“Kırmızı Günler” Kitabı Üzerine Bir Kaç Söz

mustafa lütfi kıyıcı

galiba anıları/tanıklıkları yazmak zorunda kalmak böyle bir şey! birileri bir şeyler anlatacak, sen de öyle değil böyle idi, diyeceksin. neyse ki böylece yazıların yaşayanların denetimine sunulmuş olması gibi bir fırsat da sağlanmış oluyor. zaten bu tür anlatımlar olmasa veya birileri, ”bu anlatılanlar doğru mu?” demese, bizim de anlatmaya pek niyetimiz yok gibi. yaşanan yaşanmıştır, paye çıkarmak isteyene de “mübarek olsun” deyip geçmişiz şimdiye kadar. nekrofili (ölü sevicilik) diye bir kavram var, değil mi? ya da rantiyecilik?

bozkurt nuhoğlu’nun anlatılarının toplandığı “kırmızı günler” kitabını okurken, sanki karşımda, o ırkının konuşma şevkine sahip, nazım’ın tanımında olduğu gibi “konuşmayı şehvetle seven” bozbey’i karşımda buldum. bu duyguyu erdal öz’ün deniz ile tanıklıklarını “yaralısın” ve gülünün solduğu akşam” kitaplarını okurken de duymuştum.

bazı anlatımların kabul edilemez olması nedeniyle demir küçükaydın ve ışıtan gündüz’ün topu bana atmasıyla bazı düzeltmeler yapmak istiyorum. netice olarak bunlar “her daim chp’li olan” ve bazı eleştirilerine karşın halen de öyle kalan birinin anılarıdır.

bozkurt nuhoğlu, bizim “bozbey”imizdir. hem bizdendir, hem değildir. önemi de bundandır. tv’de gürkan hacır’ın karşısında görünce ve sesini duyunca yaşlanmış olmasına karşın aynı heyecanı taşıyan ve yansıtan bir bozbey gördüm karşımda. aynı ego, aynı coşku, aynı hayal gücü… “merhaba!” demek gibi bir şey… ‘70 yaşındayım’ dedi. deniz yaşasaydı eğer 62 olacaktı. ben de zaten 63 oldum. bizim grubun birilerine göre “ihtiyar”ı bendim. zaten 20’li yaşlarda da ben “ihtiyar”dım; bir de ömer erim… hafızanın oyunlar oynayabildiği yaşlardayız yani.

biz hukuk fakültesine geldiğimizde sekiz senedir hukuk fakültesinde 5/6 sömestire (3 sınıf) ancak gelmiş, bitirme kaygısı yok… baba askeri doktor… dede ise ”torunum, düşmanın kim?” diyen, 3 bin dönüm toprak sahibi, eşkıyalıktan gelme ali ağa… aiesec’ten sultanahmet’e “düştüğümüzde” dedesi mektup yazmıştı, düşmanını soran. öylesine alabildiğine torun sevgisi içinde büyümek her kula nasip olmaz.

anılar benmerkezci olur derler… bozbey’de de bu yok değil. bazı olayları, hafızanın ona oyunlarını, yanlışlığa sebep olmaması için düzeltmek istiyorum.

hukuk fakültesi eylemin “kalesi” olmadan önce, “faşistler gitsin de bildiri dağıtalım!” denilen bir konumdaydı. devrimciler birbirlerini okuduğu gazetelerden tanır ve tanışırlardı. bizden önceki nesil 28 nisan olaylarını hazırlayan, menderes hükümetini darbeyle deviren 27 mayıs hareketinin ön hazırlığındaki gençlerdi. castro nuri, yankafa nejat, a. güryüz ketenci, k. kumkumoğlu, raif ertem… chp’li idiler. güzel şiir okurlardı, özellikle nazım’dan, attila ilhan’dan… nazım’ın didaktik şiirinden sosyalizme geçerlerdi. marksist teori ile ilgili kitap okumazlardı. vezneciler’deki “devrim kıraathanesi” bazılarının mekânıydı. inönü’nün demeçlerinin onlar için yeterli olduğunu zaten kendisi de söylüyor. “şartlar tamam olunca ihtilal de gerekli olur” anlamındaki sözler, “türk halkı, güney kore halkından daha az onurlu değildir” gibi sözler… bunlar darbe isteyen ve chp’li gençleri ajite etmeye yönelik, itekleyen inönü’nün sözleri. ilke olarak kabul edilen bu söylem, bizden önceki kuşağın bize de bulaştırmaya çalıştığı cuntasal söylemlerdir.

bunlar zamanla kitleden koptular. yıllanmış öğrenciler haline geldiler. bazıları, veznecilerdeki “devrim kıraathanesinde” oyun masalarında ya da sair yerlerde içki masalarında oturur oldular. bazılarının sesinin çatlak çıkması bundandır.

öğrenci kitlesinden koptu demiştim. örneğin bizim birinci sınıfta olduğumuz dönemde hukuk fakültesinde tmtf orijinliler haklı nedenlerle boykot yapmaya kalktılar, öğrenciyi harekete geçiremediler. “gençlik lideri yetiştirilir” (!) amaçlı kampanyalar düzenlediler, afişlerini fakültelere bile asamadılar. amaç ilginçti: “gençlik lideri yetiştirmek.”

hukuk fakültesinde iki sene üst üste sınıfta kalırsan fakülteden atılırsın, ikinci sınıfa kapağı atarsan rahatlarsın. o zaman öyle idi. bu nedenle birinci senemiz “inek” talebe olarak geçti. kazancı ise, kitap yokluğundan not tutmak önemli olduğundan, öğretim üyelerini rahatça duyup not tutabileceğin ön sıralarda yer kapmak amaçlı gruplar edinmek ve giderek bunların yakınlıklara dostluklara ulaşması idi.

ikinci sınıftaydık yani ¾ sömestr öğrencisi. “sağcılar gitsin de bildiri dağıtalım!” denilen günlerdi bizim devraldığımız. bir gün, sonradan tmgt başkanlığı da yapacak olan suat aptik’in önermesi ile deniz çamlıbel ile beraber antiemperyalist ve antifaşist görüşteki arkadaşların iktisat fakültesindeki boş bir amfide toplanması yolunda birinci sınıf amfisinde kürsüden çağrı yaptık. (çamlıbel deniz sağ, suat genç yaşta uçak kazasında öldü.) öğrenciler akın akın toplantıya katıldılar. kitleye ulaşmada, kabuğun kırılmasında milat bu çağrıdır.

pek çok arkadaşla ve deniz, gürkan, atilla coşkun ile orada tanıştık. kitleye başvurunca ve kitleselleşince, yeterli çoğunlukta olduğumuzun farkına vardığımızdan hepimize güven geldi. bundan sonraki aşama yeni bir örgüt mü kurmalıydık, resmiyetteki hukuk fakültesi derneğini ele geçirmeye mi çalışmalıydık, yoksa hukuk fakültesi fikir kulübüne mi katılmalıydık konusunda karar vermeye gelmişti. fakültenin öğrenci derneğini ele geçiremeyeceğimiz belli olmuştu. atilla coşkun’un ısrarlı çabalarına karşın, namık kemal behramoğlu’nun başkanlığını yaptığı hukuk fakültesi fikir kulübüne katılmak istemiyorduk. gerekçelerimiz vardı. veysi sarısözen’in istanbul sekreterliğini yaptığı fkf’yi gençlerin toplanıp türkü söylediği, sohbet ettiği, tip çizgisinde atıl/pasifist bir yapı olarak değerlendiriyorduk. öyleydi de. tartışmaların sonunda atilla coşkun fkf’de kaldı. biz devrimci hukuklular örgütü’nü kurduk. devrimci öğrenci birliği’nden (döb) önceki ilk örgütümüz bu idi.

‘sen, ben, bir de bizim kara oğlan!’ azlığından kurtulmak ve çok kişi göstermek ihtiyacı hissettiğimizden solcu bilinen eski öğrencilerden de kurucu üye aldık. biz, hareketli, kabına sığmayan bir yapıdaydık. hazır kıta gibiydik zaten ve zamanla yeterli çoğunluğun niceliğe bağlı olmadığının da bilincine varacaktık. aiesec uluslararası bir dernekti ve fen fakültesi konferans salonunda yapılacak çeşitli uluslardan üyelerin katılacağı toplantısında demirel’in de konuşma yapacağını öğrenmiştik. demirel mezun olduğu itü’de daha önce protesto edilmişti. biz de hazırlık yaptık. demirel değil devlet bakanı seyfi öztürk geldi. büyük bir katılımla konferans salonu balkonundan protesto ettik. yığınla flaş patladı üzerimize.

bozbey, fakültenin dışında, bahçede gazetecilere olayla ilgili görüşlerini açıklarken siyasi polis tarafından gözaltına alınmış. eylem sonrası coşkuyla hukuk fakültesine giderken bunu öğrendik. bir grup sirkeci’ye, şimdi adliye olarak kullanılan sansaryan han’a gittik. bozkurt’un alınmasının nedenini öğrenmek ve bir ihtiyacı olup olmadığını sormaktı amacımız. en üst kattaki siyasi şubeden polisler indi. aralarında fakültede öğrenciler arasında gördüğümüz, bildiri dağıtırken tartıştığımız ismail isimli kişi de vardı. komiser yardımcısıymış. “sen de vardın, bu da vardı” diyerek, kendi ayağımızla gittiğimiz emniyette gözaltına alındık. sonra tutukladık. bozbey’in “kırmızı günler” kitabında savcılık önünde deniz ile birlikte görüntülendiği resim o günlere aittir. gazetelerde yayınlanmış başka resimler de vardır. cezaevi deneyimi bizim için ilkti ve bir anlamda cezaevi tabusunun kırıldığı bir noktaydı.

birinci düzeltme: bozbey, protesto olayına katılmamış, dışarıda olay lehine gazetecilerin sorularını cevaplarken tanınmış bir öğrenci olduğu için alınmıştır. bozbey bunu “ben kürsüye fırlayacak, demirel’in elinden mikrofonu alacak ve ben konuşacaktım” yollu anlatıyor. bereket demirel yerine başkası gelmiş de yapmamış…

otuz avukatın savunduğu duruşmalar olaylı geçmiş, gerek sağcı bir hâkim olan sıtkı karabel’in gayretleri, gerekse basının duruşmaları manşete taşımasının da etkisiyle yaratılan gürültülü havada tanınır kişiler olmuştuk. bu deneyimi kaldıramayıp kısa süren cezaevi günlerinden sonra aramızdan ayrılan da olmuştur. mart ayının ilk günlerinde tutuklanmıştık; 2 mayısta da içerde kimse kalmamıştı. yani söylediği gibi 6 ay kimse yatmadığı gibi, kendisi de 6 ay sultanahmet’te kalmadı.

küçük bir örnek ama aynı abartı devam ettiği için örnekledim. örneğin avukatlığında, müdahil olarak (müdahil savcı yanında iddia makamı gibi görev almaktır) binlerce devrimci sanığa yardım ettiğini iddia ettiği gibi… geçelim. avukatlık sadece belagatle yürümez.

ankara’da dil tarih’te ilk işgali celal kargılı başkanlığındaki öğrenciler yapmıştı. öğrenci sorunları öylesine çoktu ki, çözüm olarak bu yol bize de olumlu geliyordu. konuşuyorduk. sınav dönemiydi. 12 haziran günü erkenden sınav için fakülteye geldiğimde, bizim havuzlu bahçede öğrenciler toplanmıştı, kapı önünde.

“kıyıcı, deniz hepimizi dışarı çıkarttı, konuş şununla!“ denince, deniz’in uygun zaman diye düşünüp işgali başlattığını anlayıp içeri girdim. deniz, kemal bingöllü, tunga ungun, binali erdoğan kol kola girmişler öğrencileri dışarı doğru çıkartıyorlar, bir yandan da eylemin amacını anlatıyorlardı. hep beraber dışarı çıkarttık. deniz, komşu fakültemiz iktisatlılarla konuşmamı istedi. spor odası olarak kullanılan veli’nin odasında olayı duyup gelen fkf istanbul sekreteri veysi ile konuştum. olayın başarılı olamayacağını, katılmayacaklarını, bizim solcu öğrenciler olarak tanındığımız (!) için başarısızlığın solun üzerinde kalacağını net bir şekilde ve teorik açılımlarla anlattı. veysi’nin belagati meşhurdur. dönüp bunları deniz’e anlattım. ister istemez katılacaklar anlamına külhani şeyler söyledi. bizi odak haline getirirken, fkf’yi çözülmeye götüren anlayış, olayı kavrayamamak gibi gelir bana. nitekim öyle oldu. bu fkf için kırılma noktası idi. gene de kapı önüne çıkartılan karatahtaya “sağ, sol yok… boykot var” yazdık.

öğrenci, özellikle merkez bina’da havuzlu bahçeye ve dışarıya doğru kurduğumuz hoparlörle amaca uygun yayın ve bir no.lu bildiri, iki no.lu bildiri başlıklı hukuk fakültesi işgal komitesi imzalı bildirileri anons etmeye başladığımızda olayı benimsedi. “bizim komite milli birlik komitesi gibi!” konuşmalar duyulmaya /yayılmaya başladı.

bozkurt geldiğinde bu olaylar bitmişti. işgal gerçekleşmiş, aralarında “arabama bir şey olmayacak değil mi?“ diyen hocamız da dâhil, kalmakta ısrarlı santral memuresi hariç, merkez bina da bize terk edilmişti. iktisat fakültesinin de kapıları kapatıldığı için orada da sınav yapılamamış, iktisatlı arkadaşlarımız mehdi, selahattin okur, saim kurul gibi arkadaşlarımızın çabaları ile fkf’li yöneticiler açıkta bırakılarak iktisatlı öğrencilerin katılımı sağlanmıştı.

bozkurt’u saatler sonra bir masaya oturmuş önündeki kâğıda bir şeyler yazarken gördük. öğrencilere bir komite listesi sunmak gerektiğini söyledi, önünden geçen kişileri yazmaya başladı. bazıları hiç toplantılara da katılmayan isimlerdi. isim yazmak istemiyorum, çünkü hala komite üyesi olmakla övünenler var aralarında. biz de isimlerimizi yazdırdık. bozkurt’tan “emin misiniz?” sorusu ile karşılaştık. birinci sınıf amfisinde yapılan forumda bu listeyi kitlemize okuduk ve onay aldık. okuyan kemal bingöllü idi. o günün gazetelerinde yer alan ve turhan feyizoğlu’nun kitabında da sıralanan isimler arasında bozkurt nuhoğlu ismi yoktur! ilginç mi? nedeni fkf’liler gibi eylemin başarılacağına inançsızlıktan bir tedbir olabilir mi? sanırım öyle idi…

ikinci düzeltme: bu olaya mim koymuştuk. olay gelişip kitle tarafından kabul gördükten sonra ve tüm fakültelerde fkf’lilerin de katılımıyla işgal ve boykot komiteleri kurulduktan sonra fakülte komitelerinden beş kişinin katılımıyla işgal ve boykot komiteleri icra konseyini oluşturduk. başkan deniz’in önerisiyle ve fiili durumun doğal sonucu olduğu için kemal bingöllü oldu. sonraki günlerde fkf’lilerin olayı dengelemek amacıyla eşbaşkanlık önerisi üzerine bizim de daha fazla ısrar edip itiraz etmeyeceğimiz bozkurt’ta eşbaşkan oldu. katkıları da oldu. mesela valilik toplantısında, deniz “hainlerle pazarlık etme!“ derken, o diyalogu sürdüremedi.

katkıları öğretim üyeleri ile yapılan ve fakülte sorunlarının tartışıldığı, dar kapsamlı müzakerelerin sürdüğü toplantıda da devam etti. buradaki beş kişiyi sayarken hafızası oyun oynamış olmalı, celal doğan ve mustafa gürkan’ı da dâhil ediyor. mustafaları karıştırmış… celal‘in aramıza katılması cağaloğlu olaylarından sonradır. gürkan da o dönemde hukuk fakültesinden ayrılmak zorunda kaldığı için özel gazetecilik öğrencisidir. bu grup kemal bingöllü, bozkurt nuhoğlu, deniz gezmiş, ömer yasa ve benden ibarettir. bir toplantıya da kemal bingöllü’nün önerisi ile hikmet bozçalı katılmıştır. bu toplantılara, öğrencinin kitap ve hocalarla diyalog konularından, sınavların tek dereceli olmasına kadar ve şimdi profesör olan o dönemin asistanlarının ricaları üzerine kürsü sahiplerinin çantalarını taşımaktan tutun da, evlerine taşınan kömür kamyonlarına yardımcı olunmasına kadar, doçentlerin unvan sorunlarına kadar çok şey tartışılmak üzere taşınmıştır.

önemli not: kemal bingöllü’nün sağduyulu yönetimi ve idaresi olmasaydı işgal başarısızlıkla sonuçlanabilirdi. ilerici kürt arkadaşların ders çalışma odalarına çevirdikleri süleymaniye kıraathanelerinden çıkmaları işgal olayı ile olmuştur.

resmi olarak istanbul üniversitesi talebe birliği başkanı olarak tanınan ve işgal konseyini değil de onu muhatap almakta direnen üniversite yönetiminin bu tavrını kırmak için ufuk şehri pasifize edilmiş ve bir gece laleli’de bulunduğu mekândan kaçırılmıştı. ufuk şehri’nin kaçırılması ve bozbey’in elini cama vurup bileklerinin kesilmesi o dönemde etkili olan kürt/laz çekişmesinin bir sonucudur. ufuk şehri’nin kaçırılmasını dengelemek için kürtlerden alınacak kişi ne ismail kahraman, vs ne de hafıza karışıklığından saydığı diğer isimler. edebiyat fakültesi işgali sırasında minibüse koyduğumuz halde elimizden kaçırdığımız nurettin ispir’dir. ama bulunamamıştır. bu olaydan sonra da bozbey yakındaki esnaf hastanesinde kaldığı ve tedavi gördüğü için katkısı da olamamıştır.

önde olan kişi ile yakınlığı bazıları çok sever. etrafta dönemi yaşayıp deniz ile ilgili anısı olmayana az rastlarsınız. deniz’in yakınında olma çabasındaki kişi önceleri şener mete idi. onunla kan uyuşmazlığımız vardı. çünkü tip’li idi. bizlerin çoğunluğu ise tip ile maddi/manevi bağlarını koparmıştı. sonraları bu, bozbey oldu. bu projeksiyonların önünde olmayı sevmekle alakalı bir şey olmalı! kitabın sonuna eklenen fotoğraflara bakın: ilkinde deniz fotoğraflanıyor. deniz’in bir itirazı yok ama fotoğrafçıya tepki koyan, el kol işareti yapan, bozbey. fotoğraf her şeyi anlatıyor.

samsun-ankara arası yapılan yürüyüşte de başlangıçta gazetelere verilen demeç vs’de de bulunmuş, ancak yürüyüşe sadece ilk gün katılmıştır. gözaltına alınıp mahkemeye çıkartıldığımızda, “burada mustafa kemal yargılanıyor!” parlak manşet cümlesini söyledikten ve hepimiz serbest bırakıldıktan sonra, bir gerekçe göstererek yürüyüşten ayrılmıştır.

kırmızı günler kitabını başta da söylediğim gibi keyifle okudum. maddi olaylarda isim, yorum vs gibi hatalar yok değil. 68’dönemini yaşamış, katkıları olmuş militan bir chp’li gözüyle ancak bu kadar anlatılabilir.

ancak deniz’in akıl hocasıymış tavırları yanlış. deniz’in toplu kavgalar hariç kimseyi dövdüğü vaki değilken, bozkurt bu talihsizliği yaşamış ve bunun öfkesi ile bizim denetimimize geçmiş olan fkf binasını resmen faşistlerle birlikte basmıştır. ayrıca deniz konusunda bu denli duyarlılığını anlatan bozbey’in deniz’in babası cemil amcanın chp milletvekilliği adaylığını olmadık oyunlarla engellediği de ciddi bir söylentidir. dolaylı-dolaysız pek çok devrimcinin kanına eli bulaşmış çakıcı‘nın avukatlığı ise basit bir yanlış yaptım demekle geçiştirilecek bir olay değildir. bazen bir olay resmin tamamını gösterir.

bozkurt, deniz fonu üstünden kendisini anlatmış, biraz abartı var, deniz bana gel beraber dağa çıkalım dedi gibi. chp’li bir adama böyle bir şey söylemesi olsa olsa denizin şakacı kimliği, espri yeteneği ile açıklanır bir durumdur. hoşgörü şart ve o bunu hak eden “her daim chp” çizgisindeki bir eski “tanıdık”. ancak, dostluklar benmerkezci amaçlarla kullanılmadığında önem taşır. öyle de olmalıdır.

bazıları, hep önde görünmeyi sever. ama sarp ve engebeli arazide değil. bazıları da sıra neferi olmayı en yüksek rütbe bilir ve öyle yaşar.

sevgi ile kalın…

““Kırmızı Günler” Kitabı Üzerine Bir Kaç Söz” için 3 yorum

  1. 68 kuşağının türkiye’deki temsilcilerinin en önemli özelliği, yazma konusundaki inanılmaz ağırkanlılıklarıdır. eylemci kuşak olmanın bir özelliği olsa gerek. biz fransa, ingiltere, amerika’daki 68 olaylarını, örgütleri biliriz de 68’in türkiye ayağı yıllardır oradan geçerken gördükleri olayları şimdi anlatan 2. sınıf 68’lilere kalmış – terkedilmiş durumda. yıllar önce cohn bendith biz devrimi çok sevmiştik isimli kitabıyla birçok soruya yanıt sunmuştu. hala, ertuğrul kürkçü’den, mahir sayın’dan, bir sözel tarih-anı çalışması gelmiyor. oktay kaynak, irfan uçar, hacı tonak, kor koçalak (yaşıyor ise), ahmet erdoğan, mehmet asal niye konuşmazlar, neden yazmazlar?

    kızıldere’de o katliamı yapanlar hala hayattalar, bir gazeteci yok mu olayın bir de ateş eden tarafını araştırıp gerçekleri ortaya çıkarabilecek yüreğe sahip. taylan’ın, saffet alp’in üzerine mermileri boşaltanlar neden ortaya çıkarılmaz, hesap sorulmaz. arjantin’i şili’yi biraz örnek alamıyorlar mı?

    çok değerli m. kıyıcı ağabey, lütfen oturup artık şu eksikliği tamamlamak üzere kalemi elinize alın. yukarıda saydığım sayamadığım değerli insanlar, paneller, konferanslar düzenleyin. şehir şehir dolaşın; inanın çok sayıda insan sizleri bekliyor.

    saygılarımla.

    1. murat özden arkadaşa öneri, daha önceki bir tanıklığı aktarışım ve deniz hakkındaki yanlış bilgilere verdiğim cevapta; bizim aramızdan ne yazar çıktı ne de hatip, demiş ve bu konularda ankaralı arkadaşlarımızdan özellikle mahir’den yardım aldığımızı anlatmıştım. elbetteki kenarda bulunsun diye yazıp kenarda tuttuğum bir tür denemeler ver. ancak bunları yayınlamaya yeterli bulmadığım da açık. bu nedenle eğer açıklanmasını, detayını öğrenmek istediğiniz konularda sorular yöneltirseniz, bunlara verilen cevapların maksada daha uygun olacağını düşünürüm.

      sorularınızı beklerim…

      mustafa lütfi kıyıcı

      1. çok değerli mustafa lütfi ağabey, yanıtınız ve gerçek 68’linin sıcak içtenliğini yansıtan öneriniz için çok teşekkür ederim.

        benim tam da sitem ettiğim nokta bu: sizin bir kenarda tuttuğunuz notlar, denemelere duyduğumuz ihtiyaç. hemen bir örnek vereyim; attila keskin, uzun süre yayımlamaya cesaret edemediği ama sonra yayımlama kararını aldığı anıları ve yazdığı romanı. sanırım gördüğü ilgi beni haklı çıkarıyor. demek ki yayınlamaya yeterli olup olmadığı sizin değil bizim vereceğimiz bir hüküm/yargı. eğer o anılar yayımlanmasaydı ve attila keskin’de kalsaydı tarihsel anlamda daha doğru ve uygun olurdu diyebilir miyiz, ağabey? binlerce insan okudu o anıları.bben kimseden olumsuz bir görüş işitmedim, thko’nun çekirdek kadrosunun ilk evrede yaşadıklarıyla ilgili anıları içeren bu kitaptan.

        nurhak olayından uzun çok uzun yıllar sonra yolum nurhak’a düşmüştü, bir raslantı sonucu o dönem yerel yönetim bürokrasisinin başında olan şahısla sohbet etme imkanı bulmuştum. söylediği ve kelime kelime aynen aktardığım şu cümle trajediyi o kadar net ifade ediyor ki… “anarşist dediğimiz o insanlar isteselerdi alayımızı mezara yollarlardı ama o çocuklar bize, halka ateş açmadılar.”

        çok sevgili ağabey, 1980’li yılların ortalarında sözel bir tarih-anı çalışması için kolları sıvamıştım. ilk görüştüğüm kişi de hüseyin cevahir’in babası idi. tunceli’de bir akşam yemeğinde bana anlattıkları, hala içimi titretir. daha sonra avukatlık bürosunda görüştüğüm bir başka çok bilinen bir 68’li dost da çok ilginç şeyler anlatmıştı. ben biraz da irademin dışında gelişen koşulların olumsuzluğu nedeniyle bu çalışmayı tamamlayamamıştım. ama dinlediklerim, bunlar mutlaka yazılmalı-paylaşılmalı dedirtecek önemdeydi. yıllar sonra yazılanlarda da rastlamadım o paylaşılan anı ve yaşananlarla ilgili görüşlere.

        benim öneriniz doğrultusunda soracağım özel bir soru yok -aslında çok da burada gerek yok. bunlar elbet yazılırlar diye bekledik ama örneğin elrom olayı hala gizlerle dolu. ama biz aldo moro-kızıl tugaylar-gladio olayı hakkındaki karmaşık ilişkiler ve yanılsamalarla ilgili bir dolu şeyi okuduk, izledik ama elrom vakası günler öncesinden derin erk tarafından bilindiği daha o günlerde ifade edilmesine rağmen, sonrası, iç bağlantıları ve gelişimi hakkında tek kelime bilmiyoruz. mutlak aydınlatılması gereken bir vakadır. yusuf küpeli de web sitesinde benzeri şeyleri söylüyor.

        yine sitemimi bir başka analoji ile ifade etmeye çalışayım; ben rudi detschke’yi çok seviyorum. almanya’da yaşayan ve rudi’yi böyle seven biri olsam herhalde ömrümün 10 yılı rudi ile ilgili yayınları okumakla geçerdi -filmler, tezler hariç. rudi’nin arkadaşlarının almanya’da kaç şehirde ve kaç saat konuştuğunun araştırmasını yaptıklarını ama hala net sonuca ulaşamadıklarını okumuştum. ama biz 30 yıldır 56. baskısını yapan darağacında üç fidan -idam gecesi anıları-ndan başka birşey okuyamadık.

        türkiye’deki taylan özgür ve saffet alp’in katledilmelerine benzer bir vaka batı’da yaşansaydı şimdiye kadar çoktan herşey ortaya çıkarılmış ve bu namus timsali insanlarla ilgili kitap, film, tiyatro oyunlarının sayıları onları bulmuş olurdu. irlanda-ira-boby sands yakın zamanda iyi bir örnek olarak anılabilir.

        ben, sizin sadece siyah beyaz bir cezaevi fotoğrafınızdan, ismi birkaç kez geçen bir eski tüfek olduğunuzu düşünüyordum. ama bir ısrarlı google aramalarımda ulaştığım simurg’ta okuduğum yazılarınızdaki berraklık, düşünsel namusun zirvesi ve iç tutarlılığı görünce şoke oldum. işte bu nedenle de eskiden beri savunduğum gerçek 68’liler artık herşeyi yazmalı, paylaşmalı dediğim düşüncemi yazıyorum.

        saffet alp’in ve taylan özgür’ün ablalarının, o biricik kardeşlerinin cinayetlerini ortaya çıkarılma çabaları bir tsunamiye dönüşmeli… ardından kızıldere, ardından ulaş’ın katli, ardından nurhak, ardından koray doğan’ın katli, ardından ibrahim öztaş’ın katli teker teker ortaya çıkarılmalı. ben bu çabayı -mesela althusser’in bir makalesinin çevrilmesi ve tartışılmasından daha önemli görüyorum.

        içten saygılarımla.

        murat

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s