Kürkçü Eleştirileri Üzerine

mustafa bayram mısır
sendika.org, 04 eylül 2008

taraf gazetesi’nde önce murat belge ve yıldıray oğur daha sonra da hertaraf köşesinde hüseyin çakır, kürkçü’nün milliyet gazetesi’nde yayınlanan “liberal solun akp yanılgısı” başlıklı söyleşisi üzerine eleştirel değerlendirmeler kaleme aldılar. murat belge’nin dizi halde yazdıkları her eleştirel değerlendirme gibi anlama ve kendi deyişiyle “sorunları aydınlatma”, bazı sorulara yanıt üretme kaygısı taşıyordu. ancak yıldıray oğur’un ve hüseyin çakır’ın yazdıkları için aynını söylemek çok güç. bu yazıyı bir polemik ihtiyacı içinde yazmıyorum. açık ki, “anlam” ve hatta “siyaset” dünyalarımız apayrı, dillerimiz, kavramlarımız da… sadece, benzer duyarlılıkları taşıdığımızı sandığım bazı taraf okurları için bu gerektiği kadar tartışan ama daha çok açıklama” kaygısı güden yazıyı kaleme almak bana zorunlu göründü.

akp ile ittifak sorunu

öncelikle diğer iki yazarın “yorumlarına” da ışık tutacağı için murat belge’nin dizi yazısındaki bazı noktalara çok kısaca değineyim. belge, akp ile ittifak sorununda ben diyor, bireysel olarak bir tutum alıyorum. aynıyla dediği şu: “bu düzen akp’ye de zulüm uyguladığı ve ben bu otoriter/baskıcı siyasî varlığa karşı olduğum için aldığım (bireysel) tavrı alıyorum.” mesele bu kadar basitken, “kendisi ile sınırlı” bir topluluk olan “liberal sol”un akp ile ittifak yapmasının ya da bunu önermesinin konuşulabilmesini de “uğraşılması gereken ıvır zıvır”dan sayıyor. aslında evet tam da böyle, madem “bir fabian kulübü bile olmayan kendisinin ne olduğu bile tanımlanmamış” bir topluluktan söz ediyoruz, madem özgürlük ve dayanışma partisi’ne “teklif edilmiş olsa bile” fiilen ödp akp ile ittifak edecek bir büyüklükte olmadığı için anlamsız bir öneridir bu, mesela ümit kıvanç’ın üç ayrı yazısında “bazen, acaba, diyorum, ergenekon meselesinde bazılarımızın sonradan çok ama çok utanacakları tavırlara kapılmasının temelinde, kurallar dışına çıkıp her türlü rizikoyu göze almış silahlı birilerine duyulan itiraf edilmemiş bir sempati mi var?”, “bir kısım sosyalistin ergenekon davasındaki tavrının necmettin erbakan’ın susurluk zamanındaki ünlü ‘fasa fiso’sundan farkı kalmadı. pek yakında, kendine devrimci diyen birilerince ergenekon’un gizlisi saklısı kalmasın diye çırpınmanın adı ‘gulu gulu dansı’ konursa ona da şaşmayacağız herhalde.”, “bir sol hareket lideriysen, senin kifayetsizliğini meydana çıkarabilecek şeyler söyleyen solcular için ‘bunlar liberal’ diye atar tutar, sen harbi devrimci olursun” demesinin altında yatan nedir? sakın, aslında yapılan özgürlük ve dayanışma partisi’ne ve tüm diğer sosyalist çevrelere “akp’yi destekle!” demek olmasın… desteklemediğimiz için sadece kıvanç değil diğer “sol liberaller” de hırçınlaştıkça hırçınlaşmasın? ertuğrul kürkçü’nün yetkince görünür kıldığı budur; eğer yanlış anlaşılmayacak ise buna tam olarak “suç üstü yapmak” denir. suç üstüdür üçünkü, yapılanın somut anlamı ve içeriği “devrimcilere” gidin akp ile bu meselede ortak davranın yoksa size her türlü yaftayı asarız, demek oluyor.

elbette belge bunu yapmıyor ve anlamaya çalışınca anlaşıyoruz; evet, “kendinizle sınırlı”sınız, görüşlerinize kıymet de veriyoruz ve ne dediğinizi çok iyi anladık, ama biz bu “siyasi tutum”u “doğru” saymıyoruz, çünkü bu tutum “ergenekon karartılmasın!” doğru tutumunun ötesinde -belge ‘bireysel tutumum’ dese de- akp hegemonyasına solun katılması nesnel sonucunu doğuruyor. dolayısıyla “ergenekon karartılmasın!” diyoruz ama onu karartacağından en ufak şüphe duymadığımız akp’yi desteklemeyi “dayak da yerken görmediğimiz, hep bize dayak atarken gördüğümüz için” “bugün yapılması gerekli devrimci siyasi hamle” olarak görmüyoruz. bu kadar basit ve kıvanç’ın sandığı gibi “sosyalizm tehlike altındaysa” da bu yüzden değil…

siyasi islam karşısında tutum

belge, ikinci yazısında ittifak sorununa “daha içeriden sosyalist bir terminoloji ile” devam ediyor. buna bıyık altından gülen de olmuştur, ben şahsen -mesafe o kadar açılmamış hala diye- sevindim ama gene anlaşamıyoruz. bir kez, küçükömer’i çok farklı anlıyoruz. 2002 seçimlerinde, akp çoğunlukla seçimi alınca “idris küçükömer gerçekte ne demişti?” başlıklı yazıda şu değerlendirmeyi yapmıştım, tekrar ediyorum: “benim anladığım küçükömer akp’yi kesinlikle ve kesinlikle ‘sivil toplumun iktidarı’ olarak selamlamazdı. ama bir kez daha islamcı-doğucu halk kesimlerinin öfkelerinin mistisize edilerek akp’ye oy vermelerinin pasif müsebbibi olduğu için sola sitemle uyarıda bulunurdu. akp’yi, kırılgan burjuva hegemonyaya ulus-ötesi sermayenin de desteğiyle güç veren parti olarak hedef tahtasına koyar ve ‘sivil toplum’u pek seven akp’lilere, bu memleketin temel sorununun ‘sivil toplum’ olarak sizin gibi politik elitleri (gerçekte politik toplumun yeniden üretimini) çıkarmasında yattığını söylerdi. bugünün sivil toplumcuları ile de, ‘sermaye kesimimiz çağdaş bir sivil toplum oluşturulmasını istemez, onlar için halkın yığınlardan oluşması daha yararlıdır’ diye münazara eder; solculara da, sağ ve sol sınıf ilişkileri belirlenimlidir, üniversite köşelerinden ya da gazete sayfalarından yapılan solculuğun ölçüsü bu belirlenimdir diye çıkışırdı.” bu tekrarı yapınca, belge’nin ikinci gün önerilerine neden katılamadığımı da açıklamış oluyorum.

tarafsızlık ithamının yanlışlığı

üçüncü yazısında ertuğrul kürkçü’ye belagat yoluyla yapılmış bir “ince dokundurma” var. ertuğrul kürkçü’nün “bizi ilgilendirmez, birbirlerini yesinler” tavrını almadığını açıkça yazıyor belge. bu tavrı almadı diyor ve almadı da gerçekten. ama cümle öyle devam ediyor ki, kürkçü’yü bu tavrın sahibi sanmamak için paragrafı bir daha okumak gerek… üstelik, belge’nin ümit kıvanç’ın halet-i ruhiyesine yakın bir şekilde “doğrusu, bravo!” diye kinaye ile anacağı bir durum da yok ortada. oğuzhan müftüoğlu birgün gazetesi’nde “tarafsızlık meselesine açıklık getirelim” diye başlıyor ve “tuhaf diyorum, çünkü egemen sınıflar içindeki bir çatışmada bir tarafın arkasında durmamayı öngören bizim tutumumuz sanıldığı gibi tarafsızlık veya seyircilik değil, tam tersine ikisine de karşıtlık ifade eden bir üçüncü taraf siyasetinin savunusundan ibarettir. fillerin ayakları altında ezilen çimenler adına, gücümüz yettiği kadar fillerin ikisini de tepelemeye çalışmayı ve ikisini de tepeleyecek güce ulaşmak için mücadele etmeyi ifade eden bir tutumdur.” diyerek konumunu tanımlıyor. birgün gazetesi’nin “yiyin birbirinizi” manşetinin tarafsızlık anlamına gelmediğini defalarca açıkladığını da unutmamak gerek… bu durumda, belge, sosyalist hareketin tarih ve deneyimlerine değinerek başladığı ve “proletaryanın devrimdeki demokratik görevleri”ni değme “aşamalı devrim” özetçisinden “iyi” çıkardığı yazısını neyi ve niye kutlayarak bitiriyor anlaşılmıyor. hele de konuyla ilgili son yazısında “birlikte” kuracağımız “anti-kapitalist halk bloku”nun açmazlarını ve olanaklarını kendi açısından tartıştığını okuyunca… tartışıyor, teorik olarak bu üçüncü blokta yer alabileceği de anlaşılıyor ama yazının sonu başına bağlanınca, pratik nedenlerden bizim cepheyi (üçüncü kutbu) değil “akp ile ab reformları çizgisinde örtük bir ittifakı ya da akp’ye karşı tarafsızlık siyasetini savunuyor”. kendi tercihidir, ama bu tercih de “kinaye”yi anlamlı kılmaya yetmiyor.

ilker başbuğ’un demokratlığı…

bu üç konu dışında, belge’nin seri yazıları ileri sürdüğü gibi “sorunları aydınlatma” çabası güdüyor. yıldıray oğur adlı yazarın ise kesinlikle böyle bir derdi yok, anlama çabası ise hiç yok. bir yazısında “liberal sol revizyonist sapmaya karşı geleneksel solculuğun sancağını gönderde” tutma görevini üstlendiğini ileri sürdüğü ertuğrul kürkçü’nün söz konusu söyleşisinden çıkara çıkara, “aşiretçi” olduğunu çıkarıyor. ona geleceğim. ama önce, kürkçü ile ilgili ilk “değerli” tespitini “anlama”ya çalışalım. kürkçü diyormuş ki, “başbuğ da liberal ve demokrat!”. demiyor. hiç demedi, ne okudum ne duydum. dediği şu: “tsk için nato vazgeçilmez bir yapıdır. nato’nun merkezi gücü abd’dir, ama tsk’nın en yakın mesaide bulunduğu güçler de ab üyesi ülkelerin ordularıdır. dolayısıyla tsk’nın bir bütün olarak ab perspektifiyle ve nato’yla bir çatışma halinde olması söz konusu olamaz, devletin merkezi kurumlarının biri bir tarafa öbürü öbür tarafa gidemeyeceği için de mantıken bu böyledir.” yıldıray oğur’un “anlamama” eylemine konu ettiği yazısında da kürkçü, ilker başbuğ’un 2007 yılı içinde yaptığı konuşmasından yola çıkarak, “bu yaklaşımın, silahlı kuvvetlerin büyük sermaye ve liberal/muhafazakâr aydınlarla uluslararası kapitalizmin ve neoliberal küreselleşmenin mantığına uygun -ancak “askeri vesayet”in devamını da kollayan ve “otoriter” avantajlar peşinde koşan- ‘ergenekon milliyetçiliği’nden arındırılmış yeni bir mutabakatla taçlandırılacak bir restorasyon perspektifini dile getirdiğini söyleyebiliriz. bu mutabakatta emekçilere ve sola hiçbir yer olmadığını eklemeye bilmem gerek var mı? ‘ulusalcılar’, onlar da ‘ödünsüz antiemperyalizm’ arayadursun silahlı kuvvetler komuta kademesi neoliberal küresel piyasa gerçekliğinin demirden yasalarına tüsiad’dan da tayyip erdoğan’dan da daha vakıf görünüyor.” tespitini dile getiriyor.

ilker başbuğ artık genelkurmay başkanı. devir teslim konuşmasında da kürkçü’nün tespitlerini tümüyle doğruluyor: “yaşamakta olduğumuz küreselleşme çağında, küreselleşmeye toptan karşı çıkarak, ülkeleri küreselleşmenin dışında tutmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değildir. önemli olan, ulusal menfaatlere ve ulusal kültüre zarar vermeden, küreselleşmenin içinde yer almaktır. (…) küreselleşme çağında, bireyin ve özgürlüklerin daha çok öne çıkışı doğaldır. ancak “devlet”, “birey” ve “özgürlük” kavramları var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. birinin diğerinin aleyhine genişlemesi her üçünü birden tehlikeye sokar. dolayısıyla, bu hassas dengenin korunması demokrasiler için özel bir önem taşır. bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen önemli bir görevdir. (…) türk silahlı kuvvetleri için; avrupa birliğine tam üyelik, atatürk’ün amaçladığı “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma” doğrultusunda, önemli bir araç anlamını taşımaktadır.” başbuğ, bunları dediği için liberal ve demokrat olmuyor; çünkü bunları söylemek (ab’ci olmak) liberal olmaya yetiyor ama demokrat olmaya sanırım yetmiyor. oğur, taraf başyazarı ile başbuğ’un ve hatta kendisinin de “aynı küreselleşme terminolojisi” içinde konuştuğunun farkında olmayabilir; ama biz görüyoruz ve söylüyoruz. mevzu budur, dolayısıyla oğur’un entelektüel “kapasite”si ilgi alanımız dışında, ama bizi “okumaya değer bulmadığı” gibi dünya marksist yazınını da izlemediği anlaşılıyor. kendi tercihidir, ama bu tür tercihler “anlamadığım mevzuyu uydururum” noktasına götürmemeli kişiyi… sadece tarihsel materyalistlerin çıkardığı praksis dergisi külliyatına göz atarsa ne demek istediğimi anlayacaktır.

“aşiretçi siyaset” sorunu

oğur’un bu davranış şekli, ertuğrul kürkçü’nün açıkça “görünür kılan” kapsamlı röportajı sonrasında yazdığı yazıda iyice yüz çevirmemizi gerektiren bir hal alıyor maalesef. kürkçü, “aşiretçi” imiş… yanıtlanamaz bir “yargı” bu. oğur’un bu “yargı”dan kurtulması için kürkçü’nün akp’nin kürt sorununu çözmek için parmağını kıpırdatmamasını, attığı her adımın neoliberal politikalarla şekillenmesini, 1 mayıs’larda ve başka her fırsatta işçilerin haklı taleplerini copla ve dayakla susturmasını, alevilerin ve gayri-müslimlerin hakları konusunda adım atmamasını, üniversitelerin sorunlarını yök sistemini kendi siyasi eğilimi ve cemaati lehine işler hale sokarak daha da ağırlaştırmasını “görmezden” gelmesi gerekiyordu sanırım.

sayın oğur, yazısının sonunda bu yargısını değiştirebileceğimiz tek eylemi işaret ederek, “affedebilir misiniz” diye soruyor. insanlık suçu işleyenlere karşı bir insan olarak benim “affetme” yetim yoktur. kürkçü’nün de olacağını sanmıyorum. sözünü ettiğimiz suçları işleyenler, insanlığın bugün geldiği aşamada bile uluslararası ceza mahkemesi tarafından kovuşturulmaktadır. sivas’ta 37 kişiyi “diri diri” yakanlar insanlık suçu işlemişlerdir; ben affetmiyorum. kahramanmaraş’ta hamile kadınların karnını deşenler insanlık suçu işlemişlerdir; ben affetmiyorum. affetmiyorum, çünkü affedersem sayın oğur, sadece alevilerin neden protesto ettiğini anlamak yerine alevileri eleştirmeyi seçecek kadar çok beğendiğin cumhurbaşkanının değil, senin bile darfur’da soykırım yapanların elini sıkarken utanmayabileceğinden endişe ediyorum. umarım, çok yersiz bir endişedir bu… yine de yazmak zorundayım: siyaseti modern sınıf mücadeleleri ekseninde tasavvur ederek eyleyenlere “aşiretçi” demek ama siyasi alanı zapt eden cemaatleri görmeyerek onları sivil toplum gücü saymak, mesela konya’da ölen çocukları dinci gericilik gerçeği üzerinden demokratik siyasetin konusu yapmak isteyenlere karşı bu gerçek cemaat ve aşiretlerin estirdiği berbat teröre liberal demokrat gerekçeler uydurup katılmak, mevcut iktidarın her türden uygulamasına mazeret bulurken devrimci muhalefetin her dediğine yaftalar yapıştırmak gibi göstergeler, kimin kimlerin elini utanmadan sıkabileceğine dair öngörüde bulunmak için kafi düzeyde…

çakır’ın marksizmi

sayın hüseyin çakır ise, tamamen “wishful thinking” (herhangi bir durumu safça kendinden yana iyiye yorma) sayılması gereken önermelerle dolu yazısında kürkçü’yü kemalist açmaza düşmekle “itham” ediyor. bu ithamı bir “görüş” saymak çok zor. zor zira, yazı daha baştan, kürkçü’nün toplumsal kurtuluş lafzı ettiği için marksizmden koptuğunu ileri sürüyor.

öncelikle belirtelim, hüseyin çakır’ın marksizmle ilgisi, bizim okuduğumuz marx’ın metinlerine kesinlikle dayanmıyor; sbkp marksizmi eğitiminden geldiği için olsa gerek, çakır’ın marksizm sandığı şeyle bizim marx yorumumuz arasında hiçbir bağ yok. işçi sınıfının kurtuluşu, “toplumsal kurtuluş”tur. aralarında bir ayrım bulunmuyor. bu yaşıma kadar da, “işçi sınıfının kurtuluşu”ndan söz edenin marksist, “toplumsal kurtuluş” diyenin ise marksizm dışı olduğunu ne duydum ne de okudum. acaba, marx’ın gotha programını eleştirdiği lassalle mı yanlış şekilde canlandı çakır’ın zihninde… sayın çakır kendini eski “sosyalist anavatan” günlerinde hissetsin diye satır satır alıntı da yapardım ama hem yazısının sonunda sayın çakır kendisini revizyonist ilan ediyor hem de konu ile ilgisi yok lassalle’ın. o başka şey söylüyor.

kürkçü’nün birilerini “liberal sol” saydığı da tamamen hüsnükuruntu. kürkçü, “kendilerine liberal sol denilmesine izin verenler” diyor; son derece özenli bir ayrım yapıyor. belge, bu dikkatin farkında ve yazının başında belirttiğim gibi aynı özenle yanıt arıyor kürkçü’ye ve kendi adına böyle denilmesine niye izin verdiğini de açıklıyor. kürkçü’nün kimseyi, bu tür tasnifler içine sokma ve bundan siyasal bir kazanım elde etme beklentisi içinde olma gibi bir tutumu yok. böyle bir tutumun somut sınıf mücadeleleri içinde karşılığı da yok zaten. fakat sayın çakır bundan bir şey umuyor ki, kürkçü’ye marksist değil diyor; herhalde ileride kemalist açmaza bu yüzden düştü demenin yolunu açmak için…

sonraki bölümde görüşü değişiyor çakır’ın; aslında marksist-leninist olan kürkçü’nün, kendisini bir tür “yeni solcu” olarak göstermek amacı ile “emek ekseni” gibi kavramlar kullandığını ileri sürüyor. kürkçü’nün buna neden ihtiyacı olsun ki, bilmeyen varsa bir de ben duyurayım: ertuğrul kürkçü, lenin’i çağdaşımız olarak gören ve siyasi deneyimine eleştirel değer tanıyan -bu bakımdan biri kendisine leninist derse gocunmayacak- devrimci marksist’tir. “emek ekseni” ile kastedilen de “toplumsal kurtuluş” temelindeki siyasettir. sayın çakır, kürkçü “yeni solcu” değildir, saklanan bir şey yok, vehmetmeyin.

çakır’ın kendinden yana iyiye yorması

madde madde ve kısaca yazayım:

1- kürkçü’nün “demokrasiyi küçümsemek söz konusu bile olamaz. demokrasinin sınırlarındaki her genişleme iyidir. sorun akp’nin bir demokrasi dinamiği olmasına imkân vermeyen öz tabiatıdır.” cümlesinden demokrasinin akp’ye indirgendiğini çıkarmak için özel bir yetenek gerekir. buradan kürkçü’nün türkiye’nin demokratikleşemeyeceği sonucunu çıkardığını yazmak için ise başka bir şey. bu cümle şunu diyor sayın çakır: “akp türkiye’de demokratik bir siyasi fail olmadığı gibi, tarihsel olarak da demokratikleşme yönünde istek duymaz. akp’nin demokratik potansiyelinin sınırı başbuğ’la yaptığı uzlaşmadır, küresel sermayenin gereksindiği neo-liberal politikaların sürekliliğidir.” eleştirecekseniz bunu eleştirin, kurmayın. hem siz leninist falan olmadığınıza göre “sol çocukluk hastalığı” falan komik oluyor…

2- kürkçü, akp analizi yaparken “sermaye hâkimiyetini islami değerlerle bütünleyerek kalıcı kılmak” diyor. çakır’a göre böyle diyerek, marksist analizle, kemalist analizi iç içe geçirmiş oluyor çünkü marksist düşüncede “sermayenin vatanı, dini, imanı yoktur”. devamı şöyle: “kemalistlerin ürettiği ‘yeşil sermaye’ özünde sermayeyi iyi-kötü diye ayırıyor. kürkçü kemalist dili kullanarak tahlil yapıyor.” neresini düzeltelim bunun? kürkçü sermayeyi yeşil/yeşil olmayan diye ayırmıyor, onlar kendileri ayrılar zaten birinin müsiad’ı diğerinin tüsiad’ı var, ama o da ayrı bahis; kürkçü’nün dediği, kendi ifadesiyle “sermayenin, dinin ve silahın gücünün halkın tepesinde birleştiği”dir. ayıran yok sayın çakır, aksine birleştiğini, halkın tepesinde birleştiğini söylüyor! kürkçü’nün dediği, sermayenin siyasi egemenliğini yeniden üretirken ideolojik olarak siyasal islama da hegemonya kapasitesini arttıracak şekilde razı olduğudur. zaten, “dinci gericiliği” siyasal bir sorun olarak karşımıza diken de bu sermayenin “rıza”sı, ılımlı islam’a verilen küresel onaydır. 12 eylül rejimi ne yaptı sanıyorsunuz, hepimizi kuran kurslarına tıktı! kendi başına yapmadı bunu, küreselleşme sürecinin gerekleri ile uyum içinde yaptı: ‘özalizm’ dediğimiz de bu işte. kaldı ki, kemalist analiz diye bir şey de yok. kemalist bir yöntem yok çünkü, alalım onunla analiz yapalım. bir kez daha, vehmetmeyiniz…

devlet kapitalizmi – özel sektör kapitalizmi sahte ayrımı

3- çakır’a göre, türkiye’de kapitalizm “devlet kapitalizmi” iken “özel sektör kapitalizmi”ne dönüşüyor; bu dönüşümü gerçekleştirenler “ilerici ve demokratik talepleri olan”lardır, yazısında küreselleşme sözcüğü yok ama belli ki cemil ertem gibi bu süreci küreselleşen sermayenin belirlediğini de kabul ediyor, kürkçü, devlet kapitalizmi ile özel sektör kapitalizmini kapitalizmin özünde eşitlediği aradaki farkları göremediği için, içinden geçtiğimiz süreçteki demokratik ittifak potansiyellerini de göremiyor. sayın çakır, -burjuvazi lafını etmekten özellikle uzak durarak- demokratik failin kim olduğu konusunda da susarak (işçi sınıfı mı, burjuvazi mi, sermaye mi, bir bütün olarak kapitalist üretim tarzı mı, küreselleşme mi, yoksa siyasi aktörler akp mi, abd mi, ab mi???) özetle, bize özel sektör (sermaye) kapitalizmi lehine tutum alalım diyor. çünkü, geliştikçe ülkeyi nesnel olarak demokratikleştiriyor!

sayın çakır böyle düşünebilir, bu düşünceleri çakır’ın hala kendini eleştirel marksist ve dahi sosyalist sanmasına hürmeten “fikir” diye ciddiye de alıp yanıtlıyoruz: bir kere, devlet kapitalizmi, özel sektör ya da sermaye kapitalizmi gibi kavramları “kavram”dan sayabilmemiz, açıklayıcılık atfedebilmemiz için çakır’ın belini kırıp kapital değilse de bir broşür yazması gerek. kapitalizm sermayenin tarihsel hareketinin belirlediği bir üretim tarzıdır ve bu üretim tarzı içinde kapitalist devlet, sınıf mücadelesinin seyrine göre çeşitli (parlamenter demokratik, bonapartist, faşist, nasyonal sosyalist vb. başka başka) biçimler alabilir. devlet kapitalizminde “otoriter rejim” olur, özel sektör (sermaye) kapitalizminde “parlamenter demokratik rejim” olur tezi çakır’ın “özgün” tezi! fazladan çakır, türkiye’de batı tipi (?!) burjuvazi de yok diyor. bilindiği gibi, batı tipi (?!) burjuvazi 1848 devrimlerinden sonra demokratik taleplerinden hızla sıyrılmış gerici bir sınıftır ve emperyalizm döneminde tümüyle gericileşmiştir. sermayenin tarihsel hareketi, bir olası demokratikleşme sürecini bu tarihten itibaren “kendiliğinden” doğurmamıştır. sayın çakır, sermayenin demokratik potansiyellerine inanmaya ve iman etmeye devam edebilir, ama bana göre, türkiye’de sermayenin demokratik potansiyelden çok ihtiyaç duyduğu şey fabrikalarında bizzat çalışan ve mahallede yedek işçi ordusu olarak bekleyen bağımlı sınıfları yeni hegemonyanın altında disipline edecek ılımlı islamdır. bunu söylemenin kemalizmle ne ilgisi var?

4- sayın çakır’ın bir de şu cümlesi var ki aktarmalı: “devlet kapitalizmi, ideolojik olarak milliyetçilik, ulusalcılık ve egemenliğini korumak için antiemperyalizmle varlığını sürdürmeye çalışıyor.” anti-emperyalizmin de devlet kapitalizminin ürünü olduğunu öğrendik ya ne gam! vaktiyle mahir çayan, emperyalizmin “içsel bir olgu” haline dönüştüğünü söylediğinde, anti-emperyalizmi anti-kapitalizme ayrılmaz bir şekilde bağlıyordu. o zamanlar da çakır türü marksizm emperyalizme karşı “ulusal demokratik cephe”ler, demokratikleşme stratejileri ile ittifaklar buluyor, anti-emperyalizmin zorunlu şartı olarak kendi kapitalist devletine tutum alan devrimcilere “goşist” diyordu. bazı şeyler hiç değişmiyor! şimdi emperyalizm yok oldu, globalizm geldi ve bu globalizm, demokratik cepheyi kuruyor!

devlet, devrim ve demokrasi sorunu

5- çakır’ın kürkçü’ye yönelttiği “marx’ın sınıfsız toplum ütopyası olan komünizm sözleriyle, komünizmi amaçlayan siyasi iktidarı (sosyalizm) aynı şey gibi görmek” eleştirisi gerçekten beni hayretlere düşüren cinsten. sayın çakır, alıntı zamanı geldi, gotha programını eleştirirken marx, “kapitalist toplum ile
komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” der, yani sosyalizm “komünizmi amaçlayan siyasi iktidar değildir” (onun öyle olduğunu sbkp sanıyordu!), aksine “uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle komünist toplumun birinci aşaması”dır. bu aşamaya bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, “devlet” sosyalist falan olmaz, proletaryanın devrimci diktatörlüğü içinde sönümlenmeye başlar. e tabi bunları anlamanız çok güç, bırakın sosyalist olmayı, yozlaşmış bir bürokratik diktatörlük olan sscb’de komünizme geçildiğini bile vaktiyle ileri sürdüğünüz için… devrimciler, hatırlarsanız, sadece kendi kapitalist devletlerine karşı mücadele etmiyor, sscb’de kapitalist restorasyon -geriye dönüş- mümkündür diye sizi “ayılmaya” davet de ediyordu. dinlemediniz, soluğu yeni demokrasi hareketi’nde aldınız, şimdi de, “[ne olduğunu kimsenin bilmediği] özel sektör (sermaye) kapitalizmi, muhasebe, hesap, kitap, kayıt bilir” diye “demokratik strateji” kuruyorsunuz. alın size “gerçek demokrasi stratejisi” engels’ten gelsin: “ve özgürlükten sözedilmesi olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır.”

6- sayın çakır, devrim-reform tartışmasına ise hiç girmiyorum. özel sektör kapitalizmi gelişiyor destekleyelim diyen sizi benim “reformcu” sayma olanağım dahi yok. sbkp’den öğrenilen marksizmle, sınıf mücadelesi içinde öğrenilen marksizm arasında epeyce fark var. biri, marksizm olmasa gerek… bana göre “özel sektör kapitalizmi” lehinde demokratikleşme programı geliştirmeye cevaz verene marksizm denemez. ama siz buna eleştirel marksizm, revizyonizm falan diyorsanız, sizin bileceğiniz iş; ben sadece “özel sektör kapitalizminin gelişmesinden her biri sonuçsuz kalmaya mahkum demokratik stratejiler devşiren” bildik bir zihniyet görüyorum. siz de muhtemelen, bana baktığınızda, “marksist olmayan bir marksist-leninist”lik, kendinden menkul bir “devrimcilik” falan görüyor olacaksınız. artık ne demekse; “goşizm” olmasın sakın!

sonuç yerine…

aslında lafı gevelemeye gerek yok, temel meseleyi ahmet altan “sol ve globalizm” yazısında dile getirdi; altan’a göre, artık işçi sınıfı, sömürü yok, hatta burjuvazi bile kalmayacak, geçerli ve gerekli olan tek şey globalizm: “globalizm, sınırsız tek bir dünya demek. peki, enternasyonalizm ne demekti? o da “sınırsız tek bir dünya” demekti. insanlık, sınırsız tek bir dünyaya doğru yürüyor ama bunu işçi sınıfının değil kapitalistlerin öncülüğünde yapıyor. şimdi devletler ortadan kalkıyor. yakında bizim bildiğimiz sınıflar ortadan kalkacak. (…)”

bunların hiçbiri niyet olmanın ötesinde gerçek değil. sınıflar var, işçi sınıfı tüm dünyaya yayılmış, genişlemiş ve daha halklaşmış olarak var, yok olması yönünde bir eğilim olduğuna dair işaret de gözlenmiyor. sömürü var, sermaye ve onun “küreselleşme” saldırısı sömürü oranını daha da arttırmak için elinden geleni yapıyor. sabancı fabrikasını aynı arzu ile mısır’a taşıyor. daha kötüsü, aynı itki ile sermaye dünyayı yani geleceğimizi fiziksel olarak da yıkıma uğratıyor, kapitalist üretim tarzı ekolojik felaketi dayatıyor.

giydiğiniz tişörtleri, kullandığınız kalemleri, içtiğiniz sütü, aldığınız gazeteyi hala işçiler üretiyor. onlar yokmuş gibi siyaset yaptığınızda ister istemez “hayal dünyasında” yüzüyorsunuz. ve güzel düşler görüyorsunuz. biri, somut örnekte kürkçü, sizi düşünüzden uyandırınca da “uyanmak istemeyen sabahçı çocuk” gibi huysuzluk ediyorsunuz. ya gerçekten karşıdan karşıya geçerken eli tutulması gereken bir çocuk kadar safsınız, ya da… ne yaptığınızı “çok iyi” bildiğinizden “gelişen özel sektör kapitalizminin demokratik potansiyellerinden” hem de tuzla gözünüzün önünde iken dem vuruyorsunuz.

e, ne denir, “siz bilirsiniz!”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.