Murat Belge’li Bir Komün Öyküsü

Mustafa Lütfi Kıyıcı

68’li anılar hapishanesiz olmaz. Selçuk Şahin Polat, Mahşerin Beyaz Atlısı’ndan sonra ikinci anı kitabını da yazdı: “78: Sokak Özgür Fakat Kanlıydı”. Alt Başlığı, “68’lilerin 78 Kuşağını Yaratış Öyküsü”. Selçuk üretken, Mersin ona yaramış. Üçüncü kitabın da müjdesini veriyor. Bekleriz.

Anıların, tanıkları henüz hayatta iken yazılmasının önemine, düzeltme imkânı da verdiği için önceki yazılarımda dikkat çekmiştim. Nedeni, anıların sübjektiflik riski taşımasındandı.

Bu kitap 78’li yılları ve dışımızdaki bir örgütlenmeyi anlattığı için bana düşen bir konu yok. Varsa o dönemi birlikte yaşadığı örgüt arkadaşlarına düşer.

Selçuk ile Şaban İba ve Hüdai Arıkan ile bizden eski kuşaktan Nejat Şen’in (Yan Kafa Nejat) Kennedy Caddesindeki evinde tanışmıştık. O yıllarda İstanbul’da bir eylem sonrası aranmaya başlayınca Ankara’ya gitmek yeterli idi. Biz de Deniz ve Gürkan ile birlikte Ankara’daydık. O zaman polis olduğu sonradan anlaşılan, ateşli, atılgan, SBF Yurdunu bombalatıp gençliği sokağa dökmek gibi provokatif öneriler getiren “ismi lazım olmayan” bir kişiden ayrılıp Dev-Genç saflarına yeni katılmıştı. Sonradan bu şahıs deşifre olmuş ve Selçuk ve arkadaşlarının da çabası ile tecrit edilmişti. O yılları ve olayları ilk kitabında anlatmıştı.

Selçuk, Kurtuluş saflarında iken deşifre edilen ya da deşifre ettiği Erkan M. olayını da anlatıyor. Adam ajanmış. Bir yığın olayın içinde yer alıyor. Bu Erkan İstanbul Dev-Genç davası sırasında Davutpaşa’da koğuşundan bir gaflet anında alınıp götürülmüştü. Göstermelik de olsa, hiç direnmediği için bir iki kişinin dışında kimse farkına varmamıştı. Sonra da ”Arkadaşımızı yeniden sorguya götürmüşler. Bu olamaz!” diye direniş yapmış, bu tavrımızı duruşma salonunda da devam ettirmiştik. O sırada duruşma salonunda olan annesi veya kız kardeşinin fenalık geçirmesi üzerine daha fazla tepkisel olmuştuk.

“Arkadaşımızın” bizim kararlı direnişimiz sonrası derhal bırakıldığını söylemeye tabii ki gerek yok!

Meğer raporları geciktirdiği için götürülmüş! Sonra Erkan’ı Tabip Odasında, Elektrik Mühendisleri gibi teknik grup odalarında yetkili olarak çalışırken gördük. Böyle tipler illa ki falso verir; sonra deşifre olmuş zaten. Selçuk ayrıntısı ile anlatıyor. Orada olmayanları ben eklemiş oldum.

Selçuk ile 12 Mart sonrası Bayrampaşa cezaevinde yeniden buluştuk. Ben, yazdığım ve yazmadığım ama kabullendiğim Türkiye Solu Haftalık Dergisindeki yazılardan dolayı mahkûm olmuştum. Dev Genç davası ise devam ediyordu. Benim konumumdaki diğer arkadaşlarla birlikte Bayrampaşa’dan Mahkemeye, Mahkemeden Bayrampaşa’ya götürülüp getiriliyorduk. Koğuşta daha çok ikinci THKP-C Davası sanıkları öğretmenlerden başka Murat Belge, Asker Mehmet dediğimiz Ankara Ulucanlar Cezaevinden arkadaşım Mehmet Sönmez de vardı. O, “DÖNÜŞÜM” dergisinin Kızılay’da satışı sırasında saldıran foşalara karşı kavganın efsanelerinden biriydi. Asker Mehmet, Ahmet Mete Sönmez’in ağabeyi idi. 68’li yıllarda, üniversiteye girmeyi az bir puanla kaybeden ve üniversiteye girebilmek için Direniş Komiteleri şeklinde örgütlediğimiz, Üniversite bahçesinde çadır kurduğumuz, çoğunun da çeşitli fakültelere girmesini sağladığımız kişilerden biriydi, A.Mete… Eline silah almamış ve birden esen rüzgârın etkisiyle “gerilla” olmuş, ilk keskin dönemeçte de “hata”sını anlamış pek çok gençten biriydi. Öğretmen sanıkların durumu da farklı değildi. O günlerin popüler lafı ,”şapkamızı önümüze koyup iyi düşünelim arkadaşlar !” idi. Doğal olarak ulaşılan sonuç da, mücadele biçiminin yanlışlığı idi.

Önüne gelen büyük bir iştahla önerilerini içeren ‘makaleler’ yazıyor, yeni stratejiler üretiyordu. DÖB kurucularından Erim Süerkan bunlardan çoğunu toplamıştı. Ne yaptı bilmiyorum. Koğuşa geldiğim ilk gün THKP-C sanıkları arasında ne aradığına bir anlam veremediğim, Asker Mehmet kaldığım hücreye gelerek böyle birkaç sayfadan ibaret bir yazı bıraktı, aynı nedenlerle şaşkınlığıma neden olan Murat Belge’nin yazdığını söyleyerek. Yazıyı okudum. Çeviri kokan bir yazıydı. İade ederken,”ilk cümle kara cümle !” dedim. Bu bilinen bir ret gerekçesidir. İlk cümle kara cümle ise gerisi okunmaz. Görüş belli etmenin de gereği yoktur.

Geldiğimde Murat Belge komün başkanı idi. O günlerde bıraktı veya toplantı yapıp bıraktırdılar, pek emin değilim. Beni komün başkanı yaptılar. Ankara’da da cezaevine girdiğim gün komün başkanlığı bana bırakılırdı. Deneyimim vardı yani. Ancak burada durum farklı idi. Dışarıdan para çok az geliyor ve o da yeterli olmuyordu. Söylediğim gibi öğretmenler çoğunlukta idi. Onların da durumu malum. Görüş günleri onların ailelerine “İçeride Komün var, para göndermenize gerek yok. Yeter ki siz kendinizi idare edin.” dediklerini duyardık. Anlaşılır bir durumdu. Kızlar koğuşundan Ülker’e, diğer erkekler koğuşundan Necati’ye haber gönderiyordum. Yeterli miktarda para yerine kullanılan marka gönderip destek oluyorlardı. Faşizme karşı dayanışma günleriydi. Ancak böyle gitmeyeceği de belli idi. Zaten Murat’lar Komünden ayrılmıştı. Biz karavana yerken onlar kantinden alışveriş yapıyorlardı. Komünü dağıtma kararı aldık.

Ve dostlar, o komüne para vermeyen, beni bir anlamda diğer koğuşlardan nakit dilenmeye mecbur bırakan kişiler aynı gün kantinden alışveriş yapmaya başladılar. Şaşırıp kalmıştım. Hiçbir şey söyleyemedim. Birkaç gün sonra biz de, yani eski TKP’li Vecdi Özgüner, TÖS Yöneticilerinden Ali Çiçekli ve Kürt Neco Hoca (Necmettin Yazıcı) bir komün oluşturarak kantinden alış veriş yapacak olanağa kavuştuk. Karavanaya alışmış vücut kantinden temin edilen ve görece değişik yiyecekler yüzünden kızamık çıkarmış gibi isilikle kaplandı.

Selçuk Polat’ın kitabını önermek için başlayan yazı cezaevi anılarına döndü ama bunlar müşterek anılardır. Selçuk, o zaman Abuzerciler dedikleri Murat Belge’nin Tuba Çandar tarafından kaleme alınan “Bir Hayat…” isimli kitaptaki bazı anlatılara itiraz ediyor (S.325 vd). Murat Belge ile aralarındaki ihtilaf Selçuk ve arkadaşları arasında gerilime neden olmuş ve neticede kavga çıkmıştı. İki gruptan birinin koğuştan gitmesi gerekiyordu. Murat Belge sözünü ettiğim kitapta Tuba Çandar’a koğuştan gönderilmelerini şöyle anlatmış (S.157 vd):

“Biz daha kalabalığız, fakat bütün 40 kişi olarak baktığında, başka gruplardan adamlar var. Mesela Mihri’ci Mustafa Lütfi Kıyıcı var, o bize tabii çok düşman; çünkü benim Mihri Belli aleyhinde yazdığım yazılar var. Ayrıca iki işçi var bizim takımda. Kıyıcı, onların üstünden hücreleri kilitlemiş gidip oy vermesinler diye.”

Böylece koğuştan gönderilmişler. Murat Belge böyle anlatıyor.

Selçuk Polat’ın kitabı okunması gereken bir kitap.

Sevgi ile kalın.

“Murat Belge’li Bir Komün Öyküsü” için bir yorum

  1. lütfi amca selamlar.

    bu tür yazılar müthiş bir “devrimci” enerji kazandırıyor insana. geçmişte neler yaşanmış, ne fedakarlıklar yapılmış, ne cefalar çekilmiş daha ayrıntılı öğreniyoruz.

    yazının şu bölümü de olçukça çarpıcı: “Ve dostlar, o komüne para vermeyen, beni bir anlamda diğer koğuşlardan nakit dilenmeye mecbur bırakan kişiler aynı gün kantinden alışveriş yapmaya başladılar.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s