Doğurduğu bebeği boğdu

fehmi salık

2010’un 17 nisan’ı.

köy enstitüleri’nin 70. kuruluş yıldönümü.

bugün benim doğum günüm. bana benzeyen nicelerinin de öyle.

17 nisan 1940’ta gerçekleşen o kutsal kurum olmasaydı; bugün ben yoktum. o güzel insanlar yoktu. bir mehmet başaran, bir talip apaydın, bir mahmut makal, bir fakir baykurt yoktu. bir ümit kaftancıoğlu, bir osman şahin, bir adnan binyazar yoktu.

o gün dilimizde türküleşen, bir tutam ışık olup yüreklerimizi aydınlatan dizeler vardı:

“aynı yolda aynı emek
gönüllerde bir tek dilek
köyümüzü önde görmek
köylümüzü önde görmek…”

biz o gün birer tarımcıydık; duvarcıydık; örse inen çekicin gücünü kavrayan birer demirciydik.

şu dizeler her sabah, dilimizden yüreğimize akardı:

“sürer eker biçeriz; güvenir ötesine
ulusun tüm kazancı, ulusun kesesine…”

peki, ne vardı bu dizelerde şimdi; komünistlik mi vardı? ayrımcılık, bölücülük mü vardı?

evet, bir şeyler vardı bu dizelerde:

halkın ensesine kene gibi yapışanların, halkın ekmeğini küçültenlerin, halkın emeğini/kanını sülük gibi emenlerin karşısına bir dikelişin, “yeter artık, dur” deyişin uyarısıydı bu dizeler. eğer bu dizelerin istemine ayak uydurabilseydik, bugün içinde bulunduğumuz bu çarpık eğitimin; bu varsılların değirmenine su taşıyan yoz eğitimin; gittikçe ‘kara’laşan/araplaşan, halktan uzaklaşan bu eğitimin köküne çoktan kibrit suyu dökmüş olacaktık. eğitimin, tüm halklarımızın yararına olmasının ilk girişimi vardı bu dizelerde. ilk tohum, bu dizelerle serpiliyordu yüreklere. ülkeyi cehenneme çevirmek isteyen gericiliğin, bağnazlığın, namussuzluğun karşısına dikilip, aydınlığın şafağına bir susamışlık vardı bu dizelerde.

köklü ve sağlam bilgileri içeren yapıtları incelediğimizde görürüz ki:

“1927 ilk genel nüfus sayımı’na göre nüfusumuzun % 10,9’u okuryazardır. bu rakam daha çok kentler için söylenebilir. köylü olan halk, okuryazarlıktan uzaktı; çağdaş gereksinimleri karşılayacak sağlık, yurttaşlık, tarım ve teknik bilgilerden yoksundu. bazı klasik okul çıkışlı gençler, öğretmen olarak gittikleri bir iki büyük köyde, köy yaşamına uyamıyor; bu yüzden köy, öğretmen için ‘güzün gidilen, kışın güçbelâ oturulan, baharın da kaçılan’ bir yer olup çıkıyordu. işler eğreti tutuluyordu. böylesi bir yaşam içinde, halkın ileri iticiliği, kabuğunu çatlatıp çağdaşlığa yönelişi, söz konusu olamazdı.”
(köy enstitüleri özel sayısı/yeni toplum dergisi)

hasan âli yücel
hasan âli yücel

işte bu nedenledir ki ‘köy enstitüsü olgusu’ yaşama geçirilmiştir. enstitülerin kuruluşu, köy çocuklarını her alanda bir ışık kaynağı yapmak, çağdaşlık bayrağını ilkin köylerde, sonra da tüm yurtta dalgalandırmak amacına yönelikti.

ne yazık ki düşlenen bu bayrak, hak ettiği serene çekilemedi; işin acı yanı, ‘kişinin bindiği dalı kesmesi’ örneğinde olduğu gibi, bu bayrak da onu ilk dalgalandıranlar tarafından yere düşürüldü. bu eylemi gerçekleştiren baş aktörün adı chp’dir. yani chp, doğurduğu bu bebeği, acımasızca boğdu.

kim ne derse desin; bana göre köy enstitüleri girişimi, bir destanın adıydı. bu destanın kâğıdı, ülkenin tüm toprağıydı; kahramanları, yoksul köylü çocuklarıydı; yazarları hasan ali yücel’le silistre’nin totrakan kasabasına bağlı tataratmaca köyü’nden ismail hakkı tonguç’tu.

ismail hakkı tonguç

hele şu işe bak sen: silistre’den kalk, diyarbakır’a gel; kolları sıva; olanca gücünle vur kazmayı toprağa. toprak gönensin/kıvansın. dağ taşlıktan, ova çöllükten kurtulsun. dikenin yerini gül, çalınınkini badem alsın. hasso hasan, zeyno zeynep olsun. horonlar oynansın; halaylar çekilsin; eğitimin kutsallığı yazılsın hoşot ovası’na; görkemli ak yapılar yükselsin göklere doğru.

ne hoş adammışsın sen ismail hakkı tonguç; ne güzel adammışsın. ne ayrımcılık varmış sende, ne bölücülük. hele düşünün bir; silistre nere, diyarbakır nere?

bu tataratmacalı uzun boylu sarışın adamın kazması, yurt toprağına değmeden önce köylerimizin ve köylümüzün yöresi kapkaranlıktı. onlar için gül kokmaz, bülbül ötmezdi. ayaklar yalın, eller birer yaba görünümündeydi. parmaklar birer tosbağa başına benzerdi. bu ellerin avuçladığı, işlediği topraklar, avuçlayanın/işleyenin değildi; onların da, olmadı hiçbir zaman. toprakla dost, toprakla koyun koyuna olan bu insanların görevi, ağaya hizmetti sadece. onlar için, onların çocukları için okuma/yazma, lise, üniversite, ‘kaf dağı’nın ardı kadar uzaktı.

bu tataratmacalı’nın düdüğü, kısa bir süre de olsa, köylümüzü uyandırdı. düdük sadece köylüyü değil, egemen gücü de etkiledi. tez elden düdüğe el kondu; düdüğü çalan ağızlar bantlandı.

eğer enstitülerin temeline kibrit suyu dökülmeseydi, bugün böylesine bir çıkmaza saplanıp kalmayacaktık. ülkemizde buncasına insan kanı akmayacaktı. dogmalardan, bağnazlıktan, kulluktan uzak kalacaktık. konuşmasız, tartışmasız, eleştirisiz bir dünyanın, sadece hayvanlara özgü olacağını ulusça kavrayacaktık. bütün bunlar egemen gücün işine gelmezdi elbette; yol yakınken hemen dikeldi tepemize; çıkardı salyalı dilini; vurdu o kutsal yapıların kapısına paslı kilidini. düşünmeye başlamış, düşünmeyi öğrenmiştik çünkü. oysa egemen güç, tepede oturmaya alışmıştı hep; buyurgan olacaktı daima; köyde ağalığını, kentte patronluğunu sürdürecekti. ‘alttakiler’in düşünmeye hakları yoktu.

işte tataratmacalı ismail hakkı tonguç, bu alttakilerin de insan olduklarını, onların da haklarının, onurlarının bulunduğunu dile getiriyor ve bu insanların kurtuluşunu, bu kutsal ocakların varlığına bağlıyordu. ne acıdır ki o gün ona düşman gözüyle bakanlar, bugün bu büyük eğitimciye hak vermek zorunda kalıyorlar. buna da sevinmemiz gerekir.

bu yuvaların havasını ciğerlerine çekenler, yaşamları boyunca tataratmacalı’ya hep ‘baba’ dediler; bunu söylerken de büyük haz duydular.

ben bir diyarbakırlı olarak tataratmacalı ismail hakkı tonguç’u ve en “en güzel gözlü maarif müfettişi” (bu tanım can yücel’indir.) hasan ali yücel’i, eğitim alanında bir kurtarıcı olarak bildim hep. onlar birer şimendiferciydiler. kara geceye vurmuştu trenleri. içi ışıl ışıldı bu trenin. toprak bu ışığı bekliyordu; yöre bu ışığı bekliyordu; tüm ülke bu ışığı bekliyordu. o trenin düdüğüydü bizi uyandıran; o trenin ışığıydı bizi aydınlatan; o trenin sıcağıydı bizi ısıtan. şimendifercilerin alnı açık, duruşları dik, yapıları tunç. nasıl onları yazmam şimdi ben; nasıl onlardan söz etmem? biri hasan ali yücel, biri ismail hakkı tonguç.

enstitülerin işlevinden, üretiminden rahatsız olanlar sadece ağalar değildi; bu karşı çıkanları dört kümede topluyorum ben:

birinciler: bunlar bilimsel yöntemlerle, düşünce yönüyle tartışma açarak eğitim alanında eleştiri dile getirenlerdir; enstitülerin o günkü koşullarda resmi ideolojinin köylere taşınmasında, yansıtılmasında buradan yetişenleri, birer aracı olarak görüyorlardı. onlara göre “köydeki muhtar, eğitimsizliği/dili nedeniyle, devleti temsil etmeye, yalnız başına yetmiyordu. resmi ideolojinin yaşaması, sürmesi için devletin bir ‘yandaş’a gereksinimi vardı.” kemal tahir’in “bozkırdaki çekirdek” adlı yapıtında bu karşı duruşu görmek mümkündür. sonra fakir baykurt’la attila ilhan’ın, 1971’de ‘köy/kent roman tartışması’nı anımsayabiliriz. bu tür düşünce üretenlere, eleştiride bulunanlara saygı duyulur ancak.

ikinciler: bu kümede yer alanlar, bu kurumların yüzü suyu hürmetine elleri ekmeğe kavuşanlardır. beş ya da altı yıl bu ocaklarda ziftlendikten sonra bu kurumların kapatılmasını bir bayram kabul edip zil takıp oynayan nankörlerdir. adlarını vermeme gerek yok bu zavallıların.

üçüncüler: bunlar, ikincileri bir robot, bir maşa gibi kullanan, enstitülerin ak duvarlarına on parmaklarıyla kara çalan hinoğluhinlerdir. yeni kuşakla gelecek kuşağın, bu adları bilmelerinde yarar vardır: yücel hacaloğlu’ndan tutun, prof. mümtaz turhan’a; ali uygur’dan, aclan sayılgan’a; kadircan kaflı’dan, bedri alogan’a; ilhan darendelioğlu’ndan, a. okçuoğlu’na varıncaya dek gri renkli bu kurtların ulumalarını, çok yakından işitmişizdir. bunlara süreç içinde yetkili ağızlarca gerekli yanıtlar verilmiştir.

dördüncüler: köy enstitülerine en büyük darbe, bana göre bu dördüncü sırada bulunanlar tarafından indirilmiştir. bizim için en acılısı da budur. bunlar o günkü chp’de öbeklenen ağa kökenli milletvekilleridir. yukarıda değindiğim gibi sözbirliği edip kendi doğurdukları bebeği, öz elleriyle boğmuşlardır.

yazımı, h. avni tatar ağabeyimin o güzel şiirinin son bölümcesiyle bağlamak istiyorum:

“…taçları tepelemiş kahramanlar ilinde
ahır köşelerine sokulmuş fen göreyim
anamı mektup yazar, bacımı tahsilinde
babamı motor sürer, yavrumu şen göreyim
geçmişim görmedi, ne olur ben göreyim…”

tümümüzün isteği buydu işte.

hadi söyleyin şimdi: bu istemi yerine getirebildik mi?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s