21′inci Yüzyılın Ütopyası: Çokkültürlülük

10. BÖLÜM

BARBARLARIN ÇAĞI

10.1. BARBARLARI BEKLERKEN

Çözemediğimiz her sorunu Kavafis’in ünlü şiirindeki gibi barbarlara havale ediyoruz. Unuttuğumuz veya unutmak istediğimiz, gizlediğimiz, halının altına süpürmeye çalıştığımız sorunlar diyalog ve uzlaşma ile çözülmediği zaman, barbarlar geliyor ve Gordiom düğümünü kılıçla keserek sorunlarımızı çözüyor. Tarihte toplumsal sorunların çözümünde barbarların oynadığı rolü dikkate alınca neden hala barbarları beklediğimiz anlaşılıyor. Ama geçmişle bugün arasındaki fark bugünün barbarlarını artık “öteki” adı altında kavramsallaştırarak bilimin alanına alabilmemiz.

BARBARLARI BEKLERKEN
-Neden toplanmış bekleşiyoruz pazaryerinde?
Barbarlar gelecek bugün.
-Neden böyle hareketsiz Senato?
Boş oturuyor Senatörler, yasalarla uğraşacaklarına?
Çünkü barbarlar gelecek bugün.
Senatörler neden uğraşıp dursun yasalarla?
Barbarlar gelince yapacak nasıl olsa.
-İmparatorumuz neden sabahın köründe kalkmış,
tacıyla tahtıyla kurulmuş oturuyor,
kentin ana kapısında?
Çünkü barbarlar gelecek bugün.
İmparator şeflerini karşılamak için
bekliyor. Bir de ferman hazırlattı
sunmak için. Şan şerefle dola
adlar, unvanlar yazılı üstünde
-İki konsülümü ve yargıçlarımız neden
kırmızı işlemeli harmanileriyle gelmişler;
ya taktıkları mor taşlı bilezikler,
ışıl ışıl zümrüt yüzükler;
neden yanlarına almışlar bugün, paha biçilmez
altın ve gümüş kakma asalarını?
Çünkü barbarlar gelecek bugün,
Böyle şeyler gözlerini kamaştırır onların.
-Hani nerede saygıdeğer söylevcilerimiz
gelip konuşmuyorlar her zamanki gibi?
Çünkü barbarlar gelecek bugün
Söylevler, ince sözler canlarını sıkar onların.
-N’oluyor, nedir bu huzursuzluk, bu kaynaşma?
(Yüzler nasıl asıldı birdenbire).
Hızla boşalıyor sokaklar, alanlar,
Evinin yolunu tutuyor herkes düşünceler içinde
Çünkü karanlık bastı, barbarlar hala görünmedi.
Sınır boylarında gelenlerin dediğine bakılırsa
Barbar marbar yokmuş ortalıkta.
-Peki şimdi halimiz n’olacak barbarlarsız
Onlar bir tür çözümdü bizim için.

Konstantin Kavafis’in şiirinde konu ettiği Yunan site devletlerinde yozlaşmanın tepe noktasında sorunu çözmek için devreye barbarlar girer. Sistemin kendini temizlemesi barbarlara bağlıdır. Kapitalizm çağında ise devrevi olarak yaşanan krizler de ya büyük buhranlar ya da bunların getirdiği savaşlarla sorunlarını çözmektedir. Yeni bir küresel çaplı ekonomik ve sosyal kriz sürecinde olduğumuz dikkate alınırsa ya barbarları tekrar çağıracağız, ya küresel çaplı yeni bir altüst oluşa şahit olacağız (ki adına yeni dünya düzeni adı verilen ve hala tam olarak son şeklini almamış olan yeni bir küresel yapılanma), ya da sorunlarımızı çokkültürlü bir perspektifle ala alarak küresel çapta barış içinde bir arada yaşamanın yolunu bulacağız.

Barbarlara gelince, Reha Mağden, “…vs” adlı iki aylık derginin Ağustos-Eylül 2001 tarihli sayısında “barbar” kelimesinin kökeninin Antik Yunan medeniyetine dayandığını belirterek, Yunanların kendileri dışındaki tüm kavimleri barbar olarak nitelediklerini, sonra da Romalıların bu geleneği devraldıklarını söylüyor. Bugün “barbar” sözcüğüne atfedilen “kaba, kırıcı, uygarlaşmamış, ilkel” gibi anlamlarının kaynağında bu resmi tarih kaygısı yattığını ifade ediyor. Mağden ise barbarlık konusuna farklı bir açıdan, bu konuda orijinal görüşleri olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya atıf yaparak yaklaşıyor. Bu yaklaşım, Kavafis’in şiirinde rivayet edilen anlayışın kuramsal halini çağrıştırıyor.

“Oysa, mesela Dr. Hikmet Kıvılcımlı, belirli bir aşamaya (“yukarı barbarlık konağı” diyor o buna) gelmiş barbarların orijinal uygarlıklar yaratabildiklerini söylüyor. Daha da fazlası, bu barbarların “kolektif aksiyon” özellikleri ve “gücü ve ayrıcalıkları” nedeniyle çökmekte olan “yozlaşmış” uygarlıkları ayağı kaldırabildiklerini ve onlara da yeni ve orijinal bir uygarlık kazandırdıklarını anlatıyor.

Ondan yüzlerce yüzyıl önce İbn-i Haldun da, “kolektif aksiyon” tabiri yerine “asabiye” tabirini kullanarak bu niteliğe sahip kavimlerin kent uygarlıkları (umran) kurabileceklerini söylüyordu.

Uygar toplumların, bir anlamda, Kıvılcımlı ve İbn-i Haldun’un dediği türden bir tür “kolektif aksiyon”, “asabiye” aşısına ihtiyaçları var, denemez mi?”1

Mağden’in bu yazısının yayınlanmasından sadece birkaç hafta sonra “barbarlar” medeniyetin (ya da onların deyişiyle yozlaşmanın) merkezine bir saldırı düzenledi. Saldırının hemen ardından Amerikan halkının ilk tepkisi “Bizden bu kadar nefret edecek ne yaptık biz?” oldu. Dünyanın önemli bir çoğunluğunun neden kendilerinden nefret ettiğini sorgulamaya başladılar. Fakat bu saldırının altında yatan temel soru bir başka bombardıman ile hızla unutturuldu.

Küresel medya karşı saldırıya geçerek saldırının sebeplerini sorgulamak yerine sonuçlara odaklanarak, görüntülerin egemenliğini yeniden sağladı. Barbar aşı tutmadı gibi görünse de, “Süper güç” söylemi yıkıldı. Egemen söylemin sahipleri arasındaki ittifak çatladı. Daha da önemlisi liberalizmin sahte “öteki” söylemi üzerindeki perde düşerek, sahne arkası görünür oldu.

10.2. ÇOKKÜLTÜRCÜLÜĞÜN YENİ MİLADI 11 EYLÜL

11 Eylül, batı merkezli öteki ve farklılıklara saygı talep eden söylemlerinin sahiplerini hazırlıksız yakaladı. Bu söylemlerin ardındaki samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük ortaya çıktı. Batıdaki öteki söyleminin üzeri kazınınca altından beklendiği gibi gizli ırkçılık çıktı.

Amerikan entelektüelleri bir araya gelerek neden saldırıya (haksızlığa) uğradıklarının bir analizini yaparak “Ne için mücadele ediyoruz?” başlıklı bir bildiri yayınladı. 60 saygın ABDli entelektüelin amacı “Terörizme karşı savaşın neden gerekli ve adil olduğunu” açıklamaya çalıştığı bildiride mücadele yerine “savaş” kelimesi koyulursa “Ne için savaşıyoruz?” daha anlamlı bir soru olur.

Dünya kamuoyunu iknadan çok karşı saldırıyı meşrulaştırma izlenimi veren bildiride, ABD’mi entelektüeller, dünyanın geri kalanlarının neden kendilerini sevmediği yönünde sorular soruyor ve bu sorulara da yine kendi yanıtlarını veriyor:

“11 Eylül’den beri milyonlarca Amerikalı kendisine ve birbirine soruyor: Neden? Neden biz bu nefret dolu saldırıların hedefi olduk? Bizi öldürmeye çalışanlar neden bizi öldürmek istiyor.

Ulusumuzun kimi zaman başka toplumlara karşı kendini beğenmişlik ve cehalet içinde davrandığını teslim ediyoruz. Ulusumuz zaman zaman yanlış yönlendirilmiş ve adil olmayan politikalar izledi. Bir ulus olarak biz ideallerimize göre yaşamakta gereğinden sık bir şekilde başarısız kaldık. Kendi toplumumuzun zaman zaman aynı ilkelere uymakta başarısız kaldığını teslim etmeden, başka toplumları ahlaki ilkelere uymaya davet edemeyiz. Biz şu inançta birleştik ki –ve dünyadaki bütün iyi niyetli insanların bunu onaylayacağını da inanıyoruz-, bazı spesifik dış politikaların doğru ve yanlışlarına yapılacak hiçbir gönderme, masum insanların kitlesel katliamını ne meşru kılabilir, ne de anlamlı hale getirebilir.”2

Bu ifadelerin ardından karşı savaşı meşrulaştırılması için tarihten ve ilahi kaynaklardan “adil savaşın(!)” ya da daha açık bir ifadeyle “ötekini yok etmenin” koşulları nezaketli bir şekilde sıralanıyor.

Bildirinin sonunda ABD’mi beyaz anglosakson protestan ABD’li entelektüeller “öteki” kimliğinde cismanileşen Müslümanlara seslenerek şöyle diyor:

“Biz özellikle Müslüman toplumlardaki kardeşlerimize sesleniyoruz: Size doğrudan şunu söylüyoruz: Biz düşman değiliz, dostuz. Düşman olmak zorunda değiliz. O kadar çok ortak noktamız var ki. Birlikte yapmamız gereken çok şey var. Sizin insan onurunuz, bizimkinden daha az değil –sizin haklarınız ve iyi bir hayat yaşama fırsatlarınız bizden az değil- bunlar için savaşıyoruz. Bazılarınızın bize büyük güvensizlik duyduğunu biliyoruz, ve biz Amerikalıların bu güvensizlikte kısmen pay sahibi olduğunun bilincindeyiz. Ama biz düşman olmamalıyız. Sizlerle ve dünyadaki iyi niyetli insanlarla adil ve kalıcı bir barışta ortak olmak umuduyla.”

Bu mektup ve bildiri yayınlandığı sırada dünyanın en zengin ve gelişmiş ülkesi ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı bombardıman uçakları, dünyanın en fakir ve geri kalmış ülkesi Afganistan’a on binlerce ton sığınak delici bomba atmış ve atmaktaydı. ABD’mi entelektüellerin bu iç hesaplaşma ve medeniyete yönelik saldırı kokan argüman karşısında Independent gazetesi yazarı Robert Fisk ise şu soruyu yöneltiyordu:

“Eğer ABD’ye yönelik saldırılar medeniyete karşı yapıldıysa, neden Müslümanlar da Afganistan’a yönelik saldırıların İslamiyet’e karşı olduğunu düşünmesin.”

11 Eylül ile bu teze konu olan çokkültürcülük başta kuzey Amerika ve Avrupa olmak üzere birçok ülkede yeniden tartışma konusu oldu. Mc Luhan’ın “Küresel Köyü”nde çokkültürcülüğün tek başına devletlerin bir iç sorunu olmadığı, 11 Eylül’ün ardından bir kez daha hatırlandı.

Artık çokkültürlülük sadece azınlıkların ya da mağdur durumdaki grupların ülkeler içinde eşit konum kazanması ile ilgili olmanın ötesinde küresel bir sorun haline geldi. Küresel eşitsizliklerin, yerel eşitsizliklerden beslendiğini ve onları beslediğini kabul edersek, yerel eşitlik mücadelesinin küresel eşitlik mücadelesiyle olması gereken bağlantısını görebiliriz.

Artık bölgesel çatışma kavramı tarihe karışmıştır. Dünyanın herhangi bir yerindeki çatışmalar dünyanın her yerinde yaşayan insanların oturma odalarındaki televizyonlarda tüm çıplaklığıyla sanal gerçekliğe dönüşerek evrenselleşiyor. Bu açıdan tüm çatışmalar ilgilendirsin ilgilendirmesin bizi de bu küresel köyde içine alıyor.

10.3. MEDENİYETLER Mİ YOKSA BARBARLIKLAR
ÇATIŞMASI MI

Gilbert Achcar, “Barbarlıklar Çatışması” adlı kitabında Samuel Huntington’ın muhafazakar dünyada büyük sükse yapan “Medeniyetler Çatışması” tezine öldürücü darbeler indirirken aynı zamanda içinde yaşadığımız süreci basit ifadelerle tanımlar.

Öncelikle medeniyetler çatışmasının aslında bir barbarlıklar çatışması olduğunu belirten Achcar, “Medeniyetin gelişme süreci boyunca eriştiği her yeni kademenin gereği olarak barbarlığın yeni özgül türleri ortaya çıkmış, öyleki her uygarlık kendine özgü barbarlıklar doğurmuştur” diyor.

Herbert Marcuse ise “Eros and Civilization” adlı yapıtında her dönemin yıkıcılığının kendi özgül koşulları dikkate alınarak açıklanabileceğini vurgularak şöyle devam eder:

“Dünya çapında halkların tümüne karşı yürütülen savaş arasında, dünyayı sefaletten kurtarabilecek teknik buluşların işgal etmek veya acı çektirmek için kullanılması, binlerce kişi savaşta ölürken milyonlarcasının doktor ve mühendisler yardımıyla bilimsel olarak katledilmesi, ilticacıların yalnızca sınırları geçince sığınma hakkı alabilmesi veya tüm bir gezegenden sürgün edilmeleri, insanların doğal olarak cahil olmaları veya günlük bilgi ve eğlence bombardımanı sayesinde cahilleştirilmeleri arasında yalnızca niceliksel bir fark kalmıştır.”

Achcar ise barbarlığın ne sadece doğuya ne de batıya ait olmadığını belirterek, kimsenin çatışan barbarlıklardan birini tercih etmek zorunda bırakılamayacağını böyle bir seçimin mantıksız olduğunu vurgular. Achar şunları söyler:

“Her medeniyetin barbarlığı kendine özgüdür: Kimileri boğaz keser. Afganlar için geleneksel olan bu yöntem, Sovyet karşıtı savaşa katılanlar tarafından daha sonra Cezayir’de de uygulanmış ve 11 Eylül kamikazelerinin maket bıçaklarıyla simgeleşmiştir; kimileri ise “papatya keser” yani “daisy cutter” adı verilen, her biri yedi ton olan konvansiyonel silahlarla uzaktan kitle katliamları yapar. Bazıları yolcu uçaklarını kaçırıp sivilleri öldürmekde füze kullanır; diğerleri de savaş gemilerinden cerrahiyle kendisi arasındaki fark neşter ile elektrikli testere kadar olan cerrahi vuruşlar yaparlar. Bazıları kitleleri kurbanlarının sayısının fazlalığı sayesinde etkilemek ister; intikamın Tartuffe’leri olan diğerleri ise Moliere’in karakterini taklit ederek medyaya emirler yağdırır.

Görmeyi reddedeceğimiz şu ölüleri saklayın
Böyle şeyler ruhları yaralar
Ve aklımıza suçlu düşünceler sokar”3

Nazi barbarlığının gelişmiş Batı medeniyetinden doğduğunu hatırlatan Achar, karşı karşıya olduğumuz durumun medeniyetin uzun tarihsel ve diyalektik süreci boyunca, bu uygarlıklardan doğmuş –toplumlar oburlaştıkça onların atıkları şeklinde ortaya çıkan ve bugün bir kez daha medeniyetin kazanımlarını genel bir barbarlık içinde yutmakla tehdit eden- farklı boyutlardaki barbarlıkların çatışması olduğunun altını çizer.

“New York’ta bir sabah doğrudan katledilen binlerce sivil; Irak’ta ise onyıldan beri dolaylı yollardan katledilen onbinlerce sivil. Her iki barbarlığın da sebep olduğu ölümlerin karşılaştırma ölçütü budur. Bir medeniyet ne kadar güçlenip zenginleşirse, barbarlığı da o kadar ölümcül oluyor” 4

Soysuzlaşmış medeniyetten doğan barbarlıklardan herhangi birini yeğlemek insani bir tavır olamaz. Fakat tek başına seçim yapmamak gerektiğini söylemek de insani olarak temiz çıkmaya yetmiyor. “Barbarlığa Çağrı” başlığı altında bu tezde de ifade edilen kavramın hangi anlamda kullanılmadığı Achcar’ın açıklığa kavuşturduğu sanılır.

Michel Fouccault, bazen taraf olmamanın da bir tür yozlaşmış barbarlığa hizmekt edeceğini dolarlı olarak şöyle ifade eder: “Ve ben 20. yüzyılda amme hukukundaki en köklü değişimlerden birini, şu eski egemenlik kanunu olan ‘öldürmek ya da yaşatmasına izin vermek’ kanununun onu yakalayacak, geçecek ve değiştirecek neredeyse tam tersi bir kanun tarafından (tamamen yerini alacağını söylemiyorum) tamamlanacağını düşünüyorum: ‘yaşatma’ ya da ‘ölüme terk etme’ erki.”

Fouccault’nun bu kehaneti gerçek olmuştur. Zengin kuzey ülkelerinin çöpleri dahi açlıktan kırılan güney ülkelerindeki insanların hayatını kurtarmaya yetebileceği halde sessiz kalmak, silah üretmek ve satın almak için ayrılan paranın bir kısmını AIDS’e çare bulunması için ayırmamak ile köyleri ve kentleri bombalamak arasındaki fark elbette sadece artık nicelikseldir.

Anlaşılacağı gibi kadim barbarlığın niteliğine sahip yeni barbarların, çürümüş medeniyeti çokkültürlü bir bakış açısıyla tarihin yeni bir sahnesine taşıması gerekiyor. Tarihe bakınca bunun daha önce gerçek olduğu görülebilir. Bunu gerçekleştirenler tarihteki yerlerini almışlardır. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet onlardan biridir. Açtığı kapıdan şehre ve Doğu Bizans İmparatorluğu’na giren Sultan Mehmet Bizans’tan daha üst bir medeniyet aşamasında bir uygarlık kurmuştur. Dünyanın en büyük açık şehri ve ilk sivil çokkültürlü kenti İstanbul bu sayede tarihteki yerini almıştır. Fetihle en tepe noktasına çıkan ve bir cihan devletine dönüşen Osmanlı İmparatorluğu ise yozlaşmaktan kaçınamamışve ine barbarlığın övgüye değer niteliklerine sahip kişiler tarafından daha üst bir medeniyet basamağına taşınmıştır.

Cumhuriyet, çok daha küçük bir toprak parçasında kurulsa bile, bir cihan imparatorluğundan sadece halk cumhuriyetine kadar küçülmüş olsa bile, önceki yozlaşmış imparatorluktan daha üstün niteliklere sahiptir ve daha üst bir medeniyet basamağına işaret eder.

Cumhuriyetin kurucuları Anadolu’da varolan farklı kültür birikimlerini ve etnik yapıyı zenginlik olarak görüp, bunu olumlu yönde kullanmış olsalar bile sonradan çokkültürlü yapıya olan saygı unutulmuş ve kültürel açıdan sığ, balık hafızasına sahip kuşaklar gelmiştir. Tarihin garip bir cilvesi sonucu hem Fatih Sultan Mehmet hem de Mustafa Kemal Atatürk, kendisini Truvalıların mirasçısı olarak görmüş ve Hektor’un torunu oldukları iddiası sahiplenmişlerdir.

One thought on “21′inci Yüzyılın Ütopyası: Çokkültürlülük”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.