Kardeşlik

Ahmed Mithad Efendi

“Allah aşkına aklımızı başımıza alalım. Bu ricayı sadedilan ahaliyi ifsad ile fitne koparmaya sa’y eden fesat-pişelere hitap etmiyoruz. Böyle bir hitabın boşluğunu bilmeyecek kadar safdil değiliz. Bu ricayı en küçüklerimize varıncaya kadar millete, ahaliye ediyoruz. Her işittikleri yalanlara kapılıvermemeli.”

Her lisanda “hakikat” ve “mecaz” denilir iki hüküm vardır ki gerek konuşulur, gerek yazılır iken bu hükümler bilinmeyecek olursa anlaşılmak güç olur.

Bir sözün, bir kelimenin evvelâ hakiki olan manâsı murat olunur. “Arslan” denildiği zaman o meşhur yırtıcı hayvan murat olunmak gibi. Kelimenin mecazî olan mânası ise mâna-i hakiki müteazzir olduğu zaman, yani kelimeyi asıl kendi mânasına almak mümkün olmadığı vakit meydana çıkar. Misal-i meşhurunca “Hamamda bir arslan gördüm” demek gibi ki, hamamda gördüğüm şey mahut yırtıcı hayvan olamayacağı, çünkü o yırtıcı hayvan hamama gelemeyeceği için ona benzer bir şey, iri yarı, güçlü kuvvetli bir kahraman görmüş olduğum anlaşılır.

Şu usul-i lisaniyeyi hatıra getirdiğimiz anda “Hristiyanlardan kardeş olur mu imiş!” diye bir iki haftadan beri bazı kimseler nezdinde görülegelmiş olan galeyana şaşmamak kabil olmaz.

Bundan evvel müteaddid makalat-ı mahsusamızda demiş olduğumuz vecihle “reaksiyon” denilen aksü’l-ameli gözlerimizin önünden uzatmak mümkün olamayacağından bu hali de yeni hürriyet devrimizden mümkün değil memnun olmayanların himmetlerine haml etmek pek tabiidir. “kanun-i esasi ve hürriyet denilen şey Rum, Bulgar, Ermeni gibi Hristiyanlar ile kardeşlik akdetmek vesilelerinden tutturarak bizi onlara esir etmek demektir” sözünü sadedil olanlara ve işbu mekasıd-ı hürriyeti anlamak istidadında bulunmayanlara söyleye söyleye bu galeyanı hâsıl etmişlerdir. Buna “galeyan” demek işi izam sayılmaz. Zira birçok ahalinin bir cami-i şerifte toplanıp teheyyüçleri âsarını meydana koymalarına bundan başka hiçbir tabir bulunamaz. Allah razı olsun, kuzattan bir zat söz anlatıp galeyan erbabını teskin etmemiş olsa idi, iş daha ziyade büyüyerek hükûmetin kuvve-i tedibiyesine lüzum gösterecek dereceye varır idi.

Yalnız şunu düşünmek kifayet eder ki biz umumen istibdat altında inler iken bizi şimdi o korktuğumuza uğratmak tertibatı kurulmuş, hazırlanmış idi bile. Beyne’d-düvel husulü hâlâ Avrupa gazetelerinde söylenip duran “itilaf” işte bundan başka bir şey değildir. Anadolu’dan, Rumeli’den, daha birçok yerlerin Müslümanlarını Bulgaristan, Bosna, Hersek vesaire Müslümanları haline koymaktır. Bize nail olduğumuz hürriyeti verenler bu tertipleri bozmak için o fedakârlıkta bulunmuşlardır. Hristiyan vatandaşlarımız ile kardeşlik akdetmek bizi onlara esir etmek değil, bu esareti tertip eden hilelerden kurtarmak demektir. Fakat bu siyasi cihetleri bir tarafa bırakalım da şu Hristiyanlarla kardeşlik demek ne demek olduğunu lisan hükmüyle güzelce bir düşünelim.

Eski imlası “karındaş” olan bu kelimenin mânası, ikisi bir babanın belinden inip bir ananın rahminden doğan iki kimse arasındaki münasebettir. Bu mânaya göre Hristiyanlar değil a Türkler bile birbirinin kardeşi olamaz. Hatta bir baba ve iki anadan veyahut iki baba ve bir anadan doğmuş olanlar bile tamamıyla kardeş olmayıp “üvey kardeş” sayılır.

Bu halde “müminler birbirinin kardeşinden başka bir şey değildirler” mânasındaki ayet-i kerimede görülen kardeşlik dahi hakiki bir kardeşlik değildir. Zira müminlerin kâffesi bir anadan, bir babadan doğmamışlardır. İşte hakiki mâna çıkarılamayacağı bu vecihle sabit olduktan sonra mecazi mânayı arayacağız. Şu mecazi kardeşler arasında bir münasebet, müşabehet, bir cihet-i camia arayacağız. Bu suretle bulacağız ki cümlesi bir dine salik olan adamlar bu cihet-i camiadan dolayı manen birbirinin kardeşidirler. Lisanımızda umumen “din kardeşi” tabiri ile bu meram ifade olunmuştur.

“Ermeni kardeşlerimiz” ve “Bulgar kardeşlerimiz” ve “Rum kardeşlerimiz” denildiği zaman evvela bunlarla beraber bir ana ve babadan doğmamış olduğumuz için aramızda mâna-i hakikiyesiyle bir kardeşlik murat olunamaz. Zira dinlerimiz başka başka olduğu için burada “din” kelimesi bir cihet-i camia teşkil edemez. Müslümanlar arasında bulduğumuz mecaz burada bulunamaz. Öyle bir din kardeşliğini biz iddia edecek olsak onlar kabul etmezler. Öyle ise ikinci bir mâna-i mecazi arayacağız. Tabii onu pek kolay bulacağız.

Düşünelim ki bir köyde, bir kasabada, bir şehirde Hristiyanlar ile kapı bir komşuyuz. Doğan güneş cümlemizi tenvir ve ihya ediyor. Yağan yağmur mahsulât-ı arziyesiyle cümlemizi besliyor. Yangın gibi, zelzele gibi bir afet cümlemize isabet ediyor. Hatta mine’l-kadim duygularımıza girmiş olduğu vecihle birimizin düğünü diğerimizi de neşelendiriyor. Birimizin hastası, cenazesi diğerimizi de kahırlandırıyor. Elhasıl maişet-i medeniyece birbirimizin ortağı sayılıyoruz. Bu kadar cihat-ı camia aramızda bir “kardeşlik” hâsıl eder de buna “öz kardeşlik” ve “din kardeşliği” diyemeyeceğimize mukabil “vatan kardeşliği” der isek kıyamet mi kopar? İşte mâna-i mecazi. Besbelli ki bu kardeşlik öteden beri kullanageldiğimiz “hemşehrilik” mânasınadır.

Bazı kısa akıllar ihtimal ki “Diyarbakır’daki bir Müslüman Üsküp’teki bir Bulgar’ın hemşehrisi olamaz” diye düşünsünler. Fakat Osmanlıları vatan kardeşi etmek için en kuvvetli cihet-i camia vardır ki o da Osmanlılıktır. “Osmanlı” demek “Osman’a tâbi olan” demek olduğuna göre, vaktiyle yüz milyon nüfus cem’ etmiş olan bu tabir bugün mecazi, gayr-ı mecazi, o miktarın sülsünü cem’ edemeyecek mi? cümlesi bir bayrağa, bir kanuna tâbi olan bu milyonlarca efradı bir “uhuvvet-i Osmaniye” cem’ eder. İşte aradığımız kardeşlik dahi budur.

Bu kardeşlik Osmanlılığın daha mebadisinde devletimizin temeli ile beraber sultan Osman tarafından tesis olunmuştur. İsminden dahi anlaşılacağı vecihle Gazi Mihal Bey Hristiyan olduğu halde Osmanlı serdarlarından idi. “Şu Mihal’i Müslüman etsene!” nasihatini verenlere “o benim kardeşimdir!” cevabini verdiği tarihlere yazılmıştır. Sultan Osman’dan daha ziyade Osmanlı olmak acaip olmaz mı?

Bu uhuvvet-i Osmaniye şer’-i şerife dahi muvafıktır. Zira hukuk-ı medeniyece gerek Müslim ve gerek gayrımüslim nazar-ı şeriatta müsavidir. Hakimü’ş-şer veyahut müftü, erbab-ı hukukun isimlerini, resimlerini sormaz. Davacılar her kim olursa olsun isimleri zeyd ve amd’dır. Hiçbir kimsenin hakkını diğerine bırakmaz. İşte bu hukuk-ı medeniyenin tesavîsi dahi bir cihet-i camiadır.
Bu davaların hadd-i zatında bizce vakıa bir ehemmiyeti olmayabilir. Zira bir küçük kısmın safderunlukları ve bazı fikr-i şeytaniyet sahibi reaksiyonerler tarafından iğfalleri sebebiyle şöyle bir eser-i taassup göstermelerine mukabil hakayık-ı şer’iye ve siyasiyeye vakıf büyük aksam mevcuttur. Fakat biçim için şu devr-i mesud-ı hürriyete girilmekten memnun olmayanlar dâhilde bulunduğu kadar hariçte de vardır. Hariçtekilerin mazarratı dâhildekilerin mazarratından kat kat ziyade olabilir. Bir surat-i âkilane ve kibaranede küşad edilen bu devr-i mesuda halisiyet-i tamme ile hayran olan medeniyetperverlere, “ne kadar aldanıyosunuz! Türkiye’de müsavat ha! İşte Hristiyanları vatan kardeşliğine bile kabul etmiyorlar. Onları ayrı ve yabancı addediyorlar. Yabancı addettikten sonra mallarını, canlarını, ırzlarını, hatta dinlerini mübah saymak uzak mıdır? Bir yerde emsali görüldüğü vecihle Hristiyanlar üzerine hücum bi’l-kuvve yine mevcuttur. Kuvveden fiile çıkmak dahi mutaassıbane bir galeyandan başka bir şeye muhtaç değildir” derler ki bu zehrin panzehiri bizim için güç ve pahalı bulunabilir.

Allah aşkına aklımızı başımıza alalım. Bu ricayı sadedilan ahaliyi ifsad ile fitne koparmaya sa’y eden fesat-pişelere hitap etmiyoruz. Böyle bir hitabın boşluğunu bilmeyecek kadar safdil değiliz. Bu ricayı en küçüklerimize varıncaya kadar millete, ahaliye ediyoruz. Her işittikleri yalanlara kapılıvermemeli. Akıl ile, şer’ ile muvafık görmedikleri, anlamadıkları şeyleri gazetelere sorsunlar. Bütün âlem hain-i vatan kesilmiş değil a. müşkülleri derhal hallolunur da yar ve ağyara karşı gülünç olup kalmaktan halâs olunmuş olur.

* Ahmed Mithad Efendi’nin, Hürriyet’in (II. Meşrutiyet’in) ilanından iki ay kadar sonra, Tercüman-ı Hakikat gazetesinin 9869 no.lu, 17 Eylül 1908 tarihli sayısında çıkan yazısı

Kaynak: Fazıl Gökçek, Osmanlı Kapısında Büyümek – Ahmed Mithad Efendi’nin Hikâye ve Romanlarında Gayrimüslim Osmanlılar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s