Tanrı, Kefaret ve Ölüm…

güler yıldız

ben bir agnostiğim; bana göre tanrı olabilir de olmayabilir de… kıymetlilerimi bu hayattan seçmeye özen gösteririm. ancak bazen kaçar ağzımdan, birine “lanet” diyeceksem, sevincimi ya da belirsizliğimi ifade edeceksem… “tanrı korusun” derim alışkanlıkla ya da “tanrı bilir”…

tanrı neleri, nereye kadar bilir?

ya da bildiklerini söylemekte neden bu kadar gecikir?

imalarda bulunacaksa, bir meselle durumu anlatacaksa, sezgilerimizin bizi kemirmesine neden izin verir?

tanrının nadir konuştuğu bir an’ın tanığıyız şimdi… o nedenle her söz çok kıymetli, her düşünce önemli…

***

annem kendisine layık olmadığımızı düşündüğü zamanlarda-ki hep çocukluğumuza tekabül eder bu arsız zamanlar- (komşu çocuğu dövmek, başkasının bahçesinden elma çalmak, söz dinlememek, eve geç gelmek, sigara içmek, yemek seçmek, elleri yıkamamak ve sürekli elbise kirletmek) derin bir ahh çekip, “sizin yerinize taş doğursaydım” der.

bir anne can yerine taş doğurmayı en çok ne zaman ister? çocuğu zalimse, haksızsa, katilse, hırsızsa ve anne, eğer bunlara kulağını gözünü kapamayıp, mutsuzluk yaşıyorsa, utanır çocuğundan ve onun insanlığından. o zaman derin bir ahh’la koyverir içindeki gerçek düşünceyi: seni doğuracağıma taş doğursaydım!”

muhsin yazıcıoğlu da bir evlat, baba, eş, kardeş.

annesi yakarıyor, “allah rızası için bulun” diyor, karların arasında, dağların ortasında belki de yaşamında ilk kez bu kadar ıssız kalan oğlu için: “bulun yavrumu!”

bir ananın kalbinin kuyusunu başka kuyulara özdeş tutmak olur mu hiç? bir katil de olsa yavrusu, bir cellat ve başka bir şey, ama illa ki zarar vermiş, başka anaları ağlatmış, anaların gözleri önünde yavrularını dağlamış… kötü bir şey olsun ister mi cananına, canına bir ana?

zihnimi zorlayan kareler uzun yıllardır bir şeylerle kolkola yürüyor bende. yazıcıoğlu dendiğinde maraş, çorum, sivas geliyor aklıma.. artık bu ilerlemiş teknoloji, gerilemiş insanlık çağında biraz daha farklı olmak adına, “koyver gitsin içindeki uçurum halleri” diyemiyorum ben de. en zararlı sözcükleri kendime saklıyor, düşmana bile iyisini diliyorum. sesli olarak dillendirsem de nefretimi, sesimdeki hırçın halleri, işte bir ana ortaya çıkıp, belirsizliğin yumağına dolanmaktan korkan haliyle “bulun yavrumu” diyor karşısındaki yılgın ahaliye…

87 yaşında bir anne. 9 ay 10 gün karnında taşıdığı, ilk konuşmasını, ilk adımlarını, ilk gülümsemelerini topladığı oğlunun akibetine gözyaşı döküyor. yaşarsa ne mutlu ama yarın biri karşısına geçip, “ana oğlun öldü!” derse? “ana oğlun çok adam öldürdü” ile ne kadar akraba bu haber? ikisi de bir ananın kalbinde ne kadar eşdeğer?

maraş katliamında 114 kişi öldürüldü.

çorum’da 60’ı aşkın…

sivas’ta 35…bunlar toplu halde olanlar, bir de 12 eylül dönemi var ki, saymaya parmak yetmez…

anlatırlardı, dinlerdik: maraş katliamında, hamile kadınların karınları yarılarak çıkarılmıştı bebekleri .. karnında taşıdığı bebeğini nasıl bir hayata getireceğini göremeden, cenini ile birlikte taşınmıştı sokak ortalarına kadınlar. üstlerine basılıp geçilmiş, doğranmıştı bedenleri. bu insanlıkdışı manzaranın müsebbibi olan adamın annesi, analık acısı çekiyor şimdi. nasıl da yanıyordur içi, nasıl da sızlıyordur kalbi…55 yaşında dahi olsa “bebeğim” diye sevebildiği oğluna son kez sarılmak için belli ki, gözleri yolda, kulağı gelecek bir haberde nasıl da bekliyordur müjdeyi…

tanrı anayı cennetinin ecesi saymış ayetlerinde bile.

nasıl olur da bir anayı süngületirken ceniniyle, diğerini bu kadar kıymetli kılar nazar-ı kubbesinde?

hayat karşılığı olmayan tek varlıktır neticede…

87 yaşındaki fidan yazıcıoğlu, oğlunu bu memleketin en “baba” kahramanı olarak biliyordur elbette. 7.5 yıl hapis yatmıştır; üşümüştür kodesin beton zemininde. olmayan pencereden görmediği gökyüzüne bakıp şiirler de yazmış, hayata olan sevdasına “aşk” demiştir bir de.

tüm seslerin kesilmesi ürkütür ya insan olanın içini…

87 yaşındaki fidan yazıcıoğlu, 1978 maraş’ında, 1980’in çorum’unda, 1993’ün sivas’ında, akla ziyan ölümlerin, yangınların ortasında nefessiz kalanların analarının çığlığını duyabilmiş midir kadın yanıyla?

“oğlum muhsin, niye öldü bu insanlar?” diyebilmiş midir mesela? “kim kıydı bu canlara?” ya da… “insanları kuyulara gömüp öldürmüşler oğlum, kim bu tanrı yolundan şaşmışlar?”

oğlu için “caiz” olan, annesi için “günah” mı sayıldı, yoksa dinen icap eden neyse o mu yaşandı?

analık zor iş… ama işte diyoruz; “yanlış hayat doğru yaşanmaz” bir kere bile. söndürdüğü ocak sayısı, aldığı ahların toplamı dağ başında, kar altında, tüm seslerden uzak düşürür adamı. o anda tanrısına yakarıp, “şimdi titriyorum ve kendime dönüyorum. yaptıklarımın kefaretini bu kadar ağrılı ödüyorum. sen kabul ediyor musun?” diyebilse bir de…

yanlış hayatı doğru yaşayamayız o nedenle daha yolun başındayken doğru hayatın nerede olduğunu bulmak zorundayız.

yoksa tüm seslerin kesildiği dağların ortasında, karların arasında kefaretimizi nasıl ödeyeceğimiz anımsatılır bize. veremeyeceğimiz hesapların ortasında kalırız… kalırız ve ana duası dahi yetmez bu kefaretin yükünü indirmeye.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s