Ulus, Ulusal Hareket, Ulusal Sorunun Konusu

Joseph Stalin

Ulus, Ulusal Hareket, Ulusal Sorunun Konuşu (Ocak 1913)

I. Ulus

Ulus Nedir?

Ulus, her şeyden önce, bir topluluk, belirli bir bireyler topluluğudur. Bu topluluk, ne ırk topluluğudur, ne de aşiret topluluğu. Bugünkü İtalyan ulusu, Romalılardan, Cermenlerden, Etrüsklerden, Yunanlılardan, Araplardan vb. oluşmuştur. Fransız ulusu, Galyalılardan, Romalılardan, Brötonlardan, Cermenlerden vb. kurulmuştur. Çeşitli ırk ve aşiretlerden insanlarla uluslar biçiminde kurulmuş İngilizler, Almanlar ve başkaları için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, ulus, bir ırk ya da aşiret topluluğu değil, ama tarihsel olarak kurulmuş bir insanlar topluluğudur.
Öte yandan, tarihsel olarak kurulmuş, çeşitli aşiret ve ırklardan oluşmuş olmalarına karşın, Keyhüsrev ya da İskender’in büyük devletlerinin ulus olarak adlandırılamayacakları da kuşkusuzdur. Bunlar ulus değil, ama şu ya da bu fatihin başarı ya da başarısızlıklarına göre birleşip ayrılan, raslan(tı)sal ve kendi aralarında pek bağlı olmayan gruplar toplulukları idiler.

Demek ki, ulus, raslan(tı)sal ve geçici bir topluluk değil, ama kararlı bir insanlar topluluğudur.

Ne var ki, her kararlı topluluk ulus oluşturmaz. Avusturya ve Rusya da kararlı topluluklardır, gene de kimse onları ulus olarak adlandırmaz. Ulusal topluluğu, devlet topluluğundan ne ayırır? Öbürleri arasında, ulusal topluluğun ortak bir dil olmaksızın düşünülemeyeceği olgusu ayırır; oysa devlet için ortak bir dil zorunlu değildir. Avusturya’daki Çek ve Rusya’daki Polonya ulusları, her birinin ortak bir dili olmaksızın var olamazlardı; gene de Rusya ve Avusturya içindeki bir dizi dillerin varlığı, bu devletlerin birliğini engellemez. Burada elbette konuşulan halk dilleri söz konusudur, yoksa yönetimlerin resmî dilleri değil.

Demek ki, dil birliği, ulusun ayırdedici belirtilerinden biridir.

Bu, elbette çeşitli ulusların her zaman ve her yerde ayrı diller konuştukları, ya da aynı dili konuşan insanların zorunlu olarak bir tek ulus oluşturdukları anlamına gelmez. Her ulus için ortak bir dil; ama çeşitli uluslar için zorunlu olarak ayrı diller değil! Aynı zamanda birkaç dili birden konuşan ulus olmaz, ama bu, aynı dili konuşan iki ulus olamaz anlamına da gelmez! İngilizler ile Kuzey-Amerikalılar aynı dili konuşurlar, ama gene de aynı bir ulusu oluşturmazlar. Norveçliler ve Danimarkalılar, İngilizler ve İrlandalılar için de aynı şey söylenebilir.

Ama örneğin İngilizler ile Kuzey-Amerikalılar, ortak dillerine karşın, neden tek bir ulus oluşturmazlar?

Her şeyden önce yan yana değil, ama birbirinden ayrı topraklar üzerinde yaşadıkları için. Bir ulus, ancak sürekli ve düzenli ilişkiler sonucu, insanların, kuşaktan kuşağa ortak yaşamı sonucu oluşur. Nedir ki, ortak bir toprak olmadıkça, uzun bir ortaklaşa yaşam olanaksızdır. İngilizler ile Amerikalılar, vaktiyle bir tek toprak üzerinde, İngiltere’de yaşıyor ve tek bir ulus oluşturuyorlardı. Sonra, İngilizlerin bir bölümü, İngiltere’den yeni bir toprağa, Amerika’ya doğru göçtü ve orada, bu yeni toprak üzerinde, zamanla, yeni bir ulus, Kuzey-Amerikan ulusunu oluşturdu. Toprakların ayrılığı, birbirinden ayrı ulusların oluşmasına yol açtı.

Demek ki, toprak birliği, ulusun ayırdedici belirtilerinden biridir.

Ama hepsi bu değil. Toprak birliği henüz kendi başına bir ulus oluşturmaz. Bunun için, ayrıca, ulusun çeşitli bölümlerini tek bir bütün biçiminde kaynaştıran içsel bir iktisadî bağın olması da gerekir. İngiltere ile Kuzey Amerika arasında böyle bir bağ yoktur ve bundan ötürü bunlar iki ayrı ulus oluştururlar. Ama Kuzey-Amerikalılar da, eğer Kuzey Amerika’nın çeşitli noktaları, aralarındaki işbölümü, ulaştırma yollarının gelişmesi vb. sayesinde, kendi aralarında tek bir iktisadî bütün biçiminde birleşmiş olmasalardı, ulus olarak adlandırılamazlardı.

Örneğin, Gürcüleri alalım. Reform-öncesi Gürcüleri ortak bir toprak üzerinde yaşıyor ve tek bir dil konuşuyorlardı; ama gene de, sözcüğün tam anlamıyla söylemek gerekirse, tek bir ulus oluşturmuyorlardı; çünkü birbirinden kopuk bir dizi prenslikler biçiminde bölünmüş bulunduklarından, ortak bir iktisadî yaşam sürdüremiyorlar, yüzyıllar boyunca birbirleri ile savaşıyorlar, İranlılar ile Türkleri birbirlerine karşı kışkırtarak, birbirlerini yıkıma uğratıyorlardı. Bazen talihli bir çarın gerçekleştirme başarısı gösterdiği prensliklerin geçici ve raslan(tı)sal birleşmesi de, en iyi durumda, prenslerin kaprisleri ve köylülerin kayıtsızlığı yüzünden hızla başarısızlığa uğramak üzere, sadece yüzeysel yönetim alanını kapsıyordu. Ayrıca, Gürcistan’ın iktisadî parçalanmışlığı karşısında, başka türlü de olamazdı. Gürcistan, ulus olarak, ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında, serfliğin sonu ve ülkenin iktisadî yaşamının ilerlemesi, ulaştırma yollarının gelişmesi ve kapitalizmin doğuşu, Gürcistan’ın çeşitli bölgeleri arasında işbölümü kurduğu ve prenslikleri tek bir bütün içinde birleştirmek üzere, onların iktisadî yalıtık-lığını kesin olarak sarstığı zaman ortaya çıktı.

Feodalizm aşamasını aşmış ve ülkelerinde kapitalizmi geliştirmiş bulunan öbür uluslar için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, iktisadî yaşam birliği, iktisadî birlik, ulusun ayırdedici belirtilerinden biridir.

Ama hepsi bu da değil. Söylenmiş bulunanlar dışında, ulus olarak birleşmiş insanların psikolojisinin özelliklerini de göz önünde tutmak gerekir. Uluslar birbirlerinden sadece yaşam koşullan bakımından değil, ama kendini ulusal kültürün özelliklerinde dile getiren zihniyetleri bakımından da ayrılırlar. Eğer tek bir dili konuştukları halde, İngiltere, Kuzey Amerika ve İrlanda, gene de üç ayrı ulus oluşturuyorlarsa, bunda, birbirinden farklı hayat koşulları sonucu, bu ülkelerde kuşaktan kuşağa meydana gelmiş bulunan o özgün ruhsal biçimleniş oldukça önemli bir rol oynamıştır.

Elbette, ruhsal biçimlenişin kendisi, ya da başka biçimde adlandırıldığı gibi, “ulusal karakter”, gözlemci için kavranılamaz bir şey olarak görünür; ama bu biçimleniş kendini ulusa özgü kültürün özgünlüğünde dile getirdiğine göre, kavranılabilir ve bilmezlikten gelinemez. “Ulusal karakter”in değişmemek üzere saptanmış bir şey olmadığını, yaşam koşulları ile birlikte değiştiğini söylemek gereksiz; ama her belirli anda var olduğuna göre, ulusun çehresi üzerinde izini bırakır.

Demek ki, kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği, ulusun ayırdedici belirtilerinden biridir.

Böylece, ulusu belirleyen tüm göstergelerin sözünü etmiş bulunuyoruz.

Ulus, tarihsel olarak kurulmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadî yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir.

Ve ulusun, her tarihsel görüngü gibi, değişim yasasına uyduğu, kendi tarihine, bir başlangıç ve bir sona sahip bulunduğu kendiliğinden anlaşılır. Sözü edilen göstergelerden hiç birinin, tek başına alındığında, ulusu belirlemeye yetmediğini belirtmek gerekir. Dahası: bu göstergelerden bir tekinin bile yokluğu, ulusun ulus olmaktan çıkması için yeter. Eğer iktisadî bakımdan ayrılmışlarsa, eğer başka başka topraklar üzerinde yaşıyorlarsa, eğer ayrı dilleri konuşuyorlarsa vb., gene de tek bir ulus oluşturduklarını söyleyememeksizin, ortak bir “ulusal karakter”e sahip bulunan insanlar düşünülebilir. Örneğin, bizce tek bir ulus oluşturmayan Rus, Galiçyalı, Amerikan, Gürcü Yahudileri, Kafkas dağlarındaki Yahudiler, işte böyledirler.

Eğer dil ve “ulusal karakter” birlikleri yoksa, iktisadî yaşamları ve toprakları bir olan, ama gene de bir ulus oluşturmayan insanlar düşünülebilir. Örneğin, Baltık ülkelerindeki Almanlar ve Letonlar gibi.

Son olarak, Norveçliler ve Danimarkalılar, öbür göstergelerin yokluğu göz önüne alınırsa, bu yüzden tek bir ulus oluşturmaksızın, tek bir dil konuşurlar.

Bize, ulusu, ancak ve ancak, topluca alınmış tüm göstergelerin bir araya gelmesi verebilir.

“Ulusal karakter”, göstergelerden biri değil, ama ulusun tek özsel göstergesiymiş ve tüm öbür göstergeler, açık olarak söylemek gerekirse, ulusun göstergeleri değil, ama gelişme koşullan imiş gibi gelebilir. Örneğin, Avusturya’daki ünlü sosyal-demokrat ulusal sorun teorisyenleri, R. Springer ve hele O. Bauer tarafından bu görüş paylaşılır.

Bunların ulus teorilerini inceleyelim.

Springer’e göre, “ulus, bir ve aynı biçimde düşünen ve aynı biçimde konuşan insanlar birliği (association) … toprağa bağlı olmayan bir çağdaş insanlar grubunun kültürel topluluğu“dur.2 (Altını ben çizdim, J. S.)

Demek ki, aralarında ne kadar ayrılmış olurlarsa olsunlar ve nerede yaşarlarsa yaşasınlar, aynı biçimde düşünen ve aynı biçimde konuşan insanlar “birliği”.

Bauer daha da ileri gider: “Toplum nedir? diye sorar, insanları ulus olarak birleştiren dil topluluğu mudur? Ama İngilizler ile İrlandalılar … gene de tek bir halk oluşturmak-sızın, tek bir dil konuşurlar. Yahudilerin ortak bir dili yoktur ve gene de bir ulus oluştururlar.”3

Peki, ulus nedir?

“Ulus karaktere ilişkin bir topluluktur.”4

Peki, karakter, yani bu durumda ulusal karakter nedir?

Ulusal karakter demek, “bir milliyetten insanları, bir başka milliyetten insanlardan ayırdeden göstergeler toplamı, bir ulusu öbüründen ayırdeden bir fizik ve moral nitelikler bütünü”5 demektir.

Kuşkusuz, ulusal hareketin gökten düşmediğini Bauer de bilir, bu yüzden şöyle ekler: “İnsanların karakteri, kaderlerinden başka hiç bir şey tarafından belirlenmez”, … “ulus bir kader birliğinden başka bir şey değildir”, bu kader birliği de, “insanların yaşama araçlarını içlerinde ürettikleri ve çalışma ürünleri içlerinde bölüştükleri koşullar” tarafından belirlenmiştir.6

Böylece, buradan, Bauer’in dediğine göre, ulusun en “eksiksiz” tanımına varmış bulunuyoruz.

“Ulus, kader birliği alanında, bir karakter birliği içinde birleşmiş tüm insanlar topluluğudur.”7

Demek ki, toprak, dil ve iktisadî yaşam birliği ile zorunlu bağlılık dışında alınmış, kader birliği alanında ulusal karakter topluluğu.

Ama bu durumda, ulustan ne kalır? iktisadî bakımdan birbirlerinden ayrılmış, başka başka topraklar üzerinde yaşayan ve kuşaktan kuşağa ayrı ayrı dilleri konuşan insanlar arasında hangi ulusal topluluktan söz edilebilir?

Bauer, “ortak dilleri olmadığı”8 halde, Yahudilerden bir ulus olarak söz eder; ama örneğin birbirlerinden adamakıllı kopmuş, başka başka topraklar üzerinde yaşayan ve ayrı ayrı diller konuşan Gürcü, Dağıstan, Rus ya da Amerikan Yahudileri arasında, hangi “kader birliği”nden, hangi ulusal birlikten söz edebilir? Söz konusu Yahudiler, hiç kuşkusuz, Gürcüler, Dağıstanlılar, Ruslar ve Amerikalılarla birlikte, bu halkların her biri ile ortak bir kültürel atmosfer içinde, ortak bir iktisadî ve siyasal yaşam yaşarlar; bu da onların ulusal karakterleri üzerinde bir iz bırakmaktan geri kalamaz ve eğer onlara ortak bir şey kalmışsa, bu da, din, ortak kökenleri ve ulusal karakterlerinin bazı kalıntılarından başka bir şey değildir. Bunlar yadsınamaz. Ama kemikleşmiş dinsel ayinler ile yitip giden ruhbilime ilişkin kalıntıların, sözü geçen Yahudilerin “kader”i üzerinde, onları çevreleyen canlı toplumsal, iktisadî ve kültürel çevreden daha güçlü bir biçimde etkili oldukları ciddî ciddî nasıl ileri sürülebilir? Nedir ki, genel olarak Yahudilerden tek bir ulus olarak, işte ancak bu varsayıma dayanarak söz edilebilir. O zaman Bauer’in ulusunu, tinselcilerin (spiritualiste) mistik ve kendi kendine yeten “ulusal tin”inden ne ayırır?

Bauer, ulusların “ayırdedici belirtisi” (ulusal karakter) ile onların yaşam “koşulları” arasında, bunları birbirinden ayırarak, aşılmaz bir sınır çizer. Ama ulusal karakter, eğer yaşam koşullarının yansıması değilse, eğer çevreden edinilen izlenimlerin bir yoğunlaşması değilse, nedir? Onu yalıtarak ve kendisini oluşturan alandan ayırarak, sadece ulusal karakterle nasıl yetinilebilir?

Ve sonra, 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında, Kuzey Amerika henüz “Yeni-İngiltere” olarak adlandırılırken, İngiliz ulusunu, Kuzey-Amerikan ulusundan ne ayırıyordu?

Elbette ulusal karakter değil: çünkü Kuzey-Amerikalılar İngiltere’den gelmişlerdi; onlar kendileri ile birlikte, Amerika’ya İngiliz dilinden başka, her ne kadar yeni koşulların etkisi altında, onlarda özel bir karakter oluşmaya başlamışsa da, elbette o kadar çabuk vazgeçemedikleri İngiliz ulusal karakterini de getirmişlerdi. Ama gene de, az çok büyük bir karakter ortaklığına karşın, onlar daha o zamandan İngiltere’den ayrı bir ulus oluşturuyorlardı! Ulus olarak “Yeni-İngiltere”nin, ulus olarak İngiltere’den o zaman özel ulusal karakteri bakımından değil, ya da ulusal karakterden çok İngiltere’den ayrı çevre bakımından, yaşam koşulları bakımından ayrıldığı ortada. Böylece, gerçeklikte ulusun tek bir ayırdedici göstergesi olmadığı açık. Sadece ve sadece, uluslar karşılaştırıldığı zaman, aralarından bazen birinin (ulusal karakter), bazen öbürünün (dil), bazen da bir üçüncüsünün (toprak, iktisadî koşullar) daha belirgin bir biçimde göründüğü bir göstergeler toplamı var. Ulus, birlikte alınmış tüm göstergelerin bir bileşimidir.

Bauer’in, ulusu ulusal karakter ile özdeşleştiren görüşü, ulusu topraktan ayırır ve onu kendi kendine yeten bir çeşit görünmez bir güç durumuna getirir. Bunun sonucu, bu, artık canlı ve etkin bir ulus değil, ama mistik, kavranmaz ve mezar-ötesi bir şeydir. Çünkü, yineliyorum, örneğin Gürcü, Dağıstanlı, Rus, Amerikan ve başka uluslar Yahudileri tarafından oluşturulmuş, üyeleri birbirini anlamayan (çeşitli diller konuşan), yeryüzünün ayrı ayrı yerlerinde yaşayan, birbirini hiç görmeyecek, ne barış, ne de savaş zamanı, hiç bir zaman birlikte davranmayacak olan o Yahudi ulusu ne-mene bir şeydir?! Hayır, sosyal-demokrasi, kendi ulusal programını, böyle sadece kâğıt üzerinde var olan “uluslar” için saptamaz. Sosyal-demokrasi, ancak ve ancak, davranan, hareket eden ve bu nedenle de, başka ulusları kendisini hesaba katmaya zorlayan gerçek ulusları göz önünde tutabilir.

Bauer, açıkça, tarihsel bir kategori olan ulııs’u, etnografik bir kategori olan aşiret ile karıştırıyor.

Ayrıca, görünüşe göre konumunun güçsüzlüğünü Bauer de seziyor. Kitabının başında, Yahudileri korkusuzca bir ulus olarak ilân eden Bauer,9 kitabının sonunda, “kapitalist toplum genel olarak onların [Yahudilerin] kendilerini ulus olarak korumalarına olanak vermez”10 diyerek kendi kendini düzeltir ve onları öbür ulusların özümlediğini kabul eder. Bunun nedeni, anlaşıldığına göre, “Yahudilerin, sınırları belirli bir yerleşme bölgelerinin olmayışı”dır,11 oysa böyle bir bölge, örneğin, Bauer’e göre, kendilerini ulus olarak koruyacak olan Çeklerde vardır. Uzun sözün kısası, bunun nedeni, toprak yokluğundadır.

Bu türlü akıl yürüten Bauer, ulusal özerkliğin, Yahudi işçilerin istemi olamayacağını tanıtlamak istiyordu,12 ama böyle yapmakla, istemeksizin, ulusun göstergelerinden biri olarak toprak birliğini yadsıyan kendi öz teorisini yıkmış bulunuyor.
Ama Bauer, daha ileri gider. Kitabının başında, gözünü kırpmadan “Yahudilerin ortak dili yoktur, ama gene de bir ulus oluşturmaktan geri kalmazlar” der.13 Ama daha 130. sayfaya gelir gelmez, gene gözünü kırpmadan: “Ortak bir dil olmaksızın hiç bir ulusun var olamayacağından kuşku yok“14 diyerek, cephe değiştirir. (Altını ben çizdim, J. S.)

Bauer, burada, “dilin, insanlar arasındaki ilişkilerin en önemli aracı”15 olduğunu tanıtlamak istiyordu; ama aynı zamanda, istemeksizin, tanıtlamak istemediği bir şeyi de, yani dil birliğinin önemini yadsıyan kendi teorisinin eksikliğini de tanıtlamış bulunuyor, idealist iplikten dikilmiş bu teori, kendi kendini işte böyle yalanlar.

II. Ulusal Hareket

Ulus sadece tarihsel bir kategori değil, ama belirli bir çağın, yükselen kapitalizm çağının tarihsel bir kategorisidir. Feodalizmin tasfiye ve kapitalizmin gelişme süreci, aynı zamanda insanların uluslar biçiminde kuruluşu sürecidir de. Örneğin, batı Avrupa’da bu böyledir. İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar vb., feodal parçalanmayı yenen kapitalizmin muzaffer yürüyüşü sırasında ulus olarak oluşmuşlardır.

Ama ulusların oluşması, orada, aynı zamanda onların bağımsız ulusal devletler durumuna dönüşmeleri anlamına da geliyordu. İngiliz, Fransız ulusları ve öbür uluslar, aynı zamanda, İngiliz vb. devletleridirler de. Bu sürecin dışında kalmış bulunan İrlanda, genel tabloda hiç bir şeyi değiştirmez.

Doğu Avrupa’da durum biraz başkadır. Batıda, uluslar, devletler biçiminde gelişirlerken, Doğuda, çokuluslu devletler, birçok milliyetlerden bileşik devletler kurulmuş bulunuyordu. Avusturya-Macaristan gibi, Rusya gibi. Avusturya’da, Almanlar, siyasal bakımdan en gelişmiş milliyet olarak göründüler; bunun sonucu Avusturya milliyetlerini bir devlet içinde birleştirme işini onlar yüklendiler. Macaristan’da, Macar milliyetlerinin çekirdeği olan Magyalar, devlet bi-çiminde örgütlenmeye en yatkın milliyet olarak göründüler ve Macaristan’ın birleştiricileri de onlardır. Rusya’da, milliyetlerin birleştiricileri olma rolü, başlarında örgütlü ve tarihsel olarak oluşmuş soyluluğun güçlü bir askerî bürokrasisi bulunan Büyük-Ruslar tarafından üstlenilmiştir.

Doğu Avrupa’da da böyle olmuştur.

Devletlerin bu özel kuruluş biçimi, ancak henüz tasfiye edilmemiş feodalizm koşullarında, belli belirsiz gelişmiş bir kapitalizm koşullarında, geri plana itilmiş bulunan milliyetler, uluslar biçiminde kurulmak üzere, henüz iktisadî bakımdan pekişmeye vakit bulamadıkları zaman görülebilirdi.

Ama kapitalizm, doğu Avrupa devletlerinde de gelişmeye başlar. Tecim ve ulaştırma yolları gelişirler. Ortaya büyük kentler çıkar. Uluslar iktisadî bakımdan pekişirler. Ezilmiş milliyetlerin dingin yaşamına birdenbire giren kapitalizm, onları çalkalar ve harekete getirir. Basın ve tiyatronun gelişmesi, (Avusturya’da) Reichsrat ve (Rusya’da) Dumanın çalışımı, “ulusal duygu”ları pekiştirmeye katkıda bulunurlar. Oluşmuş bulunan intelligentzia, “ulusal görüş”ü benimser ve o yönde davranır…

Ama kendilerine özgü bir yaşamın bilincine varmaya başlamış bulunan ezilmiş uluslar, henüz bağımsız ulusal devletler biçiminde örgütlenmezler: yolları üzerinde, egemen ulusların, artık uzun zamandan beri devletin başına geçmiş bulunan yönetici katmanlarının sert direnci ile karşılaşırlar. — Artık çok geç!.

Avusturya’da Çekler, Polonyalılar vb.; Macaristan’da Hırvatlar vb.; Rusya’da Letonyalılar, Litvanyalılar, Ukraynalılar, Gürcüler, Ermeniler vb., ulus olarak işte böyle oluşurlar. Batı Avrupa’da bir ayrıksın olan şey (İrlanda), Doğuda kural durumuna gelmiştir.

Batıda, İrlanda, ayrık tutma rejimine bir ulusal hareket ile karşılık verdi. Doğuda, uyanmış bulunan uluslar da aynı biçimde karşılık vereceklerdi.

Doğu Avrupalı genç ulusları savaşıma iten koşullar işte böyle oluşmuş bulunuyor.

Savaşım, uygunca söylemek gerekirse, toptan uluslararasında değil, ama egemen uluslar ile ezilmiş ulusların egemen sınıfları arasında başladı ve alevlendi. Savaşım, genel olarak, ya ezilen ulusun kentli küçük-burjuvazisi tarafından egemen ulusun büyük burjuvazisine karşı (Çekler ve Almanlar); ya ezilen ulusun kırsal burjuvazisi tarafından egemen ulusun büyük toprak sahiplerine karşı (Polonya’daki Ukraynalılar): ya da ezilen ulusların tüm “ulusal” burjuvazisi tarafından egemen ulusun egemen soyluluğuna karşı (Rusya’da Polonya, Litvanya, Ukrayna) yürütülmüştür.

Burjuvazi başlıca rolü elinde tutar.

Pazar — işte, genç burjuvazi için ana sorun, bu. Genç burjuvazinin ereği, emtiasını sürmek ve bir başka milliyetin burjuvazisi ile rekabetten zafer kazanmış olarak çıkmaktır. Kendi “öz”, “ulusal” pazarını sağlama bağlama isteğinin nedeni budur. Pazar, burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği ilk okuldur.

Ama işler her zaman pazarla sınırlanmaz. Savaşıma, “bilek gücü ve kesin savunma” yöntemleri ile, egemen sınıfın yarı-feodal, yarı-burjuva bürokrasisi de bulaşır. Egemen bir ulusun burjuvazisi, ister küçük, ister büyük olsun, önemli değil, rakibinin hakkından “daha çabuk” ve “daha korkusuzca” gelme olanağını kazanır. “Güçler” birleşir ve “yabancı” burjuvaziye karşı, baskı biçiminde yozlaşan, bir dizi kısıtlayıcı önlemler uygulanmaya başlanır. Savaşım, iktisadî alandan siyasal alana aktarılmıştır. Yer değiştirme özgürlüğünün kısıtlanması, dilin kullanılmasına karşı engeller, seçim haklarının kısıtlanması, okul sayısının azaltılması, dinsel inançlara karşı engeller vb., “rakip”in başına dolu gibi yağar. Kuşkusuz, bu türlü engeller sadece egemen ulusun burjuva sınıflarının çıkarına yaramakla kalmaz, ama egemen bürokrasinin özgül ereklerine, deyim yerindeyse kast ereklerine de yararlar. Ama sonuçlar bakımından, bunun hiç bir önemi yoktur: ister Avusturya-Macaristan, ister Rusya söz konusu olsun, burjuva sınıflar ile bürokrasi, bu konuda elele yürürler.

Ezilen ulusun, dört bir yandan sıkıştırılan burjuvazisi, elbette harekete geçer. “Kendi halkı”na başvurur ve kendi sorununu tüm halkın sorunuymuş gibi göstererek, avaz avaz “vatan”ı yardıma çağırmaya başlar. Kendi “yurttaş”ları arasından, kendisi için… “vatan” yararına bir ordu toplar. Ve “halk”, çağrılara her zaman kayıtsız kalmaz, onun bayrağı yöresinde toplanır: yukardan gelen baskı onu da ezer ve onda da hoşnutsuzluk uyandırır.

Ulusal hareket, işte böyle başlar. Ulusal hareketin gücü, ulusun geniş katmanlarının, proletarya ile köylülüğün, bu harekete katılma derecesine bağlıdır.

Proletaryanın burjuva ulusalcılığı bayrağı altında sıraya girip giremeyeceği, sınıf çelişkilerinin gelişme, proletaryanın bilinç ve örgütlenme derecesine bağlıdır. Bilinçli proletaryanın kendi denenmiş bayrağı vardır ve onun için burjuvazinin bayrağı altında sıraya girmenin hiç bir gereği yoktur.

Köylülere gelince, onların ulusal harekete katılmaları, her şeyden önce baskının niteliğine bağlıdır. Eğer baskı, İrlanda’da olduğu gibi, “toprak” çıkarlarına zarar veriyorsa, büyük köylü yığınları hemen ulusal hareket bayrağı altında sıraya girerler.

Öte yandan, eğer, örneğin Gürcistan’da, az buçuk ciddî Rus düşmanı bir ulusalcılık yoksa, bunun başta gelen nedeni, orada yığınlar içinde, böylesine bir ulusalcılığı besleyebilecek Rus büyük toprak sahipleri ya da Rus büyük burjuvazisinin hiç bulunmayışıdır. Gürcistan’da Ermeni düşmanı bir ulusalcılık vardır; ama bu da, orada, hâlâ, henüz güçlenmemiş bulunan Gürcü küçük-burjuvazisini alt ederek, onu Ermeni düşmanı ulusalcılığa iten bir Ermeni büyük burjuvazisi bulunduğu içindir.

Bu etkenlere göre, ulusal hareket, ya durmadan genişleyerek, bir yığın niteliğine bürünür (İrlanda, Galiçya), ya da bir küçük çekişmeler dizisi durumuna dönüşür ve dükkân tabelaları için skandal ve “savaşım” biçiminde yozlaşır (bazı küçük Bohemya kasabaları).

Ulusal hareketin içeriği, elbette her yerde aynı olamaz: Bu içerik, hareket tarafından formüle edilen çeşitli istemlere bağlıdır. İrlanda’da, hareket tarımsal bir niteliğe; Bohemya’da, bir “dil” sorunu niteliğine bürünür; şurada, yurttaş eşitliği ve din özgürlüğü; burada, “kendi” memurları ya da kendi diyeti istenir. Çeşitli istemler, çoğu kez, genel olarak ulusu nitelendiren çeşitli belirtileri (dil, toprak vb.) gösterir gibi olurlar. Akılda tutulacak şey, Bauerci evrensel “ulusal karakter”e ilişkin bir istemin hiç bir yerde görülmemesidir. Ve bu da kolay anlaşılır: kendi başına alınmış “ulusal karakter”, kavranılamaz bir şeydir ve J. Strasser’in de haklı olarak belirttiği gibi, “siyaset yapmak için bundan yararlanılamaz”.16

Ulusal hareketin biçimleri ve özlüğü, özet olarak, budur. Bu söylenenlerden, açıkça, yükselen kapitalizm koşullarındaki ulusal savaşımın, burjuva sınıfların kendi aralarındaki bir savaşım olduğu sonucu çıkar. Bazen, burjuvazi proletaryayı da ulusal hareket içine sürükleme başarısını gösterir ve o zaman ulusal savaşım, görünüşte, ama sadece görünüşte, bir “genel halk hareketi” niteliğini kazanır. Özünde, ulusal savaşım her zaman burjuva nitelikte, sadece burjuvazi için yararlı ve istenir olarak kalır.

Ama bundan, proletaryanın, milliyetlerin ezilmesi siyasasına karşı savaşmaması gerektiği sonucu çıkmaz.

Gezi özgürlüğüne getirilen kısıntılar, seçim haklarından yoksunluk, dilin kullanılmasına karşı çıkarılan engeller, okul sayısının azaltılması ve öbür önlemler, işçilere de burjuvazi kadar, hatta daha da çok zarar verir. Böyle bir durum, egemenlik altında yaşayan uluslar proletaryasının manevî güçlerinin özgür gelişmesini engellemekten başka bir sonuç veremez. Toplantı ve konferanslarda ana dilini konuşmasına izin verilmezken, okulları kapatılırken, Tatar ya da Yahudi işçinin manevî yeteneklerinin tam gelişmesinden ciddî olarak söz edilemez.

Ama ulusalcı baskı siyasası, proletarya davası için bir başka yönden de tehlikelidir. Bu siyasa, nüfusun geniş katmanlarının dikkatini, toplumsal sorunlardan, sınıflar savaşımı sorunlarından, ulusal sorunlara, proletarya ile burjuvazinin “ortak” sorunlarına doğru çevirir. Ve bu da, “çıkarların uyumu” yalanını yaymak için, proletarya sınıfının çıkarlarına gölge düşürmek için işçileri törel yönden köleleştirmek için, elverişli bir alan yaratır. Böylece, tüm milliyetler işçilerinin birleşme işinin önüne ciddî bir engel dikilmiş olur. Eğer Polonyalı işçilerin önemli bir bölümü bugüne kadar burjuva ulusalcıları tarafından törel bakımdan köleleştirilmiş bulunuyorsa, eğer bu bölüm bugüne kadar uluslararası işçi hareketinin uzağında kalmış bulunuyorsa, bu, özellikle, “iktidar sahipleri”nin geleneksel Polonya-düşmanı siyasaları böyle bir köleliğe alan hazırladığı, işçilerin bu kölelikten kurtulmalarını güçleştirdiği içindir.

Ama baskı siyasası bununla da yetinmez. Bu siyasa, ezme “sistemi”nden, çoğu kez, ulusları birbirine karşı kışkırtma “sistem”ine, insan kırımları ve pogromlar “sistem”ine geçer. Bu sonuncusu, elbette ne her zaman, ne de her yerde olanaklıdır, ama olanaklı olduğu yerde —ilkel özgürlüklerin yokluğunda—, çoğu kez, işçilerin birleşme işini kan ve gözyaşları içinde boğmakla tehdit eden, korkutucu ölçülere varır. Kafkasya ve Güney Rusya, bunun çok sayıda örneklerini verirler. “Egemenlik altına almak için bölmek”: kışkırtma siyasasının ereği, işte budur. Ve böyle bir siyasa başarı kazandığı ölçüde, proletarya için en büyük kötülüğü, devleti birleştiren tüm milliyetler işçilerinin birleşme işi karşısındaki en ciddî engeli oluşturur.

Ne var ki, işçilerin çıkarı, bütün arkadaşlarının tek bir uluslararası ordu içinde iyiden iyiye kaynaşmalarında, burjuvazi karşısındaki törel kölelikten bir an önce ve kesin olarak kurtulmalarında, hangi ulustan olursa olsun, yoldaşlarının törel güçlerinin tam ve özgür gelişmesindedir.

Bundan ötürü, işçiler, en incesinden en kabasına kadar, bütün biçimleri altındaki ezme siyasasına karşı da, bütün biçimleri altındaki kışkırtma siyasasına karşı da, savaşırlar ve savaşacaklardır. Bundan ötürü bütün ülkelerin sosyal-demokrasisi, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını ilân eder.

Kendi kaderini tayin etme hakkı, şu anlama gelir: Kaderini kararlaştırma hakkına, sadece ulusun kendisi sahiptir, kimsenin ulusun yaşamına zorla karışma, okullarını ve öbür kurumlarını yıkma, alışkanlık ve geleneklerini yok etme, dilini kullanmasını engelleme, haklarını kısıtlama hakkı yoktur.

Elbette, bu, sosyal-demokrasinin, ulusun tüm olanaklı ve düşünülebilir alışkı ve kurumlarını destekleyeceği anlamına gelmez. Ulus üzerinde uygulanan zorbalıklara karşı savaşım veren sosyal-demokrasi, söz konusu ulusun emekçi katmanlarının onun zararlı alışkı ve kurumlarından kurtulmasını sağlamak için bu alışkı ve kurumlara karşı ajitasyon yapmaktan hiç bir zaman geri kalmayarak, sadece ve sadece ulusun kendi kaderini tayin etme hakkını savunacaktır. Kendi kaderini tayin etmesi demek, ulusun istediği biçimde örgütlenebilmesi demektir. O, kendi yaşamını özerklik ilkelerine göre örgütleme hakkına sahiptir. O, öbür uluslarla federatif bağlar kurma hakkına sahiptir. O, büsbütün ayrılma hakkına sahiptir. Ulus egemendir ve tüm uluslar eşit haklara sahiptirler. Elbette bu, sosyal-demokrasinin, ulusun ne olursa olsun, bütün istemlerini savunacağı anlamına gelmez. Ulus, eski düzene dönme hakkına da sahiptir, ama bu, sosyal-demokrasinin, söz konusu ulusun şu ya da bu kurumunun böyle bir kararını onaylayacağı anlamına gelmez. Proletaryanın çıkarlarını savunan sosyal-demokrasinin ödevleri ile, çeşitli sınıflar tarafından oluşturulmuş bulunan ulusun hakları, iki ayrı şeydir.

Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı için savaşım veren sosyal-demokrasinin ereği, ulusun ezilmesi siyasasına bir son verme, bu siyasayı olanaksız kılma ve böylece ulusların savaşımını ortadan kaldırmaya, köreltmeye, en aza indirmeye çalışmadır. Bilinçli proletaryanın siyasasını, burjuvazinin ulusal savaşımı derinleştirmek ve genişletmek, ulusal hareketi izlemek ve güçlendirmek isteyen siyasasından özünde ayıran şey de, işte budur.

Ve işte bundan ötürüdür ki, bilinçli proletarya, burjuvazinin “ulusal” bayrağı altında sıraya giremez.

Ve işte bundan ötürüdür ki, Bauer tarafından öne sürülmüş bulunan “ulusal evrim” siyasası denen siyasa, proletaryanın siyasası olamaz. Bauer’in kendi “ulusal evrim” siyasasını “çağcıl işçi sınıfı”17 siyasası ile özdeşleştirme girişimi, işçilerin sınıf savaşımını, ulusların savaşımına uyarlamayı gözeten bir girişimdir.

Özünde burjuva bir nitelik taşıyan ulusal hareketin alın-yazısı, elbette burjuvazinin kaderine bağlıdır. Ulusal hareketin kesin çöküşü, ancak burjuvazinin çöküşü ile olanaklıdır. Tüm olarak barış, ancak sosyalizmin egemenliği altında kurulabilir. Ama ulusal savaşımı en aza indirmek, onun köklerine saldırmak, onu proletarya için iyice zararsız kılmak, — bu, kapitalizm çerçevesinde olanaklıdır da. Sadece İsviçre ve Amerika örneği de olsa, buna tanıktır. Bunun için, ülkeyi demokratlaştırmak ve ulusların özgürce gelişmesini sağlamak gerekir.

III. Sorunun Konuşu

Ulus, kaderini özgürce kararlaştırma hakkına sahiptir. Onun, elbette öbür ulusların haklarını çiğnemeksizin, istediği gibi örgütlenme hakkı vardır. Bu, tartışma götürmez.

Ama eğer ulus çoğunluğunun ve her şeyden önce de proletaryanın çıkarları göz önünde tutulursa, nasıl örgütlenmeli, gelecekteki kuruluşu hangi biçimleri almalıdır? Ulus kendi özerkliğini kurma hakkına, hatta ayrılma hakkına sahiptir. Ama bu, koşullar ne olursa olsun ulus bunu yapmalı; özerklik ya da ayrılma, ulus, yani ulus çoğunluğu, yani emekçi katmanlar için her zaman ve her yerde elverişli olacak demeye de gelmez. Kafkas-ötesi Tatarları, ulus olarak, diyelim ki kendi diyetlerinde toplanabilir ve kendi beyleri ve mollalarının etkisi altında, ülkelerinde eski düzeni yeniden kurabilir, devletten ayrılmalarını kararlaştırabilirler. Kendi kaderini kendisinin tayin etmesi maddesi uyarınca, buna yerden göğe kadar hakları vardır. Ama bu, Tatar ulusu emekçi katmanlarının çıkarına uygun düşecek mi? Sosyal-demokrasi, ulusal sorunun çözümünde, beylerin ve mollaların yığınları kendi arkalarından sürüklemelerine kayıtsızlıkla bakabilir mi? Sosyal-demokrasi işe karışmamalı ve ulusun iradesi üzerinde belgin bir yönde etkide bulunmamalı mı? Sorunu çözmek için, somut Tatar yığınları için en elverişli bir plan formüle etmemeli mi?

Ama emekçi yığınların çıkarları ile en bağdaşır çözüm hangisidir? Özerklik mi, federasyon mu, yoksa ayrılma mı? Çözümü, belli bir ulusu çevreleyen somut tarihsel koşullara bağlı bir sürü sorun.

Dahası var. Her şey gibi koşullarda değişir ve belli bir zaman için doğru bir çözüm, başka bir zaman için hiç de kabul edilmez görünebilir.

19. yüzyıl ortalarında, Marx, Rus Polonyası’nın ayrılmasından yana çıktı, ve o sıralarda üstün bir kültürü, onu yıkan aşağı bir kültürden kurtarmak söz konusu olduğu için, haklıydı da. Ve sorun, o sırada, sadece teoride, akademik bir biçimde değil, ama pratikte, yaşamın ta içinde ortaya çıkıyordu…

19. yüzyıl sonlarında, Polonyalı Marksistler, daha o zamandan Polonya’nın ayrılmasına karşı çıktılar ve son elli yıl boyunca, Rusya ile Polonya’nın iktisadî ve kültürel bir yaklaşması yönünde derin değişiklikler ortaya çıkmış bulunduğuna göre, onlar da haklıydılar. Ayrıca, bu dönem boyunca, ayrılma sorunu, pratik bir konu olmaktan çıkmış, belki sadece yurt dışındaki aydınları heyecanlandıran akademik bir tartışma konusu durumuna gelmişti. Ama bu, Polonya’nın ayrılma sorununun yeniden gündeme girebileceği bazı iç ve dış konjonktürler olanağını elbette dıştalamaz.

Bundan, ulusal sorunun çözümünün, ancak kendi gelişmeleri içinde göz önünde tutulmuş tarihsel koşullar ile ilişki durumunda olanaklı olduğu sonucu çıkar. Belli bir ulusu çevreleyen iktisadî, siyasal ve kültürel koşullar, — şu ya da bu ulusun nasıl örgütleneceğini, gelecekteki anayasasının hangi biçimlere bürüneceğini bilme sorununu çözmek için tek anahtar, işte budur. Her ulus için, sorunun özel bir çözümünün kendini zorla kabul ettirmesi olanaklıdır. Ulusal sorunda, sorunu diyalektik bir yönde koymanın zorunlu olduğu yer, işte burasıdır.

Bu böyle olduğuna göre, ulusal sorunu “çözme”nin, kökeni Bund’a kadar çıkan çok yaygın, ama çok da dar düşünceli bir yoluna, kesinlikle karşı çıkmalıyız. Ulusal sorunu sözüm ona çözüme bağlamış bulunan ve Rus sosyal-demokratlarının onlardan bu çözümü almaktan başka yapacakları bir şey olmadığı söylenen Avusturya sosyal-demokrasisi ile güney Slavları18 sosyal-demokrasisine başvurmaya dayanan o kolay yöntemden söz ediyoruz. Bu yönteme göre, Avusturya için doğru olan her şey, diyelim Rusya için de doğru sayılır. Bu durumda, en önemli ve en kesin olan şey gözden yitirilir: genel olarak Rusya’da, özel olarak da Rusya için-de ayrı ayrı alınan her ulusun yaşamında var olan somut tarihsel koşullar.
Örneğin, ünlü Bundcu V. Kossovski’yi dinleyin:

“IV. Bund kongresinde19 sorunun [yani ulusal sorunun — J. S.] ilke yönü tartışıldığı zaman, bunun, delegelerden biri tarafından, güney Slavları Sosyal-Demokrat Partinin anlayışı içinde önerilmiş bulunan çözümü, herkesçe onaylandı.”20
Sonuç: “kongre, oybirliği ile”… ulusal özerkliği “kabul etti”.

Hepsi bu! Ne Rus gerçekliğinin çözümlenmesi, ne de Rusya’daki Yahudilerin yaşam koşullarının incelenmesi: önce güney Slavları Sosyal-Demokrat Partisinden hazır çözüm alındı, sonra “onaylandı”, en sonra da “oybirliği ile kabul edildi”. Bundcular Rusya’da ulusal sorunu işte böyle koyar ve işte böyle “çözerler”…

Bununla birlikte, Avusturya ile Rusya, birbirinden çok başka koşullar sunarlar. Brünn’de (1899) ,21 güney Slavları Sosyal-Demokrat Partisi anlayışı içinde (gerçi önemsiz birkaç değişiklik ile) bir ulusal program kabul etmiş bulunan Avusturya sosyal-demokrasisinin, soruna, deyim yerindeyse, tamamen Rus-olmayan bir biçimde yanaşması, ve onu, elbette, aynı biçimde çözmesini de, işte bu durum açıklar.

Her şeyden önce, sorunun konuş biçimi. Avusturyalı ulusal özerklik teorisyenleri, Brünn ulusal programı ve güney Slavları Sosyal-Demokrat Partisi kararı yorumcuları, Springer ve Bauer, sorunu nasıl koyarlar?

“Burada —der Springer—, genel olarak bir milliyetler devletinin olanaklı olup olmadığı, ve özel olarak da Avusturya milliyetlerinin tek bir siyasal bütün oluşturma zorunluluğu içinde bulunup bulunmadıklarını bilme sorununu yanıtsız bırakıyoruz; bu sorunları çözülmüş sayalım. Sözü geçen olanak ve zorunluluk ile aynı düşüncede olmayan biri için, araştırmamız elbette temelsiz olacak. Bizim konumuz şu: belirli uluslar ortak bir yaşam sürme zorundadırlar: onların daha iyi yaşamalarım hangi hukuksal biçimler sağlayacak?”22 (Altı Springer tarafından çizilmiştir. —J. S.)

Böylece, Avusturya devletinin birliği, çıkış noktasıdır.

Bauer de aynı kanıdadır:

“Avusturya uluslarının bugün oldukları gibi, şu anda yaşadıkları devlet içinde birleşik olarak kalacakları varsayımından hareket ediyor, ve bu birlik çerçevesinde, ulusların kendi aralarındaki ilişkiler ile hepsinin devlete karşı ilişkilerinin ne olacağını soruyoruz.”23

Burada da: her şeyden önce Avusturya’nın birliği.

Rus sosyal-demokrasisi, sorunu böyle koyabilir mi? Hayır. Ve çünkü, daha baştan beri, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı görüşünü ulusun ayrılma hakkına sahip bulunduğu yolundaki görüşü benimsediği için, bunu yapamaz. Hatta Bundcu Goldblatt bile, Rus sosyal-demokrasisinin H. kongresinde, Rus sosyal-demokrasisinin, ulusların kaderlerini özgürce belirleme görüşünden vazgeçmeyeceğini kabul etmişti. O zaman Goldbaltt şöyle diyordu:

“Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin belirleme hakkına karşı hiç bir şey söylenemez. Herhangi bir ulusun kendi bağımsızlığı için savaşım verdiği durumda, buna karşı çıkılamaz. Eğer Polonya, Rusya ile “meşru nikâhlı” olarak evlenmek istemiyorsa, onu sıkıştırmak bize düşmez.”

İyi. Ama o zaman bundan, Avusturya ve Rus sosyal-demokratlarındaki çıkış noktalarının, özdeş olmak şöyle dursun, tersine, taban tabana karşıt oldukları sonucu çıkar. Bundan sonra da, Avusturyalılardan, onların ulusal programını alma olanağından söz edilebilir mi?

Devam edelim. Avusturyalılar, “milliyetlerin özgürlüğü”-nü, küçük reformlar aracıyla, yavaş yavaş gerçekleştirmeyi düşünürler. Ulusal özerkliği pratik önlem olarak öneren Avusturyalılar, köklü bir değişikliğe, ufukta görmedikleri demokratik bir kurtuluş hareketine hiç mi hiç bel bağlamazlar. Ama reformlara bel bağlamak için bir nedenleri bulunmayan Rus Marksistleri ise, “milliyetlerin özgürlüğü” sorununu, olası bir köklü değişikliğe, demokratik kurtuluş hareketine bağlarlar. Ve bu da, Rusya’daki ulusların olası kaderine ilişkin olarak, işleri temelden değiştirir.

“Elbette —der Bauer—, ulusal özerkliğin, büyük bir kararın, yürekli, gözüpek bir eylemin sonucu olması pek olası değildir. Avusturya, ulusal özerkliğe adım adım, yasama ve yönetimi süreğen bir kötürümlük durumuna düşürecek sert bir savaşım arasında, yavaş ve güç bir süreç aracıyla yürüyecektir. Hayır, yeni bir devletin hukuk düzeni, hiçbir zaman büyük bir yasama eylemi aracıyla değil, ama ayrı ayrı bölgeler, ayrı ayrı topluluklar için çıkarılmış bulunan birçok ayrı ayrı yasalar aracıyla kurulacaktır.”24

Springer de aynı şeyi doğrular:

“Çok iyi biliyorum ki —diye yazar—, bu tür kurumlar [ulusal özerklik örgütleri, —J. S.] ne bir, ne de on yıl içinde kurulurlar. Prusya yönetiminin yeniden örgütlenmesi, tek başına, uzun bir zaman dönemini zorunlu kılmıştır. … Belli başlı yönetim kurumlarını kesin olarak kurmak için, Prusya’ya bir yirmi yıl gerekti. Bundan ötürü, Avusturya’ya ne kadar zaman gerekeceğini ve ne güçlüklerle karşılaşacağını bilmediğim sanılmasın.”25

Bütün bunlar çok açık. Ama Rus Marksistleri, ulusal sorunu “yürekli ve gözüpek bir eylem”e bağlamazlık edebilirler mi? “Milliyetlerin özgürlüğü”nü elde etme aracı olarak, parça parça reformlara, “birçok ayrı ayrı yasalar”a bel bağlayabilirler mi? Ve eğer bunu yapamazlarsa ve yapmamaları da gerekirse, bundan, açıkça, Avusturyalılar ve Ruslarda, savaşım yöntemleri ile perspektiflerin birbirinden tamamen başka olduğu sonucu çıkmaz mı? Bu durumda Avusturyalıların tek yönlü ve melez ulusal özerkliği ile nasıl yetinilebilir? İki şeyden biri: [Avusturya] programını almaktan yana olanlar ya “yürekli ve gözüpek bir eylem”e bel bağlamı-yor, ya da bel bağlıyor, ama “ne yaptıklarını bilmiyorlar”.

Son olarak, Rusya ve Avusturya, birbirinden büsbütün başka yakın amaçlarla karşı karşıya bulunmaktadırlar; ve bu da, ulusal sorunun çözümü için, gene başka başka yöntemlerin kendilerini zorla kabul ettirmeleri sonucunu vermektedir. Avusturya, parlamentarizm koşulları içinde yaşar; bugünkü koşullar içinde bu ülkede parlamentosuz bir gelişme olanaksızdır. Ama, ulusal partiler arasındaki zorlu çatışmalar nedeniyle, Avusturya’da parlamenter yaşam ve yasamanın iyiden iyiye durduğu sık sık görülür. Avusturya’nın uzun zamandan beri acı çektiği süreğen siyasal bunalımı da, işte bu açıklar. Bu böyle olduğundan, ulusal sorun bu ülkede siyasal yaşamın eksenini, bir ölüm kalım sorununu oluşturur. Bundan ötürü, Avusturyalı sosyal-demokrat siyasa adamlarının, her şeyden önce, şu ya da bu biçimde, ulusal çatışmalar sorununu çözmeye, bu sorunu elbette var olan parlamentarizm alanında, parlamenter araçlarla çözmeye çalışmalarında şaşılacak bir şey yoktur…

Rusya’da durum başkadır. Rusya’da, ilkin, “Tanrıya şükür, Parlamento yoktur.”26 İkinci olarak —ve asıl önemlisi— Rusya siyasal yaşamının ekseni ulusal sorun değil, toprak sorunudur. Bu nedenle Rus sorununun, ve dolayısıyla ulusların “kurtuluş”unun alınyazısı, Rusya’da toprak sorununun çözümüne, yani feodal kalıntıların kaldırılmasına, yani ülkenin demokratlaştırılmasına bağlıdır. Rusya’da ulusal sorunun bağımsız ve kararlaştırıcı bir sorun olarak değil, ama ülkenin kurtuluşu genel ve en önemli sorununun bir bölümü olarak görünmesini de, işte bu açıklar.

“Avusturya parlamentosunun kısırlığı —diye yazar Springer—, her reformun, ulusal partilerin içinde, onların birliğini bozan çelişkiler doğurmasından ileri gelir, ve bundan ötürü de, parti önderleri, reform kokan her şeyden kaçınırlar. Avusturya’nın ilerlemesi, genel olarak, ancak ulusların kendilerine zaman aşımına uğramaz tüzel konumlar verildiğini görecekleri durumda düşünülebilir bir şeydir; bu, onları parlamentoda sürekli kavga birlikleri bulundurma zo-runluluğundan kurtaracak ve iktisadî ve toplumsal sorunların çözümüne girişmelerini sağlayacaktır.”27

Bauer de aynı kanıdadır:

“Ulusal barış her şeyden önce devlet için zorunludur. Devlet, yasamanın, o son derece sersemce bir sorun olan dil sorunu için, ulusal sınırın herhangi bir noktasında kışkırtılmış insanların en küçük bir çekişmesi için, her yeni okul için askıya alınmasına hiç bir zaman hoşgörü gösteremez.”28

Bunlar hep anlaşılır şeyler. Ama ulusal sorunun Rusya’da bambaşka bir planda konduğu da daha az anlaşılır bir şey değil. Rusya’da ilerlemenin kaderini kararlaştıran şey, ulusal sorun değil, toprak sorunudur. Ulusal sorun, bu ülkede ast bir sorundur.

Böylece, sorunu koyma biçimi başka olduğuna göre, perspektifler ve savaşım yöntemleri de, ivedi görevlerde başkadır. Bu durum karşısında, sadece ulusal sorunu uzay ve zaman dışında “çözen” kırtasiyecilerin Avusturya’yı örnek alabilecekleri ve program ithaline kalkışabilecekleri açık değil mi?

Bir kez daha: çıkış noktası olarak somut tarihsel koşulları sorunu koymanın tek doğru biçimi olarak diyalektik biçim, — ulusal sorunu çözmenin anahtarı işte budur.

Açıklamalar:

* “Editions Sociales Internationales 1937” baskısında, kaynak notların yazara, açıklayıcı notların yayımcıya ait olduğu belirtilmektedir. Buna karşın, daha yeni bir baskı olması nedeniyle çeviriye esas alınan “Editions Sociales 1949” basımında, burada, “Açıklayıcı Notlar” altında sunduğumuz notların tümünün yayımcıya ait olduğu belirtildiğinden, gerek kaynak notları, gerek açıklayıcı notlan, “Açıklayıcı Notlar” başlığı altında sunuyoruz. — Sol Yayınları.

1 J. Stalin’in ulusal sorun konusundaki ilk ve ünlü incelemesi “Marksizm ve Ulusal Sorun”, 1913’te, Prosveşçenye’de yayınlanmıştır. Avusturya sosyal-demokratlarının ulusal sorun konusundaki görüşlerinin eleştirildiği ve Rus sosyal-demokratlarının ulusal sorun konusundaki görüşlerinin teorik temellerinin açıklığa kavuşturulduğu bu inceleme (“Ulus”; “Ulusal Hareket”; “Sorunun Konuşu”; “Ulusal Özerklik”; “Bund, Milliyetçiliği, Ayrılıkçılığı”; “Kafkasyalılar, Likittirler Kongresi”; “Rusya’da Ulusal Sorun” adlı) yedi kesimden oluşmaktadır. Buraya aldığımız ilk üç kesim, ulus ve ulusal sorunun teorik yönden açıklandığı ve Avusturya sosyal-demokratlarının görüşlerinin metodolojik yönden eleştirildiği kesimlerdir. Lenin, 1913’te, “RSDİP’nin Ulusal Programı”nda, Stalin’in söz konusu incelemesini zikrederek, ulusal sorunun ve sosyal-demokratların programının dayanaklarının açıklığa kavuşturulduğunu yazar (Bkz: V. İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Ankara 1975, s. 7-8). s. 7
2 R. Springer’in Ulusal Sorun’una bakınız, s. 43, Obşçestvennaya Polza Yayınları, 1909. s. 12
3 Bkz: O. Bauer: Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi, Serp Yayınları, s. 1-2, 1909. s. 12
4 O. Bauer, aynı yapıt, s. 6. s. 12
5 Aynı yapıt, s. 2. s. 12
6 O. Bauer, aynı yapıt, s. 24-25. s. 12
7 O. Bauer, aynı yapıt, s. 139. s. 12
8 O. Bauer, aynı yapıt, s. 2. s. 13
9 Bkz: Otto Bauer, aynı yapıt, s. 2. s. 15
10 Otto Bauer, aynı yapıt, s. 389. s. 15
11 Otto Bauer, aynı yapıt, s. 388. s. 15
12 Otto Bauer, aynı yapıt, s. 396. s. 15
13 Otto Bauer, aynı yapıt, s. 2. s. 15
14 Otto Bauer, aynı yapıt, s. 2. s. 15
15 Otto Bauer, aynı yapıt, s. 130. s. 15
16 Bkz: Joseph Strasser: Der Arbeiter und die Nation, 1912, s. 33. s. 20
17 Bkz: Bauer’in kitabı, s. 166. s. 23
18 Güney Slavları sosyal-demokrasisi, Avusturya’nın güneyinde uğraş verir. s. 25
19 Bundun IV. Kongresi, 1901 Nisanı sonunda Biyelostok’ta toplandı. Kongre, “milliyet kavramının Yahudi halkına da uygulanabilir olduğu”nu; Rusya’nın, milliyetlerden her biri için, üzerinde yaşadıkları topraklardan bağımsız olarak, eksiksiz bir özerklik ile, bir milliyetler federasyonu durumuna dönüşmesi gerektiğini ilân etti; eski yurttaşlık eşitliği yerine, ulusal eşitlik sloganını ileri sürdü ve RSDİP’nin federatif temeller üzerinde yeniden örgütlenmesini istedi. Bu kararlar olsun, “ulusal-kültürel özerklik” ile ilgili olarak bu kongrede formüle edilmiş ve daha sonra da Bund basınında savunulmuş bulunan istem olsun, bilindiği gibi, Bunda karşı, eski İskra ve özellikle de Lenin tarafından zorlu bir polemiğe yol açtılar (Lenin’in Tüm Yapıtları’nın V. ve VI. ciltlerindeki makalelerine bakınız). s. 25
20 Bkz: V. Kossovski, Milliyet Sorunları, s. 16-17, 1907. s. 25
21 Avusturya sosyal-demokrasisinin Brünn Kongresi, 24-29 Eylül 1899’da toplandı. En önemli tartışma konusu, ulusal sorun oldu. Kongre, toprak-dışı ulusal-kültürel özerklik düşüncesini savunan güney Slavları sosyal-demokrasisi tarafından önerilmiş bulunan karar tasarısını kabul etmedi. Birleşik yürütme komisyonu (Merkez Komitesi) tarafından önerilmiş bulunan, ve ulusal bakımdan sınırlandırılmış bölgelerin birliğini isteyen kararı kabul etti; bu karar, böylece, merkezileştirilmiş bir devlet düşüncesini savunan Avusturya-Alman sosyal-demokratları ile, ulusalcı bir tutumu savunan güney Slavları, Çek ve öbür sosyal-demokratlar arasında bir uzlaşma (compromis) oldu. Örgüt sorununa ilişkin olarak, Brünn kongresi, partinin merkez yönetimini de, ulusal (Alman, Çek, Polonyalı, Rüten [Ukraynalı], İtalyan ve Güney Slav) sosyal-demokrat örgütlerin yürütme komitelerinden bileşik federatif bir örgüt durumuna getirerek, ulusal sosyal-demokrat grupların ayrılması yolunda, Winberg kongresinden de ileri gitti. s. 26
22 Bkz: Springer, Ulusal Sorun, s. 14. s. 26
23 Bkz: Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi, s. 399. s. 26
24 Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 422. s. 28
25 Bkz: Springer, Ulusal Sorun, s. 281-282. s. 28
26 Çarcı maliye bakanı (daha sonra, başbakan) V. Kokovtsev tarafından 24 Nisan 1908 günü, devlet dumasında söylenmiş bulunan sözler. s. 29
27 Bkz: Springer, Ulusal Sorun, s. 36. s. 29
28 Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 401. s. 29

Kaynak: J. Stalin’in La Question Nationale et Coloniale (Editions Sociales, Paris 1949) adlı yapıtından düzenlenen derlemeyi, Fransızcasından Muzaffer Ardos dilimize çevirmiş ve kitap, Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu adı ile, Sol Yayınları tarafından, Mart 1976 tarihinde, Ankara’da, Çağ Matbaası’nda dizdirilip bastırılmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s