Brejnev’e Mektup

Leonid Brejnev

S.B.K.P. M.K. Genel Sekreteri

Yoldaş,

Sovyet Sosyalist adâletine göre: Hiç kimse mahkemenin verdiği bir karar gereği olmadıkça suçlu sayılamaz.

Bir yanda, gerçi formalite bakımından ben bir Sovyet yurttaşı değilim.

Ancak, ben 70 yaşındayım, ve 50 yıllık süredenberi Marksizm – Leninizm sancağı altında dövüşüyorum.

50 yıldanberi, durmak ve silâh bırakma nedir bilmeksizin, Türk burjuvazisince “Azılı Komünist. Moskova’ya git!” diye bağırılarak işkenceli koğuşturmalara uğradım.

Ben, gene bir “Azılı Komünist. Moskova’ya git!” diye bağırılarak, 40 yıldan fazla ağır cezalara mahkûm edilip, tüm 22 yıl yarıderebeği Türkiye’nin zindanlarında kaldım.

Gene ben, Mart 1971’denberi, CİA’nin yönettiği faşistoımilitarist İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesince tezgâhlanmış bulunan ölüm cezası altında, hep “Azılı Komünist. Moskova’ya git!” diye bağırılarak, yeniden koğuşturuluyorum ve bütün Türkiye radyoları ve gazeteleri tarafından afişleniyorum.

İstanbul I. Sıkıyönetim Mahkemesi savcısı iddianamesinde şöyle der :

“Ayrıca sol cephede, bunlardan başka “Sosyalist” adlı gazetenin etrafında ve Dr. Kıvılcımlı’nın sosyalist görüşleri içinde ayrı bir sol grup teessüs etmiştir. Rus komünizmi taraftarı ve aşırı Marksist – Leninist, tâviz vermiyen bir gruptur.” (CUMHURİYET, 13.8.1971, S. 5,7)

Öte yanda, XX. ci yüzyılın “İnsan Hakları”, sosyalist olanlar yahut kapitalist olanlar arasında ayırt yapılmaksızın, bütün Devletlerce imzalandı. Hattâ Emperyalist ülkeler hukukça siyasî sığınganlara Barınma Hakkı tanırlar.

Buna ihtiyacımız yoktu. Zamanımızda, III. Komünist Enternasyonalı’nın bir kararı, herhangi kapitalist ve faşist itisaflarından kaçmış siyasî sığınganlar için, Proletarya Vatanı kapılarının daima gönülhoşluğu ile açık bulunduğunu ve o gibi sığınganların SSCB’nde Barınma Hakkına sahip olduklarını resmen tasrih etmişti.

III. K.E.’nın bu kararı yalnız “Komünist”lere münhasır değildi. İyice bilmiyorum şimdi, bu K.E. kararı Sovyetler kanun konumları içinde geçerli midirler, yoksa bütün gelenekcil mantık sonuçlarıyla yok mu edilmiştir?

Derken, Sofya’da, pek orijinal bir yandan dokundurma ile, hayatımda ilk kez herhangi bir “Türk Komünist Partisi”nin (ki Moskova’da yahut Berlin’de bulunurmuş) beni kendi kanunları dışına atmış olduğu haber verildi, sonra haber inkâr edildi. Bunun mantık sonucu olarak, Moskova ile kısa bir danışıştan sonra, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti ile Almanya Demokratik Cumhuriyeti polisleri, hiç bir izahat verilmeksizin, beni (iki arkadaşımla birlikte) kendi Sosyalist sınırları dışına, Amerikan emperyalizminin askercil üssü Türkiye’nin dostları olan Kapitalist ülkelere doğru, ve İnterpol ağlarına doğru, ne yaşıma, ne geçmişime, ne ameliyat sonrası kanser kanamalarıma ve acılarıma bakmaksızın, püskürtüp attılar.

Bu sosyalist adâlet midir? Cinayetim ne idi? O ilâm hükmünü kim vermişti?

Sosyalist adâlette, hattâ bayağı câniler için bile kimi esaslı haklar tanınır: Savunma Hakkı gibi…

Bütün bu tedbirler, sırf burjuvazinin 50 yıldır bana karşı (“Azılı Komünist. Moskova’ya git!” diye) savurduğu suçlamaları yalanlamak için alındı ise… teşekkür ederim.

Ancak, bu hakikaten bir sosyalist adâlet ve meşruiyet midir?

İşlediğim cinayet: “Moskova”ya koğulan “Azılı Komünist” olmak değildi ise, ne idi?

Bir yanda, 50 yıldanberi Komünist olarak suçlanmış bulunmak; öte yanda tam 51.ci yıl, (kendilerine “Komünist” denilen) birkaç “Sosyalist” ve “Demokrat” devletin sınırları üstüne fırlatılıp atılınca Anti-Komünist olarak suçlanmak.. bu anlaşılır şey olabilir mi? Bu ne cehennemcil “saçma diyalektik”tir? “Kader”in ne iblisçe sarakaya alışıdır? Yahut, nasıl bir en bürokratça zihin tenbelliğinin otomatizmidir.

Benim idam hükmümü kim verebilmişti? Sosyalist adâlet içinde de, hattâ bayağı câniler için bile, Savunma Hakkı gibi geri alınamaz kimi haklar tanınmaz mı?

Bir Sovyet derlemesinde 22 bilgin’in imzaları altında şöyle yazılıyor:

“Savunma Hakkı SSCB Anayasası’nın 3. maddesiyle tanınmış kutsal haktır. Bu hakka saygı gösterilmeksizin mahkemece verilmiş her ilâm hükmü, üst adliye katınca bozalmak zorundadır.” (Adâlet)

Benim şartlarım altında bu “üst kat” (üst makam) nerede bulunur?

Vaktile, efsâneleşmiş III. Komünist Enternasyonalı vardı. Her Millî Komünist Partisi III. K. E.’nın şubesinden başka bir şey değildi: Şubelerden veya üyelerden biri bir kararsızlık içine düştü müydü, o III. K. E. denen üst kata dilekçe ve müracatlar yapabilirdi.

Stalin’in bir emriyle III. Enternasyonal ortadan kaldırılalı beri, Mahşer (Kaos) oldu. Bu istenilmiş anarşiden çıkan komplikasyonlar üzerinde durmak istemiyorum. Mahşer ortasında “Üst kat” olma sorumluluğu başlıca SSCB K. P.’nin omuzlarına düşüyor.

Belki şöyle denilecek: Bir üyenin kabulü yahut dışarıya atılması her Parti’nin “İç işleri” dir. Teori ve genel pratik bakımından bu öylesine sarahatsiz sayılamaz. Ama, Türkiye’nin akar pratiğinde iş değişir. Durumu somutlaştırmak için, ben size, pek sereserpe olsa bile, Türkiye Marksist – Leninist hareket ve örgütünün iki kutup gibi karşıt kategori insanını sunacağım.

1. Kategori: Bir Marksist – Leninist militan Türkiye’de, teorice ve pratikçe tam 50 yıl dövüşüyor. 22 yıllık hapisanelerini, her defasında, Lenin’in dediği gibi: “Alfabe’den başlayıp yüce Cebir’i bitirecek” bir okula çeviriyor. Sabırlıcasına ve sistemlicesine: Marks – Engels – Lenin – Stalin’i, Tarihi, Ekonomi Politiği, Diyalektiği, Tarihcil Maddeciliği klâsik olarak etüd ediyor. Ve Lenin’in öğütlediği gibi: Kendi ülkesinin tarihini, ekonomi politikasını ve sınıf ilişkilerini özge orijinallikleri içinde araştırıyor. Böylece o militan yüzlerce kitap yazıyor. Kendi dilinde, çoğu temelli orijinal olan 40’tan aşırı kitap yayınlıyor.

Boyuna baltalanan ve kimi 2. Kategori kişilerince gizli kapaklı benimsenen bu kitaplar, -her yandan gelmiş “susuş kumkumaları”na rağmen, burjuvazice yasaklanmalara ve mahkûm edilmelere rağmen, nihayet Türkiye’de gittikçe daha çok okunmakta ve anlaşılmaktadır.

Yalnız, bu militan pratik ve örgütlü dövüşleri arasında hiç SSCB’ne gitmemiştir. Çünkü:

1) O, kendisini kaydı hayatla vakfetmiş bulunduğu Millî Döğüş Cephesi üzerindeki nöbet yerini boş bırakmıya katlanmamıştır.

2) Bundan başka, o militan deneyile biliyor ve açık seçikçe görüyor ki, Türkiye döğüş cephesinden bir yol koptular mıydı, insanlar çabucak Proletarya Vatanı’nın derebeğice asalağı ve kendi ülkelerinin hayatî proselerine dar kâfalı ve ukalâ yabancılar hâline soysuzlaşıveriyorlar.

Leninizm demiri bir “Kutva” içinde dövülmemişti. Bedenin tüm tükenişinden önce insan “Babasının evi”nde dinlenmeyi hak edemezdi. (Ne demeli ki, 1. Kategori insanları için o tükenişten sonra dahi bu yasak olacakmış).

Böylece 1. Kategori militanı, III. Enternasyonal’ın tozlu dosyalarının gizli sırrına erememiş bulunan Sovyetliler için adsız ve mutlak surette bilinmez kalıyordu.

2. Kategori: Sovyetler “eşiğini aşındırma” zanaatinde “Uzman”lardan derleşiktir.

Onlar için:

“İdeoloji”: kimi Sovyet metinlerini yarım yamalak, yanlış tercüme veya dörtte bir intihâl etmektir.

Bir ülkenin veya genel Tarihin sosyal karakteristiklerini Araştırmak: antimarksizm ve antisovyetizme çalan affedilmez bir icattır, bid’attır.

Marksizm – Leninizm: hakikî veya hayalî düşmanlara karşı gelişigüzel söğerce kusulacak kimi soyut klişelerden başka bir şey değildir.

Kendi ülkesi içinde çalışmak: Lânetleme, ikinci kerte, 1. Kategori kişilerine kalmış bir saçma uğraşıdır.

Onlar, o “Yukarı”nın tehlikeli “Endüstri şövalyeleri”, kendi ülkelerinin loş yuva delikleri içinde, yahut parıl parıl evrensel mikro’ları önünde çalımlı çalımlı, Kızıl Ordu süngülerinin kendilerini hak edilmemiş bir iktidarın muhteşem koltukları üzerine sivriltip kurultmasını ve oradan kendi ülkelerindeki ölümlülerin üstüne yomsuz bir sinsilikle fermanlar yağdıracakları günü beklerler.

İşte, iş işten geçince, son duruşmada, en iyi niyetlerine rağmen, ne yazık ki Sovyet güçlerini acı acı müdahale zorunda bırakan Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, ve ilh., ve ilh.. trajedilerindeki karanlık ve kanlı aktörlerin organik dolaysız kökleri budur.

İşte, Orta ve Uzak Doğu’ların hareketlerinin, gelişmemiş Afrika ve Amerika ülkelerini kırıp geçiren anlaşmazlıkların kaynağı budur.

Bu rezil çenber yahut kaçak akım bilimcil sosyalizmin göğsünde nasıl biçimlenmiştir?

Herşeyden önce, Teoride: doğrudan doğruya 2. Kategori tiplerinin “Beyinsiz işgüzarlık”larından; Pratikte: özellikle Lenin’in büyük “Profesyonel devrimciler” prensibini utanmazca biçimsizleştirmek’ten.

Bu küçükburjuva külâhkapıcılığının (karyerizminin) genel üslûbu içine, dengesiz ya psikastenik ve karılaşmış (efemine) bireylerin ihanete dek varan tamamıyle alaturka “Ev sahibini şaşırtan yavuz hırsız” gibi tabansızlıklari girer.

2. Kategori kişilerinin ikiyüzlü hilebazlık oyunlarını örneklemek için, anılarımın filminden bir kaç eşantiyon keseceğim.

1926 yılıydı. 2. Kategori’lilerden biri, birkaç sopa yer yemez, beni: “Komünist Gençlik Başkanı” olarak İstanbul siyasî polisine ifşa etmişti. Bu mutsuz “kazâ” susuşla geçiştirilince, Proletarya Partimizin alnında meş’um bir damga olup kaldı: Gelecek kuşaklar içindeki atmosfer (solunan hava) gitgide ağırlaştı.

(1925-1950 yılları) Nâzım Hikmet Ran (Şâir) : Her rastlayışında, en gösterişli sıcak boynuma sarılmalarla beni öpüyordu. Çünkü, 1950’ye dek kendisi Parti’den püskürtülüp atılmış bulunuyordu. Bununla birlikto Nâzım, sağır kinlerini bilemekten kendisini alamıyordu.

Derken, günün biri, Nâzım komünizm sempatizanı bir Harbiyeli’nin evine dek yaptığı ziyareti, İstanbul Siyasî Polisinin Antikomünist Masasına telefonla protesto edince, belki istemeksizin ve bilmeksizin, Türkiye’de Askercil Mahkemelerin faşist egemenliğinin açılış törenini yaptı.

(Geçer ayak not edelim ki: Nâzım’ca, dünyanın en “şâirane” provokasyonu ile ihbar edilmiş bulunan Harbiyeli’nin kimi sınıf arkadaşları, sonraları, ne de olsa ilerici, kendi türünde Sosyalizme dek ilerici olan 27 Mayıs 1960 devriminde büyük bir rol oynıyacaklardır. Ve Türkiye’nin son dramatik hâilelerinde, Türk ve uluslararası Finans – Kapital provokasyonlarının esas amacı, 27 Mayıs devrimi kalıntılarını tasfiye etmekten başka bir şey değildir.)

Nâzım, kendi kurnaz korkaklığı ile kazdığı kör kuyuya düşünce, bir savunma oturumunda, dâvânın patlak vermesinde oynadığı “Muhbir” rolünü çağrışımla anıltmayı deneyecektir. Ama, boşuna: Askercil Mahkemeler bu yanda, hiç te kılı kırka yarıcı değildirler (1939).

Şeylerdeki ipliklerin uçuca gelişi ile, hepimiz 15’er yıl ağır cezalara çarpıldık. Çankırı cezaevinde, mahallî polisçe resmen ve altı Nâzun Hikmet imzalı mühürlü makbuz karşılığı Nâzım’a 30 lira “aylık” teselli yardımı getirildi. Bu utanç vericiliğe karşı ben isyan ettim.

“Dayı Paşa”sı (General, eski Moskova Büyükelçisi Ali Fuad Cebesoy), Nâzım’ı, İstanbul’a yakın, zenginlerin kaplıcalar kenti olan Bursa’ya naklettirdi. Ben önce Amasya, sonra Kırşehir cezaevine sürüldüm.

1950’lerde Nâzım Moskova’dadır. Radyolarda kendisini “Stalin’in yarattığı”nı söyledi. “Proletarya Diktatörlüğünün cisimlenişi (insan kılığına girmişi)” ölür ölmez, aynı Nâzım, uygun şiirleri ile Stalin’i lânetliyenlerden geri kalmadı. Ve provoke ettiği dâvânın yiğit kurbanı ve “Uluslararası proletaryanın dâhiyane büyük şâiri” olarak piyasaya sürüldü.

Tesadüfen mi? Hayır.

Nâzım Hikmet’in yıpranmış panzehirleri, İstanbul’da “bloke” edilmişlerdi. Ve Moskova’da Lâz İsmail denen birisi vardı.

Burada 2. Kategori kahramanlarının listesi bütünlenemez. Ne olsa, mâdem ki ölüler gömülmüşlerdir, 2. Kategori’den yaşıyan 2 tanesi üzerine azıcık dönelim.

Lâz İsmail (Marat): O, “Halk dostu” kürkünü giyinir, ama Marat’nın kalbi bu postun içinde barınamaz.

1929 yılı. İzmir dâvâsı. İsmail, Lâz postunu kurtarmak için, polise, illegal TKP’nin M. K.’nin sorumlusu olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Komintern kararı ile” Lâz İsmail’i Parti Komitesinden attığını hikâye etti.

Bu namussuzca sözde – savunma, en kanlı polis işkencelerini Dr. H.K. ve arkadaşları üzerinde şiddetlendirmekten başka bir şeye yaramadı. Ahmakça provokasyonlarına rağmen Lâz İsmail de mahkûm edildi.

Cezalar sona erer ermez, eski âdeti üzere, Lâz İsmail Moskova’ya sivişti. İyi biliyordu ki, zaman ve büyük mesafeler her şeyi unutturur.

1933-35 yılları, Dr. Hikmet Kıvılcımlı bir kez daha “Yukarı”ya çağrılmıştı. Ancak, M.K. yoldaşları kendisinden ayrılmak istemediler. Yoldaşlar, Dr. H.K’nın 10 ciltlik orijinal araştırmalarını (İdeoloji, Türkiye’nin Devrim Tarihi, Parti’nin Eleştirili Tarihi, Fırka ve Fraksiyon, Taktik ve Strateji Plânı: Burjuvazi, Proletarya, Köylülük, Türkiye de Milliyet (Kürt) Meselesi) Türkiye’de basmağı öneriyorlardı.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı legal olarak “Marksizm Biblioteği”ni kurdu. Kitaplar yayılıyordu. Burjuvazi affetmedi. Sivil mahkemelere birkaç dâvâ açtı. İstediği sonuçları alamadı. “Askercil Mahkemeler Çağı”nın yukarıda değilen “Açılışı”ndan sonra Dr. H.K. yeniden zındana atılıp 1939 yılı 15 seneye mahkûm edildi…

O zaman nasıl tasavvur edebilirdi ki, bu üst üste mahkûmiyetler: 2. Kategori’lilerin kirli çamaşırlarını yıkama lehinde ve bir gün kendisini sosyalist sınırlar dışına püskürtmiye dek kendi aleyhinde puvan toplamış olsun?

1933’ten beri Türkiye’deki yerle bir olan şeyleri Moskova rasathanesinden kezliyen Lâz İsmail, 1929 avantürlerini unutturabildi ve provokasyon kurtluğundan, radyolar “yorumcusu” yaldızlı kelebekliğine kalıp değiştirdi.

1950 yılı Nâzım Moskova’ya dönünce, onlar (Şâir ile Lâz), Türkçedeki deyimi ile: “Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş” gibi oldular. Gerçi Nâzım bir başka Lâz’ın,1926 tevkifatında çöküp, Beyoğlu ve Anadolu Barlarına “Güzel artistler” tedarik eden aracı ve Nâzım Hikmet’in “menajer”i biçimine girmiş bulunan Lâz Hamdi’nin yanından geliyordu. Ama, Lâz-Tencere, bir Şâir-Kapak bulmuş olma şansını tümlemek için, başka bir aslına uygun “Lâz-Kapak”, Lâz Zeki Baştımar’ı bulacaktır.

Zeki Baştımar (Kosigin Yoldaş’ın Yâkub Demir’i): Burada şu mutsuz Karadeniz uşaklarının pek “diyalektik” kaliteleri üzerinde direnip durmıyacağım. Ayrıca Zeki’yi ben kişi olarak pek tanımış değilimdir de.

Yalnız, 1951 tevkifatı sırasında, Zeki’nin kendisi, o zamanki: Dr. Şefik, Reşat, vb., vb.. gibi Parti sorumlularınca, birçok provokasyonları ve bir MAH (Türk Burjuvazisinin CİA’sı) subayı ile yaptığı ve Askerî Mahkeme oturumlarına dek sakladığı gayrı makbul temasları nedeniyle Parti’den atılmıştı.

Zeki, 1960 yılları Moskova’ya kaçmakla, oradaki benzerlerini buldu.

Bu indirgenemez olaylar, 2. Kategori kişilerine, kendi ahbapçavuş meclisleri içinde 1. Kategori kişilerini mahkûm etmeleri için Tüzük üstü bir imtiyaz, ayrıcalık verir mi?

Çok iyi anlıyorum, beni suçlıyanların kollektif alt-bilinçlerinde benim politik var oluşumun ve hattâ sadece var oluşumun uyandırdığı kuduruş, ancak onların gerçek Parti Tarihi önünde ve Türkiye İşçi Sınıfı önünde duydukları suçluluktan ileri geliyor. Onların “kirli çamaşırları” üzerine çok şey bilen sonuncu kurucunun varlığı, onların gözlerinde anadan doğma bir günah, affedilmez bir cinayettir.

Yoksa, l.ci Şube’nin (Komünizm düşmanı Siyasî Polisin), MİT’in (Türkiye CİA’sının) ve bütün Finans – Kapital birleşik casus örgütlerinin 50 yıldır yapamamış olduklarını:

– Partime karşı, Proletaryaya karşı, Vatanıma karşı görevlerimi baltalamıya kalkışmayı;

– Sosyalist İktidarlara karşı bin kez denenmiş niyetlerimi tağşiş etmiye kalkışmayı.. yapmak için harcadıkları umutsuzca çabalar nasıl izah edilir?

Beni suçlıyanların davranışları yalnız benim şahsıma dönük kalsaydı, mesele basitti: Marks’ın Engels’e yazdığı gibi: “Gülünçlük eşeklerle paylaşılamaz”dı.

“Dışarıdan suçlayıcı havlamalar, ne beni kendi evimde hırsız olduğum kuşkusuna düşürebilir, ne benim komşuma karşı duygularımı bulandırabilir.”

Bir Türk atasözü: “İt ürür, Kervan yürür” der.

Oysa, oynanan, 40 milyon insanın alınyazısıdır:

1- 2. Kategori kişilerinin Türkiye dışı fealiyeti, daima, -Marks’ın Kugelmann’a yazdığı gibi,- “Müstebitleri…. birkaç bin kilometre uzaklardan öldürme” şövalyeliği sınırlarında kalıyor. Çalışanlarımızın küçük cihazları, Berlin veya Moskova’da “beş vakit okunan lâik ezan” dalgasını yakahyamaz.

2- 2. Kategorililerin Türkiye’deki fealiyetleri, daima, Lenin’in deyimi ile: “Mujiğin harbe ğidişi gibi” “Primitivizm”, “Kısır ahbapçavuşluk” ve örgütü kısırlaştırıcı “Tersine doğal seleksiyon” oldu.

Bunu, TİP’in traji-komik katastrofu (yıkılışı) da içinde olmak üzere son Türkiye hâdiseleri bir kez daha gösteriyor.

Her olanak, her fırsat israf ediliyor. Parti Tarihinin gerçek yüzleri ve acı dersleri siliniyor. Dünya proletaryasının orantısız yardımları ve güveni vurdum duymazca kemirilip yutuluyor.

Bir aylâklar Türkiyesinde, alabildiğine sözde devrimci böyle radyo yayıncısı “müezzin” kahramanlar ve en “ucuz” aylıklı askerlerden fermanlı büyük spikerler kolayca milyon milyon kiralanabilir.. yeter ki, yapıldığı gibi, aylıkları düzenlice ödensin ve onlara, “iyi akça” çınlatan koca koca lâflı şâirane ve edebiyatçı gevezelikler dışında ideoloji ve pratik cephede para getirmiyen bir alçakgönüllü iş teklif edilmesin.

Bu ebediyyen kritik konjonktür önünde, Dünya proletaryası ile Partileri huzurunda ülkenin en yakıcı meselelerini teorice tartışabilmek ve pratikçe sonuçlandırmak, karara bağlamak için, birinci duruşma bana Marksist – Leninist bir hak ve görev dayatıyor.

1. Eleştiri görevi: 22 Sovyet bilgini 1968 yılı kitaplarında yazıyorlar:

“Sosyal bir önemi olan her sorun üzerine kendi kanısını serbestçe açıklamak SSCB Anayasası’nın 125.ci maddesince yurttaşlara sağlanmıştır. Dahası var, var olan kusurlar üzerinde gözüpekçe ve tarafsızca kendi düşüncelerini deyimlendirmek, her yurttaşın yalnız hakkı değll, dolaysız görevidir de. Hiç bir sorumlu, hiç bir hükümet üyesi, hiç bir yönetici işçi toplantılarında olduğu gibi basında da eleştiri önünde dokunulmaz değildir.” (SSSR: Voprosi i Oteti: Droits et Libertés Civique: Yurttaşlık Hak ve Özgürlükleri).

Burada, birkaç sözcükle görevimi başarmıya değilse bile taslaklaştırmaya başlamak zorunda kaldım. Bu doğrultuda son soluğuma dek uğraşacağım.

2. Savunma hakkı: Aynı Sovyet bilginleri gene yazıyorlar:

“Suçlandırılan kimse, savunmasının en iyi şart içinde yapılması için gerekli bütün haklara sahiptir. Suçlanan kimse kendsine karşı yürütülen suçlama üzerine her türlü açıklamaları yapabilir, dilekçelerini yerine gönderebilir, dosyadaki bütün belge evraktan bilgi edinebilir, yargıcın, savcının, ve mahkemenin bütün işlemleri ve kararları aleyhinde şikâyette bulunabilir.” (a.y.: “Adâlet”).

Şikâyetimi size ediyorum.

Suçlandırılıyorum ve beni Parti dışı ve Sosyalist sınırlar ötesi püskürtmekle, bir sıra kararlar yerine getiriliyor…

“Aleyhime yürütülen suçlama” nedir? Benim “Dosyamın belge evrakı” nerededir? Benim yetkili “Yargıçlarım” kimlerdir? Bu hususta hiç bir şey bilmiyorum. Tek gözüken gerçeklik şudur ki: Bana bir mahkûm “Suçlu” muamelesi, hiç bir tüzükcil ve hukukçıl formalite yerine getirilmeksizin yapılıyor.

Savunma hakkımın gerçekleştirilmesini sizden bekliyorum. Çünkü beni suçlıyanlar, zuumlarınca sistemli olarak ve sinsi bir yomsuzlukla Proletarya kalesinin heybetli gölgesi ardına, SSCB’nin büyük otoritesi ardına gizleniyorlar: Yoldaş Kosigin kimilerini “Türk Komünist Partisi” mümessili diye piyasaya sürüyor.

SSCB’nden en çok esinlenen Sosyalist Devletler, beni suçlıyanların ordinatörleri imişler gibi, beni, -söz yerinde ise,- idâm ediyorlar.

İstenen şey samedanî bir şefaat ve merhamet değildir. Zaman zaman “Yanardağ bacasından patlıyan”, ama en küçükburjuvaca parçalanışlar yüzünden başarı kazanamıyan bir ülkedeki dramatik durumun anlaşılışı isteniyor.

Ölüm döşeğinde olsam bile, her türlü dâvâlaşma ve karşılaşma için hazırım.

Sizin Sosyalist Adâletinizi umabilir miyim.

Selâmlar, Yoldaş.

30.9.1971 
Dr. Hikmet Hıvılcımlı