kadir güleç

daha önce bu konuda bir yazı yazdım. popüler kültürün arka planda pek de masum olmayan mesajlar taşıdığını, daha çok metaforik bir dille anlattım (bkz. kutsal buz pistinde neandertal ızgara). bu defa konuyu dolambaçlı yollara girmeden açmaya çalışacağım. dürüst davranmak gerekirse, daha önceki yazıyı da, bu yazıyı da buzda dans yarışmasının içine çekilip taraf olmuş biri olarak yazdım, yazmaktayım. kendimi ifade edebileceğim bir ortam olduğu için ve bu ortamın kurallarını da ihlal etmemek için işin içine siyaset boyutunu da katıyorum. bu yazıların temel var oluş nedeni, buzda dans yarışmasında benim tuttuğum yarışmacılara haksızlık yapılmasına dayanamıyor olmamdır..

peki ben kim oluyorum da ortaya atılıp belki hiçbir etkisi olmayacak karşı çıkışlarda bulunuyorum, hangi hakla müdahale etmeye çalışıyorum. buna hakkım olduğunu düşünüyorum. milyonlarca seyircinin hakkı olduğu gibi ve hakkı olduğu kadar. onlarla aramızdaki tek fark onların bu hakkı kullanmamaları benimse kullanmam. yarışmacılar grubu içine sanal yoldan olsa da dahil olarak grubun parçası olmuş bir izleyici olarak en az o grupta fiilen bulunan kişiler kadar söz hakkımın olduğunu düşünüyorum. kimse dinlemeyebilir. ama en azından kendimi ifade ederim. karınca misali yola çıkarız.

insanlar en çok kendilerine yapılan haksızlıkların farkına varıyor. çünkü bize yapılan haksızlıklar canımızı yakıyor. başkalarına yapılan haksızlıkları, canımızı yakmadığı için ya fark edemiyoruz ya da önemsemiyoruz. buzda dans, biri bizi gözetliyor gibi bir grup insanın bir araya geldiği yarışma programlarının günlük yaşamda içinde yaşadığımız toplumsal ortamlardan bir farkı yok. bazı insanlara sinirleniyoruz, bazılarını kıskanıyoruz, bazılarına öfkeleniyoruz, bazılarını kendimize yakın hissediyoruz, ister istemez taraf oluyoruz, taraf tutuyoruz. gerçek yaşamda bir grup içinde yaşanan etkileşimlerin hemen hemen hepsi bu yarışma programlarında da yaşanıyor ve biz izleyiciler de bu gruba dahil olarak (bu olayı düşünürken hep woody allen’in kahire’nin mor gülü adlı filmi aklıma geliyor, o filmdeki film içinde oynayan filmin kahramanı filmden çıkarak gerçek yaşama (bizim izlediğimiz filme) geçiyordu, biz de yarışma programlarını izlerken, evimizdeki odamızdan televizyonun içine girerek o yarışmacıların arasına karışıyoruz) grubun bir üyesi haline geliyoruz.

aslında herhangi bir insanın (öteki) bizden, çocuklarımızdan, annemizden, babamızdan, bize yakın olan insanlardan bir farkı yoktur. kürt de , ermeni de, arap’da, müslüman da, laik de, muhafazakar da, komünist de insandır, hepsinin benzer ihtiyaçları vardır ve birine hak olan diğerlerine de haktır. ama biz önce kendimizi düşünürüz (onlar da öyle), bu bir yere kadar doğaldır da, önce her şeyin, zenginliğin, gücün, iktidarın, şöhretin, takdirin, iltifatın bizim olmasını isteriz, bizim hakkımız olduğunu düşünürüz. öbür tarafın da bizden farkı yoktur. diğer insanlar için de, kendimize yakınlık sırasına göre, sahip olduğumuz ortak özellikler nedeniyle benzer düşünceler, duygular taşırız. her ne kadar hiçbir insan arasında değer, bir şeyleri hak etme açısından bir fark olmasa da, biz bazı insanlara (tahminimce onlarla ortak özelliklerimiz nedeniyle) daha fazla yakınlık duyarız. taraf olmak sanki doğamıza kazınmıştır.

ben de buzda dans yarışmasındaki ilhan mansız’ın partneri olan olga’yı diğerlerinden ayrı bir yere koyuyorum. olga son derece sempatik, sıcakkanlı, özverili bir kadın. daha önceki yarışmada bülent polat’ın partneriydi. bülent polat’ı hakemler karşısında canla başla savunmasının ve hakemlerle çatır çatır kavga etmesinin anıları hala belleğimde taze. oysa bülent polat (finali o hak etmişti, asena’nın çok önceden elenmesi gerekiyordu, ama asena’nın da hakkını yemeyelim, son üçe katıldıklarında yaptığı koreografi, bu ikinci yarışmada yapılanlara bakıldığında son derece başarılıydı) bir hakem eleştiriye başlayınca, önce kendisine yapıldığını sanmış, savunmaya geçmiş, hakemin olga’ya söz söylediğini anlayınca hemen sesini kesmişti. olga aynı savunma reflekslerini ilhan mansız için de, çok az fırsat çıksa da gösterdi. ayrıca yarışma sırasında, ilhan mansız takılıp düşünce, onun moralini düzeltmek ve programa devam etmesini sağlamak için gösterdiği çaba da takdire değerdi. kısacası olga’nın iyi bir insan olduğunu düşünüyorum ve ona zarar gelecek diye korkuyorum. diğer yarışmacılara da bir şey olmasını istemem ama en çok olga’ya bir şey olmasın isterim.

tüm yarışmacılar da, programı düzenleyenler de, hakemler de, sunucular da, izleyiciler de aynı insani zaaflardan muzdarip. hepimiz iyi bir şeyler yapmak, başarılı olmak, iyi yaşamak, takdir edilmek, sevilmek istiyoruz. program yapımcıları iyi bir program yapmak, yüksek reyting almak istiyor, yarışmacılar bir yandan başarılı olmak bir yandan da ödüle sahip olmak istiyor, eğitmenler yarışmacıları iyi eğiterek, onların güzel ve zor hareketler yapmalarını sağlayarak biz de varız diyebilmek için çırpınıyor. bu arada olga da kendi kişisel özelliklerine uygun olarak bu oyuna katkıda bulunuyor, yine özverili bir şekilde partnerinin başarılı olması için son derece riskli hareketleri gerçekleştirmek uğruna kendini paralıyor. ilhan mansız teknik açıdan gerçekleştirilmesi zor hareketleri yaptıkça, eğitmenleri onu, daha iyisini, daha zorunu yapması için teşvik ediyorlar ve o başardıkça onlar da mutlu oluyor. böylece giderek daha riskli hareketleri yapmaya başlıyor ilhan mansız. asıl riske girense olga. ilhan kah onu başının üstünde kaldırıyor, kah kendi ekseni etrafında dönerken aşağı yukarı savuruyor. daha önce cenk ertavul uyardı, böyle riskli hareketlere gerek yok diye, ama kimse onu dinlemedi. kimisi reyting kaygısından, kimisi vurdumduymazlıktan, kimisi oyunbozanlık etmek istemediğinden sesini çıkarmadı. o hareketlerden birinde olga ilhan’ın ellerinden kurtulsa, çok kötü düşüp yaralanabilirdi. ama asıl korkutucu olanı düşüp boynunu kırması, felç olması, kafasını çarpıp beyin kanaması geçirmesi gibi kötü ihtimaller. ilhan o zorlu hareketleri yaptıkça rekabet nedeniyle yasemin ve partneri de benzer hareketleri yapmaya kalkıştı. neyse ki küçük bir kazayla atlatıldı. kısacası, en çok olga’nın ve daha az da olsa başka birinin başına kötü bir şey gelmesini istemiyorum. serbest piyasanın görünmez elinin sadece maksimum hazlar (çıktılar) üretmediğini, olmadık acılara da yol açabileceğini göz ardı etmeyelim. serbest piyasanın küçük bir modeli olan buzda dans arenasında her katılımcı kendi amaçları doğrultusunda en iyisini yapmaya çalışırken, hiç beklenmedik bir şekilde sistem büyük acılar üretebilir, mesela olga ömür boyu felçli olarak yaşayabilir. büyük ölçekte, küresel ısınma gibi belaları başımıza saran piyasa küçük ölçekte de, ölçeğine uygun, benzer acılar üretebilir. para kazanmak, başarılı olmak, reyting alabilmek için her şeyi yapmanın, insanlıktan çıkmanın alemi yok. sistemin içinde kendimizi kaybedip ölesiye yarışmaya hayır. sonuçta oyun dediğimiz, gösteri dediğimiz program çığırından çıkabiliyor. serbest piyasaya da, yarışa da, rekabete de bir yere kadar evet.

en çok kendimize ya da kendimizi yakın hissettiğimiz kişilere yapılan haksızlıkların farkında olduğumuzu söylemiştim. olcayto ahmet tuğsuz, ilhan mansız’ı desteklemek için gelen beşiktaş’lı taraftarları görünce diğer yarışmacılar da tuttuğu takımı açıklasın diye tutturdu. halk oylamasında ilhan mansız diğer yarışmacıların önüne geçiyordu. yarışma eşit şartlarda yürümüyordu. yarışma hakkaniyetten uzaktı, adil değildi. katılıyorum. (olcayto ahmet tuğsuz’un farkında olmadan yasemin hadivent’in tarafını tuttuğunu düşünüyorum, olcayto ahmet tuğsuz’la yasemin’in ortak özellikleri ise ikisinin de aynı tarafta olması, küçük burjuvalıkları onları bağlayan görünmez halat. tabii kapitalistlerin eşit yarışma koşulları dedikleri şey de küçük burjuvaların ve daha büyüklerinin kazanmasını veya daha çok kazanmasını sağlayan şeyler. olcayto bey ben hiç etkilenmem derken bilinçdışı ideolojik bağlar onu öylesine tutsak almış ki. bir yarışmanın kuralları kimin kazanacağını ve kimin kaybedeceğini hemen belirliyor. aslında olcayto ahmet tuğsuz eşit yarışma koşulları, hakkaniyet, adalet derken kendisini savunuyor. daha önce magic necmi’yle konuşurken söylemişti, biz el bebek gül bebek büyüdük diye, onun geçmişinde hiçbir zaman mağdur, acı çeken, zorluklarla savaşmış bir çocuk olmamıştı. onunla aramızdaki ve ideolojilerimizdeki farkı yaratan da buydu belki. ben de iyi kötü kazananlar tarafındaydım, uzun seneler ve çabalar sonunda küçük burjuvalık payesini kazanmıştım. ama mazimde hala çaresiz bir çocuk el sallıyordu soluk hatıraların arasından). o yüzden olcayto ahmet tuğsuz yasemin hadivent’e ve paşhan yılmazel’e yapılan haksızlıkların farkında). peki oylamayı etkileyen sadece takım taraftarlığı mı? koskoca bir hayır.

ben ilhan mansız’ı kazanacağı ödülü türkiye böbrek vakfına bağışlayacağı için destekliyorum. ilhan beşiktaş’lı, yasemin galatasaray’lıymış, ben de galatasaray’lıyım hem de fanatiğinden, yenilince yemeden içmeden kesileninden ama buna rağmen ilhan’ı destekliyorum. takım taraftarlığından daha öncelikli meseleler var. (yasemin, geçen haftalardan birinde ödülü çok istemiyor musun diye epey sıkıştırıldı. yasemin de sesini çıkarmadı ve ağlamaya başladı. ben o anda yasemin’in de ödülü yardım amacıyla kullanacağı hissine kapıldım. söylemedi ve haksızlığa uğradığı için ağlamaya başladı (kanımca, doğrusu ne bilmiyorum). yasemin bu hafta ödülün bir kısmını bazı insanları sevindirmek için kullanacağını, bir kısmını da kendi eğitimi için harcayacağını açıkladı. ama sevindireceği insanlar kendi yakınları mı, yoksa tanımadığı insanlar mı bilmiyorum. daha önce ilhan mansız’a ödülü bağışlayacağını açıkladığı için demediğini bırakmayan olcayto ahmet tuğsuz hiç sesini çıkarmadı. çünkü haksızlık, eşitliği, rekabeti bozma kendinin taraf olduğu kişilerin yararına yapılmıştı. hayır olcayto ahmet tuğsuz’un bunu bilinçli olarak yaptığını söylemiyorum, insan başkasına yapılan haksızlığı fark edemiyor.)

yasemin hadivent’e haksızlık da etmeyelim. aslında yasemin cinsiyeti dışında çok kolay bir şekilde kendisiyle özdeşleşebileceğim bir insan. bu hafta yapacağını söylediği şeyler de benim bugün bilinçli olarak savunduğum davranış kalıbına uyuyor. kendimizi düşüneceğiz ama başkalarını da düşüneceğiz. insan olarak hem ahlaki kurallara boyun eğeceğiz hem de güdülerimizi doyurmak için çabalayacağız. (bkz, nerde o eski trajediler). ilhan mansız son derece başarılı olmuş, ciddi paralar kazanmış, hem maddi hem de manevi olarak doyuma ulaşmış bir insan. yasemin, kendisinin de söylediği gibi yolun başında ve ilhan’a göre daha çok gerilerde. yasemin’in yaptığı, yapacağı yardım daha değerli aslında. ben de o yaşlarda ve o konumda onun yerinde olsam aynı şekilde davranırdım diye düşünüyorum. evet aklım yasemin’den yana. ama kalbim ilhan kazansın istiyor. elbette tutarsız davranıyorum.

o zaman samimi bir şekilde türban takan insanları hiç suçlamayalım. evet onlar da tutarsız davranıyor. türban için diretirlerken, daha açık ve net bir şekilde yasaklar konulan faize göz kırpıyorlar. ilkeleri (inançları, üstben) ile güdüleri (altben) arasında kalıyorlar. güdülerini çok da fazla baskı altına almayan türbana sarılıyorlar, ama faizden vazgeçemiyorlar. tabii yine sadece iki uçtan bahsediyoruz. bu iki uç arasında uzanan alanı dolduran değişik derecelerde altbenin ve üstbenin etkisinde kalmış bir sürü insan var. (işin inat ve rövanş boyutunu da göz ardı edemeyiz tabii ki). evet içgüdülerle mücadele etmek zordur. içgüdülerin ödün vermez hükümranlığına karşı durmaktansa onlara dış dünyada temsilciler bulup onlarla mücadele etmek çok daha kolay. (bkz freud’un küçük hans vakası) ama onlar tutarlı davranıp faizin yasaklanması isteselerdi çok mu mutlu olacaktı laikler. bu sefer de ekonomik gerçeklerden söz edilmeyecek miydi. üstelik hangimiz sonuna kadar tutarlı davranabiliyoruz ki.

olcayto ahmet tuğsuz yasemin hadivent’e tuttuğu takımı açıklattı ama paşhan ser verip sır vermedi. işin ucunda azımsanmayacak miktarda bir ödül olmasına ve bir kelimenin belki de final anlamına geleceği bir akşamda hiç sesini çıkarmadı. evet belki 150 000 ytl’den oldu ama yarışmadan çok büyük manevi kazançlar elde ederek çıktı.

adalet ve eşit koşullarda yapılacak bir yarışma yapmak da son derece zor. daha önce milgram deneyinden söz etmiştik. otoriteye yakınlık itaati arttırırken, kurbana yakınlık da azaltıyordu. kurbanı daha çok düşünmeye başlıyorduk. yakınlık uzaklık fiziksel olabileceği gibi bilişsel de olabiliyordu. kurban hakkında bilgi sahibi olmamız, onun yaşantısını, umutlarını, acılarını, hayallerini bilmemiz, kısacası onu daha yakından tanımamız büyük bir sempati ve anlayış duygusuyla sonuçlanabiliyordu. amerika ırak’a ambargo uyguluyor. amerikan halkı ise ırak’lı çocukların çektiği acılardan habersiz. kurbandan alabildiğine uzak. o zaman o vahşi politikalara çok daha kolay destek verilebiliyor.

aynı şey buzda dans yarışmasında da geçerli. biz yasemin hadivent’i görüyoruz, gözyaşlarını, çektiği acıları, dudaklarının titremesini, kadınlık hallerini, çaresizliğini görüyoruz. etkilenmiyor muyuz. oyların yönü değişmiyor mu. bizim insanımızın, sürekli mağduriyet duygusu içinde yaşadığından mağdurlara sempati beslediğini bilmiyor mu olcayto ahmet tuğsuz bey. peki türkiye böbrek vakfındaki çocukları görebiliyor muyuz artık izleyici sıralarında. (vakıf yöneticileri mi izin vermiyor yoksa program yapımcıları mı bilmiyorum.) yasemin hadivent’le aramızdaki uzaklık giderek azalıyor. böbrek sorunları olan çocukların acılarını gördük mü, tanık olduk mu onların gözyaşlarına. hız tuzağı iki filmindeki psikopat katile ilişkin hiçbir bilgimizin olmadığı gibi böbrek hastası çocuklara ilişkin bilgimiz de yok. yasemin hadivent kendisi için yarışıyor onun kazanma hakkı var da, onu tanımak rekabet şartlarını bozmuyor da, böbrek hastası çocukların mı kazanma hakları, hayallerini gerçekleştirme hakları, tanınma hakları yok. bu kadar mı serbest piyasacı olduk. bu kadar mı sosyal devlet düşüncesinden uzaklaştık. bu kadar mı altta kalanın canı çıksıncı olduk. tamam sosyal devlet daha kurumsal mekanizmalarla hayata geçirilmeli. ama deniz yıldızlarını denize fırlatan adamın dediği gibi ne şekilde ve nasıl olursa olsun onlar için fark edecek. sosyal devletin hayata geçmesi için destek vereceğiz, elimizden geleni yapacağız elbet. ama bırakalım kardelenler de başlarını çıkarıp masmavi gökyüzünün tadını çıkarsınlar.

herhangi bir konuda kurallar belirlendiği anda o konuda kazananlar ve kaybedenler de belirlenmiş olur. buzda dans yarışması teknik (kalifiye olmayan emek) ve artistik (kalifiye olan emek) olmak üzere iki bölümden oluşuyor. küçük burjuva (olcayto ahmet tuğsuz) kalifiye emek sahibi olduğu için, kalifiye emeğin kazanması yönünde oluşturulan kurallar ona çok doğal geliyor, kalifiye olmayan emek için yapılacak hiçbir şey yok, ondan da eşit şartlarda rekabete girmesi isteniyor. kayabetmeye mahkum olması kimsenin umurunda değil, kayıplarının bir miktar telafi edilmesi için gerekli sosyal mekanizmalar ise ne burjuvanın ve küçük burjuvanın ne de onların yararına işleyen serbest piyasa sisteminin gündeminde değil. artistik ve teknik kısımlardan daha çok haz vereni ise artistik kısım. hepsi de küçük burjuva olan hakemlerse (ahmet san farklı davranıyor ama neden bilemiyorum, yasemin hadivent’in de hakkını yedi) doğal olarak haz veren bölümden (hizmet, kalifiye emek) yanalar. puanlamada artistik bölüme daha ağırlık veriyorlar. tabii bu adil mi hiç sorgulanmıyor. küçük burjuva aynı zamanda karar veren konumunda, ne değerli ne değersiz tabii ki (alım) gücü olan karar verecek. oysa kadınların ve sanatçıların dans ve estetik hareketler konusunda erkeklere ve sporculara üstünlüğü var. bir değeri öne çıkardığınız anda o değere sahip olanları da kazanan konumuna yükseltmiş oluyorsunuz. hep ilhan mansız’ın sporculuğundan, güçlü kaslarından dem vuruluyor, halbuki onların önemi yok, o kaslar daha az ağırlığı olan teknik bölüm için faydalı, öteki tarafta belki bir zayıflık bile oluşturuyor. teknik ve artistik bölümlere eşit ağırlık vermediğiniz anda sporcular kaybetmeye mahkum oluyor. öte yandan bundan, bu olaylardan, eğitmenlerin hiç haberi yok, onlar hep ilhan mansız’ın kuvvetli olduğu teknik bölüme ağırlık veriyorlar, yasemin o konuda o kadar güçlü olmadığı için dans yönüne ağırlık veriyorlar, böylece ilhan mansız’ın kaybetmesi için bütün koşullar bir araya geliyor. tabii bu eşit olmayan yarışma koşulları olcayto ahmet tuğsuz’u hiç rahatsız etmiyor. çünkü kaybeden, o ve onun safında olanlar değil.

komünistler iktisadın politik olduğu görüşündedirler. marx’ın kitaplarından birinin adı ekonomi politiğin eleştirisine katkı’dır. gülten kazgan da (adını anımsayamadığım) ekonomi kitabında aynı görüşü savunur. herkesin bildiği gibi ilk sanayileşen ülke ingiltere’dir. ingiltere sanayileştikten sonra da serbest ticaretin dünya ekonomisi için faydalı olduğu birden keşfedilivermiştir. karşılaştırmalı üstünlükler teorisine göre biri makine (kalifiye emek) diğeri gömlek (daha az kalifiye emek) olmak üzere iki ürünün üretildiği ve iki ülkenin bulunduğu bir ekonomik ortamda ülkenin biri her iki ürünü de daha verimli üretse bile, üretim karşılaştırmalı üstünlük ilkesine göre iki ülkenin ürünlerden birinin üretiminde uzmanlaşması sonucunda üretildiğinde ve ticaret ile dağıtıldığında oluşan durum, üretim her iki ülkenin her iki ürünü de ayrı ayrı üretmesi durumunda ulaşılan durumdan daha iyi olmakta. tabii bu serbest ticaretin her iki ülkenin de yararına olduğu anlamına geliyor. ama kazın ayağı öyle değil tabii ki.

basit bir akıl yürütmede bulunalım. birinci (gelişmiş) ülke makineyi daha kolay üretirken gömleği de kolayca üretir. fakat ikinci ülke, makineyi zorlukla üretirken gömleği nispeten daha kolay üretir (çünkü gömlek üretimi daha az sermaye ve daha az kalifiye emek gerektirir), böylece ikinci ülke gömlek üretiminde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olacaktır. az gelişmiş ülkeler kalifiye olmayan ürünlerin üretiminde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olacaklardır.

öyleyse onların sadece gömlek üretmesi ve gelişmiş ülkenin de sadece makine üretmesi her iki ülkenin de yararına olacaktır. ama başlangıçta ne almanya, ne amerika ne de japonya serbest ticarete inanmış, gümrük duvarlarıyla sanayisini korumuş (pozitif ayrımcılık yapmış) ve öyle sanayileşmişlerdir.

bir zamanlar ingiliz sanayicisinin işine yarayan serbest ticaret düşü, sovyetler birliği’nin yıkılmasıyla dünya ölçeğinde hayata geçirilmiştir. dünya ise bir yanda zengin ve gelişmiş ülkeler bir yanda ise az gelişmişler, gelişmekte olanlar ve geri kalmışlar olmak üzere iki ayrı kümeye ayrılmıştır. küreselleşme (dünya ölçeğinde serbest piyasa ekonomisi) dünya üretimini maksimize edecektir. artan refahtan bütün ülkeler yararlanacaktır. hatta küreselleşme dünya gelir dağılımını düzeltici yönde bile işleyecektir. evet söylenenlerde gerçek payı da vardır büyük ihtimalle. ama küreselleşme aynı zamanda az gelişmişlerin gelişme, sermaye biriktirme, patron olma hayallerini sonsuza kadar serbest piyasa ormanınının derinliklerine hapsedecektir. bizim de bir miktar sermayedarımız vardır elbette. onlar da kendi çaplarında küresel cengaverliklere girişeceklerdir. ama dünya varsıllar ve yoksullar olmak üzere ikiye bölünmüştür. ülkelerin birbirlerinin varlıklarını satın almasında eşitlik olması varsılların daha çok, yoksulların daha az mülk (tarla, konut, fabrika, banka, vs.) sahibi olması demektir. o yüzden bizim alnımıza küresel işçi olmak yazılmıştır. biz, daha çok, ücretle geçineceğiz. önümüzdeki en iyi seçenek ucuz işçi deposu olmak yerine kalifiye ve nispeten pahalı işçi rezervi haline gelmektir. hedefimiz yerkürenin proleterleri değil küçük burjuvaları olmaktır.

kurallar kazananı ve kaybedeni belirlemiştir. serbest ticaret adil ticarettir. ama bazıları daha eşittir.

24 aralık 2007

abstract

the main theme of this article is the consequences of economic infrastructure as reflected in insignificant activities of ordinary people seen at popular sites such as a tv show, specifically the “buzda dans” (dance on ıce) ice skating reality contest show performed on a turkish tv channel.

the show is seen as an allegory of free competitive market concept. the judges whom which are the members of the petit bourgeois class are the consumers who determine the price of goods (in the show the decision who will win and who will lose is taken by them  as well as the votes of the viewing public) with their effective demand. the rules of the game are interpreted by the judges and their interpretations are reflecting the ideology of the middle class, one of the main winners of the free market system.

as the game (free market at work) progress, while the synchronization of the efforts of participitants (judges, contestants, professional skaters, supervisors, exc) who are trying to achieve their goals, by the invisible hand of the system, results with maximum pleasures (output), it is shown that (the olga example) the system has also  the potential to create catastrophies. so it is implicitly implied that the system needs some (perhaps state) supervision. a visible hand (of some authority) external to the game must be ready to interfere.

another thesis of the article is that the rules of the game (free market system) predetermines the winners and the losers of the game. the rules are imposed by the judges (the middle class) who are the winners of the game. according to the judges, the artistic abilities (the services, labour of the petit bourgeosis) are more important than the technical abilities (unqualified labour, the labour of the proleteriat) and they vote in accordance with this view. given the innate abilities of people and the rules which award specific abilities, the winners and losers are immediately determined.

24 december 2007

Şuna bir yanıt: “Buzda Siyaset”

  1. hi, i watched buzda dans at youtube, week after week… i’m sad, i would like to know (at least a little) what is this article about!!
    but thanks!!
    lili, brazil

    simurg’s note: abstract of the article is available at http://www.simurg.info/?p=450

    Beğen

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Popüler