Madam Leokodya

hale özgür kıyıcı

haleozgurkiyicileokodya deymer’in aşkı kerem-aslı, ferhat-şirin’i ve kimleri kıskandırırdı bilmem ama benim kıskanma duygularımı torun sahibi olmama rağmen hala engelleyememiştir. (sanki torun sahibi olunca bu duygudan muaf olunurmuş gibi mi geliyor insana?)

oğlumuz deniz, kısa dönem askerliğini manisa’da yaparken her hafta sonu manisa’da idik. ilk zamanlar sıraya koyduksa da sonraları bu iş bana kaldı. askerlik konusunda epey deneyimim vardı. m. lütfi (eşim) ve oğlumuz sinan’a da aynı duyarlılık gösterilmişti. (m. lütfi bu işi biraz abartarak 38 yaşında 4 aylık kısa dönem yapmıştı.)

askeri hapishanelerde yatmamın dışında asker kızıydım. bunların hepsi bana avantaj mı sağlıyordu bilemem ama bir şey kesindi: bu yaşam biçimi ve yaşadığım süreç bana vatandaş olmayı öğretmişti. (günümüzde vatandaş olmayı becerenlere pek hoş bakılmıyor ama neyse…)

deniz’in yemin töreni olmamıştı; dışarıya çıkaramazdım ama kışla içinde görüşme hakkım vardı. bunu engellemeye çalışan dış nizamiye nöbetçisi bir astsubayı şikâyet etmeye kararlıydım. alay komutanını beklerken, eski bir arkadaşımızın manisa’da doktorluk yaptığını anımsayınca biraz içim rahatlamıştı, ne de olsa hafta ortaları vardı. herhangi bir olayda imdadıma yetişebilirdi. albay çok nazik davranıp asker annesini makamına kabul etmişti. babamı anımsadım. babam yemin törenlerinde tüm asker ailelerini ağırladığı gibi evini de açardı onlara. hey gidi günler hey…

deniz’le görüştükten sonra, doktor arkadaşımı aramaya koyuldum. manisa’nın eşrafı sayılan bir aileye mensup idi, kolay buldum. sohbetimizin bir anında doktor arkadaşıma, şefik hüsnü beyin sürgünde yaşadığı mahalleyi sormuştum. (yıllar önce dr. şefik hüsnü beyin sürgün yıllarını araştırmak için gelmek istemiş, gelememiştik.) o mahalleler apartmanlarla genişlemişti artık. beni o mahalleye götürdü. “biliyor musun, hale; dr. şefik hüsnü bey’i babam-annem çok iyi tanırlar. cezaevi sonrası sürgününü burada yaşadı. ben o zamanlar ortaokula gidiyordum. eşi geldiği zaman annemin konuğu olurdu. cezaevi yılları dr. şefik hüsnü bey’i yormuştu. bastonuna yaslanıp yolda dinlendiği zamanlar, yardım için yanına gittiğimizde bize; ‘bu güzel davranışınız için ben size teşekkür ediyorum çocuklar’ dediğinde, fazla bir şey anlayamamıştık ama sonraları büyüklerimizden öğrendiğimize göre dr. şefik hüsnü bey’in ikamet ettiği yerdeki çocuklar, ‘rusya’ya’ diye bağırıp ellerindeki sapanla sanki kuş avlıyormuşçasına dr. şefik hüsnü bey’e tacizde bulunurlarmış. bunları öğrendiğim zaman çocuktum ama ailem sayesinde ülke gerçeklerinden haberdar idim. burada sürgünde öldü. eşini çok merak etmiştir annem. hoş, frapan, çok nazik, fevkalade bağışlayıcı ve alçak gönüllü, hatıralarına sıkı sıkı bağlı bir kadındı diye anlatır annem. benim doktor olmamda da dr. şefik hüsnü beyin katkıları vardır. bu kişiden çok etkilenmiştim. seni yaşadığı yerlere götürmek isterim.’’ dediğinde, oğlumun askerliğine rağmen manisa bana bir güzel gelmeye başlamıştı.

yıllar önce, sanırım 1986 yılı idi, bilsak’ta, dr. şefik hüsnü adı altında t.k.p.’yi anlatmaya çalışmıştık; doğu halkları kurultayında, kominternde, kurtuluş savaşında, milli meselede, diye dört ana başlıkta tartışmaya açmıştık (ufak bir kitapçık olarak da çıktı). o zaman isa çelik ile manisa’ya gidip yaşadığı yerleri belgelemek istemiştik. maalesef ekonomik nedenlerle başaramamıştık. şimdi böyle bir olanağa sahiptim ama değişen imar planı ile her yer değişmişti. bir teselli; doktor arkadaşımın annesi yaşıyordu.

fikriye hanım, “siz madam leokodya’yı nereden tanıyorsunuz?’’cümlesi ile sorguya başlamıştı bile. işim zordu. sohbet etmek için sınava tabii tutulacaktım. ben de süslü şapkalarından işe başlamalıydım. anlattıklarım pek tatmin etmemişti fikriye hanımı. ne zaman dr. şefik hüsnü beye olan aşkından bahsettim, fikriye hanım bana karnımın aç olup olmadığını sordu. eh… sınavı başarı ile vermiştim. sürgündeki yaşamlarından çok “aşkları” fikriye hanımı etkilemişti. kızları meryem’in hikayesini benden dinlemişti. 19 yaşındaki kızları 2. dünya savaşında polonya’da nazi bombardımanında ölmüştü. ikimiz birden çok duygulanmıştık. beni spil dağına yemek yemeğe götürmeye kararlıydı fikriye hanım. nefis bir yere götürdü ama oğlum deniz’in askerlik yaptığı alayı tepeden görüyorduk. boğazıma yemekler diziliyor, bölük komutanının sesini duyar gibi oluyordum. “cezalısınız deniz çavuş. manganı al, istikamet spil dağı…” spil’e doğru koşan manga sanki deniz’in mangası idi… bölük komutanı; her şeyi sorguladığı için deniz’e sürekli ceza veriyordu, tabii garibim mangası da beraber bu 10 km’lik cezayı çekmek zorunda idi. mamafih deniz’in karşı çıktığı olaylar mantıklı şeylerdi ama askerliğin iki cümleden ibaret olduğuna bir türlü inanamıyordu: “emredersin komutanım. arz ederim komutanım.” bu iki cümleyi öğrenememişti.

12 mart’ın ülkeyi hallaç pamuğu gibi attığı dönemde, eşinin mezarına bir şey olmasın diye polonya’dan kalkıp gelmişti. geldiği ev suat derviş’in eviydi. aranan insanlarla beraber kalmak istemesinin nedenini suat abla bizlere izah ederken sanki yıllar öncesine gidiyordu. süslü şapkaları, rugan topuklu ayakkabıları, çantasının kenarına bağladığı boyun eşarpları, magrif marka parfümü ve eldivenleri ile pek bir güzeldi. moda dergilerinin kapaklarından fırlamışçasına bir görüntü sergilerdi leokodya deymer.

mutfağımız epey büyük ve ferahtı. evde yaşayan tüm sakinlerin en fazla vakit geçirdiği yerdi desem, sanırım yanlış olmaz. sabah kahve saatleri ise anlatılmaz şamata ile geçerdi. kahve yapma görevi neriman ablanın idi (neriman hikmet öztekin), yemek görevi ise benimdi. ev temizliğinden ise, memduh ağabey, m. lütfi, inga (memduh ağabeyin eşi, danimarkalı bir komünist) ve madam leokodya sorumlu idi. gözlerinden ameliyat olduğu için suat abla’ya herhangi bir iş yaptırmazdık. madam leokodya, dr.şefik hüsnü beye olan aşkını “ah doktor, ben ilk önce seni sevdim, sense partini ve yoldaşlarını benden fazla sevdin. hayatım senin yargılandığın duruşmalarda, sürgünlerde, cezaevi kapılarında geçti ama yine de teşekkür ederim. beni eş olarak seçtiğin ve sevdiğin için.” demekten bıkıp usanmazdı. dua eder gibi bu cümleleri söylemediği zaman, “madam, bugün teşekkür etmediniz’’dediğimde, kahkahası 200 metrekarelik evde yankılanır, suat abla odasından çıkıp “ayinini mi yapmadı bu aşık” dediğinde tüm ev halkı içinde bulunduğumuz konumu unuturduk.

saat başı haberlerinde bizi yine suskunluk alırdı. arananlar ve yakalananları saat başı haberlerinde dinlerdik. her suskunluğu madam leokodya bozardı; “üzülmeyin, ben size de ziyarete gelirim.” derdi. suat abla, “bu gidişle sen de bizle beraber olacaksın, bu çocukların aranan kişiler olduğunu bilerek bizimle kalıyorsun.” dediğinde ise susar, bana ve m. lütfi’ye bakarak “illegal başkanla tanışmadan bir yere gitmeyeceğim.” diyerek taşıyamadığım yusyuvarlak karnımı okşayarak ağlamaya başlardı.

illegal başkanımız sinan’dı. bu yüzden m. lütfi az mı falakaya çekilmişti. ev basılmış, tüm yaşayanlar emniyete götürülüyordu. madam az bildiği türkçesi ile “illegal başkana onu çok sevdiğimi söyler misin? diye bana tembihlerde bulunuyor, bir yandan da ‘’doktoru sevmek de mi suç, ben polonyalıyım büyükelçiliğe haber vermelisiniz, suç işliyorsunuz faşistler” diye yıllarca öğrenemediği o bozuk türkçesi ile avazı çıktığı kadar bağırıyordu. suat abla ve madam leokodya’yı arabalarda yer kalmayınca evin önünde duran bir çöp arabasına bindirmişlerdi.(*) bu hengâmede giderayak, parmağındaki yüzüğü uğur getirsin diye çıkarıp bana teslim etmişti. baskına gelen güvenlik ekibi sanırım hiç böyle bir baskın yaşamamışlardı ki komiser, “bu ev enternasyonal bir ev. biz bu gavurlarla ne yapacağız” diye telsiz anonsları ile sıkıyönetim komutanlığına bilgi verirken, suat abla da halaskargazi caddesine bakan camı açıp “hamile bir kadını öldürüyorlaré” diye o gür sesiyle (berlin’de aldığı şan dersleri işe yaramıştı.) caddeye doğru bağırıyordu.

madam leokodya serbest bırakıldı. “illegal başkanı”, oğlumuz sinan’ı gördü ve kucağına alıp kokladı.

sıraselviler caddesi hayat apartmanı, dr. şefik hüsnü beyin babasına ait bir yerdi. kalan mirası almak için çok uğraştı. mirasçılar niye madam leokodya’ya böyle davrandılar, bilemiyorum. geçtiğimiz yıllarda bir tanıdığımız buradan bir daire satın aldı, tapu da madam leokodya’nın adını görünce çok heyecanlanmıştım.

sanırım polonya’daki mirasçıların bundan haberleri yoktur. konsolosluğa başvurup bu konunun araştırılmasını istemem lazım. madam leokodya’nın anısına bunu yapmam gerek diye düşünüyorum.

şimdi biliyorsun onun öldüğünü
biliyorsun nerdedir mezarı kardeşinin
ve biliyorsun ona bir gömüt töreni yapılmadığını
çünkü
kalbindir onu örten tek toprak.

fernando gardillo servantes

halaskargazi cad etem paşa apt. no.:214/8

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s