mehmet polat
27 temmuz radikal iki, ‘devrimci’, murat belge; 29 temmuz taraf, devrimci-sosyalist olma tartışması, ömer laçiner; 3 ağustos radikal, türk sosyalistlerinin krizi, oral çalışlar; 4 ağustos radikal, yeni bir sol-ve aşk-mümkün, ferhat kentel; gazetem net, 7 ağustos…
listeyi uzatmak mümkün… benzerleri de dâhil, bu yazıların ortak yanı ergenekon darbecileri ve akp arasına “sol”u gererek halı silkeler gibi tozunu attırmak. yazıları ayrıntılı örneklerle irdelemek yerine, ortak anlamlarını özetlemekle yetiniyorum. yazarlar tanımsız bir “sol”u eleştirirken, benzer bir tek tipleştirilmeyi fazlasıyla hak ediyorlar.
yazarlara göre bir gün gerçekleşme olasılığı bulunan “devrim” ve daha başka pek çok bakımdan yakın tehlike, darbeciliktir. darbelerden çok çekmiş türkiye toplumunda bugünkü durumdan çıkarılacak vazife, ergenekoncuları hedef almak olmalı. ama iflah ve ıslah olmaz “sol” durumu anlamaktan o kadar uzak ki, ister istemez yazarlarımız asli görevlerini aksatarak “sol”a laf anlatmakla vakit harcıyorlar.
yazdıklarından anladığımız, “sol” ya tüm darbelere/militarizme vb. karşı çıkmak misali kocaman bir hedef ortaya koyarak güncellikten uzaklaşıyor, ya da akp’ye karşı olmayı da işin içine katarak ortamı bulandırıyor. 2500 sayfalık bir iddianame ve 80 küsur tutuklanmış darbeci öylece beklerken, güncel duruma yoğunlaşmamak abesle iştigal. “sol”un neden böyle yaptığını anlamak için fazla kafa yormadan, yakın tarihe şöyle bir göz atmak yeterli. sscb’den sonra geçersizliği kanıtlanmış “klasik/ortadoks/modası geçmiş” anlayışları sürdürmekteki inatları, davranışlarının temelini oluşturuyor. hala antiemperyalist-ulusalcı fikirlerin, dolayısıyla kemalizm’in etkisindeler. hiyerarşik örgütlenmelere hapsolmuş halde, ağabeylerinin gölgesinde politika yapıyorlar. anıları dışında sermayeleri yok. yayınlarının tirajına ve aldıkları oya bakmak bile, hayatta karşılıkları olmadığını anlamaya yeterli. bu haldeyken devrim filan yapamayacaklarını görüp, hiç olmazsa demokrasinin geliştirilmesi için çabalasalar ya… ergenekon davası gibi fırsatlardan yararlanıp, egemenlerin en tehlikeli kesiminin kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye uğraşsalar ya… ama nerede bunlarda o kafa…”akp’nin ekmeğine yağ süreriz, liberal oluruz” gibi korkuları yüzünden, bunu bile yapamıyorlar. neyse, üstünde durmaya değmez. her şey hızla değişiyor. hayat sonunda, herkesi “solcuyuz” diye kandıran bu eski kafalıları da silip süpürecektir.
söz konusu yazılar dil ve yöntem açısından da ortaklık taşıyor: hepsi sol/devrim/demokrasi/sosyalizm vb. kavramları, soyutlama olarak kullanıyorlar. nerede? bugünün gözde tartışma konusu olan ergenekon-akp kutuplaşmasını tartışırken, “sol” dedikleri şeyin an ve mekândaki durumundan bahsederken… yani kasaba gidip “bir kilo kıyma ver” demek yerine, “775 gram protein, 213 gram yağ, 15 gram vs ver” der gibiler. konu edindikleri gerçeklikle kurdukları ilişki bundan ibaret.
haksızlık etmeyelim; mutlaka bir yerlerde “sol”a fazlasıyla emek vererek ellerinden geleni yapmışlardır. ne zaman ve nerede? örneğin 68 dev -genç’inde. eski tip’de, mdd-sosyalist devrim tartışmaları sırasında. ve “sol”un iflah olmazlığını yıllarca yaşadıktan sonra, kendilerini açık oturumlara, üniversite kürsülerine, gazete köşelerine, kapalı devre çalışan “teorik” dergilere atarak, kadrolu “sol fikriyat” üreticiliğine soyunmuşlardır. tabi bütün bunlar “anılarını gevelemek” gibi görülemez.
bu yolu seçme nedenleri belki “kirli” ya da bu iflah olmaz “solcular”ın “kirlettiği” gerçeklikle steril bir ilişki kurma isteğidir. ama bu yalnızca bir olasılıktır. yıllardır bir mahallede bildiri dağıtmamış, tehditkâr bakışlara ve alaysamalara aldırmaksızın tanımadıkları insanlarla konuşmamış, takıntılı gibi görülmek pahasına dernek kurma/toplantı yapma/imza toplama/afiş asma vb. önemsiz eylemlerin sorumluluğunu üstlenmemiş ama bu arada ülkemiz halkının çektiği sıkıntılara durmadan kafa yormuş bu arkadaşların niyetlerini, biz bilemeyiz. oysa onlar bizimkileri bilir. çünkü bilmek onların işidir. örneğin bir sözümüzü ya da sloganımızı alıp, yüz yıl önce kim bilir kimin tarafından söylenmiş bir sözle benzerliğini/farkını göstererek ve bunu gözümüzün içine sokarak, durmadan bizi eğitirler!
bu yüzden onlara “solun trafik polisi” (deyim melih pekdemir’e ait) ya da “siyaset baronu” (bunu da teori ve politika dergi çevresi kullanıyor) diyenleri haksız saymıyorum. ama yine de bulunduğum yerden konuştuğumu unutmadan söylemem gerekirse; bu arkadaşlar yalnızca yazar, akademisyen, kısacası aydındırlar. mutlaka kendi alanlarında çok değerli çalışmaları vardır. ne yazık ki ben onları yıllardır, daha çok “sol” üstüne yazdıklarından tanıyorum. kendi pratikleriyle sürekli örgütsüz, eylemsiz, yalnızca yorumculuğa sıkışıp kalmış bir solculuğu yüceltirlerken; kirli gerçekler içinde debelenen sol yapıları eleştirip durmalarından biliyorum. ama şimdiye dek yazarak yaptıklarının, fikri bir tartışma konusu yaratmak dışında pratik bir yararı var mı; bilmiyorum. ve bu yaptıklarını da küçümsemiyorum. çünkü fikirlerinden mahrum kalmayalım ve günlük yaşamımızda kullanalım diye, çok çaba harcadıklarına eminim. örneğin aydın doğan gibi birinin gazetelerinde bile –mutlaka mideleri bulanarak olmalı- yazıp değerli fikirlerini halka, yani bizim gibilere ulaştırıyorlar. böylece biz faniler de ister bu yazıları eleştirerek, ister benimseyerek ve her durumda asla onları memnun etmeye yetmeyen çabalarla vakit öldürerek, yaşamaya devam ediyoruz. daha ne olsun, akıllılar söylüyor, biz aptallar yapamıyoruz. her türlü aşağılanmaya müstahakız!
bütün bu yazarlara ve son günlerin “kıymetli” eserleri arasında değerlendirilebilecek yazılarına ilişkin naçizane fikrim şudur: “sol” diye soyut bir kavram etrafından döndürdükleri eleştirileri eşi bulunmaz politik önermelermiş gibi alnımıza yapıştırmaya çalışırlarken, sağcıların yaptığına benzer bir işi üstleniyorlar çünkü tarihsel ve toplumsal bir kategori olarak “sol”dan bahsederlerken, örtük biçimde “sağ” diye bir karşıtlığı da zikretmiş oluyorlar. bu yüzden soyutlama düzeyinde “sol”u eleştirerek “sol”da kalmak, bana olanaksız görünüyor. ya hangi solu eleştirdiklerini belirtmeliler – ki böylece hangi soldan olduklarını ve hayatta düşünmenin ötesinde politika adına neler yaptıklarını bilebiliriz- ya da kestirmeden sağcı olduklarını ve toplumsal bir sorunla uğraştıklarını söylemeliler. böylece “sol” da ne hali varsa görür
sol içi tartışmalar bir yana, yazılarda geçen eleştiriler zaten yıllardır sağcılar tarafından yapılıyor. taha akyol, mehmet barlas, fehmi koru gibiler; bu “adam olmaz sol”u eğitebilmek için benzer fikirleri dile getiriyorlar. çünkü bu zatlar egemenliğin pratik sonucu bir düşünme alışkanlığının yardımıyla, tüm solu “sol” kavramı içine tıkarak ve kendilerinin bu toplumsal kesimle nasıl bir ilişki içinde olduğunu hesaba katma gereği duymadan öğüt veriyorlar. bundan muratları, 12 eylül’ün “sol”suz kıldığı bir toplumu liberalizmin el kitabına uydurarak tekrar “sol”lu yapmak. böylece tıpkı “batıdaki” gibi “demokratik” bir toplum düzeninin oluşumunda “solun” da sorumluluk üstlenmesini sağlamak.
bu arada sağcılardan bahsetmişken: bu kesimden kendini ülkeye demokrasi getirmeye adamış liberaller, “toplum” dediklerinde; bireylerden ya da kesme taş misali değişmez toplumsal gruplardan oluşmuş bir insan güruhunu kastediyor olabilirler, önemi yok. çünkü onlar da tıpkı yazarlarımız gibi, “sol”u eleştirirken solun kendini nasıl eleştirip aşmaya çalıştığından habersizdirler. bu tür konuları bilmek için yaşamak, dolayısıyla parti/örgüt üyesi olmak, kirli politik eylemle temasa geçmek gerekir. ama önemli bir toplum mühendisliği üstlenmişken, böyle şeylerle zaman yitirmeye değmez. ayrıca liberalizmin temel ilkesi ‘özgür irade sahibi’ olmaktır. bu da kirden, pastan gerektiğinde kaçabilmektir. zaten tüm toplumu kirletme pahasına en temiz yer olan iktidarın eteklerine tutunmuşken, soyut kavramlarla eleştiri kurmayı bırakarak neden ayrıntıların peşine düşüp kirlensinler ki? ne kullandıkları kavramların tarihine, ne de tarif ettikleri kesimlerin hangi toplumsal ilişkilerin ifadesi olduğuna aldırmaksızın, rasgele seçtikleri örnekleri gözümüze sokarak bizi azarlamaları doğaldır. aslında bunu yaparken bile kirleniyorlar ama o kadar olacak artık…
liberal, liberaldir. sağı solu olmaz. hepsi de, yaşayan solu adeta bireysel bir özneye dönüştürerek durmadan akıl verirler. ve bu sırada yaşadığı deryadan habersiz “solculara” sosyalizm öğretmeyi de ihmal etmezler: “devrim nedir… devrimci kime denir… sosyalizm hangi vitaminleri içerir… demokrasi tok karna mı, yoksa aç karna mı alınmalıdır…”
at izinin it izine karıştığı bir ortamda, insan en azından kendi izini tanıyabilmeli. bu yüzden nereden geldiğimizi ve ayak ölçümüzü unutmamalıyız.
demokrasi bir devlet biçimidir. (artık böyle konuşmaktan başka çaremiz yok. söz konusu yazarların da katkısıyla yıllarca “eğitildikten” sonra, ancak “ali topu at” demeyi becerebiliyoruz.) demokrasinin sınırlarının genişletilmesi, ilk zamanlarda burjuvazinin istemese de yapmak zorunda kaldığı ama tekelci kapitalizme geçişinden bu yana rafa kaldırdığı bir iştir. sanki şimdi yeniden tekel öncesi dönemdeymişiz gibi ergenekon davasını demokrasiyle ilişkilendirmek, öyle birkaç cümleyle solu karalayarak üstünden atlanabilecek kadar kolay değildir. çünkü bu arkadaşlar “sol” kategorisi altında önüne geleni eleştirirken, türkiye’deki bu operasyonun bizzat tekelci kapitalizmin eliyle yürütüldüğünü bilmez görünüyorlar. “en iyi darbe, en kötü parlamentodan daha kötüdür” mantığıyla darbeciliğe karşı olmayı öne çıkarırken, sanki günümüz kapitalizmi demokratizm hastalığına yakalanmış da kendi darbeciliğini sorguluyormuş gibi konuşuyorlar. öyleyse solu hırpalamayı bir yana bırakıp, öncelikle bugünkü küresel kapitalizmin “demokrat” bir yanı olup olmadığını ya da türkiye’de dünyadan ve kapitalizm tarihinden bağımsız bir sistemin işletilip işletilmediğini göstermeliler. göstermeliler ki, “klasik sol”u eleştirme adına sola ait pek çok fikrin kolayca çöpe atılma nedenini bilelim. tabi bunu aynı izlekten giden herkesten bekliyoruz.
basit hatırlatmalara devam edecek olursak: devlet biçimleri gökten zembille inmez. her ülkede kapitalist toplumun genel belirleyiciliği altında oluşsalar da, toplumların tarihsel mirası üzerinde yükselirler. son çözümlemede bir devletin biçimini belirleyen, ezen ve ezilenler arasındaki çatışmanın düzeyidir. bu düzeyin belirleyicisi de çatışan sınıfların örgütlülüğü, bilinci ve eylemlerindeki kararlılığıdır. eğer türkiye’de kapitalizm bir anda demokratlaşmadıysa, sınıf mücadelesinin düzeyi ezilenler lehine yükselmiş olmalı. oysa yazarların eleştirilerine bakarsak, tam tersi bir durum yaşanıyor. evet, her dönem ve her ülkedeki gibi bir potansiyel var. ama örgütlülük yok. bilinç düzeyi yetersiz. eylemler cılız. kabahat kimde? elbette yazarlarda değil. kendine “devrimci” diyenlerde. tıpkı “kunduracıyım” deyip kundura yapamayanın düştüğü hal gibi, “devrimciler” de beceriksizlik içinde yuvarlanıyorlar…
türkiye’de 27 nisan muhtırasıyla resmiyet kazanan durum, bir yönetim krizidir. devlet biçimi değişmeksizin yönetim araçları farklı kullanılarak ve yöneten sınıf aynı kalmak koşuluyla aralarındaki hiyerarşik diziliş değiştirilerek, içinden çıkılabilecek bir durumdur.
kriz elbette güncel küresel gelişmelerle sürekli tetikleniyor. ancak temelinde yatan etken 12 eylül döneminden kalmadır ve bugün üretim ilişkilerinin yeniden üretimini zorlaştırmaktadır. ülke ekonomisi küresel kapitalizme terk edilirken, 12 eylülcüler ancak bu kadarını gerçekleştirebilmişler ve iki başlı yönetim oluşturmuşlardır. bugün bu yapı, küresel sermayenin türkiye’deki akışına pürüz yaratıyor. bunu somut olarak cumhurbaşkanlığı sorunlarında yaşadık. kapatma davası başka bir örneğiydi. son rektör atamalarını bile bu bağlamda not edebiliriz.
şimdi aynı gövdeden beslenen bu iki baş, sermayeyi daha pürüzsüz bir yüzeyde daha akışkan kılmak için birleştiriliyor. ve bu da yine ülkedeki geleneksel “devlet etme” çerçevesinde, liberalleşme ve “demokratikleşme” adı altında, 12 eylül zihniyeti de güncellenerek gerçekleşiyor. çünkü türkiye kapitalizmi, diğer gecikmiş kapitalist toplumlardaki gibi yukarıdan aşağı kuruldu ve sürdürülüyor.
akp’nin bu noktadaki rolü, bu dönemde yürütme sorumluluğunu üstlenebilecek başka bir alternatifin olmayışına dayanıyor. ufukta yeni bir alternative belirir belirmez, defteri dürülecektir. o zamana kadar işini layıkıyla yapması için, mahkeme kararı tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallanacaktır. akp’liler de buna seve seve razı olacaktır.
hükümet etmenin, yani belirlenmiş bir çerçevede işleri egemenler lehine yürütmenin bu kadar alternatifsiz kalış nedeni de şüphesiz yine 12 eylül zihniyetidir. zaten durumu “yönetim krizi” haline getiren de budur. işte bu yüzden, türkiye’de kapitalizmin tekrar bu denli çaresiz kalmaması için egemenler arasında zaten pratikte çoktan gerçekleşmiş bulunan yeni hiyerarşik dizilişin hukuken sonuca bağlanması gerekiyor. böylece başta devleti oluşturan kurumlar olmak üzere; her toplum kesimi en azından kendi basiretsizliği sonucu düzene dert yaratmamak üzere yerini ve görevini bilecek. yeni anayasa, kürt sorunu, kıbrıs sorunu, ermenistan’la ilişkiler, islamcılık vb. konular çözüme bağlamasa da en azından hangi hukuksal çerçevede ele alınacağını tarif edecek. böylelikle türkiye burjuvazisinin yakın coğrafyadaki rolünü hangi görev tanımları içinde oynayacağı, herkes tarafından bilinir ve kabul edilir kılınacak. kısacası yaşanan bu “değişim” sonucu, egemenlerin ezilenler üzerinde zaten sürmekte olan kolektif baskısı hukuk ve siyaset düzeyinde de güncellenmiş olacak. komşumuz canı sıkıldığında bizi “ gizli örgüt üyesi, bölücü, tarikatçı, misyonerlik propagandacısı ” benzeri iddialarla oraya buraya ihbar etse bile, canı sıkılan görevli bu ihbarın peşine düşüp “amatör devlet” görüntüsü vermeyecek. nasıl olsa hesaplarımız, konuşmalarımız, eylemlerimiz yasal güvence ve izleme altındayken; herkes rahat edecek.
bu durum istanbul’daki son 1 mayıs’ta yeterince anlaşılmadıysa, ergenekon davası göstermiş olmalı; hükümetin gücü her şeye yeter. ordu suç örgütü değildir, suç işleyen cezasını çekecektir. kürtlerle yaşanan düşük yoğunluklu çatışma sürecinde yitirilen barış, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar geri kazanılacaktır. artık kerkük’teki kardeşlerimiz türklerden ibaret olamaz, buradaki kürt ve araplar da kardeşimizdir. iran’a karşı abd kötü polisi oynarken, türkiye iyi polisi oynayabilir. yine iran/türkiye/suriye arasındaki kürt karşıtı tarihsel blok bölgede küresel kapitalizmin kötü polisini; abd kuzey irak’ta iyi polisi oynayabilir. amaç; rollerin, aktörlerin, sahnelerin durmadan değiştiği küresel kapitalizmin gök kubbesinde sermaye akışının kesintisizliğini baki kılmaktır. egemenlerin kendi ifadelerinden durumun özeti budur.
karınca dövüştürmek misali bir eyleme girişip soyut kavramları kâğıt üstünde çarpıştırarak sanal galibiyetler elde etmek, “asker karınca” olmak istemeyenlere daha tatmin edici gelebilir. bu başarılardan sarhoş olmuş halde tarihsiz/ilişkisiz/rasgele örnekler ortaya atarak solu silkeleyip durmanın ve bu arada kalkan tozdan göz gözü görmezken tahta tüfeklerle – ya da aydın doğan’ın, fetullah’ın, hangi “sol”la alakalı olduğunu bilemediklerimize ait paçavraların sayfalarında – “devrimcilik” yapmanın; bu dünyada mutlaka bir anlamı vardır. ama ben yine de 80 milyonluk bir ülkede toplam oyu 150 bin etmeyen “sol”la herkesin uğraşmasını anlasam bile, kendini “sol”da sayanların artık dert anlatmaktan bıkmış bir dille “sol”u eleştirmelerini anlayamıyorum. herhalde “bilme” hakkı bizim gibilerde olmadığındandır…
ama şunları biliyorum: eleştirme ve eleştirilmeyi en çok hak edenler, eleştirdikleri şeyi dönüştürmeye çalışanlardır. ve şu “sınıf mücadeleleri” dediğimiz tarih, onların kanıyla yazılır. tabi “sınıf mücadelesi rugby maçı değildir.” tarafları formalarına bakarak saptamamız mümkün olmadığı gibi, eylemi önceden belirlenmiş kurallara göre de gerçekleştiremeyiz. değişen bir dünyayı, kendimiz de değişirken değiştirmeye çalışıyoruz. karşı tarafa doğru yapılan her hamlenin kendi saflarına doğru uzanan bir derinliği ve etkisi de oluyor. bu yüzden tümden gelimci kavramlar, her an yeniden üretilmedikleri sürece işe yaramıyor.
örneğin stalin dönemini eleştirirken işlenen cinayetlerden ötesini hatırlamayanlar, troçki’nin asla işçi devletine karşı komplo kurmaya kalkışmaması gibi bir mirası unutuyorlar. bu yüzden o’nun kendi döneminde doğru/yanlış ama haklı olarak dile getirdiği eleştirileri, 2008 yılında tekrarlamayı marifet sanıyorlar. çoktan toprağa karışmış stalin dönemini zamanında eleştirme hakkını layıkıyla kullananlardan birinin de mao olduğunu hatırlamıyorlar. niye hatırlasınlar ki? o da devrimini bir sürü yanlışla birlikte yaptı. dolayısıyla tarihten geriye “mutlak doğrular” ve bunları soyut kavramlara dönüştürerek el değilmemiş “gerçekler” biçiminde taşıyan aydınlarımızdan başka sosyalist kalmadı.
ezilenlerin kanıyla yazılan tarihi ezenlerin kitaplarından/gazetelerinden/yazarlarından öğreniyoruz. ama onlar gibi anlamak zorunda değiliz. durmadan küçümsenen, kirli, önemsiz pratiğimiz; bize tarihsel ve güncel gerçeği yeterince hatırlatıyor. tarihi yeniden yazmanın yolu pratikten geçiyor. teori ancak bu bağlamda geçerli. “teorik pratik” adı altında skolastik düşünme biçimlerini yıllarca bu topraklara ekenler, bugün “asker karıncaları” eleştirirken yaşanan durumdaki paylarını bilmeliler.




Yorum bırakın