Sevgili Arkadaşım Alpaslan Özdoğan

hüseyin sünger

bizim goofy’imiz alpaslan’la lisede birlikteydik, odtü’de de. yan yana kaldığımız yurt odasından önce filistin’e sonra nurhak’a akıp gitti.

alpaslan’ı izmir atatürk lisesi yıllarımda tanıdım. okula buca’dan tren ile gider gelirdi. babası halil amca bakkaldı.1966’da odtü’ye beraber girdik. ıı. yurt 102 nolu 12 kişilik odada 14 atatürk liseli hep birlikte üniversite hayatımıza başladık.

ipten kurtulmuş 14 izmirli yurtların altını üstüne getiriyorduk. ilk kar yağdığında, bizler ilk kar gördüğümüzde geceydi. dışarı fırladık, yurdun önünde yarı çıplak vaziyette futbol oynuyoruz. pencerelerden, “izmirliler, görmemişler, kesin gürültüyü uyuyamıyoruz” tezahüratına ise hiç aldırmadık.

goofy ile gümüldür’de kamp

alpaslanozdogan02odamızda yastık kavgaları, sulu tuzaklar, sulu şakalar, her türlü gırgır şamata, neşemize keyfimize diyecek yoktu. hazırlık okuluna, kafeteryaya, ankara’ya sinemaya hep beraber gider gelirdik. alpaslan, sarı saçları, zayıflığı ve uzun boyuyla en dikkat çekenimizdi.

birbirlerimize isimler takardık. mustafa yalçıner’e önceleri ege ağzıyla mustaendi (mustafa efendi) derdik, daha sonraları, musta’yı atıp, sadece endi demeye başladık, hala adı endi’dir.

alpaslan için arkadaşlık çok önemliydi, hiçbir karşılık beklemeden her zaman güçsüz olanın yanında alırdı. başı dertte olana hemen koşardı. hem bu yüzden hem de uzun boyu nedeniyle bizim aramızda adı goofy (gufi) idi. goofy walt disney’in miki fare’sinin en yakın arkadaşıdır, uzun boyludur ya, oradan geliyor.

hazırlık bitti, yaz tatilinde yine aynı ekip gümüldür sahilinde, kamp kurduk. endi’nin getirdiği büyük çadırı kurduk, naylon torbalara ot doldurup yatak, bir traktör içlastiğini şişirip üstünü branda bezi ile kaplayıp bot yaptık. botu akşamları yemek masamız olmuştu. bir de bisikletimiz vardı.

yavrum goofy günde iki kez su taşırdı

endi idame-i hayat konusunda müthiş bilgiliydi, balık tutmanın her türlü usulünü biliyordu, paragatlar hazırlayıp geceleri bırakırdık, ufak balık için ayrı, büyük balık için ayrı usuller uygulardık.

kampta su büyük olaydı. bizim çadırın hemen arkasındaki tepeye bisiklet yanında yürüye yürüye patikadan tırmanacaksın, sonra da bisikletle çeşmeye kadar gideceksin. yavrum goofy, günde en az iki kere bu işi yapardı.

hem okuyor, hem tartışıyoruz

alpaslanozdogan-topluokul açıldı. 1967-1968’de yılı rektör kemal kurdaş dönemi, forumlar, boykotlar, çeşitli siyasilerin konferansları derken kendimizi öğrenci birliği ve sosyalist fikir kulübü’nün (sfk) de olduğu barakalardaki sınıflarda eğitim çalışmalarında bulduk.

artık muzaffer erdost’un sol yayınları’ndan çıkardığı kitaplarını hep beraber okuyup tartışmaya başlamıştık.

goofy hep dinlerdi

akşamları odada herkes avaz avaz o gün neler oldu, kim ne yaptı, bire bin katıp anlatırken goofy bizi dinlerdi. gırgır şamata goofy gider yerine ketum, ciddi ağırbaşlı biri gelirdi.

halbuki, hepimiz biliyoruz ki o da her eylemim içinde ve hatta orta yerinde ama katiyen o konularda gevezelik etmezdi.

alpaslan’la mustafa ortalıkta yoklar

mesela stadyumun tribünlerine yazılan muhteşem devrim yazısını goofy ve arkadaşları yazmıştı. yazmıştı ama bize söylememişti, katıldığı hiçbir eylemden bize söz etmediği gibi. artık goofy yok alpaslan vardı. devrim hala stadyumda duruyor, silemediler.

1968-1969 dönemi başladı, okul yine hareketli. abd elçisi robert komer’in arabasının yakılması, rektörlük işgali derken ikinci dönem başladı. bizim alpaslan ile mustafa ortalıkta yok.

yerlerine rapor aldık

imtihanlar başladı, zaten ikisi de “repeat” olmuş, yani aynı sınıfta ikinci yılı okuyorlar, yine kalırlarsa okuldan atılacaklar.

ne yapalım derken, birimiz alpaslan’ın yerine, birimiz mustafa’nın yerine doktora çıkıp rapor aldık, bari gelince kurtarma hakkı alsınlar da, atılmasınlar diye.

filistin’de

meğerse onlar çoktan filistin’e gitmişlerdi. daha sonra filistin’de beraber olduğu arkadaşlardan da öğrendim.

oradaki kişilik ve yetenekleri ile herkesin takdirini ve saygısını kazanmış ve hatta türkiye’den gidenler sadece eğitime katıldıkları halde alpaslan bizzat cephede savaşa katılmış ve üstün başarılar göstermiş.

benim hoşuma giden bu ifadeler alpaslan’ı anlatıyor; alpaslan bu işte. hamaset değil.

filistin dönüşü, bir akşam güvenpark’ta

ve dönüşlerinde, şubat 1970’te diyarbakır yakınlarında tam teçhizatlı olarak yakalandılar. mustafa yakalananlar arasında yoktu.

bir gün ya da iki gün sonra, akşam güvenpark’ın önünde odtü otobüslerini beklerken, karanlıktan mustafa’nın sesi geliyor. koştum, üst baş perişan. bir arkadaşımla beraber, üstüne bir şeyler vererek yurda getirdik.

hem aranıyor hem de dizanteri olmuş, bitkin. hemen üstündekileri bir çukur kazıp içinde yaktık. ertesi gün, mustafa’yı bulduğumuz bir doktora emanet ettik.

alpaslan diyarbakır’da hapiste

alpaslanlar diyarbakır’da hapisteler. okul yine çok hareketli; rektörlükle sorunlar yaşıyoruz, öğrenci birliği seçimlerine hazırlanıyoruz.

okul tatile girip yaz başlayınca biz geleceğin petrol mühendisleri bir grup batman’a staja gittik. artık haftasonları, diyarbakır’dayız. doğru hapishaneye gidiyor, çocukları ziyaret ediyoruz.

ziyaret dediğin hapishaneye sabah girmek, akşama kadar arkadaşlarla, alpaslan’la beraber olmak demek. çıkınca da trene binip batman’a dönüyoruz. iki ay boyunca hemen hemen her hafta sonunu böyle yaşadık. yine alpaslan kendinden bahsetmez, hep bana anlattırırdı.

önce odadan ayrıldılar, sonra radyoda haber

yaz geçti, okul başladı. alpaslan’lar da tahliye oldular, yurda geldiler. artık alpaslan ve mustafa bizimle kalmıyordu; 1. yurt 201 ve 202 nolu odalarda deniz’lerle beraberdiler.

bir süre sonra emek iş bankası soygunu oldu. onlar artık dağdaydı, thko neferleriydi, ölüm onlar için tozlu yoldu.

31 mayıs günü haberlerde, bağrımızı yakan acı haber ile yıkıldık. alpaslan, sinan, kadir ölmüş, mustafa ağır yaralı olarak ele geçirilmişti.

yıllar sonra nurhak’ta

birkaç yıl önce, irfan uçar ile birlikte elbistan’da iken bir akşam, irfan bana, “gel bu akşam seni bir yere götüreyim, güzel bir sütte tavuk yedireyim” dedi. elbistan’dan nurhak’a gittik.

sarmaşık adlı bir lokantaya girdik, lokantacı bizi sitayişle karşıladı. irfan ile birbirlerine bir sarıldılar ki görmelisiniz. lokantanın duvarında, sinan, kadir, alpaslan, deniz, yusuf ve hüseyin’in resimleri asılı.

merakla sordum, aslında cevabı kestirebiliyordum ama olsun bir de ondan duymak istedim. “onlar bizim canlarımız” dedi. alpaslan “benim arkadaşım” dedim. “onlar geldiklerinde 15-16 yaşlarındaydım” dedi, ağlayarak bana sarıldı.

“onları koruyamadık, bu bizim içimizde ömür boyu yara olarak kalacak” derken adeta benden özür diliyordu. tüylerim diken dikendi, zira onların son nefeslerini verdikleri yerde havayı soluyordum. çok yakınımdaydılar.

mezarı başında

izmir’de olduğum her sene 31 mayıs’ta buca’daki mezarına giderim. her sene artan bir ilginin olduğunu söyleyebilirim.

bilhassa gençler ve bir tanesi var ki, alpaslan’ın yeğeni caner, alpaslan’ın elinden bayrağı almış, daha yükseklere taşıma gayreti ve kararlılığıyla her sene anmaları en iyi şekilde organize ediyor.

alpaslan biraz daha eşit

yitirdiklerimiz hepsi birer yiğit devrimciydi. gözümüzde hepsi aynı değerde ve hepsini aynı sevgi ile bağrımıza basıyoruz.

hepsi eşit ama bana alpaslan biraz daha eşit. yan yana kaldığımız yurt odasından akıp gitti.
alpaslan 3 mart 1946’da buca’da doğmuştu. öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.

keşke ölmeseydi.

istanbul – bia haber merkezi, 30 mayıs 2009, cumartesi
(hs/sç/nm)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s