Onat Kutlar | Ne Kalacak Bizden Geriye (Bir Soru)

Onat Kutlar

Akşamüstü oturdum yol kıyısına
Düşündüm
Ne kalacak bizden geriye
Balkan yaylasından ve bozkırlardan
Kafdağlarına giden şu bulut
Sonsuz mevsimlerle esmerleşen
Şu toprak ve derin çınar ağacı
Biz yokken de vardı

Çocukların şu gülen sarı feneri
Ayışığı
Ve ıssız balkonlarda
Kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları
Aynı mandalda kurutan güneş
Çayırda gölgeler bırakacak
Dalgın yeryüzünde çekilirken

Kalabalık çarşılara tortusu
Çökecek
Tüccarın kanpazarından
Mezarlığa taşıdığı paranın
Değirmeni döndüren ter ırmağı
Kuruyunca ardında tuz kalacak
Ve bir anı öfkeli işçilerden

Sinirli kediler bir tekir şerit
Olacak
Ve bir çöl esintisi
Dörtnala kaybolan arap atları
Bir çavdar haritası çizecek
Bozkırı terkeden tarla faresi
Kuş tüyleri gökyüzünün camını
Buzlu yazılarla donatacak

Hersey değişiyor ama ne yapsak
Duracak
Tarihin uzun duvarı
Taşlara kırmızı izler bırakan
Ve aynı kıyıdan yürüyen köle
Silecek kıralların adını
Gene de karanlık dağ başlarında
Yarın bir kin gibi hatırlanacak
Kanlı soy ağacının dalları

Kiraz ve kamıştan kavalımızın
Sesleri
Dağılıyor havada
Bir kuyu ağzından geçiyor gibi
Rüzgarı mor fistanlı zamanın
Bu güzel şarkı da unutulacak
Kıyımlar acılar kanlar içinde
Savrulurken yaşadığımız günler
Bu soruyu mutlaka soracaksın

Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?

İlhan Demirer | Melih Cevdet Anday

Darüşşafaka Lisesi… 1978-79 Öğretim Yılı… Lise 2 Fen öğrencisi İlhan Demirer, dedesinin arkadaşı ve komşuları Melih Cevdet Anday ile bir röportaj yapar. Edebiyat öğretmeni Kemal Bek röportajı Varlık dergisine önerir ama İlhan Demirer sürekli yazan bir yazar olmadığı için röportaj kabul görmez. Sevgili öğretmenimiz Kemal Bek, röportajı saklar ve 1978 yılında yapılan röportaj 2022 yılında gün ışığına çıkar.

Melih Cevdet Anday ile konuşan İlhan Demirer

Melih Cevdet Anday bütün basılmış ve basılmamış yapıtlarını derleyen “Sözcükler” adlı kitabıyla Sedat Simavi ödülünü aldı. Ozan sorularıma aşağıdaki yanıtları verdi:

Soru: Sizi bir ozan olarak tanıyorum. Üstelik “Garip” diye adlandırılan bir akımı başlatan üç ozandan birisiniz. Neden roman yazma gereği duydunuz?

Yanıt: Edebiyatın türleri çeşitli anlatım yollarını gösterir. Bu bakımdan ben, roman ve oyun anlatım yollarını denedim. Denebilir ki roman ile anlatılan bir şey, şiirle anlatılan bir şey, oyunla anlatılamaz. Şiirde yaratıcılığın tümceye gereksinmesi yok¬tur. Oyunda ise harekete gereksinim vardır. Roman modern dünyanın (burjuvazinin ortaya çıkışından bu yana) başlıca anlatım yollarından biri olmuş ve şiirin üzerinden bu yükü almıştır. Çünkü eskiden şiirde hikâye de anlatılırdı. Bu gün artık buna gerek yok.

Soru: Aylaklar romanında okura ne vermek istediniz?

Yanıt: Bu roman Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyıl içindeki çöküş sürecini bir aile tarihi olarak anlatmak amacını güder. Burada mutlakiyet dönemi, meşrutiyet dönemi ve cumhuriyet dö¬nemi hızla gözlerimizin önünden geçer. Kişiler kendi çağlarına ve kendi o çağlarının görüşlerine bağlı kalınarak anlatılmıştır. Fakat hiç kuşkusuz bu kitapta tarihçi olmak iddiası yoktur. Tam tersi, belki tarihi estetikleştirmek vardır. Tarihi romanlaştır¬mak demiyorum, çünkü o tarzı hiç bir zaman tutmadım. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı da bir tarihî roman değildir. Orada tarihin kişileri ayrı, romancının kişileri ayrıdır. Romancı tarihî kişileri anlatırken tarihe bağlı kalmıştır o kadar. Bense Aylaklar romanımda tarihî kişilerden söz ettim, ama onları romanıma sokmadım. Hatta kendi kişilerimi anlatırken bile, kesin, belli tarihleri vermemeyi yeğledim. Bir masal gibi de okunabilir, bir gerçeğin masalı gibi. Çünkü o romanı okuyanlar, orada anlatılan kişileri bende tanıdıkları bir takım kişilerle özdeşleştirdiler. Oldu ki ben bir Davut Bey yazdımsa, okurlar ondan bir kaç Davut, Bey çıkardılar. Bütün kişiler için de aynı şey söz konusudur. Demek o kişiler romanda ortaya çıktıktan sonra çoğaldılar. Demek bol bol vardılar onlar. Sonuç şudur ki, fantazya, kurgu bir yazarı gerçeğe götürebilir.

Soru: “Aylaklar” romanınızda cinselliğe büyük yer ayırmışsınız, neden?

Yanıt: Cinsellik sorunu toplumları bizim sandığımızdan daha çok etkisi altında bulundurur. Bütün insan edimlerini en aza indirmeye kalkarsak, türün sürmesini sağlayan cinsellik ile, bireyin yaşamasını sağlayan beslenme sorunu ortaya çıkar. Entellektüel kaygıların ve etkinliklerin araya karışmadığı yerde, bu iki sorun bütün ciddiyetiyle kendini gösterir. Zihinsel etkinlikler sanki bunları örtmek için icat edilmiştir. Kuşkusuz insanları içtenlikle ilgilendiren başka sorunlar da yok değil, din, felsefe, bilim, siyaset gibi… Fakat bunlar da çoğu zaman cinselliğin ve beslenmenin yansıması biçiminde ortaya çıkmıştır. Benim romanımda ise cinsellik sorunu, öteki sorunlarla bir arada alınmıştır. Gerçek de böyledir. Ama çağımızda cinsellik sorununu bütün sorunların üstüne çıkaran yazarlar da var. Örneğin Amerikalı Henry Miller. Söz açılmışken, cinsellik sorunu bu gün hâlâ ayıp sayılarak bilmezlikten gelinmektedir. Söz gelişi bizde aileler çocuklarına bu konuyu açamazlar bile. Cinsel isteklerin doyurulması, gizli olarak yürütülür. Bu ise eğitim bakımından bir geriliktir. Gerçekte yukarıdaki iki temel sorundan, yani cinsellik ve beslenmeden hangisi önemlidir, sorusuna cinsellik diyebiliriz. Çünkü o, türün süregitmesini sağlar. Doğa için önemli olan türdür, birey değil.

Soru: Garip’ten bu yana şiir gelişiminizi, dil, içerik, ve biçim olarak anlatır mısınız?

Yanıt: Benim bütün şiirlerim, 1978’de “Sözcükler” adlı bir kitapta toplandı. Bu kitap incelendiği zaman görülebilir ki, dil bakımından ilk şiirlerimle son şiirlerim arasında büyük bir ay¬rım yoktur. Yani titizlikle Türkçe yazmaya dikkat etmişim. İlk şiirlerimde, bugün değiştirmek istediğim dört beş sözcük ya çıkar ya çıkmaz. Konulara gelince, onları da şöyle özetliyebilirim: aşk, toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerde görülen adaletsizlik, yaşam sevinci, doğa hayranlığı… Şunu belirtmeliyim ki, yine son kitap incelendiğinde, benim ısrarla üzerinde durduğum bir-iki tanesi var ki; bunlar beni taa baştan beri ilgilendirmişlerdir. Birincisi yabancılaşma, ikincisi zaman temaları. (Gerçekte bunlar bir araya getirilebilir) Yabancılaşma Kutsal Kitapta sözlerini okuduğumuz ilk peygamberlerden bu yana bilinen çok önemli bir konudur. İlkel toplumlarda bir insan iki üç ağaç parçasını birleştirip bir tanrı heykeli yapardı. Sonunda onun karşısına geçip tapınırdı. Demek ki tahta parçaları, kendi elinden çıktıktan sonra bağımsız bir kimlik kazanıyordu. Böylece adam kendi yaptığı şeye yabancılaşıyordu. Yabancılaşma sürdü gitti. Söz gelişi biz doğanın bir parçası olduğumuz halde ona dışarıdan bakabiliyoruz, ya da baktığımızı sanıyoruz. Kendimizi bile seyretmeye kalkıyoruz. Kendimize bile yabancılaşıyoruz. İşçiler kendi elleriyle dokudukları kumaşları mağazalardan alırken, kendi ürünlerine yabancılaşmış oluyorlar.

Bu konu beni taa başından beri meşgul etti. Buna koşut olarak da zaman sorununu işledim. Zamanın aldatıcılığı üzerinde durdum. Zaman olmadığı kanısına kadar götürdüm işi. Gerçekte hiç bir şey geçmiyordu. Fakat bize geçmiş gibi görünüyordu. Bu konuyu tarihsel konulu şiirlerde filozofik açıdan işledim. Değişiklikler varsa bu yerdedir, daha doğrusu bugün geriye baktığımda, dönüp aynı yere gelmiş bulunuyorum.

İlhan Demirer
Darüşşafaka Lisesi L. II Fen B.
Fatih Istanbul

Gülten Akın | Kadın Olanın Türküsü

Gülten Akın

Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Sürgün yine geldi dayandı
Kitapları topladım, çocukları giydirdim
Hadi de doğrulalım Dranazın karına
Biz nereye düşeriz, halk fakir fıkara

Her bahar, her yaz gurbette
Sılaya dönmesi olur velakin
Ne sılamız belli, ne gurbetimiz
Çiğdemi Ardahan yaylalarında
Nergisi Sinopta
Vanda koparmışsak sarı gülü
Portakal kokusu Kumlucadan gelir
Karıştırdık sıla nere, gurbet hangisi
Bizim gibi gurbetçi görülmemiştir

Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Diktiğin fidanlar sen olmayanda
Yel vura ırgalana, gün vura duldalana büyüyecek
Yasa şu ki ekinler yürüyecek
Bebek dillenecek, güçsüz hallanacak
Sis kalkacak İsfendiyar başından

Selam olsun bizden önce geçene
Selam olsun dosta, hasa, çile çekene
Selam olsun dayanana, düşene
Yüreğim yürektir, bakma gözüm yaşına

Git oldu can, sürgün geldi dayandı
Sorulmasın vatanımız ilimiz.

Arif Damar | Ché

Arif Damar

Bir sesti O
Bütün sesler içinde ayrı
Yürü diyen bir ses
Savaş diyen bir ses
Katıl diyen bir ses

Dağlar yadırgamaz en yüksek sesi
Sesi dağlara uygundu

Elleri vardı akan
Durmaya okşamaya alışamayan
Çiçekten sudan yapraktan
Kaleme silâhlara açılan
Elleri sesine uygundu

Saklardı kentin sevincini avuçlarında
Saklardı bir sıcaklığı
Geleceğin güneşini andıran

Hey Hey Hey
Kaç Köroğlu birden göçtü
Kaç Dadaloğlu indi dağdan
Kaç ırmak durdu kaç yıldız aktı
Düştü yere kaç bin tüfek

Gün gelecek
Gün gelecek
Bir köyde yağmur dinecek
Çocuklar güneşte sevinecek
Yolu açık Guevara’nın

Yolu açık Guevara’nın
Çocuklar kadar kim bilecek
Yürüyecek
Yürüyecek

Evimize konuk olsa
Yolu da var gidilecek
Sesler ışıklar dursa
Yolu da var gidilecek

Gün gelecek
Gün gelecek
Yolu da var gidilecek

Behçet Necatigil | Dağlarda Ateşler Yandıkça

Behçet Necatigil

Oda karanlık
Odadan dışarı çık
Şehir karanlık
Şehirden dışarı çık
Korkma
Yürü bir hayli yürü
Gördün mü
Dağlar başladı artık.

Korkun dağılır rüzgarda
Bekle biraz
Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmaz.

Dağlar karanlık
Dağlara yukarı çık
Korkma
Yürü bir hayli yürü
Az daha yukarı çık
Birbirinden uzakta
Gördün mü
Ateşler parladı artık.

Şimdi dağlar kaldı yine ardında
Odan yendi karanlığı, ölümü
Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmazmış, gördün mü?

Cahit Külebi | Akşamlar Hey Akşamlar

Cahit Külebi

Kim esir değildir
Kendi içerisinde?
Akşamlar hey akşamlar!

Doğmasaydım eğer
O küçük şehirde
Kim böyle boş gezer,
Yüzer gibi olur,
Bir koca nehirde?

Yorgunluk hey yorgunluk!
İnatçı yorgunluk!
Dalgın bir yüz kadar
Tozlu ayakkabılar.
Yorgunluk hey yorgunluk!

Cahit Külebi
Tokat, Zile, Çeltek Köyü, 10 Ocak 1917
Ankara, 20 Haziran 1997

Nâzım Hikmet Ran | Dünyanın En Tuhaf Mahluku

Nâzım Hikmet Ran

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi
korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
– demeğe de dilim varmıyor ama –
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

1947

OYG | Turgut Uyar

Orhan Yalçın Gültekin

Şairin talihsizliği midir, şiirinki mi? Yoksa okurunki mi?

“Herkes ne zaman ölür; elbet gülünün solduğu akşam” desem, aklınıza Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam” romanı-anlatısı gelir hemen, öyle değil mi?

Hemen sonra Turgut Uyar deme ihtimaliniz de vardır ama kaçımız hemencecik o şiiri hatırlarız?

Kaçımız Salihat-ı Nisvandan Saffet Hanımefendi‘ye başlıklı şiiri hemen hatırlar ve o meşhur dizenin ötesine geçebiliriz?

O şiir ki Osmanlının son günlerini anlatır, varsay ki çökmekte olan her şeyi anlatır…

Aklımızda bir dizede simgelenen üç gencin “gülünün soluşu”ndan gayrı ne kalmıştır ki şiirden geriye?

OYG, Facebook 22 Ağustos 2013 18.56

Turgut Uyar (4 Ağustos 1927 – 22 Ağustos 1985)


Ahmet Muhip Dıranas | Olvido

Ahmet Muhip Dıranas

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Okumaya devam et Ahmet Muhip Dıranas | Olvido

Cahit Külebi | 28 Nisan

Cahit Külebi​

Turan Emeksiz’in Anısına

Gökyüzü öyle mavi,
Minareler öyle inceydi, öyle aktı.
Anne gibiydi ilkyaz güneşi
Nerdeyse insanları okşıyacaktı.
Anne gibiydi, ılıktı, ılımandı
Saçları uçurmıya hazır rüzgar.
Delikanlılar andızlara benziyordu,
Bahar laleleri gibiydi kızlar.
Kıpırdamaktaydı tohumlar toprakta,
Çimenler yeşermekte, çağlalar büyümekteydi yavaş yavaş
Erguvan kokuları geliyordu boğazdan
Vapur düdükleri, deniz yosunlarıyla sarmaş dolaş.
Öyleyi ama ne güneş okşar,
Ne rüzgar uçururdu saçları.
Siren sesleri deliceydi, umutsuzdu,
Umutsuzdu kent, umutsuzdu çocuklar.
Birşey düğümlenmişti gırtlaklarında
Nisan yağmuru gibi Kirpiklerinde damlalar vardı.

Okumaya devam et Cahit Külebi | 28 Nisan