Bir Komüniste ‘Dua’: Omuz Başımızda Boşluğu

can dündar

nazım’ın onu karşılarken yazdığı dizeleri onu uğurlarken söylüyoruz ardından:

güle güle… / biz bıraktığın gibiyiz / ustalaştık biraz daha / taşı kırmakta / dostu düşmandan ayırmakta…

ne zaman arnavutköy’den geçsem, o güzelim kırmızı yalının penceresinde onu arardım. bazen her zamanki köşesinde, ak saçlarıyla denizi süzüyor olurdu.

bazen kaybolurdu.

kayıpsa bilin ki, gönüllülerden birinin kulağına yüksek sesle okuduğu bir romanı dinliyordu.

geçen hafta o köşeden ebediyen koptu.

oysa “dalya” demesine pek az kalmıştı.

nail çakırhan, türkiye komünist partisi’nin yaşayan en eski üyesiydi.

kendi deyimiyle 1930’da “nazım’ın partisi”ne, 1933’ten sonra da “esas partiye”, yani tkp’ye üye olmuştu.

komünistti. şairdi. gazeteciydi. mimardı.

savaş öncesi sovyetler’e eğitime girmiş, orada sosyalizmi yaşamış, evlenmişti.

eşi dokuz aylık hamileyken komintern, türkiye’ye dönmesine karar vermiş, o da çaresiz kabul etmişti.

1937’de partiye emanet ettiği doğmamış çocuğunu ne zaman görebilmişti biliyor musunuz?

1979’da… yani eşinin karnında bıraktığı çocuk, 42 yaşına koca bir adam olduğunda…

o da nazım gibi 30’lu, 40’lı yılların bir bölümünü hapishanelerde geçirmiş, 50’lerde kendini mimariye vermiş, akademik eğitimi olmayan bu dalda geliştirdiği kendine has mimari tasarım anlayışıyla “ağa han mimarlık ödülü”ne değer görülmüştü.

dua niyetine

bu koca çınarla üç kez, üç ayrı vesileyle söyleşme şansı bulmuştum.

biri ondan nazım’ı dinlemek için…

biri tan matbaası baskınını anlatması için…

biri de mimarlık konusunda fikrini almak için…

her üçünde de giderek ilerleyen yaşına, zor gören gözlerine, artık işitmekte zorlanan kulaklarına rağmen akıl almaz bir bellek ve parıldayan bir beyinle yorulmaksızın anlatmış, anlatmış, anlatmıştı.

bugün onun anısına, o anlattıklarından bir demet sunmak istiyorum size… nazım’ın ona yazdığı bir şiiriyle birlikte…

beni onunla ilk tanıştıran değerli dostum melih’in dediği gibi… “dua niyetine…”

nail çakırhan’a ağa han mimarlık ödülü’nü kazandıran ev.
çakırhan’a ağa han mimarlık ödülü’nü kazandıran ev.

nazım, atatürk’ün çağrısını nasıl reddetti
“ben deniz kızı eftalya değilim!”

nail çakırhan, nazım’dan konuşurken “ben nazım’ı kadın gibi kıskanırdım” demişti:

“otururken nazım birisiyle fazla meşgul olsa, rahatsız olurdum. o kadar çok severdim nazım’ı… o da beni severdi, bildiğim kadarıyla..”.

saatler süren nazım sohbeti sırasında ondan dinlediğim çok özel bir anıyı burada aktarmak istiyorum:

“bir gün erenköy’deki evde oturuyoruz, telefon çaldı. samiye geldi:

‘-nazım seni arıyorlar’ dedi.

arayan da onun teyzesinin kocası salih rıfat… saraydan arıyorlarmış.

nazım dinledi. birdenbire sinirlendi.

‘ben deniz kızı eftalya değilim’ diye bağırıp kapattı telefonu…

gelince ‘nedir, ne oluyor’ diye sorduk:

‘atatürk beni görmek istemiş, saray’a gelmemi ve orada şiir okumamı istiyormuş’ dedi.

‘ben de deniz kızı eftalya olmadığımı söyledim’ dedi.

ben bugünkü kafamla onun yerinde olsam derhal giderdim. bir zararı yoktu ki… yani atatürk’ün sofrasında şiir okumak o kadar kötü bir şey değildi ki…

kaldı ki tkp, 1926 viyana kongresinde türkiye’nin burjuva demokratik devrimi için mustafa kemal’in hattıyla beraber olma kararı almıştı. o karara da uymuş olurdu.”

çakırhan’ın tanıklığıyla tan baskını

“4 aralık 1945 günü bir grup gelip de tan’ın kapısına dayandığında ben içerideydim. pencereden dışarıyı seyrediyordum. karşıda sulet ve inkılap kütüphanesi vardı. sokakta bir kaynaşma oldu. karşıdan uzak bir uğultu halinde ‘kahrolsun komünistler’, ‘komünistler moskova’ya’, ‘türkiye komünist olmayacaktır’ gibi sloganlar duyduk.

ellerinde taşlar, balyozlar, türk bayrakları olan kalabalık, cağaloğlu yokuşu boyunca inmeye başladı.

ben zekeriya’ya telefon edip vaziyeti haber verdim.

‘hiç korkma! ben vali lütfi kırdar’la konuştum, polis şimdi geliyor, orayı emniyet altına alacak” dedi bana…

kuvvet bir süre sonra geldi gerçekten de… karşıdaki kütüphaneleri güvenlik çemberine aldı, tan’ın önünü serbest bıraktı.

kalabalık gittikçe büyüdü. bazı patırtılar gürültüler oldu. bazı dükkanları yakmaya, yıkmaya başladılar. ben de dikkatle seyrediyordum. ama hâlâ aklıma tan’ı yıkacakları gelmiyordu.

baskın ve talan

gürültüden sonra, önden birkaç kişi, arkadan büyük bir kalabalık girdi binaya…

birdenbire bir taş geldi benim odaya…

ve cam olduğu gibi indi. ben tam zamanında çekilmiş bulundum. bir taş daha gelir diye siper aldım. derken birdenbire havaya kaldırıldığımı hissettim. dört-beş kişi vardı. beni hızla ikinci kattan aldılar. çatıdaki camdan üçüncü kattaki çatıya çıkardılar. dediler ki, ‘biraz yürü. bir çatı daha göreceksin. oradan in aşağıya… doğrudan yan sokağa, meserret’in önüne çıkacaksın.’

ben dedikleri gibi yaptım. meserret’in önüne geldim. kalabalık binanın önünü kaplamıştı. ellerinde balyozlarla kapılara vuruyorlardı. seyretmeye başladım. bu sırada birisi geldi yanıma, ‘sen deli misin’ dedi. beni kolumdan tuttu, yan sokaklardan birindeki arabaya bindirip eve gönderdi.

ben yine duramadım. bir müddet sonra çıktım, tan’a geri döndüm. gördüğüm manzara şuydu:

tan’ın içine girmişler. içerde dizgi, baskı makinelerini kırmışlar. kağıt bobinleri denize doğru yuvarlamışlar. caddede trafik durmuş, bobinler sirkeci’ye doğru yuvarlanıyor.

baskından çıkan bakanlar

akşama doğru beyoğlu caddesine çıktım baktım, beyoğlu caddesinde her taraf kağıt, cam kırıkları doluydu.

orada cami baykurt ve sabahattin ali’nin çıkarmaya karar verdikleri yeni dünya dergisi vardı. bir de rus kütüphanesi… baktım, orayı da kırıp dökmüşler.

bu bir tertipti ama bazılarının dediği gibi inönü’nün tahriki olduğunu hiç sanmıyorum.

o yeni başlayan demokrasinin bozulmasını istemiyordu. ama kendi kontrolünde devam etsin istiyordu.

olayların başında ise halk partisi’nin istanbul il başkanı vardı. o adam, sonradan 1940’ların sonuna doğru sosyalist parti’yi kurdu. baskına katılanlardan bir kısmı sonradan sosyal demokrat geçindi. bir kısmı ise demokrat parti iktidarında bakan oldu. olacak iş mi?”

nazım’dan nail çakırhan’a…

“hoş geldin!
kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun…
hoş geldin!

ayrılık uzun sürdü.
gözledik…
hoş geldin!

biz
bıraktığın gibiyiz.
ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta…

hoş geldin.
yerin hazır.
hoş geldin.
dinleyip diyecek çok.
fakat uzun söze vaktimiz yok.
yürüyelim…..”

kaynak: milliyet, 19 ekim 2008

“Bir Komüniste ‘Dua’: Omuz Başımızda Boşluğu” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s