referandum ve 10 aralık hareketi

10 aralık hareketi, kuruluşundan bu yana, türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu, otoriter ve vesayetçi 1982 anayasası’nın, bir bütün olarak yenilenmesi gereğini en ısrarlı şekilde savunan, bu ihtiyacı en önemli siyasi önceliklerden biri olarak ortaya koyan ve her platformda mücadelesini veren siyasi ve sivil oluşumların başında gelmektedir. hareketin bu görüşlerini kamuoyuyla paylaştığı, “neden yeni bir anayasa? nasıl bir yeni anayasa” isimli broşür (2009) bu ihtiyaca yönelik en kapsamlı önerilerden birini oluşturmaktadır. kısmi değişikliklerin mevcut anayasa’nın otoriter, hukuk devletine aykırı ruhunu ve yapısını ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini savunan 10 aralık hareketi, buna rağmen, özgürlüklerin genişletilmesi, erkler arası fren ve denge mekanizmalarının düzenlenmesini içeren ve toplumsal uzlaşmaya açık tüm değişiklik önerilerini desteklemiş, daha da iyileştirilmeleri için uzmanlık içeren öneriler geliştirmiştir.

20 soruda anayasa değişikliği

giriş: anayasa değişiklik paketi: ileri bir adım mı, yoksa demokratikleşme için bir engel mi?
1. neden bir değişiklik daha, neden yepyeni bir anayasa değil?
2. uzlaşma neden sağlanamadı ? sorumlusu iktidar mı, muhalefet mi?
3. değişiklik gerekçeleri tutarlı ve belirgin mi?
4. değişiklikler neleri kapsıyor?
5. hangi kişi hak ve özgürlükleri takviye ediliyor? yeterli mi?
6. değişiklikler anayasanın bütünlüğü ilkesi ile uyumlu mu?
7. değişiklik kamu çalışanlarının haklarını geliştiriyor mu?
8. çocuk hakları : daralma mı, genişleme mi?
9. eşitlik ilkesinde kayda değer bir ilerleme var mı?
10. yeni kurumlar olması gerektiği kadar özerk mi?
11. yargısal denetim: geriletiliyor mu, ilerletiliyor mu?
12. askeri yargının alanı belirgin bir şekilde daraltılıyor mu?
13. aym üyelerinin seçiminde siyasal iktidarın etkisi artıyor mu?
14. aym ile ilgili değişiklikler daha demokratik bir anayasal düzen sağlıyor mu?
15. hsyk’nın yeni yapısı yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlıyor mu?
16. geçiş hükümleri çelişki ve tuzaklar içeriyor mu?
17. anayasa değişikliği, anayasa mahkemesince denetlenebilir mi?
18. değişiklikleri bütün halinde oylamak seçmenin özgür iradesini engeller mi?
19. değişiklik paketi toplumun yeni anayasa umudunu azaltıyor mu, arttırıyor mu?
20. değişiklik 1982 anayasası’nı pekiştiriyor mu, iyileştiriyor mu? hayır mı, evet mi?

anayasa değişiklik paketi: demokratikleşme için bir engel mi yoksa ileri bir adım mı?

10 aralık hareketi, kuruluşundan bu yana, türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu, otoriter ve vesayetçi 1982 anayasası’nın, bir bütün olarak yenilenmesi gereğini en ısrarlı şekilde savunan, bu ihtiyacı en önemli siyasi önceliklerden biri olarak ortaya koyan ve her platformda mücadelesini veren siyasi ve sivil oluşumların başında gelmektedir. hareketin bu görüşlerini kamuoyuyla paylaştığı, “neden yeni bir anayasa? nasıl bir yeni anayasa” isimli broşür (2009) bu ihtiyaca yönelik en kapsamlı önerilerden birini oluşturmaktadır. kısmi değişikliklerin mevcut anayasa’nın otoriter, hukuk devletine aykırı ruhunu ve yapısını ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini savunan 10 aralık hareketi, buna rağmen, özgürlüklerin genişletilmesi, erkler arası fren ve denge mekanizmalarının düzenlenmesini içeren ve toplumsal uzlaşmaya açık tüm değişiklik önerilerini desteklemiş, daha da iyileştirilmeleri için uzmanlık içeren öneriler geliştirmiştir.

giderek artan siyasi kutuplaşmaya rağmen demokratik ve özgürlükçü yeni bir anayasa özlemi, türkiye toplumunun geniş kesimlerince benimsenen, güçlü bir toplumsal talep haline gelmiştir. ancak en önemli sivil toplum kuruluşları tarafından sık sık dile getirilen bu talebe, siyasi partiler ya duyarsız kalmış ya da kısmi ve çoğu kez toplumsal uzlaşma arayışından yoksun değişiklik önerileriyle yanıt vermişlerdir.

2010 yılında gündeme gelen “değişiklik paketi” de, hem süreç hem de içerik bakımından, siyasete hakim olan bu basiretsizliğin en çarpıcı sonuçlarından birini oluşturmaktadır. bu değişiklik tasarısı boyunca siyasi aktörler bir kez daha en çok beklenen değişiklik isteklerine ve toplumsal uzlaşma ihtiyacına duyarsız kalmışlardır. eğer aym kararı bir değişikliğe yol açmazsa, bu değişikliklerin yasalaşması için 12 eylül 2010’da, halk oylaması yapılacak. birbirinden içerik olarak bağımsız olan bu 24 değişikliği, tek bir bütünmüş gibi oylamamız gerekecek. kısacası aralarında içkin bir bağ olmayan farklı soruları, tek bir soruymuş gibi önümüze getirerek özgür irademizi kısıtlayan, yurttaş zekamıza hakaret eden bir halk oylamasında, bu değişiklikler için karar vermek zorunda bırakılacağız . hepsine evet mi? hepsine hayır mı?

biz yurttaşlar olarak, bir seçim yapmalı ve oy kullanmalıyız. çünkü katılımın azlığı sonucu, değişiklikler toplumsal huzurumuzu, özgürlük ve haklarımızın geleceğini belirleyecek.

yanılmamak, yanıltılmamak için ne yapabiliriz? bizi doğru bir seçimden mahrum etme riskini içeren cepheleşmeler arasında, onlara rağmen, bilgilenme, akıl ve muhakememizi sonuna kadar kullanma sorumluluğunu benimsemek, değişiklik paketini yakından incelemek, farklı uzman görüşlerini dinleyerek doğru kriterler oluşturma zahmetine girişmek, sağduyumuzu kullanmak, kısacası aydınlanmaya ve birbirimizi aydınlatmaya çalışmak dışında doğru bir seçeneğimiz yok.

tam da bundan ötürü ve cepheleşmenin rüzgarına direnmeme kolaylığını seçen çok sayıda demokrat ve iyi niyetli kamuoyu önderinin aksine 10 aralık hareketi olarak, sürecin başından bu yana hep birlikte derinlemesine bilgilenme yolunu seçtik: bilgi, uzmanlık, uzlaşma ve sağduyu gerektiren bir konuda, kestirme sloganlar üretmek yerine, türkiye’nin pek çok yerinde, değişiklikleri ayrıntılı olarak incelemeyi, bilgiye ulaşmayı, uzmanlarla buluşmayı, tartışmayı kolaylaştıracak çok sayıda geniş katılımlı panel düzenledik. ön yargılı bir tavrı değil, ortak sorgulama sürecini öne çıkararak şu temel soruları gündeme getirdik: değişiklikler, hem içerik, hem de hazırlanış yöntemiyle, türkiye’nin ihtiyacı ve umudu olan demokratikleşme ve toplumsal uzlaşma için ileri bir adım mı oluşturuyor, yoksa aksine engel mi teşkil ediyor? başka bir deyişle: değişiklik paketi’nin onaylanması, birey hak ve özgürlüklerini tam olarak sağlayan, hukuk devletini yeniden tesis eden, kimlikleri barıştıran, çağdaş, tutarlı, yeni bir anayasa, yeni bir toplumsal uzlaşma hedefini yakınlaştırıp kolaylaştırıyor mu, yoksa aksine bunlardan uzaklaştırıp zorlaştırıyor mu? 1982 anayasasının vesayetçi yapısını gerçekten değiştiriyor mu, yoksa onu pekiştirerek ömrünü mü uzatıyor?

10 aralık hareketi olarak değişiklik paketi gündeme geldiğinden bu yana, bu temel sorulara cevap bulma azmiyle değişiklik paketini uzmanlarla birlikte tartıştık, değerlendirdik ve bir sonuca vardık:

eğer 2010 değişikliği kabul edilirse, bunun etki ve sonuçları, toplumsal gerilim ve çatışmaların artmasıyla sınırlı kalmayacak; aynı zamanda 1982 anayasasının ruhu pekişmiş olacaktır. ne değişiklik metni, ne de gerekçeleri, yapılan tercihlerin nedeni üzerine tutarlı ve tatmin edici açıklamalar içermemektedir. neden, 1982 anayasasının ruhu ve felsefesi olarak nitelenebilecek “başlangıç” kısmına hiç dokunulmadı? neden, türkiye’de kimlikler üzerine can yakıcı bir konu olan yurttaşlık tanımı görmezden gelindi? neden, insan hakları avrupa mahkemesi’nce avrupa sözleşmesi’ne aykırı bulunan “zorunlu din dersleri”ne ilişkin maddeye dokunulmadı? bu liste, bir çırpıda uzatılabilir. ama şu iki sorunun yanıtını bulmak mümkün değil: neden sadece bu paketin içeriğinde yer alan anayasa değişiklikleri tercih edildi ve neden bu kadarıyla yetinildi? yoksa bu değişikliklerin tek hedefi iktidar partisi’ne anayasal denetimden mümkün olduğunca uzak, rahat bir yasama ve yürütme gücü sağlamak mı?

bu değişikliklerin yürürlüğe girmesinin en vahim sonucu ise türkiye toplumunun yeni anayasa beklentisinin bir kez daha ve çok uzun bir süre için siyasetin ve iktidarın gündeminden çıkacak olmasıdır. tüm bu nedenlerle 10 aralık hareketi olarak, yurttaşlarımızı “demokratik, eşitlikçi ve sosyal yeni bir anayasa için, 2010 anayasa değişikliklerine, halkoylamasında “hayir” oyu vermeye çağırıyoruz. bu çalışma, 10 aralık hareketi olarak yukarıdaki sonuca varırken, uzmanlar eşliğinde yaptığımız sorgulamayı, mümkün olduğu kadar çok sayıda yurttaşla paylaşmak, tartışmak amacıyla hazırlandı. bizimle aynı sonuçlara varılmasa da, sadece okunmasının bile, sorumlu yurttaş bilincine katkıda bulunarak amacına hizmet edeceğine ve yeni bir anayasa umudunu canlandıracağına inanıyoruz.

soru 1.-neden bir değişiklik daha, neden yepyeni bir anayasa değil?

osmanlı- türkiye anayasal gelişmelerinde, 1876, 1921, 1924 ve 1961’den sonra beşinci sırada yer alan 1982 anayasası, yürürlüğe girişinin üzerinden henüz beş yıl geçmeden değiştirilmeye başlandı. yenilenmesi amacıyla ilk girişimlerde bulunulduğunda, anayasa henüz ilk on yılını tamamlamamıştı. başka bir anlatımla, yeni anayasa arayışı, 20 yıldır türkiye’nin gündeminde. bu zaman diliminde anayasa, neredeyse, 20 kez değiştirildi; ancak, yenileme süreci başlatılamadı. bu konuda, siyasal toplum ve sivil toplum ayrışması kayda değer: tbmm, anayasa değişiklikleri üzerinde yoğunlaşırken, sivil toplum örgütleri, yeni anayasa için somut öneri çalışmaları veya raporları hazırladılar. bunlar arasında, dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları yer almaktadır. ne var ki, “sivil toplum”un gücü, “siyasal toplum”u harekete geçirmek için bugüne kadar yeterli olamadı.

oysa, türkiye toplumu, 1980’lerden 2010’lara çok değişti. dünya da değişti. bu süreçte birçok devlet, anayasasını yeniledi veya gözden geçirdi. anayasa, toplumsal gelişme dinamiği olarak, ülkeyi, yurttaşları ve siyasal örgütlenmeyi, ayrı ayrı ve birlikte düzenleme konusu yaptığına göre, değişen ve karmaşıklaşan toplumsal sorunlara bütünsel bakış açısıyla çözüm arayışını da yansıtan bir metin olma özelliğini taşır. bu nedenle, “toplumsal uzlaşma” belgesi olarak adlandırılır. anayasayı yenileme gereği, 1982 anayasası’nın hazırlandığı ortam ve koşullar dikkate alındığında, kendini daha acil olarak hissettirir. çünkü, 1982 anayasası, 12 eylül döneminin yarattığı olağanüstü koşullarda sanki türkiye hep böyle bir ortamda yaşayacakmış zihniyetiyle hazırlanmış olan bir metindir.

bu yaklaşım tarzı, anayasa’nın, daha başta çağının hayli gerisine düştüğünü ifade eder; haliyle, yenilenme gereği, zaman geçtikçe kendini daha çok hissettirir.

buna karşılık, yenileme yerine değişiklik çalışmalarının sürdürülmesi, şöyle bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir: acaba sürekli değişiklik, anayasal sorunları azaltır mı, yoksa değişiklik sayısı arttıkça, anayasal sorunlar da artar mı? ya da, sürekli değişiklik, türkiye toplumunu yeni anayasa arayışından, ortak bir anayasa dili oluşturma gereğinden uzaklaştırır mı? işte 2010 değişikliğini böyle bir sorgulama ışığında değerlendirmekte yarar var.

1982 anayasası, 1987’den başlayarak 2008’e kadar 19 kez değiştirildi. anayasa değişikliği amacıyla çeşitli girişimler ve teklifler dikkate alınmaz ise, kanun sayısı alan ve tbmm’de kabul edilerek yasalaşan değişiklik sayısı, 2010 dahil edilirse 20’ye ulaşmış bulunuyor. bunlar arasında yürürlüğe girmeyenlerin sayısı 5’tir: bunların 2’si r.g.’de yayımlanmadı (2003’teki 4841 ve 4960 s.lı kanunlar), 1’i referandumda reddedildi (1988), 1’i aym’ce iptal edildi (2008). anayasa mahkemesi’nde bulunan 5. ise, referandum sürecinde (2010).

nicelik öğesi baskın görünmekle birlikte, gerçekleştirilen değişiklikler, nitelik olarak da kayda değer: özellikle 1995, 2001 ve 2004 değişiklikleri, anayasa uygulamasında olumlu etkileri bakımından da belirtilmeye değer.

sayı bakımından en çok değişiklik, 2007’de gerçekleştirildi: tam 3 kez. bununla birlikte, cumhurbaşkanının (cb) halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliği, henüz uygulamada sonuç doğurmuş değildir.

fakat 2007 değişiklikleri, iki açıdan dikkat çekici:

-ilki, anayasa değişikliğinde izlenmesi gereken yol ve yöntem yanlışlıkları, “değişiklik içerisinde değişiklik” yapma gereğini beraberinde getirmiş.

-ikincisi ise, yöntem yanlışlığı içeriğe yansımış ve gerçekleştirilen değişiklik, siyasal rejimin geleceğini belirsiz kıldığı gibi, siyasal ayrışma ve kavgaları derinleştirici etkilere yol açabilir.

2008 değişikliği ise, anayasa mahkemesi (aym) tarafından iptal edildiği için yürürlüğe girmedi. ne var ki, aym kararı, iptal yaptırımı ötesinde etki ve sonuç yaratacak kapıyı da araladı: anayasa’nın değiştirilmez madde alanını çok fazla genişletti, hatta belirsiz bir hale getirdi.

halkoyuna sunulacak son anayasa değişikliğine gelince; bunun, bugüne kadar gerçekleştirilenlerden ayrılan yönü şudur: değişiklik süreci, başlangıçtan itibaren yoğun “siyasal” çekişme ve gerilimlere neden oldu. bu ayrıştırıcı durum, referandum kampanyası ile birlikte “toplumsallaşacak” gibi görünüyor.

böyle bir süreç, bir anayasa değişikliği için ne kadar olağan sayılabilir? kısaca belirtmek gerekir ki, bir anayasa değişikliği, düzenleme konuları itibariyle, toplumsal, siyasal ve anayasal sorunları çözüme kavuşturmak amacıyla yapılır. bununla birlikte, henüz yolun başında ortaya çıkan sorunlar, halkın onayını bekleyen değişiklik paketinin içerisinde yer alan konular kadar, bunun nasıl kotarıldığı sorusuyla da yakından bağlantılıdır.

soru 2.-uzlaşma neden sağlanamadı? sorumlu muhalefet miydi? yoksa iktidar mı?

anayasa madde 175’e göre, “anayasanın değiştirilmesi türkiye büyük millet meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir.”

2010 anayasa değişiklik öneri paketi ise, başbakan başkanlığında toplanan, -hükümet üyeleri dahil- adalet ve kalkınma partisi (akp) kurmaylarınca hazırlandı, kamuoyuna da başbakan yardımcısı cemil çiçek duyurdu. basın-yayın organları aracılığıyla kamuoyu önünde en çok başbakan yardımcısı c. çiçek ve adalet bakanı sadullah ergin tarafından savunuldu. hatta, paketin kamuoyuna açıklanmasına ilişkin basın toplantısını da sayın çiçek yaptı (22 mart 2010). bu nedenle, teklif aşamasında yapılan eleştiriler karşısında, bakanlar, hükümet adına değil, tbmm üyesi sıfatıyla hareket ettiklerini defalarca açıklama gereği duydular.

anayasal düzenleme ile fiili durum arasındaki farklılaşma, değişiklik girişimini daha baştan, “akp paketi” şeklinde eleştirel nitelemeyi beraberinde getirdi.

ilk soruda değinilen anayasa değişiklikleri, ister tek partinin tbmm’de çoğunluğa sahip olduğu dönemde, ister koalisyon hükümetleri dönemlerinde olsun, hemen her zaman “partilerarası uzlaşma” sürecini beraberinde getirdi. aslında “uzlaşma”, madde 175’in öngördüğü nitelikli çoğunluk sayılarının olduğu kadar, demokratik rejimin gerekliliğidir.

ne var ki, 2010 anayasa değişikliği, “partilerarası uzlaşma süreci” işletilmeden kotarıldı. hükümet üyeleri ile akp yetkililerinin uzlaşma söylemi, uygulamada karşılığını bulmadı.

başta hükümet üyeleri gelmek üzere akp heyeti, öneri paketini, çeşitli kuruluşlara götürerek uzlaşma arayışı yönündeki iradelerini kamuoyuna yansıtmadılar değil. ne var ki, bu faaliyetle eşzamanlı olarak, tanıtım heyeti içerisinde yer almayan –başta başbakan ve yardımcısı bülent arınç gelmek üzere- hükümet üyeleri, bütün türkiye’ye meydan okuyucu söylemlerle gerilimi yükseltmekten geri durmadılar.

uzlaşma sağlanamayışının nedenleri arasında, chp’nin, anayasa değişikliği için ön koşullar öne sürmesi, mhp’nin ise, yasama seçimleri sonrasına bırakılması talebi de yer almaktadır. ancak esasen, değişiklik teklifinin içeriğinin belirleyici olduğu söylenebilir.

a) uzlaşma, tarafların başlangıçta diyaloga girmesini gerektirir. oysa, bu yönde inandırıcı bir çaba gösterilmedi, tersine, bir tür “dayatma” ile yola çıkılmış oldu…

b) dahası, 17 mart günü başbakan başkanlığında toplanan akp kurmaylarının çalışmaya başlamasından 12 mayıs günü cumhurbaşkanı tarafından onaylanmasına kadar geçilen aşamaları damgalayan özellik, anayasa değiştirme yöntemi ve uzlaşma söylemi ile bağdaşmayan telaş ve acele oldu.

soru 3.- değişiklik gerekçeleri tutarlı ve belirgin mi?

kamuoyuna açıklanan öneri metni gerekçesizdi. gerekçe, değişiklik teklifi tbmm başkanlığı’na iletilen metne yazıldı. ama, ilk metin, genellikle, siyasal nedenlerle savunuldu. bu yaklaşım tarzı, şu iki soruyu haklı kılıyor:

a) gerekçe, önceki değişiklikler mi? 2007’de, cumhurbaşkanı seçimi sırasında ortaya çıkan siyasal ve anayasal krizin ardından akp, “sivil anayasa” adı altında, -izlenen usul tartışmalı olsa da- kayda değer bir çıkış yaptı. gerçi, anayasacılara hazırlatılan metin, içerik yönünden de çok eleştirildi. fakat, “sivil anayasa taslağı”nı, yıl sona ermeden “meçhule gönderen” de, akp’den başkası olmadı.

anayasayı yenileme girişiminden vazgeçen akp, 2008 başında, “türban değişikliği” olarak adlandırılan iki maddelik değişiklik girişiminde mhp’nin de desteğini aldı. bu değişiklikte, yöntemden düzenlemeye ilişkin sorunlar dizisi gündeme geldi ve hem anayasal kriz derinleşti, hem de 1982 anayasası “tahkim” edildi.

b) resmen yazılmayan, ama savunulan asıl gerekçe neydi? çok iddialı bir çıkışla 22 mart günü kamuoyuna sunulan parti taslağı, -belirtildiği üzere- gerekçesizdi. haliyle, bazı maddelere neden ekleme yapıldığı, bazılarının neden değişikliğe tabi tutulduğu, bir kısmının ise, neden yeniden yazıldığı, kamuoyunca bilinemedi. bilinen ise, başta başbakan olmak üzere akp önde gelenlerinin sürekli dillendirdikleri başlıca iki neden şunlardı: anayasa mahkemesi açısından, “411 oyla kabul edilen anayasa değişikliği”ni iptale “milli egemenlik” adına gösterilen tepki; hsyk kararlarına, başkan ve üyelerinin tutumuna karşı tepkisel açıklamalar… (erzincan cumhuriyet başsavcısı ilhan cihaner’in tutuklanmasına hsyk’nın tepkisi, akp hükümeti için düğmeye basma vesilesi oluşturdu.).

c) teklife yansıyan gerekçelere gelince; 22 mart günü kamuoyuna gerekçesiz olarak açıklanan anayasa değişikliği öneri taslağı, “adalet ve kalkınma partisi grup başkanı istanbul milletvekili recep tayyip erdoğan ve 264 milletvekilinin, tbmm başkanlığına sunduğu teklif” ile gerekçelendirildi. (teklif metninde sunuş tarihi belirtilmemekle birlikte “nisan başı” şeklinde kaydedilebilir.)

“genel gerekçe”de şöyle denmekte: “değişik sivil toplum kuruluşları ve partiler tarafından hazırlanan anayasa taslaklarında da ana hatlarıyla teklifte yer alan konularda, benzeri düzenlemelere yer verilmektedir…”.

madde gerekçeleri ise, ilgili maddeye göre farklılaşmaktadır. kimisi oldukça ayrıntılı, bazıları yüzeysel, kimisi ulusal gereksinimleri vurguluyor, ama çoğu uluslararası belgelere yollama yapıyor. bunların bir kısmı önemli, ama bazıları gereksiz ayrıntı; buna karşılık, bazı düzenlemeler ile türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri arasındaki bağlantı, hiç gündeme gelmiyor.

kısaca şu gözlem yapılabilir: değişiklik öneri paketinde, değiştirilen maddelerin ne kadar, neden ve hangi amaçla değiştirildiği konusunda bulunması gereken tutarlılık yerine belirsizlik, hatta kopukluk ve ayrışmalar, “anayasa tekniği” bakımından ciddi çelişkiler oluşturuyor.

soru 4.- değişiklikler neleri kapsıyor?

13 mayıs 2010 perşembe günü resmi gazete’de yayımlanarak halkoyuna sunulan “türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkında kanun” (kanun no.5982; kabul tarihi: 7/5/2010), 26 maddeden oluşuyor.

bu maddelerin ilk 24’ü içeriğe ilişkin olup, bunlar, değiştirme, ekleme ve kaldırma şeklinde gruplandırılabilir. 25.madde, eklenen geçici maddeleri sıralamakta; 26. madde ise, yürürlük ve halkoylamasına ilişkindir.

a) sadece değiştirilen maddeler: 94/iii, c.2: (tbmm başkanının görev süresi); 129 /iii: (disiplin kararları üzerinde yargı denetimi); 144: (adalet hizmetlerinin denetimi); 145: (askeri yargının görev alanı); 146: (anayasa mahkemesi’nin oluşumu); 147/i ( aym üyelerinin görev süresi);149: (aym’nin yapısı); 156/son: (askeri yargıtay); 157/son: (askeri yüksek idare mahkemesi); 159: (hsyk).

b) sadece ekleme yapılan maddeler: 10: (eşitlik ilkesi); 20: (kişisel verilerin korunması); 41: (çocuk hakları); 128/ii: (toplu sözleşme etkisi); 166:( ekonomik ve sosyal konsey).

c) değiştirme/ekleme yapılan maddeler: 125 /ii: (ekleme: yaş kararları üzerinde yargı denetimi);125/ iv, 1.cümle: (değiştirme:yargı denetimi sınırlaması); 148: (değiştirme: aym görevleri).

d) kaldırılan hükümler: 51/iv: ( sendika üyeliği); 54/iii: (greve katılım); 54/vii: (siyasi amaçlı grev); 84/son: ( parti kapatma/milletvekilliği düşmesi).

e) kaldırma ve eklemenin birlikte yapıldığı maddeler: 53/iii, iv (kaldırma: toplu görüşme); 53: (ekleme: toplu sözleşme); 74/iii (kaldırma: dilekçe hakkı); 74 (ekleme 4 fıkra: kamu denetçiliği kurumu).eklenen, kaldırılan veya değiştirilen madde, fıkra ve cümleler, görüldüğü üzere anayasa bütününe ilişkin. bunların önemli bir kısmı hak ve özgürlüklerle ilgili olmakla birlikte, “anayasa değişikliği” olarak adlandırılabilecek düzenlemeler, “cumhuriyetin temel organları” içerisinde “yargı” bölümü (m.138-160) alanında yoğunlaşmış bulunuyor.

soru 5.- hangi kişi hak ve özgürlükleri takviye edilmiştir? yeterli mi?

kişi özgürlüğü konusunda yeni ilkeler, 4 alanla sınırlıdır:

a) “herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. (…)” (m.2). bu konuda kurumsal bir düzenleme öngörülmeyip, düzenleme işi yasaya bırakılmıştır.

b) “yurt dışına çıkma hürriyeti”ne ilişkin sınırlamalar daraltılmıştır (m.3): “vatandaşın yurt dışına çıkış hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hakim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.”

c) “bilgi edinme hakkı” öngörülerek (m.8), 2004’te yasal düzenleme ile tanınan bu hak anayasalaştırılmıştır.

d) bireysel başvuru hakkı: anayasa mahkemesinin görev alanını düzenleyen 148. md.ye eklenen bir fıkraya göre; “herkes, anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, avrupa insan hakları sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla anayasa mahkemesine başvurabilir…” (m.18). bu kayıtlama ile, anayasa mahkemesi’ne, anayasa’da yer alan bütün hak ve özgürlüklere karşı değil, bunlar arasında ihas tarafından güvence altına alınmış olanlar sözkonusu olduğunda başvuru yolu kullanılabilecektir.

soru 6.- değişiklikler anayasanin bütünlüğü ilkesiile uyumlu mu?

bazı yasaklar anayasa’dan ayıklanmıştır. örneğin sendika, grev hakkı ve lokavt açısından kaldırılan şu anayasa maddelerini aktarmakla yetinelim: “aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz” (anayasa, md. 51/4) ve “grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur” (md. 54/3) ve “siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” (md. 54/7).

bununla beraber bir takım yasaklara ise hiç dokunulmamıştır. örneğin, değişiklikte dikkat çektiği üzere, “siyaset yasağı” olarak bilinen, partisinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden olan milletvekillerinin, “beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi yöneticisi ve denetçisi olamayacağını” öngören hükümde herhangi bir değişikliğe gidilmemiş olmasıdır. oysa 2007 değişiklikleri ile birlikte milletvekilliği seçimlerinin süresi 4 yıla indirilmiştir. anayasanın bütünlüğü açısından yaklaşıldığında, söz konusu “yasak süresine” dokunulmaması bir eksikliktir.

diğer taraftan, bu bağlamda anayasanın bütünlüğü adına, tbmm başkanlık divanının süresi, mevcut seçim süresine uygun hale getirilmişken; ara seçim sürelerine ilişkin herhangi bir değişikliğe gidilmemiş olması da, değişikliğin apar topar yapıldığının göstergelerinden birisidir.

soru 7.- değişiklik kamu çalışanlarının haklarını geliştiriyor mu?

çalışanların kolektif sosyal haklarına ilişkin başlıca yenilik, kamu görevlilerine “toplu görüşme” (1995 any. değişikliği) yerine, “toplu sözleşme” hakkının tanınmış olmasıdır (m.6).

ne var ki, toplu görüşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar, kamu görevlileri hakem kurulu’na başvurabilir. kurulun kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir. toplu sözleşme hakkının kullanılmasında yasal düzenlemeye geniş bir alan bırakılmaktadır. grev hakkı ise öngörülmemektedir.

bu değişiklik, şu sakınca ve olumsuzlukları beraberinde getirmektedir:

a) kamu görevlilerine tanınan bu hakkın kullanımında son söz, hakem kurulu’na ait. bu kurulun oluşum tarzı ise, anayasal güvenceden yoksun. hakkın kullanımı, ilgili kanunun çıkarılmasına bağlı.

b) toplu sözleşme hakkı, demir/baykara kararı ile insan hakları avrupa mahkemesi tarafından tanınmış olduğu halde (büyük daire, kasım 2008), madde gerekçesinde bundan söz edilmemiş olması, ciddi bir eksikliğin ötesinde bu toplu hakka yaklaşıma hâkim olan zihniyeti sergilemektedir. iham kararı kamu görevlilerinin hukuki ve eylemli mücadeleleri sonucu verildiğine göre, maddeyi yazım tarzı, böyle bir kazanımı inkâr anlayışını da yansıtmaktadır.

c) bu olumsuzlukların yanı sıra, grev hakkının tanınmamış olması, başlıca eleştiri noktasını oluşturmaktadır. çünkü, grev hakkı ile desteklenmeyen toplu sözleşme hakkı, daha baştan sınırlı doğan bir hak anlamına gelir. oysa, türkiye’nin taraf olduğu uluslararası belgeler ve üyesi bulunduğu örgütlerin kararları, kamu görevlilerinin grevi için meşru bir zemin yaratmış bulunuyor. bu durum karşısında, toplu sözleşme hakkı açıkça öngörülürken, grev hakkının anayasaya konmamış olması, bir gerileme olarak da yorumlanabilir.

soru 8.-çocuk hakları: daralma mı, genişleme mi?

anayasa değişikliğinde “çocuk hakları” bağımsız bir hak olarak değil, ailenin korunması bağlamında düzenlenmiş bulunuyor (m.4):

“her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.
devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”

görüldüğü üzere, genel anlamda çocuk haklarını tanıyıcı bir düzenlemeden söz etmek zordur. çünkü çocuk haklarına ilişkin güvence, sadece “istismar” ve “şiddet” ile sınırlı tutulmuş olup, çocuğun gelişme hakkına yer verilmemiştir.

her ne kadar, madde gerekçesinde, çocuk hakları sözleşmelerine yollama yapılmakta ise de, burada da daraltıcı dil dikkat çekmektedir. öte yandan, çocuk hakları sözleşmesi’nin 17 (kitle iletişim araçları ve yayınlardan yararlanma), 29 (çocuğun gelişimi konusunda ailenin ve devletin yükümlülükleri) ve 30. (azınlık hakları) maddelerine türkiye’nin koymuş olduğu çekincelerden söz edilmemiş veya çekince alanının daraltılması gerektiği yönünde herhangi beyanda bulunulmamış olması, çocuk hakları konusunda kısmi bir ilerleme ile yetinme iradesini ortaya koymaktadır.

anayasa’nın 90. maddesi, insan haklarına ilişkin uluslararası belgeleri, yasaya göre öncelikli, ama –örtülü bir şekilde- anayasa’nın altında değer sırasında öngördüğü için, yeni düzenlemeyle çocuk hakları üzerine, normlar hiyerarşisi bakımından bir ayrım yapma olumsuzluğunu da beraberinde getirmiş olmaktadır.

soru 9.-eşitlik ilkesinde kayda değer bir ilerleme var mı?

anayasa’nın “kanun önünde eşitlik” ilkesini düzenleyen 10. maddenin “kadın-erkek eşitliği”ne ilişkin 2. fıkrasına, “bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” cümlesi yanısıra, şu fıkra eklenmiştir:

“çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malül gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.”

bu eklemelerle, hak özneleri bakımından toplu olarak belli kategoriler oluşturan topluluklar lehine önlemler alınması yönünde “pozitif ayrımcılık” kapısını aralamaktadır. bu yönde bir düzenleme olanağı, eşitlik ilkesinin 10. maddede düzenleme şeklinde olduğu kadar doğasında da vardır. bu nedenle, yapılan eklemeler, kayda değer bir ilerleme anlamına gelmemektedir. açıkça “pozitif ayrımcılık” ölçütü kullanılsaydı düzenleme, kuşkusuz daha anlamlı olacaktı.

soru 10.-yeni oluşturulan kurumlar gerektiği kadar özerk mi? iktidara mı bağımlı?

anayasa değişikliği ile, iki yeni kurum öngörülmektedir: kamu denetçiliği kurumu ile ekonomik ve sosyal konsey.

a) kamu denetçiliği kurumu:
“herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir.” ilkesini uygulamaya geçirmek için yeni bir kurum oluşturuluyor: “kamu denetçiliği kurumu” (kdk) (m.8).

kdk’nın başlıca görevi, “idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri” incelemektir.

kdk, tbmm başkanlığına bağlı olarak kuruluyor.

kamu baş denetçisi, tbmm tarafından; dördüncü turdan itibaren basit çoğunlukla seçilebilir.

kdk’nın kuruluşundan işlemlerine kadar birçok konu yasal düzenlemeye bırakılıyor.

anayasal statü tanınan bir kdk kurulması, 1982 anayasası hazırlık çalışmalarından bu yana önerilmekte idi. ne var ki, bu haliyle kdk, ne tüzel kişiliğe, ne de özerkliğe sahip bir kuruluştur. anayasa’da baş denetçinin niteliği bile belirtilmiş değildir; üstelik, tbmm’de çoğunluğa sahip siyasal parti, seçimde belirleyici olacak. baş denetçi, iktidarda bulunan aynı parti tarafından desteklenen hükümetin bürokratları üzerinde denetim görevini yerine getirecek.

hemen belirtmek gerekir ki, gerek avrupa devletlerindeki yapılanma tarzı, gerekse bizde hazırlanan anayasa taslakları, bu tür kurullar için uzmanlık temeline dayanan özerk yapılar öngörmekte; kdk ise, tam tersine, doğrudan yasama organına, dolaylı olarak da yürütme organına bağlı bir birim olarak düzenlenmiş bulunuyor. bu nedenle, anayasa ile belirlenen amacına ulaşması zor görünüyor.

b) ekonomik ve sosyal konsey

anayasa’nın 166. maddesine eklenen fıkra ile ekonomik ve sosyal konsey anayasalaştırılıyor: : “ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında hükümete istişari nitelikte görüş bildirmek amacıyla ekonomik ve sosyal konsey kurulur. ekonomik ve sosyal konseyin kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenir.” (m.23).

c) insan hakları kurumu neden yok?

öngörülen iki yeni kuruma rağmen anayasa değişikliği, insan hakları kurumuna tamamen yabancı kalmıştır. oysa, öncelikli olarak anayasal güvenceye kavuşturulması gereken insan hakları kurumu olmalıydı. neden?

türkiye’de yaklaşık 20 yıldır, uzmanlık temelinde özerk bir insan hakları yapılanması yönündeki arayışlar devam etmektedir. herhalde bir anayasal düzenlemede böyle bir kuruma öncelik tanınması beklenirdi. üstelik bu konuda türkiye, “insan haklarını koruma ve geliştirme ulusal kurumu” oluşturma yönünde bm genel kurulu ve avrupa konseyi tarafından verilen kararları yerine getirmekle yükümlüdür. bununla birlikte, böyle bir kuruma anayasal statü kazandırmak bir yana, tbmm’ye sunulan “türkiye insan hakları kurumu” yasa tasarısı, özerk ve bağımsız bir kuruluş değil, başbakanlığa bağlı bir birim anlayışını yansıtıyor.

özet olarak, değişiklik paketinde kdk’nın öngörülmesi, iç ve dış olmak üzere iki belirgin çelişkiyi ortaya çıkarmıştır:

idarenin işleyişiyle ilgili şikayetleri dinlemek üzere tbmm başkanlığına bağlı olarak kamu denetçiliği kurumu kuruluyor. ama “türkiye insan hakları kurumu”nun kurulması, bir yasaya bırakılıyor; üstelik başbakanlığa bağlı olarak…

soru 11.- “yargısal denetim” ilerletiliyor mu, geriletiliyor mu?

5982 sayılı kanunla yapılan anayasa değişikliği, 1982 anayasası’nın yargısal denetime kapalı tuttuğu veya açık tutmadığı alanları yargısal denetime kısmen de olsa açıyor. buna karşılık, yargısal denetime kapattığı alanlar da var.

a) yargı denetimine kısmen açılan alanlar

yüksek askerî şura (yaş) ve hakimler ve savcılar yüksek kurulu (hsyk) kararları ile memurlara verilen uyarı ve kınama cezalarına ilişkin kararlar, kısmen de olsa yargısal denetime açılmaktadır. bunlara, geçici 15. madde eklenebilir.

-“yüksek askeri şuranın kararları yargı denetimi dışındadır” kaydı (m.125/ii), “ancak, yüksek askeri şuranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.” şeklinde değiştirilmiş bulunuyor(m.11).

bu düzenleme ile, yaş kararları yargısal denetime kısmen açılmış bulunuyor.

-hsyk için, mevcut anayasa’daki “kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.” (m.159) kaydı yerine, “kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.”(m.22) kuralı getirilmekle, hsyk kararları üzerinde yargı denetimi kısmen açılmış olmaktadır.

-geçici 15. md.yi yürürlükten kaldırmakla 12 eylül dönemi ve yönetimi üzerindeki yargısal denetim yasağı kaldırılmış olmaktadır. (bununla birlikte, uygulamaya ilişkin bir düzenleme yapılmadığı için, yargı yolunun ne ölçüde işletilebileceği konusunda belirsizlikler bulunmaktadır.)

b) dokunulmayan alanlar

yaş ve hsyk kararlarına karşı yargısal denetim konusunda kapı aralayan değişiklik paketi, cumhurbaşkanı’nın tek başına yaptığı işlemler ve olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameler üzerindeki yargı denetim yasağına dokunmuyor.

c) yargı denetimine kapatılan alanlar

belli alanlarda yargı sınırlamalarını kısmen de olsa hafifleten değişiklik paketi, biri özgül, diğeri genel olmak üzere iki yeni sınırlama öngörmektedir:

– “kamu görevlileri hakem kurulu kararları kesindir” kuralı, yargı yolunun kapalı tutulduğu anlamına gelir.

-“yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır.” kaydı (m.125/iv), “… sınırlı olup hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz.” (m.11) yasağına dönüştürülmüş bulunuyor.

böylece, 2010 değişikliği, yargısal denetim yasağı konusunda mevcut metnin de gerisine düşüyor. neden? çünkü, idari yargı denetimi kural olarak hukukilik denetimi ile sınırlı olmakla birlikte, hukukilik denetimi ile yerindelik denetimi arasında kesin bir çizgi çekmek mümkün değildir. bunu, dosyanın içeriğini bilen yargıç belirler. bu nedenle, anayasal düzlemde, “hiçbir surette” şeklindeki kategorik yasak, yargıcın bağımsız karar verme sürecine daha baştan gölge düşürmektedir.

soru 12.- askeri yargının alanı belirgin bir şekilde daraltıldı mı?

öncelikle, askeri mahkemelerin görev alanı daraltılmıştır. buna göre, askerî mahkemeler, “asker kişiler tarafından işlenen askeri suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir… savaş haricinde, asker olmayan kişiler askeri mahkemelerde yargılanamaz…”( m.15).

aynı maddeye göre, “devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye mahkemelerinde görülür.”

bu düzenleme olumlu olmakla birlikte, bu konuda yapılacak yasal düzenleme belirleyici olacak; çünkü, “devlet güvenliğine ve anayasal düzene karşı suç” tanımı önem taşımaktadır. tanım çok geniş tutulursa, görevle ilgili suçlar ve diğer suçlar ayrımı, sübjektif değerlendirmeler nedeniyle göreceli hale gelebilecektir.

askerî yargıya ilişkin diğer bir değişikliğe göre, anayasa’nın 157. maddesinin son fıkrasında yer alan ve askeri yüksek idare mahkemesinin kuruluşu, işleyişi ve yargılama usulleri ile ilgili olarak yapılacak yasal düzenlemede, “askerlik hizmetinin gereklerine” kaydı, artık yer almayacaktır(m.21).

soru 13.-anayasa mahkemesi üyelerinin seçiminde siyasal iktidarın etkisi arttırılıyor mu?

anayasa mahkemesi (aym), değişikliğin odağında yer alan iki anayasal kurumdan biri olduğu için, konuya ilk düzenlendiği 1961 anayasasından itibaren bakmak yerinde olur.

1.- 1961 anayasası: aym, 15 asıl ve 5 yedek üyeden kuruludur.

asıl üyeler, yargıtay (4), danıştay (3) ve sayıştay (1) tarafından, genel kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir. millet meclisi 3, cumhuriyet senatosu 2 üye seçer.

cumhurbaşkanı da 2 üye seçer. (birini, askeri yargıtay’ın göstereceği üç aday arasından seçer.).

yedek üyeler, yargıtay (2), danıştay (1), millet meclisi (1), cumhuriyet senatosu (1) tarafından aynı usulle seçilir.

yasama meclisleri, seçimleri, tbmm üyeleri dışından, üye tamsayılarının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla yaparlar. ilk iki oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, üçüncü turda salt çoğunluk yeterlidir.

2.-1971 değişikliği: üye sayısında değişiklik yapmaksızın, seçim tarzında farklılaşma yarattı. bununla, yasama meclislerinin seçiminde nitelikli çoğunluk kaydı kaldırıldı.

3.-1982 anayasası: aym, 11 asıl ve 4 yedek üyeden kurulur. cb, üç asıl ve bir yedek üyeyi doğrudan atamaktadır. 8 asıl ve 3 yedek üyeyi ise önerilen adaylar arasından seçip atamaktadır. kurumlara tanınan asıl ve yedek üye kontenjanı şöyle: yargıtay (2 +1), danıştay ( 2 + 1), askeri yargıtay (1 ), askeri yüksek idare mahkemesi (1), yök (1).

4.-2010 değişikliği ile, anayasa mahkemesi (aym) üye sayısı, 11’den 17’ye çıkarılmakta; üyeleri belirleyen kişi ve kurumlara tbmm eklenmekte, cumhurbaşkanı’nın mevcut konumu pekiştirilmektedir. üyelik statüsü olarak asıl üye-yedek üye ayrımı kaldırılmıştır.

öngörülen belirleme tarzına göre, cumhurbaşkanı (cb), 14 üyeyi, tbmm ise 3 üyeyi seçme ve atama yetkisine sahiptir.

tbmm, sayıştay (2) ve baro başkanları (1) tarafından her boş yer için gösterilecek üçer aday arasından gizli oyla toplam 3 üye seçer.

cb, 4 üyeyi doğrudan belirler; 10 üyeyi ise, ilgili kurumlardan yapılan öneriler arasından seçip atar. cb, 4 üyeyi, serbest avukatlar, birinci sınıf hakim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış aym raportörleri arasından seçer. cb, 10 üyeyi, yargıtay (3), danıştay (2), askeri yargıtay (1), askeri yüksek idare mahkemesi (1) ve yükseköğretim kurulu (3) tarafından, “her boş yer için gösterilecek üçer aday” içinden seçer ve atar.

tbmm’de yapılacak seçimde, ilk oylamada üye tam sayısının üçte iki ve ikinci oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğu aranır. ikinci oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, üçüncü oylamada en fazla oy alan aday üye seçilmiş olur.

aday gösteren kurumlarda yapılacak seçimlerde ise, “her boş üyelik için, bir üye ancak bir aday için oy kullanabilir; en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş sayılır.”

anayasa mahkemesi’ne üye olma yaşı 45’e çıkarılırken, üyelik süresi 12 yıla indirilmektedir.

2010 düzenlemesi, 1982 anayasasına göre olumlu üç yeniliğe yer vermektedir:

-tbmm’yi yetkilendirme,

-üye olma yaşını, 40’tan 45’e yükseltme,

-üyelik süresini 12 yıl ile sınırlama (mevcut durumda bu süre, atanma yaşına göre 25 yıla çıkabilmekte).

bununla birlikte, olumsuz öğeler ağırlıkta. şöyle ki;

1.-yüksek mahkemeler, 1982 metnine göre ikinci plana atılmakta; bunun yerine, doğrudan ve dolaylı olarak cb ve yürütme, belirleyici bir konuma geçmektedir.

2.-tbmm tarafından üye seçilmesi, demokratik meşruluk bakımından olumlu olmakla birlikte, nitelikli çoğunlukta ısrar etme yerine “basit çoğunluk”la üye seçme olanağı, -birbirine bağlı-şu iki sakıncayı beraberinde getirecektir:

a) önerilen adaylar arasında seçimde çoğunluk partisi belirleyici olacaktır.
b) daha nitelikli uzmanlar yerine, siyasal eğilimi öne çıkan adaylar üye olarak seçilebilecektir.

3.- üyeleri belirleme tarzında bir başka sakınca ise, öneri yapan kuruluşlarda seçimin üç adaya değil, bunlardan sadece birine oy verme biçiminde bir düzenleme yapılmış olmasıdır. bunun sakıncası, bir somutlaştırma ile ortaya konabilir: baro başkanlarının yaptığı oylamada adaylar, 35, 24, 13 oy alıyor. cb, 13 oy alan adayı aym’ye üye atayabilir. böylece, 72 üyeden oluşan bir kurul’un sadece 13 üyesinin oyunu alan bir aday, aym üyesi olabilecektir.

4.- belirleyici konuma getirilen cb ve genel olarak yürütme, 1982 anayasasına oranla aym’nin üyelik yapısını, siyasal eğilimleri doğrultusunda şekillendirme olanağını daha çok elde ediyor. kendisine, 3 üyelik kontenjan tanınan yök’ün oluşum tarzı, bunun en belirgin göstergesi. nitekim, anayasa değişikliği süreci devam ederken kotarılan iki atama, akp’nin niyetini ve yeniden yapılanmanın hedefini yeterince açıklıkla ortaya koymaktadır: geçen aylarda, aym raportörü iken üst düzey yönetici kontenjanından yararlanabilmek amacıyla önce denizcilik müsteşar yardımcılığına ataması yapılan kişi, cb tarafından aym yedek üyeliğine atandı.. yök’ün önerdiği ve hukukçu olmayan diğer aday ise, aym asıl üyeliğine atandı.

soru 14.- anayasa mahkemesi ile ilgili değişiklikler daha demokratik bir anayasal düzen sağlayabilir mi?

görev alanı, iptal davası ve itiraz yolu ile belirlenen anayasa mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu da tanınması, 2010 değişikliğinin en önemli yeniliğini oluşturmaktadır. bu görev genişlemesi, aym’ye mevcut iki başvuru yolu ışığında nasıl değerlendirilebilir? aym’ye bir anayasal dava dosyası nasıl intikal ettirilir ve aym’nin denetim alanı nedir? bunlar hatırlatılırsa, görev genişlemesinin anlamı daha kolay anlaşılır:

1.- 1961 anayasası

a)hangi normları denetler? aym, kanunların ve tbmm içtüzüklerinin anayasaya uygunluğunu denetler.

b) hangi kişi ve kurumlar, aym’ye dava açabilir?

-(genel olarak) cb; son milletvekili genel seçimlerinde geçerli oy sayısının en az yüzde onunu alan veya tbmm’de temsilcisi bulunan siyasi partiler veya bunların meclis grupları; yasama meclislerinden birinin üye tamsayısının en az altıda biri tutarındaki üyeleri;

-(kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda) yüksek hakimler kurulu, yargıtay, danıştay, askeri yargıtay ve üniversiteler;

anayasa mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilirler.

2.- 1971 değişikliği

a) aym, kanunların ve tbmm içtüzüklerinin anayasaya, anayasa değişikliklerinin de anayasada gösterilen şekil şartlarına uygunluğunu denetler.

b) dava hakkı konusunda kısıtlama, “yasama meclislerinde temsilcisi bulunan partiler” kaydının çıkarılmış olmasıdır.

3.- 1982 anayasası

a) aym, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve tbmm içtüzüğünün anayasaya şekil ve esas bakımından uygunluğunu denetler. anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. (…)

b) dava açma hakkı, cb, iktidar ve anamuhalefet partisi meclis grupları ile tbmm üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir.

görüldüğü üzere, 1961’den 1982’ye kadar tanık olunan anayasal hareketler, özellikle aym’ye giriş hak ve olanağını daraltırken, mahkeme’nin denetim alanını da giderek daraltmış bulunmaktadır.

4.- 2010 değişikliği

görev alanı yeniden tanımlanan aym’nin yapısı da büyütülmüştür.

“bireysel başvuruları karara bağlama” yetkisi yanı sıra, yüce divan sıfatıyla yargıladığı kişi sayısı da arttırılmış bulunuyor(m.148).

böylece, öğretide ve anayasa çalışmalarında önerilen “bireysel başvuru hakkı”nın tanınması, olumlu bir adımdır. bununla birlikte, başvuru hakkının insan hakları avrupa sözleşmesi (ihas) ile sınırlı tutulmuş olması, daha baştan bir daraltma anlamına gelir.

anayasa mahkemesi’nin yapısı da, üye sayısını arttırmanın uzantısı olarak, “iki bölüm ve genel kurul” şeklinde öngörülmektedir. buna göre, “bölümler ve genel kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır. bireysel başvuruların kabul edilebilirlik incelemesi için komisyonlar oluşturulabilir.

siyasi partilere ilişkin dava ve başvurulara, iptal ve itiraz davaları ile yüce divan sıfatıyla yürütülecek yargılamalara genel kurul’ca bakılır, bireysel başvurular ise bölümlerce karara bağlanır.

anayasa değişikliğinde iptale, siyasi partilerin kapatılmasına ya da devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar verilebilmesi için toplantıya katılanların üçte iki oy çokluğu şarttır…”

aym’nin görev alanının genişlemesi ve yeniden yapılanması, beklenen bir gelişme olmakla birlikte, bu konuda belli başlı çelişki ve olumsuzluklara dikkat çekmek gerekir:

1.- bireysel başvuru, bir uzmanlık konusu. bu nedenle, bir bölüm’ün bireysel başvuru ile görevlendirilmesi beklenirdi. ayrıca, aym’ye üyelik belirlemesinde insan hakları uzmanlığının, yani nitelik koşulunun öngörülmesi gerekirdi.

2. bir başka çelişki şu: aym’nin önemli kararlarında nitelikli çoğunluk şartına rağmen üyelerin belirlenmesinde bu koşulun aranmamış olması.

3.- asıl çelişki ise şu: aym’nin görev alanı genişletilerek yeniden yapılandırılma sürecinde 1982 anayasası’nın koymuş olduğu yasaklara hiç dokunulmamış olması. bunlar arasında, iptal davası açabilme zorluğu kabul edilebilir olmadığı gibi, itirazda 10 yıllık süre yasağına dokunulmamış olmasını anlamak mümkün değildir.

soru 15.- hsyk’nin yeni yapısı yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlıyor mu?

hâkimler ve savcılar yüksek kurulu (hsyk), 1982 anayasasının en tartışmalı kurumu. bu nedenle, bugüne kadar yapılan anayasa çalışmalarında üzerinde en çok durulan anayasal kurumlar arasında yer aldı. hsyk, 2010 değişikliğinin “temel taşı” sayılabilir. 2010 değişikliğini savunanlar, 1961 anayasasının “vesayet kurumu” olarak öngördüğünü öne sürer. acaba öyle mi? bugünü anlamak için, 1961 ve sonrasına bakmakta yarar var:

1.-1961 anayasası: yüksek hakimler kurulu, 18 asıl ve 5 yedek üyeden kuruludur. asıl üyeler, yargıtay (6), birinci sınıfa ayrılmış hakimler (6), millet meclisi (3), cumhuriyet senatosu (3) tarafından seçilir.yedek üyeler, aynı kurumlarca, sırasıyla, 2,1,1,1 şeklinde seçilir. aynı madde, üyelik nitelikleri ile, seçimde yasama meclislerinin üye tamsayılarının salt çoğunluğunu öngörüyor.

adalet bakanı, yhk toplantılarına katılabilir, oylamaya katılamaz.

sıralayalım:

hsyk, 21 asıl ve 12 yedek üyeden oluşur; 3 daire halinde çalışır.

kurulun başkanı adalet bakanıdır. müsteşar kurulun tabii üyesidir.

4 asıl üyesi cumhurbaşkanınca,

3 asıl ve 3 yedek üyesi, yargıtayca,

2 asıl ve 2 yedek üyesi danıştayca,

1 asıl ve 1 yedek türkiye adalet akademisince

7 asıl ve dört yedek adli yargı ve savcılarınca,

3 asıl ve 2 yedek idari yargı hakim ve savcılarınca, seçilir.

2.-1971 anayasa değişikliği ile, yhk’nın üye sayısı, 11 asıl ve 3 yedek olmak üzere azaltılıyor. tümünü yargıtay’ın seçmesi öngörülüyor.

adalet bakanı, gerekli gördüğü hallerde yhk toplantılarına başkanlık eder.

3.-1982 anayasası ise, yhk’yı, hakimler ve savcılar yüksek kurulu (hsyk) olarak genişletmekte, buna karşılık, üye sayısını daha da azaltmaktadır. oluşumuna bakanlıkla başlamaktadır:

“kurulun başkanı, adalet bakanıdır. adalet bakanlığı müsteşarı kurulun tabii üyesidir. kurulun üç asıl ve üç yedek üyesi yargıtay genel kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden cumhurbaşkanı’nca, dört yıl için seçilir.”(m.159).

gözlem: görüldüğü üzere, 61 anayasası’ndan 82 anayasası’na, adı geçen yüksek kurul’un oluşumu bakımından sadece niceliksel bir değişiklik değil, bir anlayış veya niteliksel bir değişme sözkonusudur.

4.-2010 değişikliği, son 50 yıllık anayasal değişmeler haritasının neresinde?

kurulun yönetim ve temsili kurul başkanına aittir.

genel sekreter, kurulun teklif ettiği üç aday arasından kurul başkanı tarafından atanır.

adalet müfettişlerini ve hakim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri, muvafakatlerini alarak atama yetkisi adalet bakanına aittir.

kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.

bu düzenlemeyi, m.144’te yapılan değişiklik ışığında değerlendirelim:

hsyk ile ilgili 2010 düzenlemesi ile 1961 anayasası karşılaştırılamayacak derecede farklı. ya 1982 anayasasına göre?

-olumlu öğe, üye sayısının arttırılarak, bu konuda tıpkı 1961’de olduğu gibi 1. sınıfa ayrılmış yargı mensuplarına seçme hakkının verilmesidir.

– olumsuz durum ise, yürütmenin etkisini ileri derecede arttırmış olmasıdır. hsyk’da iki üye yerine bundan böyle ( hükümetten veya dolaylı olarak yürütme tarafından belirlenmiş olan) 6 üye bulunacak.

-adalet bakanlığının yetki ve nüfuzu devam edecek.

-hsyk kararlarına karşı yargı denetimi -meslekten çıkarma cezası dışında-yapılamayacak.

soru 16.- geçiş hükümleri çelişki ve tuzaklar içeriyor mu?

madde 25, değişiklik paketinin en uzun maddesi olup, “geçici maddeler” eklemektedir. metin uzunluğu olarak, paketin üçte birinden daha geniş bir yer tutmaktadır.

geçici madde 18, anayasa mahkemesi üzerine “intikal hükmü” şeklinde düzenlenmiştir. buna göre, “bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte anayasa mahkemesinin mevcut yedek üyeleri asıl üye sıfatını kazanır.”

yeni üye seçimi konusunda ise; “…30 gün içinde, tbmm bir üyeyi sayıştay genel kurulunun ve bir üyeyi de baro başkanlarının gösterecekleri üçer aday içinden seçer. her sayıştay üyesinin / her bir baro başkanının “ancak bir aday için oy kullanabileceği bu seçimde en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş olur.”.

bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte üye olanlar yaş haddine kadar görevlerine devam ederler. (….)

geçici madde19’a göre, “bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren otuz gün içinde aşağıda belirtilen esas ve usuller dahilinde hakimler ve savcılar yüksek kurulu üyeleri seçilir:”

cumhurbaşkanı tarafından atanacak dört üye dışında, yargıtay, danıştay, türkiye adalet akademisi ile birinci sınıfa ayrılmış hakim ve savcılar tarafından üye seçiminde, “seçim ilkeleri”ne aykırı seçim tarzı öngörülmektedir.

buna göre, “yargıtay genel kurulu, yargıtay üyeleri arasından üç asıl ve üç yedek üye seçer….her yargıtay üyesinin sadece bir aday için oy kullanabileceği seçimde, en fazla oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilmiş olur.”

bu seçim tarzı, danıştay genel kurulu ve türkiye adalet akademisi genel kurulu için aynen tekrar edilmiştir.

benzer şekilde, “yedi asıl ve dört yedek üye birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş olan adli yargı hakim ve savcıları arasından, adli yargı hakim ve savcıları tarafından yüksek seçim kurulunun yönetim ve denetiminde seçilir….bu seçimlerde her seçmen sadece bir aday için oy kullanabilir. seçimlerde en çok oy alan adaylar sırasıyla asıl ve yedek üye seçilmiş olur…”

idari yargı hakim ve savcıları arasından seçilecek 3 asıl ve 2 yedek üye için de aynı kural uygulanır.

“intikal hükümleri” üzerine yapılabilecek ortak gözlem şudur: çok ayrıntılı, ama demokratik olmayan düzenlemeler, değişiklik teklifi gerekçesinde yer alan amaçlarla çelişmektedir.

ikinci gözlem: yine aym ve hsyk açısından ortak ama, geçiş sürecinde ve uzun dönemde ciddi fark yaratabilecek düzenleme ve uygulama şudur:

değişiklik kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, aym’nin mevcut yedek üyeleri asıl üye sıfatını kazanır. yine, “anayasa mahkemesinde halen belli görevlere seçilmiş olanların bu sıfatları seçilmiş oldukları sürenin sonuna kadar devam eder. bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte üye olanlar yaş haddine kadar görevlerine devam ederler.”. hsyk için ise, “asıl ve yedek üyelerinin görevleri, seçilmiş oldukları sürenin sonuna kadar devam eder.”

bu düzenlemenin ortaya çıkardığı asıl farklılaşma şudur: hsyk üyelerinin görev süresi, mevcut durumda ve yeni düzenlemede 4 yıldır. bu nedenle, geçiş ve tasfiye süreci göreceli olarak kısa zaman diliminde tamamlanmış olacak. buna karşılık, aym üyelerinin görev süresi, mevcut durumda 25 yıla çıkabildiği halde, yeni düzenleme ile 12 yıl ile sınırlı tutulmaktadır.

bu durum karşısında, aym’nin görevde olan ama erken yaşta atanmış üyeleri, yeni düzenlemeye göre atanacak olanlara göre çok uzun süreli görev yapacaklarından, üyeler arasında görev süresi yönünden makul olmayan bir eşitsizlik ortaya çıkacaktır. hatta, mevcut üye, iki kuşak yeni üyeye eş bir zaman diliminde aym’de görev yapma ayrıcalığını elde etmiş olacaktır. nitekim, anayasa değişikliği süreci devam ederken kotarılan iki atama, böyle bir varsayımı haklı çıkarmaktadır. ama daha önemlisi, sözkonusu atamalar, anayasa değişikliği ile hangi amacın güdüldüğünü açıkça kendini ele vermektedir. iki üyeden biri, aym raportörü iken, üyeliğe atanabilmek için önce “denizcilik müsteşar yardımcısı” unvanını elde etmiş ve 31 gün sonra, henüz 41 yaşında aym yedek üyeliğine cumhurbaşkanı tarafından atanmıştır. cumhurbaşkanı tarafından atanan ve yök’ün önerdiği üç aday arasından seçilen diğer üye, 44 yaşındadır ve hukukçu değildir. değişiklik paketinde yer alan intikal hükümlerine göre, bu üyeler 65 yaşına kadar görevde kalabileceklerdir.

görüldüğü üzere, yürütme organının inisyatif kullanabildiği ve belirleyici olduğu alan ve ölçüde, “geçici”! hükümler, “kalıcılık” işlevi görebilecektir.

soru 17.- anayasa değişikliği, anayasa mahkemesince denetlenebilir mi?

7/5/2010’da tbmm’de (üye tamsayısının 3/5’i ile, ama 2/3’ünden az oyla) kabul edilen t.c. “anayasasının bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkında kanun” (no. 5982), cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere meclise iade edilmedi ve “halkoyuna sunulmak üzere resmi gazetede yayımlandı” (13.05.2010).

değişiklik kanunu, chp girişimiyle anayasa mahkemesi’ne götürüldü. buna iki açıdan itiraz edildi. biri hukuki, diğeri siyasi ağırlıklı:

1.- henüz yürürlüğe girmemiş olan ve,

2.- halkoyuna sunulan bir anayasa değişikliği üzerinde yargısal denetim yapılabilir mi?

anayasa mahkemesi (aym), davayı kabul edilebilir bulunca, tartışmaya yeni bir boyut eklendi: aym, esasa girebilir mi? ve nihayet, son günlerde yapılan birçok uçuk öneriden başlıca ikisi: aym, esasa girerek denetim yoluyla kısmen/tamamen iptal ederse;

3.- yasama ve yürütme organları, böyle bir kararın gereklerini yerine getirmemesi ve,

4.- aym kararını resmi gazete (r.g.)’de yayımlamama önerisi.

bu itiraz ve iddialar ne ölçüde geçerli?

1.-denetim anı: anayasa’ya göre, denetimin ne zaman yapılacağı konusunda ölçüt, r.g.’de yayımlanma tarihi (m. 149 ve 151). denetlenen norm olarak genel kavram “kanun”, anayasa’da değişiklik yapan yasaları da kapsamaktadır.

r.g.’de yayımlanma anından itibaren süre, şekil denetimi için 10, esasa ilişkin denetim için 60 gün. anayasa değişikliği, sadece şekil bakımından denetlendiği için, geçerli süre 10 gündür. bu nedenle, anayasal düzenlemeye göre, denetlenen normun yürürlüğe girmesi gerekmiyor. henüz yürürlüğe girmemiş bulunan yasalar üzerinde anayasal yargı denetimi yapılıyor. sosyal güvenlik reformu kanunu, bunun örneği.

2.-halkoylaması, yargısal denetime engel mi? hayır! çünkü, anayasa md. 175’e göre, anayasa değişikliği farklı seçenekleri içeriyor. ama md. 149, bu seçenekler arasında herhangi bir ayrım yapmayıp, “şekil denetimi”ni genel bir kural olarak kabul etmekte. bu, referanduma sunulacak metin için de geçerli. aksi halde, aym’nin usule ilişkin bir sakatlığı denetimden kaçınmasını önermek, anayasal üstünlük ilkesi ile bağdaşmaz.

3.-referandumdan sonra denetlenebilir mi? iki bakımdan hayır! biri teknik ve hukuki, diğeri siyasi ve demokratik nedenle:

-teknik olarak, halkoyu ile onaylanan “anayasa değişikliği kanunu” yeniden r.g.’de yayımlanmayacağına göre, artık anayasa mahkemesi’ne götürülemez. kaldı ki, değişiklikler onay işlemiyle, artık anayasal metinle bütünleşmiştir…

-siyasi bakımdan da, seçmen iradesi ile kabul edilmiş olan bir metin üzerinde aym’nin denetimini savunmak zor; hatta, demokratik kuram ve uygulamaya aykırı.

4.-aym kararı “delinebilir” mi? anayasa md. 153’e göre, “anayasa mahkemesi kararları resmi gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” bu konuda anayasa, herhangi bir istisna tanımıyor. bu nedenle, konu bu yönden tartışmaya açık değil.

fakat şu da açık: aym, önünde bulunan dosya üzerinde esasa girmeksizin “şekil denetimi” ile yetinecek. bu nedenle, 2010 değişikliğinde şekil bakımından anayasa’da belirtilen kayıtlar çerçevesinde aykırılık yoksa, aym’nin davayı reddetmesi beklenir.

ne var ki aym, iki yıl önce “türban kararı” adıyla bilinen davada, md.148 ve 4’teki “teklif” kaydından hareketle, md.10 ve 42’ye yapılan eklemeleri, anayasa’nın değiştirilemez hükmüne (md.2) aykırılığı gerekçesiyle iptal ederek, kendisine bu yolu açtı. acaba, aym, 2010 değişikliğinde de aynı yolu izleyebilir mi?

buna olumlu yanıt vermek zor. üstelik, anayasa değişikliği halkoyuna sunulacak ve gerçekten değiştirilemez hükümlere aykırılık varsa, bu konuda son sözü halkın söylemesi, demokratik ilke olarak savunulabilir de. buna karşılık, aym, kısmen iptal kararı verirse ne olacak?

yapılması gereken, yargısal kararın gereğini yerine getirmek. çünkü, aym’nin yaptığı, -zorlama yoluyla da olsa- bir yorumdur. her yorumda hukukilik öğeleri yanında, yerindelik öğeleri de bulunur. bunu önlemek mümkün değildir. bu durum, başka devletlerdeki aym’ler için de geçerlidir.

soru 18.- değişiklikleri bütün halinde oylamak seçmenin özgür iradesini engeller mi?

öncelik sırasına göre, “yargı-yasama-yürütme” düzenini (1961 anayasası), “yürütme¬yasama-yargı” şeklinde tersine çevirmiş olan 1982 anayasası’nı aşmak, bu sıralamanın fren ve denge mekanizmasına göre gözden geçirilmesini gerekli kılmakta idi. oysa, yürütme, cb ekseninde daha öne çıkarılıyor; yasama, elden geldiğince yargıdan bağışık tutulurken, yargının kendisi, yürütme ve yasamanın güdümüne konuluyor. bu bakımdan, değişiklik paketi, erkler arası dengeyi, 1982 anayasası’na oranla daha fazla bozmuş olmakla, “insan haklarına dayanan demokratik hukuk devleti” idealinden açık bir uzaklaşma anlamına geliyor.

madde 175, değiştirilen maddeleri birbirinden ayırarak referanduma sunma olanağını, hem cumhurbaşkanı’na hem de tbmm’ye tanımış olduğu halde, bu konuda anayasal yetkisi bulunmayan hükümet ve üyelerinin, paketin bir bütün olarak referanduma sunulacağını daha baştan beyan etmiş olmalarının anlamı nedir?

referandum konusunda, paketin referanduma bir bütün halinde sunulmasına yönelik tbmm iradesine de değinelim:

1) önce olan açısından bakalım: bu konuda yetki, anayasa md. 175 uyarınca tbmm’dedir; somut olayda ise, tbmm, bu konudaki yetkisini toptan oylama yönünde kullanmıştır (anayasa değişikliğine ilişkin kanun, md. 26).

2) ancak, olması gereken açısından bakınca; bu tercihin, akp’nin savunduğu temel sloganlarla çeliştiğini görmemek imkansız. zira, yürürlük ve referanduma sunuşu düzenleyen söz konusu madde dışında kalan 25 maddeyi bir bütün halinde referanduma sunmak, “millet egemenliği”, “demokrasi”, “halk iradesi”, “söz milletin” vb. sloganların hiçbiriyle uyuşmamaktadır. nitekim, avrupa konseyi hukuk yoluyla demokrasi komisyonu (diğer adıyla, venedik komisyonu) tarafından demokratik seçimler konseyi’nin 19. toplantısında (venedik, 16 aralık 2006) ve venedik komisyonu’nun 70. genel kurul’unda (venedik, 16-17 mart 2007) kabul edilen ve istişarî niteliğe sahip bulunan “referandumlarda iyi uygulamalar kılavuzu”1nun (code of good practice on referendums) 30. paragrafında, bu konuda şu ilke önerilir:

“içerik birliği, özgür oy iradesinin daha da önemli bir gerekliliğidir. seçmenler, aralarında içkin bir bağ olmayan farklı sorulara aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır. seçmenin sorulardan birini desteklerken bir başkasına karşı olabileceği dikkate alınmalıdır. bir metinde yapılacak değişiklik çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa, halka bir dizi soru sorulmalıdır”.

dolayısıyla, “milletin egemenliği” sloganlarıyla referandum sürecine sokulan anayasa değişikliği, bizzat referandumda kullanılacak iradenin serbestliği açısından ne yazık ki, dayatmacı, toptancı ve antidemokratiktir.

soru 19.- değişiklik paketi türkiye’nin yeni anayasa umudunu azaltıyor mu, arttırıyor mu?

yeni anayasa umudu, türkiye toplumunun son yirmi yıllık zaman dilimine yayılan meşru bir beklentidir. bunun somut kanıtları da vardır: tüsiad’dan disk’e, tobb’dan tbb’ye kadar farklı sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları ve odaların hazırlamış olduğu, ayrıntılı ve gerekçeli anayasa rapor ve taslakları, yeni anayasa arayışında kayda değer bir birikimi yansıtır. ne var ki, bu “sivil birikim”, siyasal iradeye yeterince yansımadığından yeni anayasa süreci resmen başlatılabilmiş değildir.

soru şu: acaba değişikliklere devam etmek mi yeni anayasanın önünü açar, yoksa, her değişiklik, yürürlükteki anayasa’nın ömrünü biraz daha uzatarak, kalıcılığı yönünde pekiştirici bir etki mi yaratır?

bugüne kadar yapılan değişikliklere ilişkin olarak, gelinen yer (geçmiş) ile gidilecek yer (gelecek) arasında nasıl bir ayrım ortaya çıkmaktadır? bu konuda, 2007 yılı, bir dönüm eşiği olarak görülebilir. neden ve nasıl? şöyle: 1987’den 2007’ye kadar yapılan değişikliklerin çoğu, belli ölçüde “uzlaşma ortam ve süreci” içerisinde gerçekleştirildiği halde, 2007 ve sonrası değişikliklere “çatışmacı yaklaşım” damgasını vurdu. bu yaklaşım tarzı, siyasal partiler arasındaki gerilim ve çatışmaları derinleştirmekle sınırlı kalmadı; aynı zamanda anayasal kurumlar bütününü etkilemeye başladı. türkiye’yi giderek “müzakereci demokrasi” sürecinden uzaklaştıran anayasal kurumlar çatışması, 2007 ve 2008 yıllarına damgasını vurdu. 2010 yılında ise, gerilim ve çatışmalar daha da derinleşeceğe benziyor.

bu konuda 2007 yılının dönüm eşiği oluşu, sadece usul veya yöntemle sınırlı değildir. bu aynı zamanda bir içerik sorunudur. çünkü, 1987-2004 arası yapılan anayasal değişikliklerin çoğu, hak ve özgürlükler alanına ilişkin olup, 1982 metnini aşamalı olarak ve belli ölçüler içerisinde geride bırakma iradesini yansıtır. buna karşılık, 2007 ve sonrasında yapılan değişiklikler, daha çok anayasal kurumlara ilişkin olduğu gibi, 1982’nin ruhunu pekiştirme eğilimi baskın görünmektedir. cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören değişiklik böyle olduğu gibi, 2010 değişikliği de, yürütme organını başta cumhurbaşkanı olmak üzere, daha da güçlendirici etki ve sonuçlar yaratacaktır. eğer konuya, anayasal erkler arasında fren ve denge mekanizmaları açısından bakılırsa, 2010’da gerçekleştirilen değişikliklerin, 1982’nin de gerisine düştüğü söylenebilir.

bu durum, türkiye toplumunu “ortak bir anayasa dili” oluşturmak suretiyle yeni bir anayasaya doğru ilerleme iradesi ile açıkça çeliştiği gibi, bütüncü bir revizyon olasılığını da zayıflatıcı etki yaratabilir. referandum sürecine damgasını vurması muhtemel olan göstermelik bir “demokrasi söylemi”, olası tehlikeyi perdeleyici bir işlev görecektir. dahası, anayasa değişiklikleri ile güçleri pekiştirilmiş kurumlar, demokratik ve özgürlükçü yeni bir anayasa için inisiyatif konusunda da isteksiz davranabilecektir.

soru 20.- değişiklik 1982 anayasasını pekiştiriyor mu? iyileştiriyor mu? hayır mı, evet mi?

on dokuz başlık altında yapılan açıklamalar, anayasa değişikliklerinin, türkiye’yi kutuplaştırıcı bir ortama sürüklediğini ortaya koymuş bulunuyor. uzlaşmacı kültürden uzaklaşma, belli alanlarda kısmi iyileştirmeler sağlanmış olsa da, yeni anayasa umudunun azalması anlamına gelmektedir.

eğer 2010 değişikliği kabul edilirse, bunun etki ve sonuçları, toplumsal gerilimin artmasıyla sınırlı kalmayacak; aynı zamanda 1982 anayasasının ruhu pekişmiş olacaktır. çünkü, kısmi, eksik ve çelişkili değişiklikler, anayasal öncelikler yanılgısını da beraberinde getireceği için, esasen toplumumuzun gereksinimi olan alanlarda anayasal açılım gereği ikinci plana atılmış olacaktır. gerçekten, ne değişiklik metni, ne de gerekçeleri, yapılan tercihlerin nedenleri üzerine tutarlı ve tatmin edici açıklamalar içermemektedir. bu konuda fikir için, sadece birkaç soru yeterli: neden, 1982 anayasasının ruhu ve felsefesi olarak nitelenebilecek başlangıç kısmına hiç dokunulmadı? neden, türkiye’de kimlikler üzerine can yakıcı bir konu olan yurttaşlık tanımı görmezden gelindi? neden, insan hakları avrupa mahkemesi’nce avrupa sözleşmesi’ne aykırı bulunan “zorunlu din dersleri”ne ilişkin maddeye dokunulmadı? bu liste, üç yerine on üçe kadar bir çırpıda uzatılabilir. ama şu iki sorunun tatmin edici yanıtını bulmak mümkün değil: anayasa değişikliğinde, neden tercihler yapılanlar yönünde kullanıldı ve neden bu kadarıyla yetinildi?

bütün bu yanıtı verilemeyen soru ve nedenlerin yanısıra, yeni bir anayasa için türkiye toplumunun meşru beklentisini de zayıflatacağından, “özgürlükçü ve demokratik, eşitlikçi ve sosyal yeni bir anayasa” için, 2010 anayasa değişikliklerine “12 eylül 2010 halkoylaması”nda “hayir” oyu vermek gerekir. halkoylaması sürecinde ise, “hayır”ın nedenlerini iyi açıklamak kadar, yeni ve ortak bir dille, yeni anayasanın eksenlerini koymak da önem taşımaktadır. bunu, sadece içerik olarak değil, aynı zamanda izlenmesi gereken yol ve yöntem olarak da yapmak, umutsuzluğu umuda çevirici bir işlev görebilir.

kaynak: 10 aralık hareketi, 3 temmuz 2010

“referandum ve 10 aralık hareketi” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s