Referandum ve Devrimci Yolda Özgürlük

Bizim Umutlarımız Sizin Sandıklarınıza Sığmaz

Devrimci Yolda ÖzgürlükÜlke tarihi açısından milat olarak değerlendirilen 12 Eylül 1980, faşist bir darbe ve sonrasında bu darbenin palazlandırdığı faşist bir rejimin 30 yıl sürmesine neden olan kara bir gün olarak tarihe geçti. 12 Eylül 2010 bu faşist darbenin 30.yıldönümü olacak. AKP hükümeti kendi Anayasasının oylanmasını tam da bu tarihe denk getirerek, 30.yılda “darbenin karanlığından demokrasinin aydınlığına” geçişin kahramanı olarak (!), salya sümük destekli bir EVET kampanyasının startını verdi.

Aslında ülke siyasal gündeminde uzunca bir dönemdir bulunan Anayasa değişikliğine dair tartışmalar, 12 Eylül’de yapılacak referandum oylamasına kilitlenmiş durumda. Çeşitli siyasal çevreler referandum ile ilgili olarak fikir beyan ederken, toplum 82 Anayasası ile AKP hükümetinin hazırlamış olduğu Anayasa arasında tercihe zorlanıyor. Burjuva siyasal aklının Anayasayı çoğunluğun onayladığı bir sözleşme olarak tarifliyor olması, bu referandum sürecini ya da Anayasa değişikliğini bir kat daha önemli kılıyor. Bunun yanında oligarşinin iç çekişmelerinin yarattığı gerilimli havada, olgarşik ittifakın tüm bileşenlerinin onayı büyük önem arz etmekte. Bu bağlamda “yeni anayasa” bir yönüyle toplumsal mutabakat kisvesine mahkum durumda. Özellikle muhalefet partilerinin CHP ve MHP öncülüğünde bu denli “toplumsal mutabakat” çağrısı yapmasının gerekcesini de bu çerçevede düşünmek gerekiyor.

Ancak açık ve net bir şekilde ortadadır ki; referanduma sunulan anayasa ne kapsayıcı bir rıza alma sürecinden geçmiş ne de “toplumsal mutabakata” ihtiyaç duymuştur. Öte yandan, 82 Anayasının bir darbe Anayasası olması propagandif olarak referandum sürecinde “EVET” cephesinin elindeki en güçlü argümandır. Burada temel vurgu “evet demezsek 12 Eylül Anayasasına rıza göstermiş olacağız” şeklindeki bir maniplasyondur. Şaşırtıcı ve elem verici olan şudur ki söz konusu manipülasyon “sol” içinde kayda değer bir yankı bulmuştur.

AKP, hükümet ettiği sekiz yıllık zaman zarfında sıkça yaptığı gibi, ehven-i şer kabilinden sistem içi iki seçenekten birini tercih etmemizi beklemektedir. Geçmiş faşist yönetimlerin getirdiklerini bir takım rötuşlarla kendi lehine düzenleyip ve yeniden karşımıza çıkarıp, bu “yenilikleri” savunmamızı istemektedir. Bu “yeniliklere” karşı çıktığımızda ise, yanına aldığı liberaller korosunun desteğiyle utanmadan bizleri statükocu olmakla suçlamaktadır. Güler Zere’yi ölüme mahkum eden Başbakan’ın, Necdet Adalı’dan sözetme cüretini kendinde bulması bu pişkin siyaset yapma halinin hangi noktaya geldiğini göstermesi açısından ibretlik bir örnektir.

Devrimciler önlerine sunulan seçeneklerden birine tabi olmak durumunda değildir. Aksine devrimcilerin varlık nedenleri, istemin sunduğu hiçbirşeyin halkın ihtiyaçlarını karşılamıyor olmasıdır. Yenileme ya da reform adı altında ezilenlerin ihtiyaçlarını giderme vaadiyle girişilen her eylem, esasen mevcut sistemin egemenler lehinde yeniden düzenlenmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. O nedenledir ki devrimciler, topyekün bir değişimi, yani devrimi öngörürler.

Ayrıca unutulmamalıdır ki 80 darbesinin mümessilleri ile AKP hükümetinin iplerini tutan güç aynıdır. Bugün emperyalizmin Ortadoğu’da öngörmüş olduğu yapısal dönüşümün AKP özelindeki yansımaları, demokratikleşmeye dair zahiri bir perde oluştursa da esasen emperyalist politikaların konjonktüre uygun dönüştürülmesidir. Bu bağlamda referanduma sunulan Anayasa, bir demokratikleşme adımı değil, iddia edilenin aksine emperyalizmin yeni dönem politikalarına bir uyumun bir parçasıdır. Emperyalizmin ise tarihin hiçbir döneminde demokrasi ve refah getirmediği aşikardır.

Kamu emekçilerinin grev hakkından, üniversitelerin başındaki 30 yıllık bela olan YÖK’e kadar bir dizi antidemokratik kurum ve uygulamayı es geçen, esas olarak son dönem hükümetin yasama ve yürütmede karşılaştığı direnç noktalarını aşmaktan, dolayısıyla emperyalizmin yapısal dönüşüm çerçevesinde önünü düzlemekten öteye gitmeyecek olan bir Anayasanın onaylanması mümkün değildir. Referanduma sunulan Anayasa AKP’nin iktidarını yeniden tanzim etmekten başka bir işleve sahip değildir.

Seçim ve referandum oylamaları, egemenlerin halkın tercihlerini ve yönelimlerini ölçmek için ideal araçlar olmasının yanı sıra yükselen muhalefetin bertaraf edilmesinin de aracıdır. Yeni anayasanın çoğunluğun onayladığı bir sözleşme olarak referandum ile “meşruiyet” kazanması yükselen halk muhalefeti açısından da bir handikap yaratacaktır.

***

Ancak bir önceki statükodan yarar sağlayanların veya burjuva politik oyunlarla oy hesabı yapanların yani her ne pahasına olursa olsun AKP kaybetsin diyenlerin içine düştüğü kaba bir “HAYIR” tavrına soldan destek vermek de son derece tehlikelidir. Devrimcilerin toplumsal etkilerinin yetersizliği de hesaba katıldığında, emekçiler nezdinde darbe Anayasasını destekler duruma düşenler (hayır tavrını yetersiz bulmakla birlikte ki; biz bunu kastetmiyoruz) açısından da durum son derece vahimdir (sanırız hiçbir devrimci demokrat MHP, CHP ve türevleri ile sandık başında kendini aynı oyu verirken görmek istemez).

Son zamanlarda sol içerisinde güç kazanan hayır cephesinin bileşenlerine baktığımızda, mevcut dizilişin çok da şaşırtıcı olmadığını görüyoruz. Bu kesimlerin ortak özellikleri CHP tabanından hatta bazen bizzatihi CHP’nin kendisinden fayda sağlamaya dönük eğilimde olanlardan oluşmakta. Bu çevrelerin bir diğer ortak özelliği ise ergenekon ve darbe tartışmlarındaki tutumları tabi son zamanlarda aralarındaki yakınlaşma ve angajmanları da unutmamak gerekiyor. Temel saikleri ise, AKP’nin Anayasasına karşı çıkmak. Oysa bu tavır son derece yetersiz. Nitekim AKP Anayasasına hayır derken tanzim ettiğimiz istesek de istemesek de 12 Eylül Anayasası oluyor.

Türkiye’de egemenler ne zaman karşımıza bir sandık koysa ve bir seçimde bulunmamızı istese boykot ülke solunun birçok kesimi tarafından gündeme gelir. Ilginç olan şudurki; hiçbir sandık bize bu seferki kadar net bir şekilde boykot tavrını dayatmamışken ve boykotun kitlesel destek bulma şansı bu kadar büyük olmamışken ülke solunun bundan imtina etmesidir. Çok açık bir şekilde yeniden ifade ediyoruz biz AKP’nin Anayasasına da 12 Eylül’ün Anayasasına da karşıyız ve emekçi halkımızın taleplerini dikkate almayan hiç bir Anayasayı meşru görmüyoruz. Meşru görmediğimiz bir referanduma da katılmıyoruz.

Bununla birlikte boykotun bir siyasal tavır olarak geliştirilmesi gerekiyor. Ancak boykot “biz sandığa gitmiyoruz” şeklinde pasif bir tutumla değil aktif bir kampanya ile desteklenerek güçlü bir cephe ile beraber örülen bir süreç olarak geliştirilmelidir. Devrimcileri, Kürtler, emekçiler ve tüm ezilenler referandum sürecini boşa çıkarmayı hedefleyen güçlü bir boykot cephesi örmelidir. Ancak bu şekilde demokratik bir Anayasa talebi güçlü bir şekilde gündeme taşınabilir.

***

Sonuç olarak, referandum vesilesi ile ülke son derece politik bir döneme girmiştir. Böylesi politik bir ortam devrim ve sosyalizm mücadelesi açısından önemli olanakları beraberinde getiriyor. Referandum sürecinde yaratılan çarpık bilincin deşifre edilmesi ve bu bağlamda istikrarlı bir çalışmanın yürütülmesi elzemdir. Devrimci ve demokrat tüm kesimlerin, referandum süresi boyunca ve sonrasında başta demokratik Anayasa talebi olmak üzere birleşik ve güçlü bir demokratik mücadele hattını örgütlemeyi hedeflemesi oldukça önemlidir.

Unutulmamalıdır ki cuntacıların haznesinden kan damlayan kalemlerle hazırladığı 82 Anayasasına mahkumiyet kader olmadığı gibi, hükümetin etrafa saçtığı kırıntılarla yetinmek bizlerin harcı değildir. Egemenlerin bizlere sunduğu seçeneklerden ziyade başka bir yaşam başka bir ülke başka bir dünya mümkündür.

12 Eylül günü egemenlerin önümüze koyduğu sandık, verili olan iki seçenekten birine evet demenin değil, halkın ihtiyaçlarının ve taleplerinin yüksek sesle dillendirildiği bir araca dönüştürülmelidir.

Zira halkın umutları düzenin sandıklarına sığmaz.

Devrimci Yolda Özgürlük

Kaynak: Devrimci Yolda Özgürlük, 26 Temmuz 2010