İnsan Evriminde Dik Duruşun ve Beyin Büyümesinin Nasıl Gerçekleştiğine Dair Yeni Bir Hipotez

Oktay Kaynak

Günümüzden 10 milyon yıl öncesine kadar arborial olan öncülümüz primat, ağaç yaşamını sürdürmekteydi. 8-10 milyon yıl öncesinde, doğu Afrika’da Rift vadisinin oluşmasına neden olan tektonik hareketlerin başlamasıyla, ekolojik çevre ve beslenme koşulları tamamen değişip, altüst olmuştur. Neredeyse bütün Rift boyunca çökmeler olmuş, yer altı suları yeryüzüne çıkmış, depremler, volkanlar ve bu volkanların neden olduğu orman yangınları ekolojik çevreyi ve beslenme koşullarını tamamen değiştirmiştir. Vadide, uzun süreli su varlığı olduğu bilinmektedir.

Canlılığın en önemli üç parametresi; beslenme, barınma ve avcılara karşı savunmadır. Bunları çözümlediği zaman bir canlı yaşamını ve neslini sürdürülebilir. Bu büyük doğal felaketten bir şekilde sağ çıkan öncülümüz arborial primat, uzun süreli su varlığı nedeniyle çözümü suda aramıştır diye düşünülmelidir. Sığ sularda, su ürünleriyle suda yürüyerek ve solunum yapabilmek için kafasını su dışında tutarak beslenmesini sağlamıştır. Belki, geceleri üstünde yenecek kabuk dahi bulunmayan; hatta yarı yanık ağaç kütükleri üstünde geçirmiştir. Çeşitli su ürünleri, kabuklular ve balıkla tanışmış olma olasılığı yüksektir. Sığ sularda iki ayaküstünde yürüyerek, toplayıcılık ve avcılık yaptığı düşünülmelidir; buna dayanak olarak Nature Conservancy And The Greath Ape Trust kuruluşundan Dr. Erik Meijaard, Borneo adasında defalarca uzun kuyruklu makakların elleriyle balık avladıklarını gözlemleyip, International Journal Of Primatology dergisinin 06.10.2008 tarihli sayısında yayınladığı makalesi gösterilebilir.

4-5 milyon yıl semi arborial-semi aquatic olarak geçirilmiştir. Buna kanıt olarak:

1- Rift vadisinin ya göl ya da kurumuş göl dibi sedimentleri ile dolu olması

2- Australopithecus afarensisin, romatoid artrid olması

3- 13 bireyden oluşan australopithecus afarensis ailesinin suda boğulmuş olabileceği savı

4- Gövdemizin tüysüz, kafamızın su dışında kaldığı için tüylü olması,

Darwin, Bay Belt adlı araştırmacının tüylerimizi parazitlerimizden kurtulmak için döktük tezine karşı, tropik ülkelerde yaşayan pek çok dört ayaklıdan hiçbiri aynı tepkiyi göstermemiştir diye karşı çıkmıştır. Ayrıca tropik bölgelerde vücut ısımızı ayarlamak için tüylerimizi döktük diye düşünsek de; kafamız sürekli güneş ışınlarına maruz kalmasına rağmen kıllıdır, bu da bir paradokstur demiştir.(İnsanın Türeyişi). Gövdenin suda kalması, kafanın da nefes alma zorunluluğundan dolayı su dışında tutulması gövdenin tüysüz, kafanın tüylü olmasını açıklamaktadır.

5- Canlılar vücut ısılarını genel olarak ya tüy ya da deri altı yağ dokusuyla stabil ederler. Karadan denize geçmiş yunus ve balinaların kaybettikleri tüyler yerine, deri altı yağ dokuları oluşturarak vücut ısılarını dengeledikleri bilinir. Bizim de deri altı yağ dokularımız, bu suda geçirilmiş 3-4 milyon yıllık dönemin sonucudur.

6- Laetoli ayak izleri, yan yana yürüyen iki australopithecus’un ayak izleridir. Bu izlerin çıkabilmesi için lavın taze ama soğumuş olması gerekir. Bu da ancak suda olur, bu ayak izleri göle yeni dökülmüş bir volkanik materyal üzerindedir diye düşünülmelidir.

İki ayak üzerinde yürüyebilmeyi kolaylaştırması açısından, suyun gövdeye verdiği desteği de unutmamak gerekir.

Suda ayağa kalkma önermesini sınamak istersek:

Bir şempanze kolonisinin içinde rahatça yaşayabileceği büyüklükte, şempanzelerin ayağa kalkmasını zorunlu kılacak derinlikte, üzerinde geceleyebilecekleri çıplak ağaç kütükleri bulunan, bir tatlı su gölü oluşturalım. Gölün ortasına sallar üstünde muz ve benzeri meyveler koyalım. Bu, şempanzeleri suda ayağa kalkarak muza doğru yürümeye zorlayacaktır. Daha sonra gölde kurbağa, yengeç, balık, vs. yetiştirelim. En sevdikleri balığı tespit edelim ve şempanzelerin balıkla buluşmasını sağlayalım. Bu deneyi 4-5 nesil sürdürürsek şempanzelerin su ürünleriyle beslenmek ve yaşamlarını, nesillerini sürdürmek için ayağa kalktıklarını, gövdeleri suda kafaları su dışında beslenme sorunlarını çözdüklerini ve gövdede tüysüzleşme başlangıcını gözlemleyebileceğiz.

Günümüzden 4-5 milyon yıl öncesine gelindiğinde; ayak başparmağı ağaç dallarını kavrama yeteneğini yitirip, omur-femur açısı 180o’e doğru dikleşmeye başladığı için, ağaçta hareket yeteneğini büyük oranda kaybetmiştir. Yani semiaquatic-semiterresterial dönem başlamıştır. Belden aşağısı insansı olunca, belden yukarısı da insansı olmaya zorlanır çünkü iki taşıyıcılı bir iskelet sistemi ancak günümüz insanınınki gibi olabilirse, bir canlının yaşamını sürdürmesini sağlayabilir. Taşıyıcı iskeletin ağırlık aksı ayak taban alanları içinde olmak zorundadır. Bunu sağlayabilmek için gövde dikleşmeli, kaburga silindirikleşmeli, kafa gövdenin üstünde günümüz insanınınki gibi oturmalıdır. Bu sonuca ulaşmak üzere belden yukarısı derece derece dikleşmeye başlamıştır. Bu dikleşme ve omur femur açısı australopithecus fosillerinde anlaşılamamakta ve 4-5 milyon yıl iki ayaklıyız, iki ayaküstünde yürüyoruz; peki neden kafatasımızda büyüme yok sorusu sorulmaktadır. Gövde dikleşmesinin belirli bir aşamasında, rahimdeki yavrunun pozisyonu bozulmuş, bütün memelilerdekinin aksine, australopithecus embriyosu 180olik bir takla atarak kafasını diyaframa doğru çevirmiş, gövdesi rahmin doğum kanalına yakın kalmıştır. Ben bu taklaya Akıl Taklası diyorum(Salto İntelligente).Bu akıl taklasından sonra, her australopithecus, kafatası hacmi kendi kafatası hacminden büyük yavrular doğurmaya başlamıştır. Bu nedenledir ki, australopithecus fosillerinden gövde dikleşmesi, kaburga silindirikleşmesi ve daralması anlaşılamadığı için sadece kafatası büyümesi gözlemlenmektedir. Akıl taklasının neden olduğu en önemli sonuç; yavruların annelerinin bir bacağına dönük doğmaya başlamasıdır(Wenda Trevathan ‘’The Evolution Of Human Birth’’).Gövde dikleşmesi tamamlandığında ise, yavrular günümüz insanındaki gibi yüzü annenin sırtına dönük doğmaya başlamışlardır. Bu olgu sadece insana özgüdür; diğer bütün memeliler yüzleri annelerinin karnına dönük doğarlar. Bu önemli farkın nedeni akıl taklasıdır. Yavruların aciz doğması nedeniylede semiterrestarial hayata zorlanmışlardır; primatların yavruları doğduklarında hemen annenin tüylerine tutunurlar.

Kafatası farklı australopithecusların ayrı tür oldukları savunulmaktadır, hâlbuki bunlar ayrı türler değil, gövde dikleşmesi ve kaburga daralmasının ürünü olan australopithecuslardır. 400cc’den başlayarak, 450-500,550-600, … 750-800cc ölçülerinde kafatası hacmi bulunmaktadır. Gövde dikleşmesi başladıktan sonra, omur femur açısı 180o’e ulaşıncaya kadar her gövde diklik açısına tekabül eden bir kafatası hacmi vardır. Kafatası hacminin beyin dokusu miktarı olduğu bilinmelidir.

Öncülümüz primatın, ayağa kalkıp elleri boş kaldığı için ellerini kullanarak alet yaptığı, bunun sonucu olarak akıllı canlı olduğu savunulmaktadır. Şempanzelerin de ön ve arka exstremiteleri arasında iş bölümü vardır, elleri boştur, ellerini kullanırlar ama akıllı canlı olamazlar. Bir de ayağa kalkıp yüz yüze olunca, sosyalleştiği ve konuşmayı geliştirdiği için akıllı canlı olduğu savı vardır; Darwin başka canlılarında yüz yüze baktığını ve konuşma için gerekli sesi üretecek her türlü organları olduğu halde, konuşma üretemediğini ve konuşma üretebilmek için önce yeteneğin gelişmesi gerektiğini söylemiştir. Bilim, insan embriyo kafatasının gelişim ve oluşum sırasında kafatasına etki eden iç ve dış vektörel güçler doğrultusunda gelişir, şekillenir ve oluşur önermesini yapmaktadır. Bu güçler;

1- Dış güçler: yerçekimi, amnios zarı ve kesesinin, rahim çeperinin, annenin karın kaslarının, diyaframının ve iç organlarının baskıları diye sayılabilir.

2- İç güçler: yerçekimi, kafatası içi sıvıları ve oluşmakta olan beyin dokularının direnci.

Bu gelişim ve oluşum kurulu bir zembereğin boşalması gibi olmamaktadır. Ben diyorum ki; işte bu vektörel güçlerin şiddeti ve yönü, gövde dikleştikçe değişmiştir. O nedenle australopithecusların gövde dikleşme sürecinde, her gövde diklik açısına tekabül eden bir kafatası hacmi vardır. Gövde dikleşmesi bitinceye kadar, bu kafatası hacmi büyümesi devam etmiştir.

Forsepsle ya da vakumla alınan bebeklerin kafatası şekilleri değişmektedir. Yeni doğmuş fare ve tavşan yavrularının bir taraflı çiğneme ve/veya boyun kasları kesildiğinde, kafatasının bu kesilmiş tarafı insan kafatasına benzemektedir. (Serol Teber ‘’Davranışlarımızın Kökeni’’) Ergin insan vücudunun %70’i, embriyonun %90’dan fazlası sudur. Kemikleri eğilebilir, esner ve kırılmazlar. 4-5 aylık embriyonun kafatasına tek yönlü bir baskı yapılırsa, o baskı yönünde deforme olması gerekir. Deforme olmadığına göre, ana rahmindeki embriyoların rahim tarafından bohçalandığı, paketlendiği anlaşılmaktadır. Bu bohçalanma nedeniyledir ki; doğduktan sonra bile kafasını gövdesi üstünde tutamayan insan yavrusunun kafası, gövde üzerinde tam dengede tutulmaktadır. Yedi aylık olup da doğuma hazırlanmak üzere ters döndüğünde de, gövde kafanın üstünde aynı şekilde taşınmakta ve tutulmaktadır. İşte bu mekanizmadır ki, insan kafatasının yuvarlaklaşmasına, çenenin küçülmesine, kaş kemerlerinin düzelmesine ve kafatası hacminin büyümesine neden olmaktadır. İnsan embriyosu, kafatası kemikleri kaynamadan doğar. Bu demektir ki; insan embriyosunun kafatası büyümesine, kemik ve doku gelişimi karşılık verememekte, kafatası büyümesi doku oluşumundan hızlı olmaktadır. Bu olgu sadece insan uterusunda ve insan embriyosunda vardır. Diğer bütün memeliler, kafatası kemikleri kaynamış, bıngıldaksız, doğada yaşamını sürdürebilecek gelişkinlikte ve dirençte doğmaktadır. Esasen de böyle olmalıdır.

Ayağa kalkmaktan dolayı silindirikleşen karın bölgesi daralmıştır. İnsan yavrusu bu yer darlığından dolayı gelişimini tamamlamadan dışarı atılmaktadır. Bütün bunların sonucu olarak, insan rahmi diğer bütün memeliler içinde tek ve özeldir. Tek ve özel olmasından dolayı, tek ve özel bir canlı üretir.

Austraolpithecuslarda, büyük çene ve çıkık kaş kemeri, küçük kafatası ile birlikte bulunur. Yani ya büyük kafatası vardır; ya da büyük çene ve çıkık kaş kemeri. Bundan şunu anlamalıyız, küçülen çene ve düzleşen kaş kemeri yerine büyük kafatası gelmektedir. Bu sonucu, dikleşen gövdeye uyum sağlayan rahim yapmaktadır.

Bu önerme bir deneyle sınanabilir.

Bir şempanze embriyosunu insan rahmine emplante edeceğiz. Embriyonun insan rahminde gelişmesini ilaçlar ve tıp teknikleriyle sağlayabiliriz. Buradan doğum sağladığımızda, doğacak yavru beden olarak kıllı, ayak ve elleri yine şempanze, sadece kafatası yuvarlaklaşmış ve hacmi büyümüş olarak doğacaktır. Bu elde ettiğimiz canlı bir tür australopithecustur.4-5 milyon yıl önce hem rahim, hem içindeki embriyo evrimleşiyordu. Şimdi son şeklini almış bir rahim söz konusu olduğundan, kafatası hacminde çok daha fazla bir büyüme beklenmelidir, belki de bizi şaşırtacak kadar büyük! Ama her şartta, şempanze kafatasından(350cc) daha büyük bir kafatası elde edeceğiz.

Kaynak: IV. Ulusal Biyolojik Antropoloji Sempozyumu, Ankara, 2010

Ayrıca bakınız: Oktay Kaynak, İnsan nasıl insan oldu?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s