Asıl Karargah, Philadelphia’nın Ağlayan Adamının Etrafında

Mahir Sayın

Hayatımda muhtelif örgütlerin mensubu olmakla birçok kez suçlandım. Hepsinde bir ciddiyet, bir yanından gerçeğe dokunma vardı kuşkusuz. Ama 21 Eylül 2010 tarihinde Sosyalist DEmokrasi Partisi (SDP), Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP), Red, Dönüşüm, Bilim ve Gelecek dergilerinden insanların tutuklanması sonucu benim de Devrimci Karargah isimli örgütün “üst düzey yöneticisi/lideri” olarak soruşturulmam kadar tuhaf bir örgüt işiyle karşılaşmadım.

Bundan daha komik olanı zamanın Perinçekçilerinin 1971 yılında polis tarafından “oportünistler örgütü” olarak tutuklamasıydı.

14 Eylül tarihinde işlerim dolaysıyla İsviçre’ye gitmiştim. 21 Eylül’de yapılan tutuklamaların basına yansımalarını görünce şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum. Özellikle Samanyolu TV kolaj yaparak ya da polisten alıp yayınlayarak müthiş bir terör örgütünün İstanbul polisi tarafından ortaya çıkarıldığını haber veriyordu. Legal bir partinin başkanı ve yürütme kurulu üyeleri, dergi çevrelerinden insanlar yazarlar terörist diye tutuklanıyor ve benim de operasyonu önceden öğrenerek yurt dışına kaçtığım anlatılıyordu. Hem de nasıl?

Emniyetçi Hanefi Avcı’nın, Necdet Kılıç’a, onun Doğan Fırtınaya, Fırtına’nın da bana haber vermesi sonucu ben operasyondan haberdar oluyorum ve “örgüt arkadaşlarımı durumdan haberdar etmeden” operasyondan bir hafta önce yurt dışına legal yollardan firar ediyorum! Beni adım adım izlemekte olan İstanbul polisi ise normal yollardan çıkış yaptığım Sabiha Gökçen Havaalanı’na kadar izimi süremediği için olsa gerek, üzerinde Salih Mahir Sayın yazan kimliğimle uçup gidiyorum.

Mesele ne imiş? Devrimci Karargah denilen örgütü yönetmekte imişim ve Hanefi Avcı’da bu örgütle ve benimle bir biçimde ilişkili ki, beni uyarıyor. Ama “ben değişik partilere/örgütlere dağılmış” arkadaşlarımı uyarmıyorum! Ben kaçıyorum onlar tutuklanıyor. Hepsinden komik olanı da Hanefi Avcı beni kurtarmak için (!) kendini böylesine riske atarak tutuklanmayı bekliyor? Madem kaçmak gerekli bir yol, kendisi neden kaçmıyor ve susturulmasına izin veriyor? Benden başka önemi olan hiç mi başka insan yoktu ki onlara haber verilmiyor?

Bunlar normal aklın yanıtlayabileceği sorular değil. Bu ancak telaş içerisinde senaryo hazırlayan Terörle Mücadele Dairesi görevlilerinin kendilerini ikna edebilir. Ama işin ilginç yanı bu akıl kabul etmez senaryoyu hukuk okumuş savcı ve hakim de kabul ediyor ve 13 kişi bir çırpıda tutuklanırken dört gün sonra onlara Hanefi Avcı da ekleniyor. Demek ki, Avcı’nın iddiaları doğru Cemaat devlet kurumları içerisinde öylesine yan bir hiyerarşi oluşturmuş ki, en akıl almaz senaryolarla bile insan tutuklanabiliyor. Avcı da “tutuklanmam iddialarımı doğrulamıştır.” demişti.

Her şeyden önce beni bir araya getirdikleri SDP benim daha önce ayrıldığım ve aramızdaki sorunların çözülmemiş olduğu bir parti. Bunu dünya alem bilir. İkincisi benim Devrimci Karargah adlı örgütle polisin de çok iyi bildiği gibi uzak yakın hiçbir ilişkim, elemanlarıyla tanışıklığım, görüşlerine yakınlığım söz konusu değildir ve onlara benzer görüşleri 40 yıl önce eleştirmişimdir.

Ama aradan şunu söyleyeyim, mücadele biçimlerini doğru bulmayacak olsam da ezilenlerin oligarşiye karşı gösterdikleri her türlü tepkinin de meşru olduğunu kabul ederim. Dolaysıyla bu örgütle sorunum meşruiyet meselesi değildir. Sorunum benim on yıllardır savunduğum farklı bir sosyalizm ve mücadele anlayışındadır.

Daha bitmedi. Benim Hanefi Avcı ile bırakalım aynı örgütünün içinde veya yakınında durmayı, sanırım aynı caddeden bile geçmişliğim tartışılabilir. Kurtuluşçulara işkence yapmış eski bir emniyetçi olması dolayısıyla varlığımdan haberdar olabilir ama işkencecim bile olmamıştır! Bense onu, Susurluktan beri Emniyet içerisinde cereyan eden işler konusunda açıklamalar yaptıkça, siyasal islamcı kesimin kurumları ele geçirme çabaları arasında atama ve tasfiyeler yapılırken, izleme şansına sahip oldum.

Bu kadar alakasız duran insanların nasıl oldu da yolları böyle bir davada kesişti?

Basında yer alan haber ve senaryolardan derleyebildiğim sonuç şu:

Necdet Kılıç, daha önce işkencecisi olan Hanefi Avcı’nın işkence yaptığı insanlardan özür dilemesi sonucu onunla tanışıyor. Ve bu ilişki daha sonra örgütsel bir ilişkiye dönüşüyor. Bu örgütsel ilişkiye dair bahsi geçen tek bir olay ve bol miktarda da Avcı’nın bir kadınla olan ilişkisi, telefon alışverişleri geçiyor.

Bahsi geçen tek örgütsel ilişki, Avcı’nın 21 Eylül 2010 tarihinde yapılacak olan Devrimci Karargah operasyonunu haber alıp örgütü bu operasyona karşı uyarması. Bu uyarı Necdet Kılıç üzerinden M. Sayın’a ulaşıyor ve o da gerçek kimliğiyle Sabiha Gökçen Havalanından polisinin gözü önünde fi-rar e-di-yor… Burada artık kavramlar birbirine tahammül edemeyip dağılıp gidiyorlar.

Bu durumun bir tek mantıklı izahı olabilir emniyet benim gitmemi istedi ki, arkadan, “örgütün lideri elimizden kaçtı, ah bir kaçırmasaydık ne sırlar dökülecekti ortaya bir bilseniz!” diyebilmek için buna izin vermiş olabilirler.

Senaryo bu olsa bile, H.Avcı’nın bana bilgi ulaştırdığı ne ile kanıtlanmaktadır? Benim, bana iletilen haberden haberim yok! Bu haber ne zaman gelmiş? Avcı bu işi ne zaman tespit etmiş de beni uyarmış? Eğer Hanefi Avcı operasyonu kitabını yazmadan önce ya da tam yazdığı sıralarda, Temmuz Ağustos aylarında tespit etmiş ise ve beni bu tarihte uyarmış ise, ben hala Türkiye de ne arıyorum? Ağustos ayının 14’ünde ben Kuşadası’ndan Sisam adasına üzerinde ismim olan kimliğimle günübirlik gidip geldim. Biliyorsam neden geri geldim?

Eğer Hanefi Avcı bu operasyonu, operasyona hemen yakın tarihlerde tespit etmiş ve bildirmiş de, ben de, operasyondan 1 hafta önce “firar” etmiş isem yine cevapsız bir soru ortada kalır. Ben o zaman nereden bilip de Eylül’ün 2’sinde Pegasus havayollarından kesin bilet aldım?

Komplonun esası Avcı’yı susturmaktır

Nereden bakarsanız ipe sapa gelmez bir senaryo. Bütün mesele, H. Avcı’yı susturabilmek için bir örgüt bağlantısı uydurma ihtiyacından kaynaklanmaktaydı. Bunun için de büyük bir olay varmış havası yaratabilmek için birkaç çevreyi birden işin içine çekecek ama kendisi de sansasyona uygun bir isim bulunması yoluna gidildi.

Bence pek bilinemeyecek olan nedenlerle ortaya çıkışıyla çökertilmesi arasında çok zaman geçmediğini basında izlemiş olduğum Devrimci Karargah ismi bu iş için uygun bulundu ve ben de bu örgütün “üst düzey yöneticisi” yapılmak suretiyle oynanmak istenen oyun sahnelenmeye başlandı.

Artık gerisi zor değildi. Necdet Kılıç eski bir Kurtuluşçu olarak beni tanırdı ve Hanefi Avcının dinleniyor olması -Avcı bu durumu bakanlığa şikayet ettiğini ve hiçbir yanıt alamadığını daha önce gazetecilere anlatmış- dolaysıyla polis tarafından dinlenildiği için de benimle olan ilişkisi kolayca bulundu. Zaten çok aranması gereken bir ilişki de değildi. Aynı çevrenin insanlarının birbirleriyle bir biçimde ilişkilenmiş olmaları kadar doğal ne olabilir.

Mersin 1980 öncesi Kurtuluş hareketinin nispeten kalabalık olduğu bir yerdi. Mersinli Kurtuluşçular her yıl adına pilav günü dedikleri bir günde bir araya gelir ve yer içer, sohbet ederler. Beni de başka insanlar yanında hep çağırdılar ama gitmek nasip olmamıştı.

Bu yıl yine bu davet Necdet Kılıç tarafından bana iletildi ve Ekim’in 2’sinde başka eski arkadaşlarımızın yanında ben de yapılacak olan yemeğe katılacağımı bildirdim. O da biletimin rezervasyonunun yaptırdı. “Kaçacak” olan insanın yaptığı masraflara bakmak gerekiyor!

Sosyalistler ilk kez devletin böyle bir komplosu ile yüz yüze gelmiyorlar. Bütün tarihlerde direnişçiler zalimlerin komplolarıyla uğraşa uğraşa ilerlemişlerdir.

28 Şubat sürecinde de Çevik Bir’in ünlü “andıç”ının muhatabı olmuştum. O zamanlar Ergenekoncular muhalif gördükleri kimi politikacı ve gazetecilerin itibarını düşürmek, esasında da öldürülmelerini sağlamak üzere bir liste hazırlamışlar.

Ve Akın Birdal bu listenin infaz edilmeye kalkışılan ilk ismi olmuştu. Daha sonra Fehmi Koru da benim için “Mahir Sayın iyi ki, yurt dışındaymış o zaman!” diye yazmıştı. Yani yurt içinde olsa o da A.Birdal’ın akibetine uğrardı demek istemiş olmalı.

O zaman bizleri andıçlayan Çevik Bir gün geldi insan yüzüne çıkamaz oldu. Şimdi iş o ortaklarının bir kısmı da çevirdikleri tezgâhların hesabını vermeye uğraşıyor.

Hanefi Avcı ne yapmıştı da bu muameleyi hakketti?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti Ergenekoncuların hesabını görüyorum diyerek tüm muhaliflerini, ayağına takılan ne varsa bu vesileyle temizlemek ve totaliter bir devleti kurmanın çabalarını sekiz yıldır sürdürmektedir. Bu parti Amerika Birleşik Devletleri (ABD) emperyalizmi tarafından Ortadoğu’da Genişletilmiş Ortadoğu Projesi çerçevesinde öngörülen ılımlı islam modelinin misyon partisi olarak seçilmiştir.

Her ne kadar bu proje bugün artık geçerliliğini yitirmiş olsa da AKP öngörülen misyonun sağladığı avantajla Türkiye’nin gelecek yıllarını da ipoteği altına almaya çalışmaktadır. Yapmak istediğinin emperyalist çıkarlarla tam bir örtüşme içinde olması, uluslararası sermayenin ihtiyaç duyduğu taşların bağlı köpeklerin serbest olduğu totaliter bir rejimi demokrasi kılığı altında kurması ABD emperyalizminin de doğrudan desteğini almaktadır.

12 Eylül darbesi yapıldığı zaman, geleneksel tarımın yıkılacağı, kırlardan şehirlere büyük bir göçün başlayacağı, şehir hayatının muhafazakârlaşacağı biliniyordu. Sermaye için örgütsüz, uysal ve ucuz işgücü oluşturacak bu kitleler zaman içerisinde önceki on yıllarda olduğu gibi toplumsal altüst oluşun da nedeni olabilirdi.

Onun için bunların bulundukları ideolojik ve politik formasyon içerisinde örgütlenmeleri ve kendisini yeniden üretmesi sağlanmalıydı. Katil Evren’in şehir şehir gezerek, babasının imam olduğunu, kendisinin de sübhanekenin yanında elhamı bile bildiğini anlatması, konuşmalarının içerisine kimi ayetleri olur olmaz yerleştirmesi işte bu muhafazakâr yapının temellerini atmak içindi.

12 Eylül samanlığında beslenen ve kendini yeniden üreten bu muhafazakârlığın önüne daha o tarihlerde Fethullah Gülen geçirilmişti. Birbirini izleyen gerici-muhafazakâr hükümetler döneminde bir yandan muhafazakârlık böyle bir önderlik etrafında beslenirken diğer yandan da Kemalist militarist gelenek özellikle Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı bilenerek geliştirilmeye çalışıldı ve nihayet Türkiye toplumu laik-dinci çatışma aralığına sıkıştırıldı. Halk bu kısılma içinde bir o yana bir bu yana savrulurken işbirlikçi sermaye de varoluşunun en mutlu tarihlerini yaşadı.

Üstü bu tür yapay bölünmelerle örtülmeye çalışılsa da Neoliberalizmin yarattığı çelişkiler öylesine derindi ki, ideolojik hegemonyanın yetmeyeceği noktalara ulaşılacağı kuşkusuz beklenmekteydi. Hele Kürt halkına karşı sürdürülen kirli savaşın yarattığı öfkenin günün birinde gelişen genel muhalefetle birleşerek bir patlama noktasına ulaşabileceği korkusu durumu daha da ağırlaştırmaktaydı.

Onun için askeri rejimin geride kalmaya başladığı yakın tarihte demokrasi örtülü totaliter bir rejimin inşa edilmesi gerekiyordu. Ne var ki, çağdaş dünya demokrasiyi daha yüksek bir değer olarak öne geçirmekte ve yığınların rejimin şeklini belirlemede daha etkin roller oynaması, Güney Amerika deneyinde görüldüğü gibi her gün daha öne çıkmaktaydı.

Bunun önüne geçmede kullanılan en belli başlı yöntem, totatliter/faşist rejimlerin karakteristiğini oluşturan varolan kurumların kendi hiyerarşilerinin dışında bir kere daha totaliter yapılanmalar tarafından denetlenmesiydi. Bu durumda kurumun belli bir denetime tabi olan (hukukun denetleyebileceği) normal hiyerarşisi müdahaleci örgütlenmenin araya soktuğu denetleyici öğelerle kesintiye uğratılmakta ve kuruma totaliter örgütlenmenin istediği denetlenmesi mümkün olmayan keyfi davranış biçimlerinin dayatılabilmesi olanaklı olabilirdi.

İşte H.Avcı’nın fark ettiği/bildiği bu gelişme idi. Polis teşkilatı “imamlar” tabir edilen kişiler etrafında oluşturulan yan bir hiyerarşi ile denetim altına alınmıştı.

İşin daha vahimi, Avcı bu iddiasının askeriye, yargı ve diğer kurumlar için de geçerli olduğunun altını çiziyor ve doğrulaması da adı geçen kurumların içinden geliyordu. Avcı belli bir meslek mensubu olarak belki sadece kurumunun işleyişini o kuruma ait kurallara dayandırmak için böyle bir adımı atmış ve onun için de kitap yazarak bu gelişmeyi açığa çıkarıp engelleyebileceğini sanmış olabilir.

Avcı’nın bu işe girişirkenki motivasyonun üzerine bin bir türlü hikayeler anlatılmakta ve kamuoyu bununla uyutulmaya çalışılmaktadır. Bunlar ne olursa olsun bizim için analiz açısından hiçbir öneme sahip değildirler.

O farkında olsun veya olmasın onun nesnel olarak yaptığı iş Türkiye için geçerli tüm bir neoliberal projeye, özünde ABD emperyalizminin tekerine çomak sokmaktır. İşte bu suçların en ağırıdır ve o şimdilik susturulmak üzere tutuklanmıştır. Ama şunun da çok muhtemel olduğuna artık kuşku duymuyorum: Bu geçici susturmayla yetinmeyip ebedi olarak susturulabileceği de birileri tarafından kulağına fısıldanmıştır.

Biz de komplonun ana karargahını deşifre edelim

Asıl Karargah, karşı devrimci karargah RT Erdoğan’ın karşısında elpençe divan durduğu, referandum başarısındaki katkıları dolaysıyla selamlar gönderdiği Philadelphia’nın ağlayan adamının etrafında kurulmuştur.

Bana ne zaman Türkiye’ye dönüp polise ifade vereceksin diye soranlara önce bu soruyu kendi patronlarına sormaları gerektiğini hatırlatmak isterim. Bense komployu biraz açıklığa kavuşturalım, Avcı gibi konuşmaya başlamadan susturulma riskinin engellerini biraz aşalım, bedeli ne olursa olsun orada olacağım.

Türkiye AKP eliyle karanlık günlere sürüklenmektedir. AKP’nin demokrasi palavrası tutmuş ve sosyalist safları delecek kadar etkili olmuştur. Zaten şovenler, sosyal şovenler deryası olan Türkiye’de bu korku yüzünden bir kez daha Ergenekonlara sığınanları yine onların günahlarının cezası olarak görmekten kendimi alamıyorum.

RTE ne zaman çözüm ve barış dese, işler bir anda daha çözümsüz hale gelmekte, savaş tehlikesi kat be kat artmaktadır. Şimdi Anayasa oylamasında elde ettiği güvenoyu ve yeni yasal kolaylıkların sağladığı imkanla ile geleceği garanti etmiş olmasın güvencesi içinde önce Kürt halkına, ve o dolayımdan da tüm Türkiye halklarına, ABD, Barzani, Irak ve hatta İran’ı da dahil ederek yeni bir cehennemi dönem hazırlamakta olduğuna kuşku duymuyorum.

Planın da şu kadar basit olduğuna kuşku duymuyorum: Barış ve Kürt halkını tanıma diyerek PKK gerillasını Türkiye dışına çıkarmak ve mazlum Tamil halkına karşı sürüdürülen kanlı saldırıların verdiği cüret ve umutla müttefikleriyle birlikte üzerini çullanıp orada boğmak. Özgürlük hareketinin deneyiminin böyle adi oyunları yutma sınırını çoktan aşmış bulunduğuna inanıyorum.

Karargah operasyonunu işte bu gelişmelerin ön sayfası, onların hazırlığı ve ittifaklarını dağıtmak olarak okuyabilirsek gerçeğe daha yakın düşer ve bu oyunu boşa çıkarmak için yapılması gerekenleri daha iyi görürüz.

Karargah davası tüm sosyalistlerin, devrimcilerin, demokratların ortak çabalarıyla birleşik bir karşı çıkışa dönüştürülmeli ve komplo üreticilerinin suratına çarpılmalıdır.

Kaynak: Basel – BİA Haber Merkezi, 01 Ekim 2010 Cuma

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s