Emret Komutanım…

hale özgür kıyıcı

haleozgurkiyiciaskerlik anılarını, erkekler anlatır sanılır ama annelerin, eşlerin de anlatacakları vardır. eş ya da anaysanız, tutuklu olarak değil de asker eşi, anası olarak başka bir tutukluluğu yaşayacaksınız demektir. çocukluğum da o kışlalarda bir subay kızı olarak geçmişti. o dönemimin de hafızamdan silemediğim izlenimleri vardır. askerliğini 36 yaşında gecikmeli icra eden bir eş ve iki oğlunuz varsa, artık o kışlalardaki çocukluk da başka bir tutukluluktu… subay-astsubay ayırımına daha çocuk yaşlarda isyan etmiştim. mahfelleriniz –şimdi orduevi diyorlar- ayrı, kamplardaki konakladığınız yerler ayrı, yani anlayacağınız subay ayrı bir sınıf… haksızlık etmeyeyim; babam bu konuda karşı duyarlı idi. esas konumuz “memet”in eşi-anası olmak.

kasım 1981, burdur: muhabere eri m. lütfi kıyıcı

12 eylül’ün fırtınalarının dorukta olduğu dönemde askerlik yapması beni çok huzursuz kılmıştı. ama ne çare ”vatan borcu”, yapacaksın. borcumuzu taksit-taksit de ödeyemeyiz ki…

avukatlara da 4 aylık askerlik yapma imkânı tanınınca, garibim kuzu kuzu yollara düştü. yollara düşerken ben de arkasından burdur otele neredeyse yerleştim. sağcı-solcu gece yarısı yatakta uyuyanı kaldırıp sıkıyönetime gönderiyorlardı. akıbetini araştırmak ise yürek isterdi.

cuma günü saat 17.00 oldu mu özgürlüğüne kavuşturmak için kışlanın önünde kuyruğa girip sevgili eşimi kışladan dışarıya çıkarma savaşı vermenin belleğime nasıl kazındığını şimdi daha iyi anlıyorum. mutat cuma’lardan birinde çarşı izni de dâhil olmak üzere tüm izinlerin kaldırıldığını anons etmeye başlamışlardı ki, siyah kırmızı plakalı bir araç nizamiye kapısında durdu ve araçtaki asker nizamiye nöbetçisine bir evrak verdi. aracın içindeki kişinin milli eğitim bakanlığına atanan hasan sağlam paşa olduğunu fark edince bir dolaplar döndüğünü hemen anlamıştım. zira oğlu da kısa dönem askerliğini yapıyordu. bu dedikoduları ise kışla nizamiyesinin kapısında beklerken öğrenmiştim.

kaldığım otele dönmeye karar vermiştim ama bu ayrıcalığın peşine düşmeyi düşünerek vazgeçtim. nerede kaldıklarını tespit etmek için nizamiyedeki nöbetçi astsubaya bu ayrıcalığın nasıl olduğunu sorarken telsiz anonsundan hasan sağlam paşanın orduevine gideceği anonsunu duydum. tartışmayı bırakıp orduevinin yollarına düşmüştüm. sonucu ne olursa olsun kesin kararlıydım olay çıkarmaya. tugay komutanı tuğgeneral nevzat çetiner’di. sancağını da çaldırmış olan kişilerle hesaplaşmayı kafama koymuştum. (böyle bir sabıkası vardı bu alayın.)

orduevinin kapısında giriş kartı soruluyordu. subay kızı olmama rağmen bu kimliğim yoktu; gerek duymamıştım bu kimliği almaya. bu yaşanan ayrıcalığı, astların üstlerine anlatmalarını talep etmiştim.

burdur’un kavurucu soğuğunda dış nizamiye kapısında beklerken bir görevli gelerek beni haşlayabileceğini zannedip konuşmaya başlamıştı bile. gerekçeleri ise utanç verici idi. sağlam paşanın abd’li gelini müşerref buyurduğundan bu ayrıcalığın uygulandığını, beni astı zanneden bir üslupla açıklamaya başlayınca iş çığırından çıkmıştı. gözüm hiçbir şeyi görmez olmuştu. haykırışım sanırım ambulans alarmını geçmişti. paşanın oğlu keyif çatacak bizim “memet”lerimiz de nöbet tutacaktı. sonuç olarak herkese izin çıkmıştı. kışlaya geri döndüğümde 1-0 galiptim. beni kutlayanlar arasında bir binbaşı bile vardı.

mayıs 1999, konya: sinan taylan kıyıcı

oğulcuğum da babası kadar olmasa da gecikmeliydi; yaşı 28 idi. bu sefer konya yollarına düşmüştük. isminin hep eziyetini çekmiştir evlatçığım. ingilizce ve almancası olduğu için orduevine vermişlerdi. vermez olsalardı. elleri paspas yapmaktan çatlamış, verdikleri giysilerin giyilemeyecek kadar solgunluğu yüzünden biz giysilerini satın alıp götürmüştük. ayakkabısının halini gördüğümde oturup ağlamak istemiştim. hâlbuki bu giysilerin verilmiş olması gerekirdi. levazımdan sorumlu bir başçavuşun inisiyatifinde idi her şey. bu ödenekleri araştıran bir sivil kurum maalesef yoktur. bu verilen giysi ve ayakkabıyı orduevi komutanı selçuk albaya göstermeyi de ihmal etmemiştim. utanç verici idi.

askerlere karşı kötü muamele ise bardağı taşıran son damla olmuştu. konya maceramızda unutamadığım anılarımdan biri ise asker annesi diye içeri alınmamaktı. kapıda beklemem emrediliyordu. bu emri verenlerin meslek olarak seçtikleri subay-astsubaylık kendi tercihleri idi. askerlik ise meslek değildi. yasamız gereği zorunluluktu. emekli paşalarımızın tv’lerde buyurduğu gibi evlat muamelesi de görmüyorlardı. aşağılanıp tartaklanıyorlardı. bu ne biçim bir çelişkidir ki kendilerine meslek olarak bu dalı seçmiş insanlar arasından, kendileri de dâhil herkes için ölmeyi göze almış bu evlatların asker ocağında karşılaştıkları muameleye karşı çıkan birileri çıkmaz. birileri milyar alırken, elinde tüfeğiyle ülkesini savunduğunu zanneden gençlerimiz de boyunları büküp rıza gösterirler.

mayıs 2005, manisa: etem deniz kıyıcı

“cezalısın deniz çavuş. manganı al istikamet spil dağı”

istanbul’dan bodruma giderken manisa’nın içinden geçersiniz. şehrin girişinde sağ tarafınıza bakarsanız bir kışla görürsünüz.

oğulcuğum deniz’in askerliği bittikten sonra manisa girişine geldiğimde sağ tarafıma bakmamaya çalışıyorum. hele o güzelim spil dağına asla!

deniz’le telefonla konuşurken sesindeki gariplik içimde bir huzursuzluk yaratmıştı. yakın bir zamanda beraber olmuştuk ama yine mola verip evlatçığımı görmek için kışlanın nizamiyesindeki nöbetçi astsubay’a ziyaret için geldiğimi anlatmama fırsat bulamadan, adını sonradan öğrendiğim semih astsubay’ın askerlere verdiği emir beni hayretler içinde bırakmıştı. kapıda benim gibi bir anne kırşehir’den oğlunu ½ saat görebilmek için gelmişti. manisa’nın kavurucu sıcağında güneşin altında beklemesi için emirler yağdırıyordu. kapının hemen yanında ise askerlerin ziyaretçilerini kabul ettiği oturma birimleri olan ağaç altı olan bir yer vardı. kadıncağız çaresizlik içinde denileni yapıp güneşin altına geçti. ben de nizamiyedeki nöbetçi kulübesine gidip ziyaretçi olduğumu söylediğimde; ”duymadın mı be kadın? geç sen de orda bekle.” diye beni de azarlamaya başlamıştı. bize bu davranışı gösteren yetkili kim bilir çocuklarımıza karşı ne acımasızdı. telefona sarılıp şikâyet ettiğimde bile fütursuz bir eda ile “şimdi beni kızdırmayın. ziyareti de yasaklarım” cümlesi bizlere gösterilen anlayış yoksunluğundan, “ben devletim, istediğimi yaparım” mantığından başkası değildi. üstlerine şikâyette bulunmuştum. sanırım muzaffer albay bu konuyu çok iyi hatırlar.

işte böyle bir şeydir askerlik.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s