Referandum ve Devrimci Proletarya

Referandum Üzerine


Anayasa Mahkemesi AKP’nin hazırladığı taslağın Anayasa Mahkemesi ve HSYK’ya ayar çekme hükümlerini iptal ederek referandumun yolunu açtı. Referandum sonuçları, aynı zamanda 2011 seçimleri, Cumhurbaşkanlığı süreci, Kürt sorununun seyri gibi bir dizi konuda da hem gösterge hem de etmen rolü oynayacak.

Referanduma ilişkin yapılan değerlendirme ve tutum belirlemeler, iki noktada toplanıyor: Birincisi, taslağın AKP’nin, temsil ettiği sermaye kesimlerinin politik hedefleri uyarınca kendi mevzilerini sağlamlaştırma amaçlı hamleler içerdiği. Ikincisi ise, dikişleri patlamış 12 Eylül anayasası yerine yeni bir anayasanın gerekliliği.

Aktif siyasete geçen ve neredeyse İlker Başbuğ kadar konuşmaya başlayan TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, TÜSİAD’ın 40. yılı vesilesiyle kendi “Ha-vet”lerinin altını çizdi. “Ha-vet”in “evet” kısmı, TÜSİAD’ın kendi “demokratik anayasa paketi”ndeki kimi unsurları da içeren, ancak yetersiz bulduğu kapsam ve maddelerle ilgilidir. TÜSİAD, yapılan değişikliği neoliberal ihtiyaçlara uygun bir anayasanın son hali olarak görmemekte; seçim barajı konusu dahil referandumdan sonraki maçlara hazırlanmaktadır. “Hayır” kısmı ise, AKP’nin taslakta yürütmeye Anayasa Mahkemesi, HSYK ile Cumhurbaşkanlığı konularında hormonlu yetkiler getirilmesine yöneliktir. Daha açık bir ifadeyle, TÜSİAD, sermaye içi rekabette siyaset eliyle elde edilecek avantajlara, bunların iç ve dış politikanın temel konularına -bakınız “eksen kayması” tartışmaları- ve devlet yapısına ve işleyişine yansıtılması konularında kendi ayarını çekmeye çalışıyor. Boyner bunu geçen ay “Türkiye’de kamu dışı üretimin yüzde 65′i bizim üyelerimiz tarafından gerçekleştirilir. Kayıtlı istihdamın yüzde 50’si TÜSİAD üyesi şirketlerdedir” diye temellendirdi ve açıkça davul bizdeyken tokmak başkasında olamaz buyurdu!

Bunun gerçekten de anayasadaki son değişiklik olmayacağının da ötesinde, referandum -ve sonrası-, ağır işsizlik, kentte ve kırda derinleşen mutlak yoksulluk (4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 3 bin TL’ya dayandı) ve Kürt sorununda gelinen durum başta olmak üzere bir dizi konu üzerinden AKP ile CHP ve BDP arasında bir güç mücadelesi şeklinde seyredecek. AKP, kendi propagandasını “12 Eylül ve darbeler rejimi ile hesaplaşma”, kitleler içerisinde 2002 ve 2007′de olduğu gibi bir “biz ve onlar” yaratma üzerine oturtuyor -Cemil Çiçek son Yozgat konuşmasında “Onlar size bidon kafalı, karnını kaşıyan, televizyon başından kalkmayan insanlar diyorlar” diye konuya damardan girdi! “Kürt açılımı”na özellikle MHP cenahından gelecek salvoları kendi “terörle mücadele” söylemiyle ve “açılımı” sahiplenerek, aynı zamanda BDP’yi geriletme hedefiyle stabilize etmeyi; CHP’nin yoğunlaşacağı işsizlik ve yoksulluk gündemlerini ise Özal tarzı bir liberal arsızlıkla -söz gelimi, 657 değişikliği konusunda “Memuriyet yan gelip yatma yeri değildir” gibi- geri plana itmeyi hedefliyor. Buna karşılık CHP, bu gündemleri Batıda sıkışıp kaldığı ve Kılıçdaroğlu açılımıyla birlikte yarma imkanı bulduğu kent orta sınıflarının bir kesimi kısıtından çıkıp işçi-emekçi kitlelere doğru açılmak, işçi -özellikle de eğitimli işgücü-, emekçi, Alevi vd. hoşnutsuzluklara mıknatıs olmak için kullanıyor. BDP açısından ise referandum, “demokratik özerklik” teması üzerinden bir güç yoklaması niteliği taşıyor. Gerillanın da aktif olduğu bu süreçte, Kürt sorununun neoliberal burjuva demokrasisi esaslı çözümünün biçimlenişi, yol haritası ve hızı gibi bir dizi konuda kendi imkanlarını güçlendirmeyi hedefliyor.

Dikkat edilirse, referanduma ilişkin tutum, siyaset arenasındaki mevcut dizilimleri, sürecin özgünlüğünü yansıtan varyasyonlarla yeniden üretiyor. “Evet” oyunun arkasında AKP, BBP, Saadet Partisi, DSİP, EDP gibi partiler; sendikalardan -“allahın emri”!- Hak-İş, Memur-Sen; keza bataryaları hiç boşalmayan Taraf gazetesi duruyor. Bunların içerisinde özellikle EDP’nin tutumu, ÖDP’ye yapılan kökten liberal müdahalenin bir göstergesi olmanın ötesinde, KESK içindeki artık çuvala sığmaz çürümeyi belirleyenlerden biri olmasıyla da tasfiyeciliğin dipsizliğinin ifadesi. Sınıf işbirlikçi DİSK-TÜSİAD görüşmesinin paralelindeki bu gelişme, yeni ve beklenmedik olmamakla birlikte, neoliberal burjuva siyasetin kendi sınıf düşmanı politik/toplumsal zeminlerini güçlendirerek yol aldığını ortaya koyuyor. AKP ile, solun en keskin söylemler altında bile artık gizleyemediği burjuva demokratik rüyalarını içerden bilen Taraf gazetesiyle, asıl olarak da TÜSİAD’la aynı teldeki “yeni bir anayasa” sloganıyla efendinin attığı kemiklere hücum etmeye, pörsümüşlüklerini neoliberal burjuva demokrasisinin, sivil toplumculuğun sınıf düşmanı politikalarıyla gidermeye yönelmiş, bunun için sendikaları, kitle örgütlerini tasfiye hücumu veren bu cenahın layığını ancak yeni bir sınıf hareketi dalgasının vereceğini görmek gerekiyor!

Buna karşılık, CHP, MHP, Hak ve Eşitlik Partisi, EMEP, ÖDP, TKP, Halkevleri, Sosyalist Parti vd. sandıkta “Hayır” oyuyla temsil ediliyorlar. DİSK, tutumunu değilse de eğilimini TÜSİAD’la yaptığı görüşmede TÜSİAD’ın temel görüşü olan “yeni bir demokratik anayasanın hazırlanması” çerçevesinde açıklamış oldu. Tekel direnişinin dikişlerini ve iç gerilim ve çatışmalarını patlattığı, ardı ardına istifaların -son istifa, Türk-İş’in şoven ağalarından, pek bir “sınıfçı” vedasıyla Belediye-İş başkanı Nihat Yurdakul oldu- yaşandığı Türk-İş ise, tutum açıklamayacağını bildirdi. KESK de, üyelerini bağlayıcı karar almasının doğru olmayacağı gibi uyduruk bir gerekçeyle, gerçekte ise kendi iç yarılmasından dolayı -KESK ve bağlı sendika yönetimleri içerisinde bu durumda “Hayır”a da, “Evet”e de, “Boykot”a da yer var çünkü- merkezi bir tutum açıklamadı.

Sandık başına gidecek olan işçi-emekçi kitlelere burjuva düzen partileri tarafından en geniş ölçekte taşınacak ve en fazla etki gücüne sahip olacak olan, “Hayır” propagandasıdır. “Hayır” oyu, bir tarafta CHP’de, diğerinde MHP’de toplaşacak olan AKP karşıtı oyların adresi; burjuva düzen partilerine bir diğer yedeklenme odağıdır. Kürt düşmanlığı, yine işsizlik, yoksulluk, özellikle küçük illerde, kırda yoksulluk temalarına bulanmış olarak MHP’ye kodlanacaktır. Solda ise, başta TKP, Halkevleri olmak üzere gözler ve gönüller CHP’de, Kılıçdaroğlu eliyle yükselmesindedir. EMEP bu yeni durum içerisinde seçim ortağı BDP’yle taktik farklılaşma içindedir. Kürdistan’daki çatışmalardan her seferinde olduğu gibi en rahatsız olan TKP’nin bölünme sendromları azmakta, Genelkurmay’ın “görülmüştür” damgasını taşıyan sosyal şovenizmini köpürtmektedir. Siyaseti hükümet partisine muhalefet olarak algılayan, neoliberal politikaları sadece AKP’nin marifeti olarak gören ve kitlelerin sınıfsal-siyasal-toplumsal hoşnutsuzluklarına kanal olarak yine burjuva parlamenter siyaset kulvarlarını gösteren -kitle mitinglerinin en sık atılan sloganı “Gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek”in anlamı da “Sandıkta görüşelim”dir zaten- reformist ulusalcı solun “Hayır” oyları, sisteme fizik varlığının ve CHP’ye yedeklenmenin ötesinde, ideolojik bir pompa işlevi görecektir. Bu, “Evet” oylarından dolayı “solun günah keçisi” muamelesi gören EDP vb.nin paralelinde, gerçekte tasfiyeciliğin derinleşmesinin, kendi sonuçlarına gebe bir diğer göstergesidir.

Referandumda üçüncü seçenek, sandık başına gitmemek, referandumu boykot etmektir. Devrimci proletarya da, boykot taktiği uygulayan çeşitli kesimlerle kendi ayrımlarını koyarak bu tutumu benimseyecektir. Zira devrimci proletarya açısından boykot taktiği, bir yandan kitlesel düzen partilerine burjuva parlamenter muhalefet ekseninde yedeklenmemeyi hedeflemekle birlikte, bu taktik, aynı zamanda içerisinde bulunduğumuz koşullarda BDP’den başlayarak oldukça geniş bir politik şemsiye oluşturmaktadır. Kendi başına ele alındığında da devrimci bir program ve ona bağlı bir taktiğin biricik doğrulayıcısı olarak da düşünülmemelidir. Aksine, boykot taktiği, tıpkı “Evet” ve “Hayır” da olduğu gibi, tasfiyeciliği derinleştiren, neoliberal burjuva demokrasisinin dışından değil içinden politika yapan program, taktik ve formülasyonlarla birlikte de önerilmektedir. Dolayısıyla devrimci proletaryanın boykot taktiğinin içeriği ve ayrım çizgileri, bizzat bu tasfiyeci politika ve formülasyonlarla sınırların kalınlaştırılması, devrimci demokrasiyi iki yönlü çözen “Ona da ona da hayır”ın aşılması açısından önem kazanmaktadır. Faşizmin çözüldüğü, bizzat sermaye ilişkilerinin bunu gerektirdiği koşullarda suların akış yönünün farkında olmaksızın, sonuç olarak geri tipte bir burjuva demokrasisinin tıkanıklıklarını açmayı mı üstleniyoruz? İşçi sınıfının ufkuna bunu mu yerleştiriyoruz? Yoksa, “faşizme karşı halkın mücadelesi” kısıtlılığını aşarak, proletaryanın yeni dinamik ve olanaklarla, örgütlenme ve mücadele yöntemleriyle militan bir sınıf hareketiyle, sermaye ilişkilerinin bütününe karşı sosyalist işçi demokrasisi hedefiyle saldırıya geçmesini mi önümüze koyuyoruz? Anayasa değişikliği paketine yaklaşımda da, diğer pek çok temel politik konuda da sorunun çivisi buradadır.

Anayasa taslağındaki değişikliklerin AKP’nin pazarlamaya çalıştığı gibi 12 Eylül ve anayasası ile kesin bir hesaplaşmayı içermediğini görmek için komünist olmaya bile gerek yoktur -ancak orta ve geri bilinçli kitlelere doğru gidildiğinde AKP’nin “darbecilere karşı bir anayasa” propagandasını boşa çıkarmak da zorunlu olacaktır. Kürt sorunu başta olmak üzere temel politikalarında neoliberal burjuva demokrasisine denk düşen bir anayasaya geçişin iç çalkantılarını, ekonomi-siyaset ilişkisindeki çelişki ve dengesizlikleri, sermaye ilişkileri ve siyasetin tarihsel gelişimiyle bağlantılı ağırlıkları taşıyan anayasa değişiklikleri, bağımlı burjuvazinin, TÜSİAD’ın kendisini de tatmin etmemektedir. Yeni bir anayasa, en başta bağımlı tekelci burjuvazi açısından bir zorunluluktur ve vurgu farklarına rağmen demokrasi sorununda sol’la ayrımlar gitgide silinmiştir. Liberalizm yönünden çözülen -ve Kürt hareketinin burada katalizör rolü oynadığı- sol, sermaye egemenlik ilişkilerini daha da derinleştirmesinin önünü açacak, bağımlı tekelci burjuvazinin bölge politikalarını gerçekleştirmesini sağlayacak bir programın payandası haline geldiğinin farkında değildir. Kürdistan dahil emek-sermaye çelişkisi temelindeki politikalar, sermayenin siyasal-ekonomik-toplumsal-kültürel egemenliğine karşı çok yönlü militan bir mücadelenin örgütlenmesi yerine burjuva neoliberal demokrasinin kısıtlarının teşhiri ve giderilmesi, günlük siyasetin, asıl olarak da programların belirleyeni haline gelmiştir. Örneğin KCK’nın yürüttüğü aktif savunmanın hedefi olarak gösterilen ve “demokratik özerklik” şeklinde formüle edilen AB’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, anılsın anılmasın, solun genelinde “demokratik anayasa”nın olmazsa olmaz bir unsuru olarak ele alındığından kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye’de parlamenter, sivil toplumcu burjuva-liberal siyasetin siyasal-toplumsal zemini solu çözerek genişlemekte, keskin devrimci sloganlar, artık bunu gizleyememektedir. Kürdistan’da şiddetli çatışmaların, operasyonların yaşandığı, katledilen gerillaların cesetlerine işkence yapıldığı, Erdoğan’ın “terörü desteklediği” gerekçesiyle BDP’yle görüşmeyi reddettiği… bir kesitte, gecenin geç saatlerinde BDP’nin Dışişleri Bakanlığı’nın yapısı ve işleyişiyle ilgili bir yasa üzerine görüş belirtme sahnesi, siyasetin zemininden ne beklendiğinin nereye doğru olduğunun küçük ama anlamlı bir göstergesidir.

İşçi sınıfının bağımsız siyaseti, 12 Eylül’ün tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılması ve Kürt ulusuna tam hak eşitliğine yönelik talepler başta olmak üzere demokratik sorunlara elbette ki sırtını çevirmeyecektir. Antiemperyalizm ve “emek siyaseti” şemsiyesi altında Kürt sorununda şovenizm hizasında dizilmek bizden uzak olsun… Ancak komünistlerin ufku, gündem, düşünce -ve duygu- yoğunlukları bunlarla sınırlı olamaz. Bizler, burjuva parlamenter siyasetin, sermaye egemenliği için tehdit oluşturmak bir yana onun sınıfa saldırı yelkenlerini şişirecek, genel bir demokrasi vurgusuyla, sivil toplumcu kimlik politikalarının soldan figürasyonunda yer almayacağız. Burada ölçütümüz, bizzat sınıfın gücüyle açılan özgürlük kapılarının daha geniş örgütlenme ve mücadele koşullarına elverecek olmasından başka bir şey değildir. Bu yönde atılacak en küçük adımın bile sermayenin mevzilerine, sınıf düşmanına karşı verilecek amansız bir mücadeleyi gerektirdiğinin bilincindeyiz. Bu anlamıyla referandumdaki tutumumuz, BDP vd. tarafından isterse “boykot” adı altında yürütülsün, neoliberal burjuva siyaset arenasında mevzileri genişletme menzilinden farklıdır.

İşçi sınıfı hareketinin son yıllardaki gelişme, güvencesiz kölelik koşullarına karşı örgütlenme ve mücadele etme, öncü kesimlerde de sendika ağalığını aşma çabaları, Tekel direnişinde de ifadesini bulan bu yönelimin yaygınlaştırılması ve sınıfın öncü kesimleriyle buluşmak için değerlendirilmesi, sınıfın güç toplamasının asli paydası olarak referandum sürecinde de temel hedefimiz olmalıdır. Referandum ve seçimler, reformizm ve parlamenter hayallerden sıyrılamamış sınıfın öncü kesimleri dahil hem düzen partilerinden hesap sorma isteğine hem de kendi talepleriyle onlardan beklentiye girme tutumuna yol açar. Sendikal örgütlenmesi yüzde 5′leri boylayan işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, sınıfın ortak çalışma ve yaşam biçimi haline gelen sözleşmeli, güvencesiz ücretli köleliğin 657′deki değişiklikle memurlara da dayatılması, işçi sınıfı kuşaklarının SBS’den KPSS’ye, yaşam boyu performans değerlendirmeleriyle biçilmesi, iç rekabetle öğütülmesi, neoliberal demokrasinin doğrudan hedefini oluşturuyor. İşsizlik, sınıf düşmanına öfkeyle birlikte zaman geçtikçe ve bir sınıf dinamiğine çevrilmediği takdirde bireysel yıkımların, intiharların ve kendi bacağını kurtarma yönlü sınıf dışı düşkünleşmelerin yatağı işlevini görüyor -hatırlanacak olursa, DİSK-TÜSİAD görüşmesinin gündemlerinden biri de istihdamdı. Referandum sürecinde AKP’ye karşı muhalefetin odaklanacağı, burjuva düzen partilerinin en fazla at oynatacağı yer de burasıdır zaten. Tekel işçileri, sendikalaşma mücadelesi nedeniyle işten atılan işçiler, sayıları günde 1′e kadar çıkan maden katliamlarında ölen maden işçileri, aralıklı ölümlerin acısı karşısında işsizlik korkusuyla yutkunan tersane işçileri, bazıları bir süre öne çıktıktan sonra arkasında sınıfa yeni deneyimler bırakarak sönümlenen, bazıları direşken bir örgütlenme ve eylem hattında sağlam duran direnişçi işçiler, arkalarında şimdiden 20′ye yakın sermaye kurbanı öğretmen bırakan öğretmenler, bir yandan sendika yönetimlerine alabildiğine öfke duyarken, aynı zamanda sendika, dernek, platform gibi bir dizi biçimi oluşturma, olabildiğince ayakta tutma inisiyatif ve çabasını gösteren sınıfın yeni, ya da daha önce mücadele arenasına çıkmamış kuşakları, kadın işçi ve emekçiler! Ve bu kuşakları salt sendikal siyasetle değil, bizzat sınıf siyasetiyle kaynaştırma imkanı! Bunun için düzen partilerinin, azami ufku burjuva demokrasisi olanların tam da bu arayış ve beklenti ortamında hareket alanlarının genişlemesine izin vermemek ve işyeri, semt, sendika, bölgesel işçi emekçi toplanıtları, eylemleri, eylemli sınıf dayanışması, birbirinin deneyimlerini özümleme ve en önemlisi öncü kurullar ve işçi meclisleri hareketini, bunun istediği amansız emeği vererek, hangi kılıkta -isterse “devrimci”- olursa olsun burjuva parlamenter neoliberal siyasete karşı sosyalist işçi demokrasisinin slogan ve politikalarının yükseltilmesi!

Hiç şüphesiz bu taktiğin adresi kurtlu bir sandık değil, kendi talepleriyle yolunu açan sınıf örgütlenmesi ve eylemi olmak zorundadır…

Kaynak: Devrimci Proletarya, 18 Temmuz 2010

Burjuva partilerin “Evet”ine de, “Hayır”ına da Hayır!

Bu referandumla:

İşten atılan işçi işine dönebilecek, işçi çıkartan kapitalistler cezalandırılacak mı?

Tersanede, madenlerde iş cinayetlerini gerçekleştiren kapitalistler, katil kapitalistleri denetlemeyenler ve taşeron sisteminin önünü açan hükümet üyeleri cezalandırılacak mı? Hayır.

Emekçilerin beslenme, konut, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim hakları güvenceye alınacak mı? Hayır.

Güvencesiz çalışma yasaklanıyor mu? Hayır.

İşsizlik ve yoksulluk önlenecek mi? Hayır.

Banka ve tekellerin azami karları yasaklanacak mı? Azami kar peşinde koşan tekelci kapitalistler cezalandırılacak mı? Hayır.

Kürt sorununun çözümü için demokratik adım atılıyor, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı tanınıyor mu? Hayır.

Kürt sorununun demokratik çözümü için askeri operasyonlar durduruluyor mu?Hayır! Özel ordu kuruluyor!

YÖK kalkıyor mu? Hayır.

Askeri darbelere dayanak olan Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu›nun 35. maddesi kalkıyor mu? Hayır.

DGM’lerin yerini alan özel mahkemeler kalkıyor mu? Hayır.

Referandumun bir gün, bir yıl, üç yıl sonrasında emekçilerin yaşamında bir değişiklik olacak mı? Hayır.

Sermayenin emeği sömürmesi, ücretli kölelik düzeni son bulacak mı? Hayır.

Bu referandum bankaların, sanayi tekellerinin, borsanın, genel olarak sermayenin egemenliğini sona erdirecek mi? Hayır!

Bu referandum demokrasiyi sermaye için olmaktan çıkartıp işçiler için demokrasi olmasının önünü açacak mı? Hayır!

Bu referandum faşist 12 Eylül anayasasını ortadan kaldırmıyor. Liberal kapitalistlerin ve kapitalizmin abdestli hizmetkarı hükümetin çıkarları doğrultusunda cilalıyor.

Bu referandum ücretli kölelik düzeni olan kapitalizmi ortadan kaldırmıyor. Sermaye demokrasisini liberal yönden güçlendirerek işçilerin sömürüsü için daha elverişli, dünya kapitalizmine daha uyumlu hale getiriyor.

Bunu kim destekliyor?

TÜSİAD destekliyor!

Kim destekliyor?

Kapitalizmin abdestli sömürücüleri MÜSİAD destekliyor!

Kim destekliyor?

ABD emperyalistleri destekliyor!

Kim destekliyor?

AB emperyalistleri destekliyor!

Kim destekliyor?

12 eylül askeri faşist cuntasının şefi Kenan evren destekliyor!

Kim “Hayır” diyor?

Rejimin önceki gibi devam etmesini isteyen MHP, CHP.

Kim “Hayır” diyor?

Darbe girişimleri başarısızlığa uğrayan generaller, özel timler, kontrgerillacılar, bilumum Ergenekoncu faşistler.

Kim “Hayır” diyor?

Çukurova grubu, Doğan grubu, tekelci rekabette gerileyen sermaye grupları.

NE İSTİYORUZ?

İşçiler için demokrasi!

NE İSTİYORUZ?

İşten atılmaların yasaklanmasını.

NE İSTİYORUZ?

Güvencesiz çalışmanın yasaklanmasını.

NE İSTİYORUZ?

Grevlere ilişkin tüm kısıtlama ve engellerin kaldırılmasını.

NE İSTİYORUZ?

Sendika çalışması yürüten işçiyi işten çıkartan kapitalistin tutuklanmasını!

NE İSTİYORUZ?

6 saatlik işgünü.

NE İSTİYORUZ?

Herkese iş, herkese çalışma hakkı!

NE İSTİYORUZ?

Beslenme, konut, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim, dinlence haklarımızın temel hak sayılması ve güvence altına alınmasını.

NE İSTİYORUZ?

Bir işçi iktidarını.

NE İSTİYORUZ?

Sosyalizmi!

İşçi düşmanlarına taraf değiliz!

Anayasa savaşında gerçekleştirilen hukuk labirentlerine gömülü değişiklikler hangi sermaye gruplarının, hangi burjuva partilerin işine yarıyor, hangi sermaye gruplarının ve hangi burjuva partilerin işine yaramıyor? Nelerde uzlaşıyor, nelerde uzlaşmıyorlar? Işçiler, sermaye partileri arasındaki bu rejim içi kavganın bir tarafı olmamalılar. Liberaller, utangaçça «değişim»in devamı için değişiklikleri savunuyorlar. Korkak liberallerin demokrasi adına kopardıkları gürültü ürküttükleri kurbağaya değmiyor. İşçilerin istemlerine, çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin temel bir değişiklik getirmeyen, Kürdistan’dan yükselen özgürlük isteğine kulak tıkayan bu anayasa değişikliğinin avukatlığını yapıyorlar. Sermaye için sınırsız özgürlük demek olan liberalizm, çok daha saldırganlaşmış olarak emperyalizm çağının, tekellerin liberalizmi kapitalist sömürünün en vahşi, en sınırsız ve ahlaksız biçimlerinin savunucusudur. Liberaller özel mülkiyete sınırsız hareket kazandırmak, sermayeyi daha özgür ve egemen kılabilmek için demokrasiden yanadır; işçi hareketi geliştiği koşullarda kapitalist sömürüye istikrar kazandırmak için bazı işçi haklarını tanır. Gelişmiş kapitalist toplumlarda topluma doğru uzanan sayısız kurumsal ağlarla, işçi ücretlerindeki göreli artışla işçi sınıfını da içine çekerek daha geniş bir toplumsal temel kazandırılmış olsa da burjuva demokrasisi, hangi biçimi olursa olsun sermaye için demokrasi işçiler için köleliktir. Liberal ya da sosyal demokrat, burjuva demokrasisinin hangi biçimi olursa olsun değişmeyen işçilerin köleliliğidir.

Şimdi kısaca sorulacak olan soru şudur. Hukuk yapısındaki değişimlerle 12 Eylül anayasasına liberal çizikler atıp burjuva parlamenter sistemin güçlendirilmesi işçiler için demokrasi getiriyor, işçilerin demokratik haklarını güçlendiriyor mu? Emeğin korunmasını sağlayan tek bir yasa değişikliği ve yeni bir anayasa maddesi yer alıyor mu? “Hayır” diyenlerin “Hayır”ı faşist 12 Eylül anayasasını topyekun toprağa gömmek için mi? AKP’nin anayasada yaptığı değişiklikleri yetersiz görüp faşist darbecilerin yargılanmasını mı istiyorlar? 12 Eylül uzantısı başarısız darbeci generaller, özel timciler, faşistlerden oluşan Ergenekoncularun desteğini almayı ve onları aklamayı mı istiyorlar? Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını desteklemek için mi, yoksa ezilen ulusun sesini kesmek, direnişini bastırmak için mi? Özel ordu kuruluşuna karşı mı çıkıyorlar, yoksa Genelkurmaya ve AKP’nin kurduğu özel orduya sarkık bıyıklıları doldurmak için mi “Hayır” diyorlar?

Burjuva partilerin “Evet”ine de, “Hayır”ına da “Hayır”!

Ne TÜSİAD’ın, MÜSİAD’ın, AKP’nin, burjuva liberallerinin “Evet”ine, ne de CHP’nin, MHP’nin, Ergenekoncuların, Çukurova Holding›in, Doğan grubunun “Hayır”ına katıl.

Burjuva partilerinin “Evet”ine de “Hayır”ına da “HAYIR” demek için sandığa gitme, bu referandumu protesto et! Sandığa gidersen burjuva partilerin önüne koyduğu değişikliğe “Evet” ya da “Hayır” dememek için kendi istemlerini dile getir! “İşten atılmalar yasaklansın, işçi çıkartan kapitalistler, işçi katilleri cezalandırılsın”, “Sermaye için değil işçiler için demokrasi/Yaşasın sosyalist işçi demokrasisi” yaz!…

Kaynak: Devrimci Proletarya, 23 Temmuz 2010

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s