yapıcı muhalefet anlayışımız gereği, hükümetin hazırlamış olduğu anayasa değişiklik paketinin değerlendirmesini de kamuoyu ile paylaşmayı bir görev kabul ediyoruz.

anayasa değişikliği tek paket halinde referanduma götürülürse hem bir çatışma, kutuplaşma ve kamplaşma nedeni olacak hem de ülkemizin, siyasal sistemimizin ve milletimizin ihtiyacı olan bir kısım değişiklikler reddedilecektir. bunu önlemek için özel bir oy pusulası hazırlanması ve her bir maddenin bu pusulada ayrıca yer alarak oylanması anayasa değişikliğinin sağlıklı bir şekilde yapılması açısından kanaatimizce zorunludur.

1921’den 1982’ye türkiye’de siyasal sistemin sorunları

millet egemenliği, avrupa’dan tercüme edilmiş bir kavram değildir. bizim medeniyetimizde de karşılığı olan bir şeydi “icma-i ümmet”. meclis ve cumhuriyet kavramları arapça kökenli olmakla birlikte bizim tarafımızdan üretilmiş kavramlardır. batıda karşılığı olan bu kavramları kendi medeniyetimiz içerisinde kalarak yeniden ürettik.

bu güne kadar toplanan tüm tbmm’lerin en demokratik, en katılımcı ve temsil kabiliyeti en yüksek meclisi ı. meclistir. bugün uzlaşmaz kesimler olarak görülen islamcılarla batıcılar, türklerle kürtler, alevilerle sünniler kendi farklılıklarını koruyarak tek bir hedef etrafında toplandılar: “anti- emperyalist” duruş.

23 nisan 1920’de bir taraftan idam fermanları bir taraftan tekfir fetvalarına karşı ankara’da toplanan meclis, bu ülkenin tek kurucu unsurudur. kurtuluş savaşını veren bu meclis hem orduyu kurdu hem de cumhuriyeti. yani birilerinin sıklıkla belirttiği gibi bir askeri cumhuriyet olarak kurulmadı. bilakis mondros mütarekesi sonrası fiilen tasfiye edilen tsk’yı bu meclis tekrar kurumsallaştırmıştır. ı. meclis, millet adına yasama-yürütüme ve yargı erkini kendinden toplamış ve gerçek anlamda asli kurucu meclis olmuştur.

1920 meclisi dağıtılınca, millete ait olan egemenliğin somut bir karşılığı kalmadı. millet adına chp genel merkezi’nden tayin edilen “müntehib-i sani”lerin seçtiği mebuslar yeni meclis oluşturdu. dolayısıyla 1920’de milletin kendi kaderini kendi tayin amacıyla fiili bir kalkışma ile ele geçirdiği ve 29 ekim 1923’te de hukukileştirdiği hakimiyetin osmanlı hanedanından millete geçmesi olgusu, hakimiyetin milletten asker-sivil bürokrasiyi temsil eden chp’ye geçmesi izlemiştir.

millet chp şahsında temsil edilen asker-sivil vasilere karşı reşit ve mümeyyiz olduğunu önce 1946 seçimleri ile belirtti. 1950 seçimleri ilk defa hâkimiyetin bila kaydu şart millete ait olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. bundan sonraki bütün kavga millete ait olan egemenliğin nasıl kayd ve şart altına alınacağı kavgasıydı. bu gün de devam eden tüm tartışmaların arka planında bu vardır. artık milletten alınması imkânsız olan bu egemenlik ne kadar kayıtlı ve şartlı hale getirilebilir hususu tartışılıyor.

türkiye’nin bitmeyen anayasa sorununun temelinde anayasal devlet kavramına getirilmiş olan tarihî çekinceler yatmaktadır. bu çekincelerden ilki, devletin anayasadan önce geldiği anlayışına dayanmaktadır. oysa anayasalar toplumlar tarafından bir devlet düzenini kurmak üzere yapılan bir sözleşmedir. bitmek bilmeyen anayasa sorununun temelinde, modern bir anayasal devlet olmanın gerekleriyle türkiye cumhuriyeti devleti’nin bekası arasında, devleti anayasanın önünde ve üstünde gören anlayış sahiplerinin kendilerince belirlemiş oldukları uyumsuzluktan kaynaklanan bir çekince yatmaktadır.

türkiye cumhuriyeti’nde özellikle 1961 ve 1982 anayasalarının doğru anlamıyla bir kurucu iktidar tarafından değil, o iktidarı gasp edenlerce yapılmış anayasalar olduğu aşikârdır. türkiye’de önce 1960 darbesi ile sistematize edilen ve daha sonraki tüm darbelerde geliştirilen/rafine edilen “vesayetçi sistem” temelde millete ait olan egemenliği asker-sivil bürokrasi ile paylaşmayı hedef almaktadır. bunun arkasındaki temel düşüncede millete duyulan güvensizliktir.

1921 tarihli teşkilat-ı esasi kanunu’nda millet adına teşri ve icrada tbmm tek yetkili organ olarak tanımlanmıştır. 1924 değişikliğinde aynen şu ifade yer almaktadır “türk milletini ancak türkiye büyük millet meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır. yasama yetkisi ve yürütme erki büyük millet meclisinde belirir ve onda toplanır.”. 1961 anayasasında ise “egemenlik kayıtsız şartsız türk milletinindir. millet, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır” şeklinde düzenleme yapılarak tbmm’nin üstünlüğü ilkesinden geri dönülmüştür. 1982 anayasasında “egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. türk milleti, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” denilerek aynı anlayış tahkim edilmiştir. anayasa metinlerinden görüldüğü üzere 1921 anayasasından beri tbmm aracılığıyla millete ait olan egemenlik ilkesi sürekli gerileme göstermiştir. 1961’de getirilen ve 1982 anayasası ile aynen korunan sistemde, milletin tek temsilcisi olan tbmm, millet adına egemenliği kullanan organlardan sadece birisidir ve bu yetkisini de belirli kayıt ve şartlara tabi olarak kullanmak zorundadır. bu durum siyaseten “nüzul inmiş beden” olarak tanımlanabilir. beyin konumundaki tbmm, vücudun çeşitli organlarını kontrol etme imkân ve kabiliyetine sahip olmadığı gibi, vücudun birçok organı ile beyin konumundaki tbmm arasındaki ilişkiyi sağlayan sinir sistemi de kopmuş durumdadır. bu da her organın bir tarafa gittiği felçli bir yapıyı ortaya çıkartmaktadır.

1961 anayasası ile getirilen ve 1982 anayasası ile tam olarak sistematize edilen “vesayetçi” sistemin işleyişi şu şekildedir;

yasama yetkisi tbmm’dedir. fakat bu yetki hem şekil hem de esas açısında anayasa mahkemesi’nin denetimi ile sınırlıdır. tbmm’nin anayasa değiştirme yetkisi ise anayasa mahkemesi’nin 2007’deki kararı ile fiilen ortadan kaldırılmış durumdadır. anayasaya göre anayasa değişikliklerini sadece “şekil” açısında denetleyebilen anayasa mahkemesi, anayasa ile kendisine verilmeyen bir yetki kullanımına girerek tbmm’nin anayasa değişikliklerini de “esas” açısından inceleyip iptal edebilmektedir.

yürütüme yetkisi çok başlı bir şekilde çeşitli organlar arasında paylaşılmaktadır. askeri tayin ve terfiler yaş’a, iç ve dış güvenliği tayin ve tespit mgk’ya, yargı bürokrasisine ilişkin tüm işlemler hsyk’ya, yüksek öğrenimi planlama, koordine etme ve yönetme yök’e, para politikasını tayin ve tespit tcmb’ye, stratejik ekonomik sektörlerde planlama, düzenleme ve denetim üst kurullar’a bırakılmıştır. bakanlar kurulu, bu yapısal sınırlamalar içerisinde yürütüme gücünü kullanmaktadır. bakanlar kurulu’nun tüm iş ve işlemleri de danıştay denetimine tabidir. son katsayı kararında görüldüğü gibi danıştay yürütmenin iş ve işlemlerini sadece “şekil” yönünden, kanunlara uygunluk açısından denetlemekle kalmayıp, çoğunlukla “esas”a ilişkin denetimler yapmakta yani “yerindelik” denetimi yoluyla fiilen yürütmenin yerine geçebilmektedir.

yargı yetkisi “türk milleti adına bağımsız mahkemelere” verilmiştir. fakat milletle yargı ilişkisi tamamen teoriktir. yargıtay ve danıştay üyeleri hsyk üyelerini seçmekte, hsyk üyeleri de yargıtay ve danıştay üyelerini seçmektedir. millet idaresine kapalı bir “yargı oligarşisi” oluşmuştur.

1982 darbe anayasasına göre, türkiye’de askeri bürokrasi devlet içerisinde özerk olmanın ötesinde neredeyse ayrı bir devlet gibi şekillendirilmek istenmiş. mgk, ve yaş’ın yapısı bu konunun en açık göstergesidir. yargı birliğine aykırı bir şekilde askerlerin tüm suçlarına bakan bir askeri yargı sistemi ve bunun başında askeri yargıtay bulunmaktadır. bakanlar kurulu’nca alınmış olsa da askerlerle ilgili tüm idari işlemleri denetleyen danıştay’a paralel askeri yüksek idare mahkemesi vardır.

1982 anayasası “totaliter” bir devlet yapılanmasını zorunlu kılmaktadır. anayasa 19. yüzyıl pozitivizmini resmi ideoloji olarak benimsemiştir. anayasalarda ideoloji olduğu müddetçe yani anayasal olarak devletin resmi ideolojisi olduğu takdirde, devletin totaliterleşmemesi mümkün değildir. bu anayasaya göre, resmi ideolojinin dışındaki her fikir ve düşünce gayri resmidir ve bu fikir ve düşüncelerin taşıyıcısı olan her siyasi parti sürekli kapatma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

anayasa belirli bir dinin, etnisitenin, mezhebin, ideolojinin ya da felsefi düşüncenin taşıyıcısı, koruyucusu ve tarafı olamaz. anayasalar her kesime ve herkese eşit uzaklıkta ve aynı mesafede olmak zorundadırlar. ancak bu şekilde devlet, nesnel ve tarafsız bir aygıta dönüşebilir.

1982 anayasasında “devletin ülkesi ve milleti” diye başlayan birçok ifade yer almaktadır. devletin ülkesi ve milleti olamaz. bu ifade yer aldığı müddetçe, insanı esas alan bir devlet yapılanması mümkün değildir. teorik olarak da devletin ülkesi ve milleti yerine, milletin devleti ve ülkesi vardır. bu devlet ve bu ülke ancak bu milletle kaimdir. çünkü devleti de ülkeyi de var eden asıl güç milletin kendisidir. hâlbuki resmi anayasal düşünce de milleti de ülkeyi de devlet var etmiştir. devlet ise bürokratik oligarşi ile temsil edilmektedir.

milletin yegâne temsilcisi tbmm’dir. fakat sorun tbmm’nin milleti ne kadar temsil ettiğidir. mevcut baraj sistemi, siyasi partiler yasası ve siyasi parti örgütlenmesi tbmm’nin temsil kabiliyetini zayıflatmaktadır. nasıl ki, askeri darbeler milli iradeyi tamamen yok saymakta ise baraj sistemi ve siyasi partiler düzeni de milli iradeyi kısmen yok saymaktadır. örneğin 2002 seçimlerinde seçmenin yüzde 34 ünün oyunu alan ak parti meclis’te yüzde 66 oranında çoğunluk elde edebilmiştir. aynı seçimde geçerli oyların yüzde 45’i, seçmenin de yüzde 60’ı meclis’e yansımamıştır. temsil kabiliyeti bu kadar düşük bir meclis bürokratik oligarşiye karşı milli iradeyi koruyamaz.

demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları ve temsil sisteminin temel aktörleri olan siyasi partiler sürekli kapatma tehlike ve tehdidi ile karşı karşıya kaldıkları gibi; siyasi partiler de aynen bürokratik oligarşi gibi parti içi bürokrasiye mahkûm olmuşlardır. parti üyeleri ile delegelerinin genel merkez üzerinde belirleyiciliği yoktur. merkeziyetçi, bürokratik parti yapılanmaları 12 eylül rejiminin dayattığı siyasi partiler yasasının bir sonucudur.

bir ülkedeki siyasal topografyayı anayasa, meclis içtüzüğü, siyasi partiler yasası ile seçim sistemi belirler. bu dört metin bürokratik oligarşinin vesayetçi döneminde üretilmiş ve temelde halkı siyasetin paydaşı yapmamayı esas almıştır. siyasal sistem öncelikle kendi içinde demokratikleşmedikçe, ülkenin siyasal sisteminin demokratikleşmesi mümkün değildir.

türkiye neo-liberal ekonomik modele bir askeri darbe sonrası ara rejim döneminde girdi. liberal aydınlar ekonomik liberalizm pahasına siyasal liberalizmden fedakârlık ederek buna razı oldular. halbuki kendi partisinde katılımcı, demokratik sistemi kurumsallaştırmayan bir iktidarın ülkeyi demokratikleştirmesi mümkün değildir. millet egemenliğini esas alan hiçbir siyasetçi “baraj olmazsa ülke kaosa girer. koalisyonlar devleti paylaşıyorlar. koalisyonlar döneminde ekonomik büyüme düşüyor” diyemez. bu düşünce yapısı, ekonomik gelişme için demokrasiden fedakârlık edilebileceğini ifade ettiği gibi, bürokratik oligarşinin tehdit ve korkularını da aynen yansıtmaktadır. baraj sistemini savunmakla, parti içi demokrasiye karşı gelmekle, darbeleri savunmak arsında nitelik farkı yoktur sadece derece farkı vardır.

demokratikleşme için asker-sivil ilişkilerinde normalleşme ve askeri bürokrasinin sivil iktidarın emrinde olması gerek şarttır ama yeter şart değildir. asker-sivil ilişkileri mutlaka demokratik standartlara uygun hale getirilmelidir. bu yapılırken vatandaşı siyasetin paydaşı yapmak için gerekli tüm yasal ve kurumsal değişiklikler de bir an önce yapılmalıdır. sivil de olsa vesayet altında ve yukarıdan aşağı dayatma ile demokratikleşme olmaz. tanzimat’tan beri yapılan budur.

türkiye’de maalesef en etkisiz ve yetkisiz kamu kurumu tbmm’dir. şube müdürünün bile resmi yazışma kuralları içerisinde çeşitli birimlerle yazışma yetkisi olduğu halde milletvekillerinin kendi illerindeki herhangi bir şube müdürü ile yazışma yetkileri yoktur. çünkü resmi yazışma sistemi içerisinde vekillerin yeri yoktur. vekiller ancak soru önergesi yoluyla bakanlar aracılığıyla yürütüme ve idareden bilgi alabilirler. belediyelerin bile kendine ait denetim birimi olduğu halde tbmm’nin kendine ait bir denetim birimi yoktur. tbmm’nin iki temel fonksiyonu vardır; yasama ve denetim. yasama fonksiyonunu fiilen yürütme üstlenmiştir. çünkü çıkan kanunların % 95’i yasa tasarısıdır yani hükümetin meclise getirdiği tasarılardır. meclis hükümetin hazırladığı tasarıları tasdik eden bir konumdadır. bu anlamda fason üretim yapan bir kanun fabrikası olarak konumlandırılmıştır. meclisin denetim fonksiyonu ise yok denilecek düzeydedir.

meclis adına mali denetim yapan sayıştay’ın yeni mali yönetime uygun yasası halen çıkartılmış değildir. hâlbuki modern demokrasilerde sayıştay’lar aslında paralel bakanlar kurulu’dur. meclisin hükümete verdiği bütçe yetkisinin uygulama sonuçlarını meclis adına sayıştay denetler. hâlihazırda ise sayıştay bütçe ödeneklerinin aritmetiğini denetlemekle meşguldür.

siyasi ve hukuki sistemin restorasyonu: anayasa meclisi

yukarıda zikredilen siyasal sistemimizin sorunlarının köklü ve kalıcı çözümü için bir takım geçici ve kısmi önlemlere değil ciddi bir siyasal ve hukuki restorasyona ihtiyaç vardır. millet egemenliğini sağlamanın bundan başka yolu yoktur. bunun için yeni, çağdaş, özgürlükçü, katılımcı, çoğulcu demokratik bir anayasa zorunlu ve atılacak ilk adımdır. bu anayasayı da bir takım siyasi oyunlar için değil, milletin önünü açarak millete yaptırmaktan başka bir yol yoktur. bu çerçevede yeni bir anayasa yapılması sürecine ilişkin görüşlerimiz aşağıda açıkça ifade edilmiştir.

1- anayasa yapmaya kim yetkilidir?

mevcut parlamento türkiye’nin meşru parlamentosudur. yeni bir parlamento seçilene kadar bu parlamento, anayasa değişiklikleri yapmaya da, yasal değişiklikler yapmaya da yetkili bir organdır, milletin meclisidir. ancak 2007 yılında 411 milletvekilinin oylarıyla kabul edilen anayasa değişikliğinin, anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmesi süreciyle birlikte ortaya fiili ve hukuki bir kördüğüm çıkmıştır. anayasa mahkemesi artık herhangi bir anayasa değişikliğini bile esastan bozabilecek bir yetkiyi kendi kendisine vermiştir. anayasa mahkemesi fiili olarak bir senato konumuna yerleşmiştir. dolayısıyla bu sorunu çözmeden bir adım atmak mümkün değildir. çözüm bir anayasa meclisi oluşturmaktan geçmektedir.

2- sorunun kaynağı nedir?

tanzimat’tan beri temel bir sorunlu yaklaşım var; her türlü sosyal ve siyasal sorunun çözümü anayasa ve yasalar gibi şeklî düzenlemelerde aranmaktadır. hâlbuki belirleyici olan, anayasa ve yasaların arkasındaki devlet-siyaset felsefesidir. çünkü bir ülkedeki siyasal sistemi ve bu sistemin işleyişini anayasa ve yasalardan ziyade siyasi-bürokratik elitlerin devlet-siyaset felsefesi belirlemektedir. halen türkiye’de mevcut olan siyaset tarzı (yani devlet-siyaset felsefesinden doğan siyasal pratik şekli) ise devletin/siyasal iktidarın tahakküm ve birikim aygıtı olarak kullanılmasıdır. ittihatçılardan kalan bu kötü miras sağ, sol tüm siyasi hareketleri rehin almış durumdadır. kim siyasi iktidar üzerinden devleti ele geçirirse kamu kudretini kendileri için birikim aygıtı olarak kullanırken diğer yandan da kendinden olmayanlar üzerinde bir tahakküm aracı olarak kullanmaktadır. bu yaklaşım, gerek siyaset tarzı gerekse eğitim sistemi üzerinden herkese sirayet ettiği için, siyasi aktörlerin bir anda bu yaklaşımı terk etmeleri mümkün görünmemektedir. onun için yapılması gereken ilk iş, sadece kürtler, muhafazakârlar, aleviler veya gayrimüslimler için değil; tüm vatandaşlar için genel kabul görmüş normları içeren bir anayasal sistem oluşturmak ve mevcut aktörlerin birikimci ve tahakkümcü eğilimlerinin önüne geçmektir. yani mevcut aktörlerin tavırlarını değiştiremeyeceğimize göre, öyle bir anayasal-hukuksal sistem oluşturalım ki, mevcut aktörler bu güne kadar icra ettikleri tavır ve eylemlerini kısıtlamak zorunda kalsınlar. mevcut anayasa ciddi sınırlama ve sorunlar barındırmaktadır. anayasada açıkça görülmese bile, bu anayasanın dayandığı felsefi arkaplan herkesi zorunlu olarak müslüman, türk, sünni, hanefi ve laik olarak görmekte ya da böyle olmalarını beklemektedir. türk, müslüman, sünni ve laik bir ulus yaratma çabası; kürtleri, gayri müslimleri, alevileri ve dindar kitleleri ötekileştirerek sistem dışına itmiştir. bu yaklaşım ise vatandaşların az bir kısmını özde kalanının sözde vatandaş olarak görmektedir.

türkiye, 1960 ihtilalinden bu yana üç adımda gelişen bir bürokratik oligarşik sistemi kendi kendine inşa etmiştir. 1960’da hukuk sistemi ve askeri kararlar millet denetiminin dışına çıkarılmıştır. 12 eylül darbesiyle birlikte türkiye’de çalışma hayatıyla ilgili mevzuat ve özellikle yüksek öğrenim kurumu aracılığıyla eğitim üzerindeki kararlar millet egemenliğinin dışına çıkarılmıştır. 2000 yılından sonra, özellikle 17. ımf protokolü ile birlikte üst kurullar vasıtasıyla ekonomik kararlar da millet denetiminin dışına çıkarılmıştır. hukuk sistemine karışmayan, askeri kararlarını veremeyen, ülkenin ulusal güvenlik kararlarına karışmayan, yüksek öğrenimle ilgili herhangi bir karar ve denetim yetkisi olmayan, ekonomik kararlar üzerinde bir denetim yetkisi olmayan millet egemenliği nasıl bir egemenliktir? sistemin esası budur. vesayetçi sistem, bütün alanlarda dal budak sararak türkiye’de kâğıt üzerinde bir millet egemenliği oluşturmuştur. milletimizin ilk parlamentosu olan 1921 parlamentosu birebir milletin temsilcisi olan ve gerçekten kurucu bir iradeyle gelmiş olan bir parlamentodur. o parlamentonun gerçekten demokrat ve özgürlükçü üyesi hüseyin avni ulaş’ın sözünü bir kere daha zikretmek gerekmektedir; “cumhuriyet ancak hürriyetle olur. hürriyete istinat etmeyen bir cumhuriyet iğfalkardır”. dolayısıyla sorunun kaynağı vesayetçi demokrasidir, vesayetçi sistemdir, bürokratik oligarşidir. kurum ve kuruluşların içerisindeki birilerinin yerine, bir başkasını koyarak sistemin demokratikleşeceğini zannetmek çok temel bir hatadır. mesele bütün kurum ve kuruluşların millet egemenliğine açılması, milletin denetimine ve kontrolüne bırakılmasıdır.

3- çıkış yolu nedir?

çıkış yolu, yeni bir anayasadır. son dönemlerde gerçekten önemli adımlar atılmıştır. ancak 22 temmuz 2007’de adalet ve kalkınma partisi oylarını %47’ye çıkartırken milletimiz bir görev verdi. o görev daha demokratik, özgürlükçü, adalet esaslı bir anayasa yapmaktı. bu nedenle mevcut parlamentonun, mevcut iktidarın önündeki asli görev birkaç anayasa maddesini değiştirerek rötuş yapmak değildir. hükümetin ve parlamentonun asli görevi yeni çağdaş, katılımcı, özgürlükçü, çoğulcu bir anayasa yapmaktır.

yeni anayasa nasıl yapılacak, kim yapacak?

bu konuda türkiye’nin tanzimat’tan beri en temel çıkmazlarından birisidir. “eğer bu ülkede anayasa yapılacaksa biz yaparız, bu millete herhangi bir yol gösterilecekse biz gösteririz. biz türkiye’nin siyasi ve iktisadi elitleri, anayasanın nasıl yapılacağını biz biliriz ve millete biz öğretiriz”, anlayışıdır. halbuki anayasa yapılma sürecine sadece ve sadece millet hakim olmalıdır. anayasa yapım süreciyle ilgili temel yaklaşımımız “usul esasa mukaddemdir” ilkesidir. yani ne yaptığınızdan daha çok, nasıl yaptığınız, hangi yöntemlerle yaptığınız önemlidir. yine tanzimat’tan beri çok temel yanlışlardan birisi de, anayasadaki metinleri değiştirerek bir modernleşme, ilerleme, demokratikleşme olacağını zannetmektir. mesele anayasadaki metinlerden ziyade anayasanın ruhudur. türkiye’deki mevcut anayasanın maddeleri üzerine tek tek tartışmaktan ziyade esas yapılması gereken cumhuriyetin bütün vatandaşlarını eşit ve özgür yurttaşlar haline getiren bir anayasa yapma sürecini başlatmaktır.

millet anayasayı nasıl yapacak?

5735 sayılı “türkiye cumhuriyeti anayasası’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun’un birinci ve ikinci maddelerinin iptali veya yok hükmünde olduklarına karar verilmesi ve dava sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulması” istemiyle anayasa mahkemesi’nde açılan dava sonucunda anayasa mahkemesi’nce verilen iptal kararı ile anayasa mahkemesi, yukarıda bahse konu edilen kararıyla yasama organının anayasa değişikliği yapma imkânını hukuken ortadan kaldırmıştır. siyaset kurumunun yapması gereken birincil vazife parlamentonun üstündeki vesayetçi sistemi, halkın katılımı ve millet iradesi aracılığıyla kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmaktır. bunun için anayasa’nın 175 inci maddesinde değişiklik yapmak gerekmektedir. 175. madde de yapılacak değişikliğe ilişkin teklifimiz şu şekildedir;

07.11.1982 tarih ve 2709 sayılı kanun ile yürürlüğe giren türkiye cumhuriyeti anayasa’sının 175. maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

madde 1. 07.11.1982 tarih ve 2709 sayılı kanun ile yürürlüğe giren türkiye cumhuriyeti anayasasının 1, 2, 3 ve 4. maddeleri saklı kalmak kaydıyla, yeni, demokratik, özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı bir anayasa tasarısı hazırlamak üzere anayasa meclisi kurulmuştur.

anayasa meclisi, kendi başkanlık divanını oluşturduğu tarihten itibaren en geç 1 yıl içerisinde hazırladığı anayasa tasarısını halkoyuna sunulmak üzere tbmm’ne teslim eder.

anayasa meclisi, her yüzellibin seçmene bir temsilci düşecek şekilde, dar bölge iki turlu seçim sistemiyle seçilen üyelerden oluşur. seçim bölgelerinin tespitine yüksek seçim kurulu karar verir.

anayasa meclisi üyesi olabilmek için, milletvekili seçilme şartlarını taşımanın yanı sıra 35 yaşını tamamlamış ve 4 yıllık üniversite mezunu olma şartı aranır. anayasa meclisi üyeleri, milletvekillerinin sahip olduğu dokunulmazlık ve özlük haklarına sahiptirler. anayasa meclisi üyeliğine siyasi partiler, sendikalar, barolar, dernek ve vakıflar aday gösterebileceği gibi bağımsız olarak da aday olunabilir. anayasa meclisi‘ne üye seçilenler 5 yıl süreyle yasama, yürütme ve yargı organında görev alamazlar.

madde 2. anayasa meclisi başkanlık divanı’nın teşkil tarihinden itibaren tbmm’nin anayasa değişikliği yapma yetkisi yoktur.

madde 3. anayasa meclisi, öncelikle çalışma usul ve esasları ile iç örgütlenmesine ilişkin kendi içtüzüğünü yapar.

madde 4. anayasa meclisi tarafından hazırlanan anayasa tasarısı, yüksek seçim kurulu’na verildiği tarihten itibaren 90 gün içerisinde halkoyuna sunulur ve anayasa tasarısının kabulü için halkoylamasında geçerli oyların dörtte üçüyle onaylanması şartı aranır. anayasa meclisi tarafından hazırlanan anayasa tasarısının halkoylamasında yeterli çoğunlukla kabul edilmemesi durumunda, yeni bir tasarı hazırlamak üzere en geç 3 ay içerisinde anayasa meclisi seçimleri yenilenir. yenilenen anayasa meclisi‘nin hazırladığı anayasa tasarısının kabulü için halkoylamasında geçerli oyların beşte üçüyle onaylanması şartı aranır.

madde 5. anayasa meclisi üyelerinin seçilme usul ve esasları yasayla düzenlenir.

madde 6. bu kanunun yürürlüğü tarihinden itibaren en geç 3 ay içerisinde anayasa meclisi‘nin toplanmasını temin edecek şekilde gerekli yasal düzenlemeler ve seçimler yapılır.

toplumsal mutabakata dayanan anayasa taslağı, anayasanın kendisi olmayacak, taslak mevcut tbmm’ne iletilerek derhal referanduma gidilecektir. böylece milletin birebir temsilcileri tarafından seçilmiş ve doğrudan millet tarafından oylanarak kabul edilecektir.

kaynak: saadet partisi

“referandum ve saadet partisi” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s