Mihri Belli Üzerine Notlar

O. Yalçın Gültekin

Herhalde Mihri Belli ile ilgili yapılmakta olan en yanlış değerlendirmelerden biri onun proletaryanın önderliğini reddedip önderliği asker-sivil aydın zümreye bıraktığını söylemektir.

Şu an kaynaklara ulaşamıyorum ama aklımda kaldığına göre, Mihri Belli’nin söylediği “önderliğin pazarlık konusu olmadığı; Türkiye’nin önündeki devrim aşamasında (milli ve demokratik görevler içeren devrim) proletarya gibi küçükburjuvazinin de önder olabileceği ve bu ikisi arasında önderlik konusunda sıkı bir mücadele olacağı; verili anda önderlik konusunda küçükburjuvazinin önde olduğu-avantajlı olduğu” idi.

Mihri Belli’nin proletarya önderliğini reddettiği eleştirisi, esas olarak yine aynı kanattan ama halk savaşını savunanlarca farklı gerekçelerle dillendirilmiştir, örneğin şu biçimde: “Mihri Belli arkadaş ise, işçi sınıfının önderliğini reddederek, köylülüğü değil de, işçi sınıfını temel güç kabul ederek, işçi sınıfının fiili öncülüğünün geçerli olduğunu savunmaktadır.” (1)

Herhalde Mihri Belli’nin en çok eleştirileceği konulardan biri Jaures’den (?) ödünç alarak geliştirdiği şu tezdir: “Devrimci milliyetçilikle” proleter enternasyonalizmi çelişmez.” Mihri Belli de kendisini “devrimci milliyetçi” olarak tanımlamıştır. Yine Mihri Belli’ye göre “sosyalistler koyu milliyetçilerdir” ve “milliyetçiliğin azı enternasyonalizmden kişiyi uzaklaştırır”. (2)

Mihri Belli, Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü TKP’sinin düşünsel iklimini 60’lı yıllara taşımış ve Leninist demokratik devrim teorisini bir çevre ülke (sömürge/yarısömürge/yarıbağımlı) olan Türkiye’ye uyarlamıştır. Mihrici Milli Demokratik Devrim teorisi Leninist teoriyle uyumluluk gösteriyordu. Olgunlaşmamış bir proleter duruş anlamına gelen bu demokratik devrim anlayışı, proletarya önderliğinde olsa bile bu demokratik devrimin bir burjuva demokratik devrim olduğundan yola çıkıyordu. Aynı gelenekten yola çıkan ve sosyalist hareketin değişik bölüntülerini oluşturan Doğu Perinçek, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya da demokratik devrimin Mihrici (ve Leninist) kavranışına dayanıyorlardı. Sonradan Mahir Çayan, özü itibariyle MDD’yi anti-emperyalist anti-oligarşik devrim olarak ifadelendirmişti. (Bir istisna Hüseyin İnan’dı. İnan, MDD’yi proletarya önderliğinde bir BDD olarak görmüyordu, çünkü İnan’a göre MDD, kapitalizmi geliştirmeyecekti.)(3)

Kanımca Mihri Belli’nin doğru safta yer aldığında bile o saf içinde yanlış yerde durduğu söylenebilir. Tamamen yanlış safta yer aldığı da olmuştur.

Ama herhalde Mihri Belli gibi 1960’lı yıllardan bu yana etkisi şu ya da bu biçimde, şu ya da bu düzeyde sürmüş bir insanın kendi görüşleri dışardan bir şeyler katılmadan ortaya serilip eleştirilmeye hakkı vardır. Belki çoğu kişiden daha fazla hak edenlerin en önde olanlarındandır.

Hasılı Mihri Belli, Türkiye sosyalist hareketi içinde önemli roller üstlenmiş bir sosyalistti. Öyle kestirmeden sıfırlanacak bir kişi ise asla değildi.

KuYerel, 18 Ağustos 2011

Dipnotlar:
(1) Mahir Çayan, ASD’ye Açık Mektup
(2) Mahir Çayan, ASD’ye Açık Mektup
(3) Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu

“MDD, emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerin, evrensel bir öz kazanmış olan devrim stratejisidir. Burjuva Demokratik Devrimi ise, kapitalist üretim ilişkilerinin belirli bir gelişim düzeyinde (emperyalizm faktörü önemli değildir) kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin tasfiyesi için geçerli bir devrimdir. İki devrim, politik ve ideolojik karakterleriyle birbirinden farklıdır. Bu yüzden MDD ile Burjuva Demokratik Devrimi arasında sadece öncülüğe bağlı bir ayrımdan hareket edilerek tahlil yapılamaz.”
(…)

“Bu yüzden MDD mücadelesi, başından sonuna kadar ezilen sınıf ve tabakaların politik mücadeledeki ittifaklarıdır. Başka bir ifade tarzı ile, önümüzdeki devrimci adımın MDD olmasını zorunlu kılan etken, temel çelişkinin çözümü için gerekli sınıflar ittifakıdır.”
(…)

“Emperyalizmin tasfiyesinden sonra halk kitlelerinin kendi aralarındaki çelişkiler ön plana çıkacaktır, fakat emek-sermaye çelişkisi temel çelişki olmayacaktır ve olamaz. Temel çelişkinin emek-sermaye çelişkisi olması demek, toplumda kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olması ve işçi sınıfının sömürülmesi demektir. Oysa MDD böyle bir toplum yaratmayacaktır. Emek-sermaye çelişkisi talî bir çelişki olarak MDD sürecinde belirli bir dönem var olacaktır, fakat hakim çelişki olamaz. Olması demek devrimde işçi sınıfı öncülüğünün gerçekleşmemesi demektir. işçi sınıfı öncülüğünün gerçekleşmemesi halinde ise, MDD söz konusu değildir.”

Darüşşafaka Tarihçesinde Tarihler

Orhan Yalçın Gültekin

Bu yazı Darüşşafaka’dan Yankı’nın Eylül 2003 sayısında yayımlanmıştı. Gözden geçirip birkaç maddî hata ile en sondaki hatalı akıl yürütmeleri çıkartıp Darüşşafakalılar Derneği ile Çırak Mektebi’nin kuruluş tarihini de metne ekledim.

İnsanlar zamanı ölçer ve takvimleri oluştururken hangi başlangıç olayını alırlarsa alsınlar bir de ölçü aracı belirlemişler. Bu ölçü aracı ya “Güneş” olmuş ya da “Ay”. “Güneş”in ölçü aracı olarak alındığı durumlarda dünyanın güneş etrafında bir tam dönüşüne denk düşen süre olan 365 gün 6 saat kullanılmış. “Ay”ın ölçü aracı olduğunda ise “Ay”ın “Dünya” çevresinde 12 kez dönmesinin süresi (12 x 29,5 = 354 ve 355 gün) esas alınmış. Tarihte Güneş Takvimi’ni ilk Mısırlılar kullanmış, Ay Takvimi’ni ise Sümerler.

Osmanlılardan bu yana üç takvim kullanmışız: Hicrî, Rumî ve Milâdî takvimler. Hicrî ve Rumî takvimler Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç (hicret) edişini (15 veya 16 Temmuz 622) başlangıç kabul ederken, Milâdî takvim, Ocak ayının 1. Gününden hareket etmiş.(1) Öte yandan Hicrî takvim bir Ay takvimiyken, Rumî ve Milâdî takvimler Güneş takvimi olarak düzenlenmiş, Hicrî ve Rumî takvimlerde yıl, Mart ayından başlatılmış.

Hicrî başlangıcın Milâdî karşılığında değişik kaynaklarda iki farklı tarih (15 Temmuz 622 veya 16 Temmuz 622) verilmektedir. Diyanet’in değerlendirmesini esas aldık. Yaygın olarak kullanılan da budur.

Bu yazının ilk yayımında (2003) Milâdî takvim başlangıcı olarak yaygın bir yanlışı kullanmış ve “Hz. İsa’nın doğumundan yola çıkmış” diye yazmıştım. Oysa Ocak (January) ayı Roma mitolojisindeki “Kapı/Geçit” tanrısı Janus’tan gelmektedir. Tanrı Janus’un farklı yönlere bakan iki yüzü vardır; bir yüzü gidene, diğer yüzü ise gelene bakar.

Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslamiye ne zaman kuruldu?

Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslamiye’nin (Darüşşafaka Cemiyeti) kuruluş yılı değişik kayıtlarda farklı gösterilmiştir.

Hem Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk ’e sunulan 1927 tarihli “Darüşşafaka – İlk Halk Mektebi” adlı yapıtta hem 1948 baskılı “Darüşşafaka 1873” adlı çalışmada 1281 karşılığı olarak 1865 verilmektedir Cemiyet’in kuruluş yılı olarak. Uzun süredir ise DC’nin kuruluş tarihi, 1863 olarak kullanılıyor/kabul ediliyor. Elimdeki 1978 yıllığındaki tarihçede de 1863 yılı verilmiş. 1865 yerine 1863’ün ilk ne zaman kullanıldığını ise bilemiyorum. Peki, bu tarihlerden hangisi doğru? Yoksa ikisi de mi yanlış? Doğru olan ne?

Darüşşafaka Tarihi 1863-1998 adlı çalışmada “Darüşşafaka Cemiyeti 30 Mart 1863 günlü (21 Şevval 1280) padişah fermanıyla Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslamiye olarak kurulmuştur.” denilmektedir. Eğer Hicrî 21 Şevval 1280 tarihi doğruysa, bunun milâdi karşılığı 30 Mart 1864’tür.

Buna göre Darüşşafaka Cemiyeti’nin Kuruluş tarihi Hicrî 21 Şevval 1280/ Rumî 18 Mart 1280/Milâdî 30 Mart 1864 Çarşamba görünüyor. Ancak Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye’nin kuruluş başvurusunun 1863 yılında yapıldığı söylenebilir.

Peki, 1865 nereden çıkıyor? Şuradan: CTİ (DC), ilk eğitim çalışmalarına 1865 yılında başlıyor. 15 Şevval 1281/1 Mart 1281/13 Mart 1865 Pazartesi tarihli Tasvir-i Efkâr’da yayınlanan Madde-i Resmiye’de, 1865 yılının Mart ayının 13’ünden ay sonuna kadar her Cumartesi, Salı ve Perşembe günleri kayıt yaptırılabileceği yazılmaktadır. Eğitim Nisan 1865’te başlamıştır. Olasıdır ki talîm ve terbiyeye başlangıç yılı, kuruluş yılı olarak kabul edilmiş.

Darüşşafaka ne zaman kuruldu?

Darüşşafaka’nın kuruluş yılı 1873 olarak kabul edilir ki bu tamamen yanlıştır. 1873, Darüşşafaka adı altında eğitime başlandığı yıldır.

Darüşşafaka Nizamnamesi Hicrî 15 Ramazan 1288’de hazırlanmış. Bu tarih, Rumî 16 Teşrinisani 1287 ve Milâdî 28 Kasım 1871 Salı’ya denk düşüyor. (DT 1863-1998’de 21 Kasım 1871 olarak yazılmış. Bkn. Sf 18.)

Anlaşılan o ki, nizamnameyi hazırlamak yetmiyor; bir de padişah fermanı gerekiyor. “Aciz yetimler ve Müslüman çocukların talim ve terbiyeleri için” kurulan Darüşşafaka’yla ilgili İrade-i Seniye-i Hazret-i Padişahı Sureti’nin tarihi ise Hicrî 15 Muharrem 1289. Bu tarih de Rumî 13 Mart 1288 ve Milâdî 25 Mart 1872 Pazartesi’nin karşılığı.

Darüşşafaka ne zaman eğitime başladı?

Darüşşafaka’nın eğitime başlama tarihiyle ilgili ilk not, Tarihi Bina’nın açılış töreninden üç gün sonra olduğuyla ilgilidir.

Tarihi Bina’nın açılış töreniyle ilgili olarak birbiriyle çelişen iki tarih var:

  1. Rumî 12 Haziran 1289 – Milâdî 24 Haziran 1873 Salı (D-İHM Sf. 5). Buna göre Darüşşafaka’nın eğitime başlama tarihi 27 Haziran 1873 Cuma
  2. Hicri 2 Cemaziyülevvel 1290 – 28 Haziran 1873 Cumartesi (D-İHM Sf. 7). Buna göre Darüşşafaka’nın eğitime başlama tarihi 1 Temmuz 1873 Pazartesi

Öte yandan DT 1863-1998 sayfa 19’da eğitime başlama tarihi olarak Milâdî 29 Haziran 1873 Pazar yazılmış.

Darüşşafaka Mezunin Cemiyeti ne zaman kuruldu?

Darüşşafaka Mezunlar Derneği’nin 8 Ağustos 1908 (1324) günlü ilk toplantısı(NÖ) ifadesinden yola çıkarak Darüşşafakalılar Derneğinin kuruluş tarihi 08.08.1908 olarak kabul edilmiş ve böyle de kullanılmıştır. Oysa ki kuruluş tarihi olan 8 Ağustos 1324 Rumî takvime göredir ve Milâdî takvim karşılığı 21 Ağustos 1908 Cuma’dır.

Bilindiği gibi Darüşşafakalılar Derneği bir yetişenler derneğinden fazlasıdır.  (OYG) Darüşşafakalılar Derneği’nde bir araya gelmiş Darüşşafakalılar, “tıpkı Darüşşafaka kurucularının ve ilk Cemiyet-i Tedrisiyye üyelerinin yaptıkları gibi esnaf çıraklarını meccanen okutmayı ve bu suretle kendilerine edilmiş olan hizmetin şükran borçlarını bir nebze ödemeyi düşünerek” Rumî 14 Şubat 1325 / Milâdî 27 Şubat 1910 Pazar günü Çırak Mektebi’nin açılış törenini yapmış ve eğitime başlamışlardır. (SZB)

Kaynaklar:

  1. Darüşşafaka – İlk Halk Mektebi: 1. Basım Darüşşafaka Cemiyeti (1927)İ 2. Basım Darüşşafakalılar Derneği (2000)
  2. Darüşşafaka 1873, 1. Basım, Darüşşafakalılar Cemiyeti (1948)
  3. Darüşşafaka Tarihi 1863-1998, Darüşşafaka Cemiyeti (1998)

Hızır ile İlyas… Deniz, Yusuf ve Hüseyin…

Orhan Yalçın Gültekin

Biz onları iki kişi diye bilirdik; Hızır ile İlyas…

6 Mayıslarda yeryüzünde buluşurlar diye öğrenmiştik…

Bizim tanıdığımız üç kişi daha var; Deniz, Yusuf ve Hüseyin…

Bir 6 Mayısta hiç ayrılmamacasına buluşmuşlardı… Tanığıyız…

Derler ki Hızır, darda kalanların yardımcısıdır, İlyas da denizlerin hâkimi…

Biz biliriz ki Deniz, Yusuf ve Hüseyin darda kalanlar haklarını elde etsinler, insanca yaşasınlar diye biraraya gelmişlerdi…

Hızır’a da selâm olsun, İlyas’a da…
Deniz’e de selâm, Yusuf’a da selâm, Hüseyin’e de selâm…
Vesselâm…

OYG, Facebook 06.05.2017

Can Bartu

Orhan Yalçın Gültekin

Bugün hiç bir şey paylaşasım yok…
Ölenle ölünmez, biliyorum ama her ölü de ölmüyor.
Cikletlerden çıkan futbolcu resimleri vardı…
Duvara yapıştırıp bırakır ve yere süzülüşünü izlerdik.
Sonra bir başkası aynısını yapardı.
Elindeki futbolcu kartı hangi kartın üstüne düşerse, o kartı kazanırdın.
Oyunun içine sokmadığım, kaybetmeyi göze alamadığım futbolcu kartı ona aitti…
O, benim için Péle gibiydi… Seyredemediğim ama büyüklüğünü kabullendiğim…
Péle kadar bile görüntüsü yok futbol oynarken…
O, Can Bartu… Bir efsane…
Farsça afsāna أفسانه “anlatı, destan” anlamına gelirmiş.
Bazı olay ve kişiler, kulaktan kulağa aktarılır ve hiç tanık olmamışlar nezdinde efsane halini alırmış.
Can Bartu… Işıltılı efsane …

Turgut Uyar

Orhan Yalçın Gültekin

Şairin talihsizliği midir, şiirinki mi? Yoksa okurunki mi?

“Herkes ne zaman ölür; elbet gülünün solduğu akşam” desem, aklınıza Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam” romanı-anlatısı gelir hemen, öyle değil mi?

Hemen sonra Turgut Uyar deme ihtimaliniz de vardır ama kaçımız hemencecik o şiiri hatırlarız?

Kaçımız Salihat-ı Nisvandan Saffet Hanımefendi‘ye başlıklı şiiri hemen hatırlar ve o meşhur dizenin ötesine geçebiliriz?

O şiir ki Osmanlının son günlerini anlatır, varsay ki çökmekte olan her şeyi anlatır…

Aklımızda bir dizede simgelenen üç gencin “gülünün soluşu”ndan gayrı ne kalmıştır ki şiirden geriye?

OYG, Facebook 22 Ağustos 2013 18.56

Turgut Uyar (4 Ağustos 1927 – 22 Ağustos 1985)


Mazhar Osman

Orhan Yalçın Gültekin

Mazhar Osman’ı eskiler bilir de meraklıları dışında gençler bilmeyebilir. Mazhar Osman, çok önemli bir ruh ve sinir hastalıkları uzmanı, Türkiye’de ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran kişi. Adı hastanelere verilmiş alanındaki en önemli isimlerden biri…

Mazhar Osman nüktedan da… Bize kadar ulaşan anektodlara göre de lafını esirgemeyen bir yurttaş.

İşte bu Mazhar Osman’a bir gün diyorlar ki “Bakanlardan biri sizin için delinin tekidir dedi… Ne diyorsunuz, hocam?

Mazhar Osman gülüyor, ve cevabı yapıştırıyor: “Onun benim için deli demesinin bir kıymeti harbiyesi yok. Ama ben onun için deli dersem atarlar tımarhaneye, haberi olsun.

***
Allah’tan Mazhar Osman (1884-1951) bugünleri görmedi. Şimdi olsa, Mazhar Osman ya Meclis kararı ya da referandumla ömür boyu ‘tımarhane’ye kapatılırdı.

Osmanlıca 

Orhan Yalçın Gültekin

Osmanlıca, Arap alfabesiyle yazılan ırzına geçilmiş Türkçedir. Ama öyle ağır bir tecavüze maruz kalmıştır ki Türkçe olduğunu kanıtlamaya bin tanık yetmez…

Sorun alfabede değil… Şu an Arap alfabesini kullanıyor olsaydık ‘Osmanlıca, ırzına geçilmiş Türkçedir’ derdim.

Yıldırıya Karşı

Orhan Yalçın Gültekin

Karınca kararınca günün tarihinden örnekler vermeye çalışıyorum yıllardır. Bazıları çok ilgisiz ya da gündem dışı gelebiliyor, bazılarıysa gündemdeki bir konuya denk geliyor, ekmek kadayıfının üstündeki kaymak gibi oluyor.

Canımı en çok acıtanlar pogrom, katliam ve soykırımlar oluyor hâliyle…

Son Kayseri saldırısı üzerine bir yılın Yıldırı Tarihçesi oluşturulmuş, paylaşılıyor.

Hiç bir ayı boş geçirmemişiz, birinin acısı küllenmeden diğeri girmiş yaşamımıza.

Her birini şiddetle kınamış, hattâ nefretle lanetlemişiz…

Biz kınamış ve lanetlemişiz (hem de şiddetle ve nefretle), yıldırı katlanarak sürmüş… Sürecek de…

Biz, yıldırının bir kaç haleti-i ruhiyesi bozuk insanın ürünü değil, siyasi bağlamı olan bir olgu olduğunu kabullenene kadar…

Siyasete karşı siyasetle karşı çıkılır.

Var mı yıldırıyı göğüsleyip püskürtecek bir tarz-ı siyasetiniz?

Diyarbakır’ı Sevmek

Orhan Yalçın Gültekin

Bazen bir tek insan bir şehri sevdirebilir size… Diyarbakır’ı sevmemi sağlayan da bir tek insandı başlangıçta: Eniştem Turhan Tekin.

Sonra 1969 yılı… Diyarbakır’a kaçış ve umut şehrimle tanışma… Adil Tekin dede ile tanışma…

Başka güzel insanlar, yiğit, dobra, sevecen…

En son bir çocuk kütüphanesi açılışı için gitmiştim Diyarbakır’a Diyarbakırlı ve Darüşşafakalı Davut Ökütçü ağabeyimin adının verildiği… Orada bir başka güzel insanla tanıştım: Şeyhmus Diken. Bir tek onu tanımak bile yeterdi Diyarbakır’ı yeniden sevmeye…

Facebook sanal derler ya… Onun aracılığıyla bir başka güzel insanla tanıştım: Udi Yervant.

Bir insanı sevmekle başlarmış her şey… Ben bir çok insan sevmenin ayrıcalığını yaşıyorum bu yaşımda…

Hepsine bana kattıkları, katmakta oldukları için teşekkürler.

Bir de Diyarbakır var ki, onu sevmek bir çok insanı sevmeni sağlıyor.

Teşekkürler Diyarbakır… Çocukluğumun umut kenti…

Facebook, 05 Eylül 2012

Ayrıca bakınız: Diyarbakır: Çocukluğumun Umut Kenti

“Gri”ye Dair

Orhan Yalçın Gültekin

Johann Wolfgang von Goethe, Faust, Mephistopheles and the Student, 1808’de şöyle yazmış:

“Grau, theurer Freund, ist alle Theorie,
Und grün des Lebens goldner Baum.”

“Dear friend, all theory is gray,
And green the golden tree of life.”

“Sevgili dostum, bütün kuram gridir,
Ve yeşildir yaşamın altın ağacı.”

Ahmet Cemal Goethe’nin bu sözünü şöyle çevirmiş:

“Kurşunidir aslında teori, oysa yemyeşildir yaşamın altın ağacı”.

***

Friedrich Wilhelm Leopold Pfeil, Kritische Blätter, Band 22, Heft 1, S. 1, 1846’da şöyle yazmış:

“Alle Theorie ist grau, und nur der Wald und die Erfahrung sind grün.”
“All theory is gray, and only the forest and experience are green.”

“Bütün kuram gridir, ve yalnızca orman ve deneyim yeşildir.”

***

Biz bunu Lenin’in Nisan Tezleri’ndeki bir Goethe alıntısından öğrenmiştik. Orada Türkçe’ye şöyle çevrilmişti:

“Gri teoridir, dostum, ama yeşil yaşamın sonsuz ağacıdır”

ya da

“Teori gridir, dostum, yaşamın sonsuz ağacı ise yeşil…”

Bizim aklımızdaysa şöyle kalmış:

“Teori gridir, dostum, yaşamsa yeşil…”

***

Gri Renk Niye Tercih Ediliyor?

Gri renk, bir çok değerlendirmede aşağıdakilere benzer biçimde anlatılıyor:

  • Siyah ve beyaz renklerin değişik oranlarda karıştırılması ile elde edilen bir renk olan gri, gözün en rahat algıladığı renklerden biridir. Alçak gönüllülüğü ifade eden, uzlaştırıcı ve denge unsuru olan bir renktir. Ciddiyet ve hareketsizliği çağrıştırır. Çoğu devlet kurumunda ağır basan renktir.
  • Gri rengi seven insanlar genellikle olaylardan uzak durmayı tercih ederler. Kuralcı, tutucu ve hareketsiz yanları ağır basabilir. Karamsarlık ve içe kapanıklığa da neden olabilir. Aktif ve dışa açık insanlar griyi bunaltıcı bulurlar.
  • Diplomatik ve ağır ortamlarda denge unsuru ve uzlaştırıcı olarak kullanılabilir. Kullanıldığı ortamlarda bunaltıcı bir havaya neden olabileceği için fazla tercih edilmeyen bir renktir. En iyisi tamamlayıcı renk olarak kullanmaktır. (*)

***

Gri, uzlaştırıcı ve denge unsuru olan bir renktir. Ciddiyet ve hareketsizliği çağrıştırır. Çoğu devlet kurumunda ağır basan renktir.

Lenin şöyle der:

“Bir yanda, karşı çıkılması olanaksız tarihsel olguların baskısı altında, nerede sınıf çelişkileri ve sınıf savaşımları varsa, ancak orada devletin varolduğunu kabul etmek zorunda kalan burjuva ve özellikle küçük-burjuva ideologlar, devlet’i sınıfların bir uzlaşma organı olarak ortaya çıkartacak biçimde, Marx’ı “tashih” ederler. Marx‘a göre, eğer sınıflararası uzlaşma olanaklı olsaydı devlet ne ortaya çıkabilir, ne de ayakta kalabilirdi. Bol bol Marx’tan sözeden hamkafa profesörler ve gazete yazarlarına göre, devletin rolü, sınıfları uzlaştırmaktır. Marx’a göre, devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır: sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir “düzen”in kurulmasıdır.”

Facebook, 30 August 2013 at 19:03