DİSK’in 2010 Yılı Değerlendirmesi

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin, 2010 yılı DİSK’in değerlendirme ve görüşlerine ilişkin açıklaması:

2011 yılı özgürlük yitimlerimizi kazanacağımız, insanca yaşam için mücadelenin yükseleceği bir yıl olmalıdır!..

Geride kalan 2010 yılının değerlendirmesini yaparak 2011 yılına ilişkin öngörülerimizi ve beklentilerimizi sizlerin aracılığıyla kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.

2010 yılı; beklentilerin karşılanamadığı, krizin yıkıcı etkisinin, uygulanan yeni liberal politikaları ile birleşmesi sonucu yaşanan yoksullaşmanın ağırlığını hissetirmeye devam ettiği, önemli sayıda emekçi için işsizliğin uzun dönemli hatta umutsuz bir sorun haline geldiği, işten atılma korkusunun toplumda bir travma yarattığı, haklar ve özgürlükler yönünden ise önemli bir iyileşmenin görülmediği, örgütsüzleştirmenin, kuralsızlaştırmanın, esnekliğin hukuksuzlaştırmanın yaygınlık kazandığı, “Torba Yasa”larla güvencesizliğin bir kural haline getirilmeye çalışıldığı, asgari ücretlilerin açlık sınırının altında yaşamaya mahkum bırakılmalarının ısrarla devam ettirildiği bir dönem oldu.

Yani 2010 yılında Türkiye’de ekonomik, sosyal ve politik bakımdan sorunlar birikmiş, farklı ve değişik süreçlerin etkisi altında bir “kaos” dönemi hâkim hale gelmiştir.

Cumhuriyet tarihinin ve elbette kapitalizmin en derin ekonomik krizlerinden biri devam etmiş, yıllardır biriken sorunlara krizin çok ağır ekonomik ve sosyal sonuçları eklenmiş, bütün bu sorunlar çözüm yoluna girmeden 2011 yılına aktarılmıştır.

Demokrasi ve özgürlüklere en fazla ihtiyacı olan toplumsal kesimler baskı altında tutulup, hukuksuz uygulamalar yaygınlaşmışken, 12 Eylül Anayasası’nı yeniden canlandırmaya çalışanlar, “demokratikleşme” adı altında Türkiye’yi kendi politik ihtiyaçları doğrultusunda değiştirme ve dönüştürmeye koyulmuşlardır.

Siyasi iktidarın politikaları incelendiğinde, uygulamaya konulan şeyin özgürlüklere dayanan katılımcı demokrasi olmadığı, tek parti egemenliğine dayanan bir tür “totaliter” rejim biçimi yönünde olduğu görülecektir.

Çalışma ilişkilerinin demokratikleşmesi ve demokrasinin toplumsal anlamda güçlendirilmesi amacıyla mücadelenin 2010’da da kesintisiz devam ettiğini öncelikle söylemek gerekiyor.

Bu mücadelenin en somut alanlarından biri, antidemokratik çalışma yasaları oldu. Çünkü 12 Eylül döneminin uzantısı olan ve emeği tutsak alan 2821 ve 2822 sayılı yasalar ülkemiz için 2010’da da utanç kaynağıydı ve katlanılamaz bir nitelik kazanmıştı. AKP hükümeti sözünü verdiği değişiklik veya iyileştirmeleri yapmak bir yana, yıl boyunca emeğin haklarına saldırısını artırarak sürdürdü.

Bütün bunlar olurken, ILO, sendikal hak ihlalleri nedeniyle Türkiye’yi kara listeye almayı sürdürdü. AB ilerleme raporlarında, aynı konuya dikkat çekildi ve sendikal mevzuatın ILO ve AB normlarına uyumlu hale getirilmesi istendi. Fakat gazetelerin manşetlerine de yansıdığı gibi AKP hükümeti ILO’yu bypass etmekten kaçınmadı.

Bizim açımızdan sendikal hak ve özgürlükler; örgütlenme özgürlüğü, toplu sözleşme hakkı ve grev hakkı olmak üzere üç ayaktan oluşmaktadır ve bu haklar iç içe geçmiş bir bütünlük göstermektedir.

DİSK 2010 yılı boyunca da, taleplerini özetle:

  • Herkese sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı verilmesi,
  • Sendikaların kendi iç işleyişlerini, faaliyetlerini serbestçe düzenleyebilme, kendi yöneticilerini serbestçe seçebilme hakkına sahip olması,
  • Sendika üyeliğinde ve üyelikten ayrılmada noter aracılığının kaldırılmalısı,
  • Yüzde 10 işkolu barajı, yüzde 50 işletme ve işyeri barajının kaldırılması,
  • Toplu iş sözleşmesi prosedürünün sadeleştirilmesi, sendikaların çalışanların tümünü temsil eden örgütler olarak tanınması, yetki uyuşmazlıklarında referandum uygulanması,
  • Grev yasakları ve engellerinin kaldırılması, şeklinde dile getirmiştir.

Bu istemlerimizin dayanakları; ülkemizin imzaladığı ve usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan ILO sözleşmeleri, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, BM Ekonomik, Siyasal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı ile ülkemiz işçi sınıfının demokratik talepleridir.

Ancak, gelinen noktada hükümetin, sendikal hak ve özgürlükleri evrensel düzeyde sağlayacak bir çabadan çok, her aşamada, var olan durumu ve 12 Eylül’ün yasakçı ve baskıcı zihniyetiyle hazırlanmış köhnemiş yapıları korumaya dönük bir çaba içinde olduğunu söylemek mümkündür.

Bunun yanında;

  • DİSK Yönetim Kurulu Üyesi ve Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı ile Nakliyat-İş Sendikası yöneticilerinin tutuklanması, Nakliyat-İş Sendikası’na karşı operasyon yapılması,
  • KESK Genel Merkezi’nin basılarak aranması ve KESK yönetecileri ile KESK’e üye sendikaların merkez yöneticilerinin tutuklanması,
  • Konfederasyon ve sendikaların siyasi kararlarla denetlenmek istenmesi,
  • Başta TEKEL olmak üzere, Sinter, Ataşehir Belediyesi işçileri, Kent-AŞ, Kızılay, İtfaiye işçileri, Çemen Tekstil işçileri ve daha pek çok işyerinde işçi ve emekçilere yönelen ağır saldırılar,
  • En temel sendikal haklarını talep eden kamu çalışanlarının görevden alınması, disiplin soruşturmalarına uğraması, sürgün edilmesi,
  • AKP Hükümetinin 4-C gibi yeni işçi statüleri yaratmak için kölelik yasası olarak adlandırılan “Özel İstihdam Büroları”nın Cumhurbaşkanı’nın vetosuna ve konfederasyonların itirazına rağmen tekrar TBMM’ne sevk etmesi,
  • Kıdem Tazminatı hakkımızın gaspedilmesine yönelik çabalar,
  • Bölgeler arası eşitsizliğin derinleşmesi ve yoksulluğun artması sonucunu doğuracak Bölgesel Asgari Ücret uygulaması,
  • Hızla artan iş kazalarının iş cinayetlerine dönüşmesine karşı etkin önlemlerin alınmaması,

Örneklerinde olduğu gibi, AKP iktidarı döneminde, eksik olan sendikal hak ve özgürlüklere saygı gösterilmediği gibi, sendikal harekete, işçi ve emekçilere karşı düşmanca tavır sergilenmiş, sendikaların, işçilerin ve emekçilerin en temel, meşru hakları çiğnenmiştir.

2010 yılını genel olarak değerlendirdiğimizde, emekçilere yapılan saldırıların, tek tek sendikal örgütlere değil, bütün işçi sınıfına topyekün olarak yapıldığını söyleyebiliriz.

Bu saldırılardan en büyüğü, toplumsal mutabakat gözetmeksizin antidemokratik bir biçimde sunulan ve 12 Eylül ruhuyla hazırlanan Anayasa Referandumu’dur. Çünkü toplum için değil kendilerinin ihtiyacını karşılayan değişimler içeren bu referandumla birlikte, 24 Ocak Kararları’ndan bugüne kadar uygulanan ekonomik politikaların köklü bir biçimde hayata geçirilmesinin yolu tamamen açılmıştır. Diğer taraftan, “yargı yerindelik denetimi yapamaz!” anlayışının anayasal bir hüküm haline gelmesi ile özelleştirmelerin ve güvencesiz çalışmanın önündeki engeller kaldırılmış; diğer yandan kamu çalışanlarına toplusözleşme veriliyor propagandası altında grev hakkı gasp edilmeye çalışılmıştır.

  • AKP iktidarının siyasi demokrasi anlayışı kendi “doğrularını” toplumun geniş kesimlerine kabul ettirme ilkesine dayanmaktadır. Bu anlayışın sonucu olarak AKP iktidarı, küresel krizin ekonomik ve sosyal alandaki yıkıcı etkilerine karşı talepleri için sokağa çıkan kitlelere polis şiddetiyle karşılık vermiştir.
  • Toplumsal kesimlerin eleştirileri ve hak arama mücadeleleri en sert müdahalelerle karşılanmış, toplumsal bir korku ortamı yaratılmıştır. Son örneklerden biri de Otağ-ı Hümayun’dur. AKP bu işkence ve sorgu merkezini “Osmanlı külliyatı” diye parlatıp lanse etmeye çalışırken, DİSK “Ne Unuturuz Ne Affederiz!” diyerek buranın tarihini açığa çıkartmıştır. Kendileri yasa çıkartanlar, yurttaşların demokratik eleştiri ve tepki haklarına bile tahammül etmemişlerdir. Eleştiri ve hak arama çabası içinde olanlar yasal demokratik haklarına güvenerek değil, her türlü bedeli ödeme cesaretine dayanarak harekete geçebilmişlerdir. Çünkü iktidar tarafından yurttaşların en doğal hakları bile tanınmamaktadır.
  • AKP, devlet kurumları içerisinde ciddi boyutlarda kadrolaşmaktadır. Kendi ideolojisine ve anlayışına sahip olmayan hiç kimseyi devlet kurumlarında üst düzey görevlere getirmeyen, yasama ve yürütmeyi elinde bulunduran AKP yargı üzerinde de etkin olmuştur. Anayasa referandumu ardından HSYK değişimi bunlardan biridir.
  • Hukuk sistemine yapılan müdahaleler adalet duygusunu zedelemiş, toplumun hukuk yoluyla hak aramasına çok büyük darbe vurulmuştur.
  • Demokratikleşme ve açılım adı altında yapılan girişimlerin hepsi 12 Eylül rejiminin temel hukuksal ve kurumsal düzenlemelerinin gölgesinde kalmış, inandırıcılıklarını yitirmiştir.
  • “Linç etme” girişimleri muhalefet hareketlerini bastırmak için iktidar tarafından da bir “koz” olarak kullanılarak görülmemiş biçimde yaygınlaşmıştır. Demokratik hakkınızı aradığınız bir anda ve yerde her an eli sopalı ve taşlı birileri tarafından linç edilmeniz işten bile değildir. Hiçbir şekilde cezalandırılmayan hatta teşvik edilmeye çalışılan bu linççiler için hakkını arayan bir işçi de, zamları protesto edenler de, harçlara karşı çıkan öğrenciler de saldırılması gereken birer hedeftir.
  • Yapılan hukuksuzluk ve adaletsizlikler artık aleni olarak gözlemlenebilmektedir. 30 yıldır adalet aradığımız, Genel Başkanımız Kemal Türkler cinayetinin katil zanlısı, Yargıtay kararlarına rağmen zaman aşımına sokularak adeta korunmuştur. Toplumun vicdanı haline gelen Hrant Dink davasında da inanılmaz adaletsizlikler yaşanmaktadır. Özgürlük ve demokrasi isteyenler yıllarca cezaevlerinde süründürülürken, insanları boğazlamaktan yargılanan caniler bugün sokaklarda dolaşmaktadır.
  • Toplumun haber alma ve düşüncesini yayma özgürlüğünü zedeleyen uygulamalar sistematik hale getirilmiştir. Bir yandan iktidarın basın üzerindeki baskısı daha da artmış, iktidara muhalif medya çeşitli metodlarla el değiştirilmiş veya susturulmuşken öbür yandan da gazetecilere açılan davalar devam etmiştir.
  • 2010 yılında yine kadın emeği ucuz işgücünün de ucuzu ve esnek çalışmanın başat aktörü oldu. İstihdamdaki kadınların yarıdan fazlası kayıt dışı ekonomide yer almaktadır.
  • Dünya Ekonomik Forumu 2010 raporuna göre, Türkiye 134 ülke arasında kadın-erkek eşitsizliğinde 126. sırada yer aldı.
  • Bu yıl da kadın cinayetleri gündeme damgasını vurdu. Kadın cinayetleri son 7 yılda %1400 arttı, 2009 yılında toplam 953 kadın öldürülürken, 2010 yılının ilk 10 ayında 301 kadın öldürüldü. Bu rakamlara intihar eden veya intihar süsü verilen kadın cinayetleri dahil değil. En son Ayşe Paşalı’nın eski kocası tarafından öldürülmesi olayı ile ilgili olarak Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın açıklamaları devletin kadın cinayetlerini hâlâ münferit olarak nitelendirdiğinin altını çizmiştir. Türkiye’de var olan kadın sığınma evi sayısı 65’tir, fakat olması gereken sayı ise 3 bin 800’dür.
  • Bunun dışında, 2010 yılında kız çocuklarının imam nikahı evlendirilip hamile bırakıldığına, bir kız çocuğunun kışladan açılan ateş sonucu hayatını kaybetmesine, bir kadının eşi tarafından yakılarak öldürülmesine, töre ve namus kisvesi altında birçok kadının en acımasız şekillerde öldürülmesine, diri diri gömülmesine ya da intihara zorlanmasına, YİBO’larda yaşanan çocuk istismarına, bununla ilgili devletin ‘tarafsızlığına’ ve buna karşı gösterilen erkek dayanışmasına, kocasından şiddet görüp polise başvuran ama eve geri gönderildikten sonra yine aynı şiddetle öldürülen bir çok kadına sahit olduk.
  • Üniversite öğrencilerinin eyleminde genç arkadaşımızın mağduriyeti polis şiddetinin cinsiyetçi karakterini ve AKP hükümetinin ileri demokrasi anlayışını gördük.
  • AKP’li Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı’nın Kürt kadınlara hakaret içeren konuşmasını duymak zorunda kaldık.
  • Başbakan’ın kadınlardan üç çocuk doğurmaları noktasındaki ısrarını bu yılda sürdürürken, kadın erkek eşitliğini inanmadığını aleni bir biçimde açıkladı.
  • 2010 yılında görünmeyen emek olarak tanımlanan ev işçiliği, gündelikçilik ve ev eksenli çalışma ve göçmen emekçi kadınlar ırkçı ve ayrımcı politikaları benimseyen çeşitli yazılı medya organlarının da hedefi haline gelmiştir.
  • 2010 yılında hukuksuzluk ve baskının yaygınlaştırılmasının gerçek nedeni, milyonlarca yoksulun, işsizlerin ve bütün mağdurların kaderlerine tepkisiz ve sessiz razı olarak yaşamaya devam etmelerini sağlamaktır. Sendikal hak ihlallerinin yoğunlaşmasının ardındaki nedenlerden biri de budur.
  • İşsizlik ve yoksulluk Cumhuriyet tarihinde görülmemiş biçimde yaygınlaşarak kitlesel hale gelmiş, 2010 yılında işsiz sayısı hala 3yıl öncesine göre yaklaşık 600 bin kişi fazladır. İşsiz sayısı umudu olmayanlarla 5 milyon kişiye ulaşmış, genç nüfusun işsizliği yüzde 30’ lara dayanmıştır. Güvencesiz, kayıtdışı çalışanların, eksik istihdam edilenlerin sayısı artmıştır. Geçici süre ile çalışanlar için işsizlik oranı yüzde 32’dir.
  • Emekçilerin krizde yaşadıkları mağduriyet açıklanan yüksek büyüme oranlarına rağmen devam etmektedir. DPT verilerine göre sanayide reel birim ücret 2010 yılın 3. dönem verilerine göre yüzde 5 azdır. Yine TÜİK sanayi girdi istatistikleri 3.dönem verilerine göre ana metal sanayi gibi kimi sektörlerde kriz dönemine karşı kayıplar yüzde 12’yi bulmaktadır.
  • Ücretlerin düşmesi, hayat pahalılığının artması, sağlık ve eğitim sisteminin paralı hale gelmesi nedeniyle Türkiye “çalışan yoksulların” sayısının hızla arttığı bir ülke haline geldi.
  • TÜİK yoksulluk araştırması sonuçlarını hafta ortasında gecikmeli olarak açıkladı. Buna göre, 2009 yılında yoksulluk oranı %17.11’den %18.08’e yükselmiş yani 814 bin artış olmuştur. Bize göreyse, nüfusun %15’i açlık sınırının, %75’i ise yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Görüldüğü gibi, “teğet geçtiği” söylenen krizi resmi rakamlar bile gizleyememektedir.
  • En temel insan hakkı olan sağlık hakkı AKP iktidarında paralı hale getirilmiş, sosyal güvenlik açığı bahanesiyle katkı payları sürekli artırılmıştır.
  • 1923’ten 2002 yılına kadar, 80 yıldır Türkiye’nin toplam 220 milyar dolar olan borcu 2010 sonunda 350 milyar TL iç borç ve 423 milyar TL dış borca çıkmıştır. Toplam borcumuz 773 milyar TL’ye ulaşmıştır. 2010 yılında yeni doğan her bebek 10 bin 589 TL borçla dünyaya gelmektedir.

2010 yılının sonlarına doğru ise AKP yine emekçilere karşı atağa geçerek, kamuoyunda “Torba Yasa” diye anılan bu yasa ile,

  1. Meslek Yüksek Okullarındaki öğrencilerde çıraklarla aynı kapsama alınarak, stajyer sömürüsüne dahil etmeyi,
  2. Stajyerlik için uygulanan asgari ücret 229 TL’den 178 TL’ye çekmeyi,
  3. Stajyerlik uygulamasını denetimsiz küçük işletmelere doğru yaygınlaştırılmayı,
  4. Gençler için deneme süresini 2 aydan 4 aya çıkartmayı,
  5. Turizmde fazla mesaiden doğan hakları 4 aylık denkleştirme süresi ile gasp etmeyi,
  6. Asgari ücreti 16-18 yaş arası için 599 TL’den 518 TL TL’ye düşürmeyi,
  7. İşsizlik Fonu’nu sermayeye peşkeş çekmeyi,
  8. Daha az kişi ile daha çok iş yapmayı amaçlayan esneklik uygulamasının kapsamını genişletmeyi
  9. 175 bin belediye işçisine, “ihtiyaç fazlası” kâbusunu yaşatmayı,
  10. İşçinin temel haklarına ve alacaklarına dair yetkiyi bağımsız iş müfettişlerinden alarak bakanlık personeline vermeyi

Hedeflemektedir…

Yasa geçerse sırada,

  1. Kıdem tazminatlarımızın ortadan kaldırılması,
  2. Asgari ücretin daha da düşürülmesini sağlayacak, bölgesel asgari ücretin uygulamaya konulması,
  3. Taşeronlaşmanın kolaylaşmasını sağlayacak yeni hak kayıplarının devreye girmesi,
  4. Kişinin iş seçme iradesini “özel istihdam bürolarına” devrini sağlayacak kölelik uygulamaları gündeme gelecektir.

Diğer yandan şu ayrıntıya da dikkat çekmek istiyoruz:

Torba Yasa’da ticari taksi, dolmuş, benzeri nitelikteki şehir içi toplu taşıma aracı iş yerlerinde çalışanların sigortası ve sosyal güvenceleri ile ilgili olarak getirilen düzenleme ile plaka sahibine sadece 10 günlük prim ödeterek kalan primlerini şoförlerin kendi ceplerinden ödemesi öngörülmektedir.

Bu düzenleme plaka sahiplerinin yükümlülüğünü azaltmakta, şoföre paran kadar sigorta sahibi ol denilmektedir. Bu nedenle, sadece fabrika/işyeri odaklı değil taksi, minibüs şoförleri, ev eksenli çalışma, ev işçiliği, gündelikçilik gibi bütün dışarıdan çalışma biçimleri devletçe tanınmalı, bu çalışma biçimlerinin koşullarına uygun ve bu işçilerin ihtiyaçlarına yönelik bir iş sağlığı güvenliği anlayışı getirilmelidir.

Bu kapsamda çalışanlara diğer güvenceli çalışan işçilerle eşit haklar sağlanmalıdır. Örgütlenmelerini destekleyen, kolaylaştıran düzenlemeler yapılmalı, iş sağlığı ve güvenliği alanına pozitif katkı sağlanmalıdır. Bu çalışma alanlarıyla ilgili düzenlemeler, bütünlüklü düşünülmeli, diğer politikalarla ilişkilendirilerek ve uyumlulaştırılarak tasarlanmalıdır. Ek olarak, evlerde herhangi bir ücret karşılığı yapılmayan tüm işlerin ekonomiye katkısı dikkate alınmalı, Gayri Safi Milli Gelir hesaplarına ücretlendirilmemiş emeği de dahil etmelidir.

DİSK, işsizlik fonunun sermaye için seferber edilmesine, gençlerin daha fazla sömürüsüne, esneklik dayatmalarına, asgari ücret sefaletine karşı Torba Yasa’da yer alan bu hükümlerin derhal geri çekilmesini karşı mücadelesini yükseltmekte kararlıdır.

İş Sağlığı ve Güvenliği

SGK 2009 verilerini açıkladı. İş kazaları ve meslek hastalıkları açısından bakıldığında ülkemizde İSG alanında önceki yıllara göre değişen hiçbir şeyin olmadığı görülmektedir.

Yıl İş Kazası Meslek Hastalığı Ölüm
2005 73,923 519 1,096
2006 79,027 574 1,601
2007 80,602 1,208 1,044
2008 72,960 539 866
2009 64,316 429 1,171

Son beş yıllık verilere bakıldığında gerek iş kazaları sayıları ve gerekse de ölümler açısından ortalama düzeylerde bir değişim söz konusu değildir.

Meslek hastalıkları açısından bakıldığında ise gerek 2006-2008 ve gerekse de 2009-2013 politika belgelerinde ortaya konulan hedef yaklaşımların yanına bile yaklaşamayan bir gerçeklik söz konusudur. Her iki belgede de meslek hastalığı tanı sisteminin %500 geliştirilmesi hiçbir gerçekliği olmayan bir yaklaşım olmuştur. Son 5 yıllık gelişmeye bakıldığında meslek hastalığı rakamları ülkemizde meslek hastalığı vakalarının nerdeyse hiç olmadığını göstermektedir. Bu durum uluslar arası bilimsel yaklaşımları da reddeden bir gerçekliktir. Yapılan araştırmalara göre her yıl çalışanların binde 4’ü ile binde 12’si arasında meslek hastalığı vakası beklenmektedir.

Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi’nin kurulduğu 2005 yılından bu yana İSG yasa tasarısı taslağı hala bir kanun haline gelmemiş durumdadır.
Ayrıca, yasa tasarısı taslağı ve çıkarılmış ilgili yönetmelikler olumsuz tablonun ortadan kaldırılması ve AB’ye uyum çerçevesinde düzenlenmiş olduğu söylense de içeriği tamamen iş sağlığı ve güvenliği alanını piyasa aktörlerine açmaya yöneliktir ve aynı zamanda TMMOB ve TTB’yi etkisizleştirmek, dışlamak ve piyasanın birer aktörü haline getirme amacını taşımaktadır.

ÇSGB’nin İSG alanında yaptığı düzenlemeler ne ülkemizdeki kötü tablonun ortadan kaldırılmasına ne de çalışanların sağlıklı ve güvenli koşullarda üretim yapmalarını sağlamaya dönük bir içerik taşımamaktadır. Aksine yapılan bütün düzenlemelerin birikim ve rekabetin gereklerini engellemeyecek düzenlemeler olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Bu nedenle 2011 yılında, çalışanların sağlık ve güvenliğini temel alacak ve ülkemizin içinde bulunduğu olumsuz tabloyu ortadan kaldırmaya çalışacak bir İSG sisteminin kurulması temel önemdedir. İş sağlığı ve güvenliği konusunda piyasa koşullarına bağlı ekonomik ve faydacı yaklaşım terk edilerek, iş sağlığı ve güvenliği yasası ve bağlı yönetmelikler, sendikaların üniversitelerin, Mühendis ve Mimar Odalarının, Tabipler Birliği’nin, Barolar Birliği’nin katılımının sağlandığı ve görüşlerinin yansıtıldığı bir çerçevede düzenlenmelidir.

2010’da Dünya ve İşçiler

2010 yılı dünyada çok sayıda savaşa, greve ve çevresel felakete sahne oldu… Gerek bölgesel çatışmalar gerekse ABD’nin saldırıları çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesine ve göç etmesine neden oldu. Küresel iklim değişikliği sonucunda ortaya çıkan doğa felaketleri farklı bölgelerde ölümlere, göçlere ve bulaşıcı hastalıklara yol açtı.

Uluslararası ekonomik kriz sonrasında uygulanan kemer sıkma politikaları pek çok ülkede grevlerle protesto edildi. Avrupa ülkeleri başta olmak üzere işçi sendikaları, öğrenciler ve göçmenler kitlesel gösteriler düzenlediler. Portekiz, Fransa ve İngiltere’deki eylemler ve özellikle Yunanistan’daki genel grevler dikkat çekti. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu kıta düzeyinde eylemler düzenledi.

Dünyanın pek çok ülkesinde işçi eylemleri şiddetle engellenmek istendi. 14-18 Mayıs 2010 tarihleri arasında Tayland’da askerlerin greve saldırması sonucunda 38 kişi hayatını kaybetti.

99. ILO Konferansı’nda “temel sendikal hakları ihlâl ettiği ve sözleşmelere uymadığı için” kara listeye alınan ülkeler arasında Türkiye’de yer aldı.

İsrail Türkiye arasındaki süre giden diplomatik anlaşmazlıklar Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıyla zirveye çıktı.

Şili’de yaşanan maden kazası ve sonrasındaki başarılı kurtarma çalışmaları dünyanın dikkatini “işçi sağlığı iş güvenliği” konularına çekti.

2011 yılı uluslararası düzeydeki ‘kemer sıkma politikalarına’ karşı daha fazla işçi eyleminin ve grevin gerçekleşeceği bir yıl olacaktır. Irak ve Afganistan’daki işgalin farklı bölgelere yayılması ve iklim krizinin derinleşmesi endişesi 2011’de de devam edecektir.

2010 yılındaki en önemli kazanımlarımızdan biri hiç kuşku yok ki, 1 Mayıs’ın Taksim 1 Mayıs Alanı’nda kutlanması olmuştur.

32 yıl önce emekçilerin elinden alınan kürsü 2010’da yerine kondu, 77 1 Mayıs’ında katledilen emekçilere yarım bıraktırılan bayram sevinci coşkulu ve görkemli bir törenle tamamlandı.

Uzun yıllar süren kararlı ve haklı mücadeleler sonucunda 1 Mayıs ve Taksim Alanı tabusu ortadan kaldırıldı. Bu mücadeleler sonucunda 2009 yılında 1 Mayıs “Emek ve Dayanışma Günü” olarak tatil ilan edildi ve bu yıl da 1 Mayıs Taksim 1 Mayıs Alanı’nda yüzbinlerin katılımıyla kutlandı.

Diğer taraftan “Başka bir dünyanın mümkün olduğunu” gösteren çok önemli bulduğumuz bir gelişme de İzmir Belediyesi’nde yaşanmıştır.

Bir yandan hükümet “Torba Yasa”yla onbinlerce işçiyi güvencesizliğe mahkum etmek isterken, diğer taraftan İzmir Büyükşehir Belediyesi taşeron şirketlerde çalışan 3 bine yakın işçiyi kendi bünyesindeki şirketlere geçirdi. KENT-AŞ işçileri kadrolu olarak işlerine başladılar ve taşeron diğer işçiler de belediyeye bağlı şirketlerde kadrolu olarak çalışmaya başlayacaklar.

Türkiye’de taşeronlaşmanın ortadan kaldırılmasının ilk örneği olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu kararı, işçi sınıfının yıllardır taşeronlaşmaya karşı yürüttüğü mücadelesi ile belediyenin bu mücadeleyi gerçekliğe kavuşturmasının ortak bir zaferidir. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne huzurunuzda teşekkür ederken, bu kararın bütün Türkiye’ye örnek olmasını temenni ediyoruz.

Bizler, emekçiler ve üretenler olarak;

  • Yoksulluk çemberinin kırıldığı, işsizliğini ortadan kaldırıldığı, refahını yükseltildiği,
  • Temel hak ve özgürlüklerin engelsiz, kısıtlamasız uygulandığı; sendikal örgütlenme ve toplu sözleşmenin önündeki engellerin kaldırıldığı,
  • Yaşam mücadelesi veren çalışanların sorunlarının çözüldüğü, insanca yaşatıldığı,
  • Hukukun üstünlüğünün istisnasız kabul edildiği,
  • İnanç ve düşüncelerinden dolayı kimsenin yargılanmadığı, ayrımcılığa uğramadığı,
  • Herkesin sosyal güvenlik sisteminden yararlanabildiği, eğitim olanağına kavuştuğu,
  • Kimliklerin sorgulanmadığı, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği bir ülkede,
  • Barışın egemen olduğu ve silahların sustuğu bir dünyada yaşamak istiyoruz!

Böyle bir ülkeyi elbirliğiyle, örgütlü gücümüzle, inancımızla yaratabileceğimize inanıyoruz.

Gelecekten umutluyuz!

2011, küresel krize, AKP’nin yıkım politikalarına karşı emek cephesinin mücadelesinin artacağı bir yıl olacaktır! Herkese bu konuda görev düşmektedir.

DİSK olarak görevimizin bilincindeyiz ve görev başındayız.

Bunu başaracak ve 2011’i yükselen emek cephesinin güçlü sesiyle inşaa edeceğiz!

İnsanca yaşanacak bir ülkeye kavuşmak için yaptığımız yürüyüşümüzü tüm engellere, zorluklara rağmen sürdüreceğiz, yılmadan yola devam edeceğiz.

2011’in halkımıza, tüm emekçilere, yoksullara, dışlanmışlara, farklı olanlara, ezilenlere insanca yaşayabilecekleri bir dünyanın kapılarını aralamasını diliyoruz.

Kaynak: DİSK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s