Onat Kutlar | Ne Kalacak Bizden Geriye (Bir Soru)

Onat Kutlar

Akşamüstü oturdum yol kıyısına
Düşündüm
Ne kalacak bizden geriye
Balkan yaylasından ve bozkırlardan
Kafdağlarına giden şu bulut
Sonsuz mevsimlerle esmerleşen
Şu toprak ve derin çınar ağacı
Biz yokken de vardı

Çocukların şu gülen sarı feneri
Ayışığı
Ve ıssız balkonlarda
Kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları
Aynı mandalda kurutan güneş
Çayırda gölgeler bırakacak
Dalgın yeryüzünde çekilirken

Kalabalık çarşılara tortusu
Çökecek
Tüccarın kanpazarından
Mezarlığa taşıdığı paranın
Değirmeni döndüren ter ırmağı
Kuruyunca ardında tuz kalacak
Ve bir anı öfkeli işçilerden

Sinirli kediler bir tekir şerit
Olacak
Ve bir çöl esintisi
Dörtnala kaybolan arap atları
Bir çavdar haritası çizecek
Bozkırı terkeden tarla faresi
Kuş tüyleri gökyüzünün camını
Buzlu yazılarla donatacak

Hersey değişiyor ama ne yapsak
Duracak
Tarihin uzun duvarı
Taşlara kırmızı izler bırakan
Ve aynı kıyıdan yürüyen köle
Silecek kıralların adını
Gene de karanlık dağ başlarında
Yarın bir kin gibi hatırlanacak
Kanlı soy ağacının dalları

Kiraz ve kamıştan kavalımızın
Sesleri
Dağılıyor havada
Bir kuyu ağzından geçiyor gibi
Rüzgarı mor fistanlı zamanın
Bu güzel şarkı da unutulacak
Kıyımlar acılar kanlar içinde
Savrulurken yaşadığımız günler
Bu soruyu mutlaka soracaksın

Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?

İlhan Demirer | Melih Cevdet Anday

Darüşşafaka Lisesi… 1978-79 Öğretim Yılı… Lise 2 Fen öğrencisi İlhan Demirer, dedesinin arkadaşı ve komşuları Melih Cevdet Anday ile bir röportaj yapar. Edebiyat öğretmeni Kemal Bek röportajı Varlık dergisine önerir ama İlhan Demirer sürekli yazan bir yazar olmadığı için röportaj kabul görmez. Sevgili öğretmenimiz Kemal Bek, röportajı saklar ve 1978 yılında yapılan röportaj 2022 yılında gün ışığına çıkar.

Melih Cevdet Anday ile konuşan İlhan Demirer

Melih Cevdet Anday bütün basılmış ve basılmamış yapıtlarını derleyen “Sözcükler” adlı kitabıyla Sedat Simavi ödülünü aldı. Ozan sorularıma aşağıdaki yanıtları verdi:

Soru: Sizi bir ozan olarak tanıyorum. Üstelik “Garip” diye adlandırılan bir akımı başlatan üç ozandan birisiniz. Neden roman yazma gereği duydunuz?

Yanıt: Edebiyatın türleri çeşitli anlatım yollarını gösterir. Bu bakımdan ben, roman ve oyun anlatım yollarını denedim. Denebilir ki roman ile anlatılan bir şey, şiirle anlatılan bir şey, oyunla anlatılamaz. Şiirde yaratıcılığın tümceye gereksinmesi yok¬tur. Oyunda ise harekete gereksinim vardır. Roman modern dünyanın (burjuvazinin ortaya çıkışından bu yana) başlıca anlatım yollarından biri olmuş ve şiirin üzerinden bu yükü almıştır. Çünkü eskiden şiirde hikâye de anlatılırdı. Bu gün artık buna gerek yok.

Soru: Aylaklar romanında okura ne vermek istediniz?

Yanıt: Bu roman Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyıl içindeki çöküş sürecini bir aile tarihi olarak anlatmak amacını güder. Burada mutlakiyet dönemi, meşrutiyet dönemi ve cumhuriyet dö¬nemi hızla gözlerimizin önünden geçer. Kişiler kendi çağlarına ve kendi o çağlarının görüşlerine bağlı kalınarak anlatılmıştır. Fakat hiç kuşkusuz bu kitapta tarihçi olmak iddiası yoktur. Tam tersi, belki tarihi estetikleştirmek vardır. Tarihi romanlaştır¬mak demiyorum, çünkü o tarzı hiç bir zaman tutmadım. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı da bir tarihî roman değildir. Orada tarihin kişileri ayrı, romancının kişileri ayrıdır. Romancı tarihî kişileri anlatırken tarihe bağlı kalmıştır o kadar. Bense Aylaklar romanımda tarihî kişilerden söz ettim, ama onları romanıma sokmadım. Hatta kendi kişilerimi anlatırken bile, kesin, belli tarihleri vermemeyi yeğledim. Bir masal gibi de okunabilir, bir gerçeğin masalı gibi. Çünkü o romanı okuyanlar, orada anlatılan kişileri bende tanıdıkları bir takım kişilerle özdeşleştirdiler. Oldu ki ben bir Davut Bey yazdımsa, okurlar ondan bir kaç Davut, Bey çıkardılar. Bütün kişiler için de aynı şey söz konusudur. Demek o kişiler romanda ortaya çıktıktan sonra çoğaldılar. Demek bol bol vardılar onlar. Sonuç şudur ki, fantazya, kurgu bir yazarı gerçeğe götürebilir.

Soru: “Aylaklar” romanınızda cinselliğe büyük yer ayırmışsınız, neden?

Yanıt: Cinsellik sorunu toplumları bizim sandığımızdan daha çok etkisi altında bulundurur. Bütün insan edimlerini en aza indirmeye kalkarsak, türün sürmesini sağlayan cinsellik ile, bireyin yaşamasını sağlayan beslenme sorunu ortaya çıkar. Entellektüel kaygıların ve etkinliklerin araya karışmadığı yerde, bu iki sorun bütün ciddiyetiyle kendini gösterir. Zihinsel etkinlikler sanki bunları örtmek için icat edilmiştir. Kuşkusuz insanları içtenlikle ilgilendiren başka sorunlar da yok değil, din, felsefe, bilim, siyaset gibi… Fakat bunlar da çoğu zaman cinselliğin ve beslenmenin yansıması biçiminde ortaya çıkmıştır. Benim romanımda ise cinsellik sorunu, öteki sorunlarla bir arada alınmıştır. Gerçek de böyledir. Ama çağımızda cinsellik sorununu bütün sorunların üstüne çıkaran yazarlar da var. Örneğin Amerikalı Henry Miller. Söz açılmışken, cinsellik sorunu bu gün hâlâ ayıp sayılarak bilmezlikten gelinmektedir. Söz gelişi bizde aileler çocuklarına bu konuyu açamazlar bile. Cinsel isteklerin doyurulması, gizli olarak yürütülür. Bu ise eğitim bakımından bir geriliktir. Gerçekte yukarıdaki iki temel sorundan, yani cinsellik ve beslenmeden hangisi önemlidir, sorusuna cinsellik diyebiliriz. Çünkü o, türün süregitmesini sağlar. Doğa için önemli olan türdür, birey değil.

Soru: Garip’ten bu yana şiir gelişiminizi, dil, içerik, ve biçim olarak anlatır mısınız?

Yanıt: Benim bütün şiirlerim, 1978’de “Sözcükler” adlı bir kitapta toplandı. Bu kitap incelendiği zaman görülebilir ki, dil bakımından ilk şiirlerimle son şiirlerim arasında büyük bir ay¬rım yoktur. Yani titizlikle Türkçe yazmaya dikkat etmişim. İlk şiirlerimde, bugün değiştirmek istediğim dört beş sözcük ya çıkar ya çıkmaz. Konulara gelince, onları da şöyle özetliyebilirim: aşk, toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerde görülen adaletsizlik, yaşam sevinci, doğa hayranlığı… Şunu belirtmeliyim ki, yine son kitap incelendiğinde, benim ısrarla üzerinde durduğum bir-iki tanesi var ki; bunlar beni taa baştan beri ilgilendirmişlerdir. Birincisi yabancılaşma, ikincisi zaman temaları. (Gerçekte bunlar bir araya getirilebilir) Yabancılaşma Kutsal Kitapta sözlerini okuduğumuz ilk peygamberlerden bu yana bilinen çok önemli bir konudur. İlkel toplumlarda bir insan iki üç ağaç parçasını birleştirip bir tanrı heykeli yapardı. Sonunda onun karşısına geçip tapınırdı. Demek ki tahta parçaları, kendi elinden çıktıktan sonra bağımsız bir kimlik kazanıyordu. Böylece adam kendi yaptığı şeye yabancılaşıyordu. Yabancılaşma sürdü gitti. Söz gelişi biz doğanın bir parçası olduğumuz halde ona dışarıdan bakabiliyoruz, ya da baktığımızı sanıyoruz. Kendimizi bile seyretmeye kalkıyoruz. Kendimize bile yabancılaşıyoruz. İşçiler kendi elleriyle dokudukları kumaşları mağazalardan alırken, kendi ürünlerine yabancılaşmış oluyorlar.

Bu konu beni taa başından beri meşgul etti. Buna koşut olarak da zaman sorununu işledim. Zamanın aldatıcılığı üzerinde durdum. Zaman olmadığı kanısına kadar götürdüm işi. Gerçekte hiç bir şey geçmiyordu. Fakat bize geçmiş gibi görünüyordu. Bu konuyu tarihsel konulu şiirlerde filozofik açıdan işledim. Değişiklikler varsa bu yerdedir, daha doğrusu bugün geriye baktığımda, dönüp aynı yere gelmiş bulunuyorum.

İlhan Demirer
Darüşşafaka Lisesi L. II Fen B.
Fatih Istanbul

OYG | Ava Lavinia Gardner

Orhan Yalçın Gültekin

Ava Lavinia Gardner (d. 24 Aralık 1922 – ö. 25 Ocak 1990)

Tanrı Adem’i yarattı. Yarattığından hoşnut kalmadı.

Sonra Havva’yı yarattı. Daha iyiydi ama hala yeterli değildi.

Tanrı Havva’nın değişik modelleri üzerinde uzun bir süre çalıştı.

Ne var ki, Venüs’ten bile hoşnut kalmadı.

Uzun ve zorlu bir çalışma sonunda ve edindiği büyük deneyimle, Tanrı Ava’yı yarattı.

Ava’ya baktı ve şöyle dedi: Evet, yaratmak istediğim tam da buydu.

Tanrı çalışmayı bıraktı ve dinlendi.

Sonra erkekler plastik cerrahiyi yarattı.

***

The God created Adam. He wasn’t satisfied with what he created.

He then created Eve. That was better but still not satisfactory.

The God worked on various models of Eve for a long time.

Yet, He wasn’t even satisfied with Venus.

After a long and hard training, along with a considerably enduring experience, The God created Ava.

He looked at Ava and said: Yes, this is the exact result I planned to achieve.

The god ceased working and rested.

Then men created plastic surgery.

OYG, Facebook, 23 Aralık 2009

Ormana Maliyeciler Gelmiş!..

OYG’nin Yorumu

Tilki ormanda nefes nefese koşuyormuş. Karşısına çıkan kaplumbağa sormuş:
“Tilki kardeş bu ne telaş?”
“Ormana maliyeciler gelmiş” demiş tilki, “Şimdi bir bakarlar bende kürk, hanımda kürk, çocuklarda kürk…”

Bunu duyan kaplumbağa telaşla yürümeye başlamış.
Onu gören leylek sormuş:
“Hayırdır kaplumbağa kardeş ne bu acelen?”
“Maliyeciler ormanda” demiş kaplumbağa, “Şimdi görürlerse bende ev, hanımda ev, çocuklarda ev, dünyanın vergisini alırlar.”

Leylek de hemen uçuşa geçmiş.
Ağaçların üzerinden maymun seslenmiş:
“Leylek kardeş ne iş? Çok telaşlısın…”
“Maliyeciler ceza yazıyormuş” demiş leylek, “Bende yazlık, hanımda yazlık, çocuklarda yazlık.”

Bunu duyan maymun bağırarak ağaçtan ağaca atlamaya başlamış. Eşi ve çocuğunun bulunduğu ağaca ulaşmış.
Eşi sormuş:
“Bu ne telaş? Kan ter içinde kalmışsın…”
“Ormana maliyeciler gelmiş…”
“Bizi ne ilgilendirir” demiş eşi, “Senin kıçın açık, benim kıçım açık, çocuklarınki açık…”
İşte tam da o yüzden telâşlandım” demiş maymun, “bunlar tahsilat yapamayınca, hazır kıçlarımız açık…

Gülten Akın | Kadın Olanın Türküsü

Gülten Akın

Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Sürgün yine geldi dayandı
Kitapları topladım, çocukları giydirdim
Hadi de doğrulalım Dranazın karına
Biz nereye düşeriz, halk fakir fıkara

Her bahar, her yaz gurbette
Sılaya dönmesi olur velakin
Ne sılamız belli, ne gurbetimiz
Çiğdemi Ardahan yaylalarında
Nergisi Sinopta
Vanda koparmışsak sarı gülü
Portakal kokusu Kumlucadan gelir
Karıştırdık sıla nere, gurbet hangisi
Bizim gibi gurbetçi görülmemiştir

Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Diktiğin fidanlar sen olmayanda
Yel vura ırgalana, gün vura duldalana büyüyecek
Yasa şu ki ekinler yürüyecek
Bebek dillenecek, güçsüz hallanacak
Sis kalkacak İsfendiyar başından

Selam olsun bizden önce geçene
Selam olsun dosta, hasa, çile çekene
Selam olsun dayanana, düşene
Yüreğim yürektir, bakma gözüm yaşına

Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Sorulmasın vatanımız ilimiz.

Arif Damar | Ché

Arif Damar

Bir sesti O
Bütün sesler içinde ayrı
Yürü diyen bir ses
Savaş diyen bir ses
Katıl diyen bir ses

Dağlar yadırgamaz en yüksek sesi
Sesi dağlara uygundu

Elleri vardı akan
Durmaya okşamaya alışamayan
Çiçekten sudan yapraktan
Kaleme silâhlara açılan
Elleri sesine uygundu

Saklardı kentin sevincini avuçlarında
Saklardı bir sıcaklığı
Geleceğin güneşini andıran

Hey Hey Hey
Kaç Köroğlu birden göçtü
Kaç Dadaloğlu indi dağdan
Kaç ırmak durdu kaç yıldız aktı
Düştü yere kaç bin tüfek

Gün gelecek
Gün gelecek
Bir köyde yağmur dinecek
Çocuklar güneşte sevinecek
Yolu açık Guevara’nın

Yolu açık Guevara’nın
Çocuklar kadar kim bilecek
Yürüyecek
Yürüyecek

Evimize konuk olsa
Yolu da var gidilecek
Sesler ışıklar dursa
Yolu da var gidilecek

Gün gelecek
Gün gelecek
Yolu da var gidilecek

OYG | Mihri Belli Üzerine Notlar

Orhan Yalçın Gültekin

Herhalde Mihri Belli ile ilgili yapılmakta olan en yanlış değerlendirmelerden biri onun proletaryanın önderliğini reddedip önderliği asker-sivil aydın zümreye bıraktığını söylemektir.

Şu an kaynaklara ulaşamıyorum ama aklımda kaldığına göre, Mihri Belli’nin söylediği “önderliğin pazarlık konusu olmadığı; Türkiye’nin önündeki devrim aşamasında (milli ve demokratik görevler içeren devrim) proletarya gibi küçükburjuvazinin de önder olabileceği ve bu ikisi arasında önderlik konusunda sıkı bir mücadele olacağı; verili anda önderlik konusunda küçükburjuvazinin önde olduğu-avantajlı olduğu” idi.

Mihri Belli’nin proletarya önderliğini reddettiği eleştirisi, esas olarak yine aynı kanattan ama halk savaşını savunanlarca farklı gerekçelerle dillendirilmiştir, örneğin şu biçimde: “Mihri Belli arkadaş ise, işçi sınıfının önderliğini reddederek, köylülüğü değil de, işçi sınıfını temel güç kabul ederek, işçi sınıfının fiili öncülüğünün geçerli olduğunu savunmaktadır.” (1)

Herhalde Mihri Belli’nin en çok eleştirileceği konulardan biri Jaures’den (?) ödünç alarak geliştirdiği şu tezdir: “Devrimci milliyetçilikle” proleter enternasyonalizmi çelişmez.” Mihri Belli de kendisini “devrimci milliyetçi” olarak tanımlamıştır. Yine Mihri Belli’ye göre “sosyalistler koyu milliyetçilerdir” ve “milliyetçiliğin azı enternasyonalizmden kişiyi uzaklaştırır”. (2)

Mihri Belli, Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü TKP’sinin düşünsel iklimini 60’lı yıllara taşımış ve Leninist demokratik devrim teorisini bir çevre ülke (sömürge/yarısömürge/yarıbağımlı) olan Türkiye’ye uyarlamıştır. Mihrici Milli Demokratik Devrim teorisi Leninist teoriyle uyumluluk gösteriyordu. Olgunlaşmamış bir proleter duruş anlamına gelen bu demokratik devrim anlayışı, proletarya önderliğinde olsa bile bu demokratik devrimin bir burjuva demokratik devrim olduğundan yola çıkıyordu. Aynı gelenekten yola çıkan ve sosyalist hareketin değişik bölüntülerini oluşturan Doğu Perinçek, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya da demokratik devrimin Mihrici (ve Leninist) kavranışına dayanıyorlardı. Sonradan Mahir Çayan, özü itibariyle MDD’yi anti-emperyalist anti-oligarşik devrim olarak ifadelendirmişti. (Bir istisna Hüseyin İnan’dı. İnan, MDD’yi proletarya önderliğinde bir BDD olarak görmüyordu, çünkü İnan’a göre MDD, kapitalizmi geliştirmeyecekti.)(3)

Kanımca Mihri Belli’nin doğru safta yer aldığında bile o saf içinde yanlış yerde durduğu söylenebilir. Tamamen yanlış safta yer aldığı da olmuştur.

Ama herhalde Mihri Belli gibi 1960’lı yıllardan bu yana etkisi şu ya da bu biçimde, şu ya da bu düzeyde sürmüş bir insanın kendi görüşleri dışardan bir şeyler katılmadan ortaya serilip eleştirilmeye hakkı vardır. Belki çoğu kişiden daha fazla hak edenlerin en önde olanlarındandır.

Hasılı Mihri Belli, Türkiye sosyalist hareketi içinde önemli roller üstlenmiş bir sosyalistti. Öyle kestirmeden sıfırlanacak bir kişi ise asla değildi.

KuYerel, 18 Ağustos 2011

Dipnotlar:
(1) Mahir Çayan, ASD’ye Açık Mektup
(2) Mahir Çayan, ASD’ye Açık Mektup
(3) Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu

“MDD, emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerin, evrensel bir öz kazanmış olan devrim stratejisidir. Burjuva Demokratik Devrimi ise, kapitalist üretim ilişkilerinin belirli bir gelişim düzeyinde (emperyalizm faktörü önemli değildir) kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin tasfiyesi için geçerli bir devrimdir. İki devrim, politik ve ideolojik karakterleriyle birbirinden farklıdır. Bu yüzden MDD ile Burjuva Demokratik Devrimi arasında sadece öncülüğe bağlı bir ayrımdan hareket edilerek tahlil yapılamaz.”
(…)

“Bu yüzden MDD mücadelesi, başından sonuna kadar ezilen sınıf ve tabakaların politik mücadeledeki ittifaklarıdır. Başka bir ifade tarzı ile, önümüzdeki devrimci adımın MDD olmasını zorunlu kılan etken, temel çelişkinin çözümü için gerekli sınıflar ittifakıdır.”
(…)

“Emperyalizmin tasfiyesinden sonra halk kitlelerinin kendi aralarındaki çelişkiler ön plana çıkacaktır, fakat emek-sermaye çelişkisi temel çelişki olmayacaktır ve olamaz. Temel çelişkinin emek-sermaye çelişkisi olması demek, toplumda kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olması ve işçi sınıfının sömürülmesi demektir. Oysa MDD böyle bir toplum yaratmayacaktır. Emek-sermaye çelişkisi talî bir çelişki olarak MDD sürecinde belirli bir dönem var olacaktır, fakat hakim çelişki olamaz. Olması demek devrimde işçi sınıfı öncülüğünün gerçekleşmemesi demektir. işçi sınıfı öncülüğünün gerçekleşmemesi halinde ise, MDD söz konusu değildir.”

Behçet Necatigil | Dağlarda Ateşler Yandıkça

Behçet Necatigil

Oda karanlık
Odadan dışarı çık
Şehir karanlık
Şehirden dışarı çık
Korkma
Yürü bir hayli yürü
Gördün mü
Dağlar başladı artık.

Korkun dağılır rüzgarda
Bekle biraz
Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmaz.

Dağlar karanlık
Dağlara yukarı çık
Korkma
Yürü bir hayli yürü
Az daha yukarı çık
Birbirinden uzakta
Gördün mü
Ateşler parladı artık.

Şimdi dağlar kaldı yine ardında
Odan yendi karanlığı, ölümü
Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmazmış, gördün mü?

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu 2 No.lu Bildiri (12 Mart 1971)

Bütün dünya halklarına ve Türkiye Halkı’na THKO’nun sesidir.

Türkiye, içinde bulunduğu şu günlerde ekonomik ve politik yapısıyla önemli gelişmelere gebedir. Bütün gerici güçlerin sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştığı bu günün Türkiye’sinde halkımıza gerekli açıklamayı yapıyoruz.

Uzun bir süreden beri emperyalizmin yurdumuzdaki temsilcisi olan hain Hükümet, içine düştüğü ekonomik buhranı çözememiş ve peşinden politik buhran baş göstermiştir. Ekonomik ve politik buhranın doğurduğu kitlelerin ekonomik talepleri ve bu talepler için tepkileri artmıştır. Devrimci mücadelemiz yeni boyutlar kazanarak, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ciddi tohumlarını atmaya başlamıştır. Bu gelişmeler karşısında hain hükümet kontrolü altında direkt kullanabildiği sermayesinin silahlı bekçileriyle yeni polisi, jandarması ve sivil gerici güçleriyle koruyamaz olmuştur.

Kısaca Türkiye’nin içinde bulunduğu durum şudur:

  1. Sömürünün devamını sağlayan devlet mekanizmasının belli kesimleri işlemez olmuştur. Bunlar, hükümet ve parlamentodur.
  2. Sermaye sahibi gerici güçler arasındaki ittifak sarsılmış ve kontrolü devam ettirecek bir bütünlük olma özelliğini yitirmiştir.
  3. Devletin en büyük baskı aracı olan gerici Ordu prestijini kaybetmiştir.
  4. Gerici Ordu içindeki ilerici güçler birleşerek iktidara aday olmaya başlamışlardır.
  5. Halk kitleleri ekonomik mücadelelerine hız vererek, politik atılımlar yapmışlardır. Böylece her sınıf ve zümrenin kendi sınıfsal çıkarını koruma mücadelesi belirgin hale gelmiştir.
  6. Gelişen devrimci mücadelemiz Ulusal Kurtuluş Savaşımızın eşiğine varmıştır.

Böyle bir Türkiye’de Amerika ve gericiler, Ordu’nun muhtırasıyla giriştikleri tedbirlerle şunları planlamışlardır:

  1. Devlet mekanizmasının başı Cevdet Sunay yerinde kalacak, işlemez hale gelmiş olan hükümet ve parlamento devletin diğer kesimleriyle takviye edilecek. Bunun en sağlam garantisi, kontrolü gerici Ordu’nun eline vermektir.
  2. Böylece gericiler arasındaki parçalanma son bulacak ve ileriye dönük sağlam ittifak yeniden kurulacak. Ordu muhtırası üzerine gericilerin ağız birliği etmesi bundandır.
  3. Ordu gericileri toparlayıcı rolünü oynadığı için prestiji yükselecek ve ileriye dönük askerî diktanın zeminini hazırlayacaktır.
  4. Gerici Ordu içindeki iktidara aday ilerici güçlerin mücadelesi kısa vadede önlenecek, uzun vadede ise bu ilerici güç tasfiye edilecektir.
  5. Halk kitlelerinin mücadelesi yeni hükümetin gelişiyle eski hızını kaybedecektir. Toplum bir müddet sorunların çözümünü hükümetin kendisinden bekleyecek, politik buhran halledilmiş gibi ekonomik buhran halledilecek vadiyle sınıf mücadelesi kısırlaştırılacaktır.
  6. Devrimci mücadele bastırılacak ve güdümlü bir mücadele ortamı hazırlanacaktır.

Gerici Ordu’nun muhtırası, görünüşte hain hükümete karşı olduğu için halkın geçici desteğini kazanacak, attığı ilerici sloganlarla da devrimci güçleri yanına alacaktır. Bu tavır Ordu’yu gericilerin dışında bağımsız bir güç gibi göstermeyi başaracak ve alacağı zorba tedbirleri haklı göstermesini sağlayacaktır.

Son yıllarda Amerika’nın planladığı darbelerin tipik bir örneğini teşkil eden bu gerici gelişmeye karşı THKO’nun tavrı şudur:

  1. Ordu’nun muhtırasıyla başlayan gelişim, ilerici değil gericidir.
  2. Bu gerici gelişime karşı devrimci mücadeleyi sürdürmek için silahlı bir güç THKO, en amansız şekilde karşı koyacaktır.

Kısa dönemde halk kitleleri ve devrimciler hatalarından dolayı aldanacak, gericiler ise güçlenecektir.

Halkımız ve devrimcilere bu gerici gelişimin sahte sloganlarına ve üniformalarına aldanmamalarını bildiririz.

Gelecek yeni Hükümet ekonomik buhranı çözemeyecek, politik buhranı geçici olarak giderecektir. Reformlar ve ülke kalkınması gerçekleşmeyecek, buna karşı halk üzerindeki zulüm artacak, devrimci mücadele zorba metotlarla engellenecek, etnik guruplar üzerindeki baskı ve asimilasyon politikası artacaktır.

Adım adım yaklaşan Askerî Dikta’ya karşı var olmanın tek yolu, silahlı bir güç olmaktır.

Hüseyin İnan | Ortak Pazar Sorunu

Hüseyin İnan

Ortak Pazar ile Amerika arasında gizli bir rekabet mevcuttur. Fakat bu rekabet henüz politikada gözle görülür şekle girmemiştir. Sosyalist devletlere ve bağımsızlık savaşı veren halklara karşı iki emperyalist blok arasındaki çelişkilerin ekonomik, askerî, politik keskinleşmesi olanağı günümüzde yoktur.

Türkiye’deki işbirlikçi burjuvazinin başını çektiği gericiler, ekonomik işbirliğini Ortak Pazar lehine kaydırmaktadırlar. Türkiye’deki gerici sınıflar son yıllarda Ortak Pazar ülkeleri ile işbirliğini geliştirmişler ve Ortak Pazar’a aday olmuşlardır. Ortak Pazar’a dahil olmak için geçiş dönemini tamamlamak çabasındadırlar. Ortaya on-onbeş yıl içinde Ortak Pazar ülkelerinin bugünkü durumuna erişme sloganı atıyorlar. Bu slogan gereği sanayi kalkınmasını (montaj ve tüketime dönük imalât sanayiini) tamamlamaya ve tarımda Ortak Pazar’ın tarım ürünleri ihtiyacını karşılayacak gelişme seviyesine eriştirmeye çalışıyorlar.

Geçiş döneminin planlaması, işbirlikçi burjuvazi ve diğer gerici güçlerin önlerindeki engellerin kaldırılmasını, iç pazarın sömürülmesi ve yatırım hamlelerinin sağlanması için gericilerin ekonomik, politik garantilere sahip olmasını öngörmektedir.

Gericiler bu planlarını gerçekleştirmek için iç pazarın sömürülmesinde belli ölçüde engel olan devrimci mücadeleyi yok etme politikasını uygulamaya koyulmuşlardır.

Hüseyin İnan, TürkiyeDevriminin Yolu’ndan Bölüm