Sosyete ve Teknik

Marksizm Bibliyoteği Neşriyatından No. VI

Yazan: Fatma Yalçı

SOSYETE ve TEKNİK
I
TARİH ÖNCESİ DİN ve DEVLET
1 9 3 5
İstanbul AYDINLIK Basım Evi

“Boş saatlarını değil, inkilâba bütün bir ömrünü ver”en: Hikmet Kıvılcım yoldaşa armağanımdır.

Fatma Yalçı

GİRİŞ

Değişme Kanunu

XIXc. Yüz yılın başlarına gelinceye kadar nebat ve hayvan cinslerinin Allah tarafından ayrı ayrı yaradıldığına inanılırdı. Âlimler bile, din kitaplarının efsanelerine uyarak, canlı varlıkların dünya yaradılalıberi ne şekil ve sayıda iseler, daima öyle kal­dıklarını vaiz ederlerdi. İlim ilerledikçe gerek insan, ge­rek hayvan ve nebat menşeleri hakkındaki inançların yanlışlığı meydana çıktı.[1] Hayvan ve nebat cinslerinin sabit olmayıp, birbirinden çıkageldiği anlaşıldı. Buna, tekâmül nazariyesi denildi.

Kendi sınıf menfaatları uğruna endüstiriyi ve dolayısile tabiat ilimlerini geliştiren Burjuvazi, iktidar mevkiini sağlamlaştırınca bir çok şeyler gibi bu tekâ­mül nazariyesini de soysuzlaştırmakta gecikmedi. Eski­den her şeyi Tanrı yapıyordu, şimdise yaradıcılığı te­kâmüle yüklediler, yani tekâmül nazariyesini Allahlaş­tırdılar. Burjuva âlimlerine göre her değişiklik tekâmüle doğru bir gidiştir.

Halbuki; mutlak tekâmül hiç bir yerde yoktur. Deği­şiklik yalnız tekâmülle değil, aynı zamanda inhitatla da olur. Bunun en parlak misalini canlı varlıklarda bulu­ruz. Meselâ: Bir zamanlar “25” metre uzunluğunda olan müthiş canavar Dinozorların bugün yerinde yeller esiyor. On metre boyundaki gudubet Ikvanodonlar değişe değişe, hemen ateşböceği kadar küçük ve yakışıklı Si­nek kuşu olmuşlardır.

Demek tabiatta tekâmül diye her varlığı emri altında tutan bir kanun yok. Bir büyük kanun var: Herşey deği­şir. Değişen nevi ortadan kaybolabilir de, tekâmül de edebilir.

Değişme daima bir birikişten, tedrici tekâmülden sonra gelen bir sıçrayışla, yani inkılâpla olur. İnkılâpsız tekâmül, tekâmülsüz inkılâp yoktur. Burjuvazi kendi ih­tilâlini yapmadan önce tekâmülü hatırına bile getirmi­yor, tabiatta yalnız sıçramayı (Kadastrofu) kabul edi­yordu. İktidarı eline aldıktan sonra, artık ihtiyaç his­setmediği inkılâbı inkâr etti ve mürteci oluncaya kadar sırf tekâmül denilen tedricî tekâmülü kabul etti.

Istıfa kanunu

Hayvan ve nebat cinslerinin değişmesi bir kanunla olur. Buna tabiî ‘ıstıfa (selection naturele ) denir. Tabiî ıstıfa, yaşama kavgasından doğar. Yeryüzünde boyuna artan muhtelif cins nebat ve hayvanların hepsi hayat sofrasında yer bulamaz. Bazılarının yerini ötekiler alır. Bundan çıkan kavgada kuvvetliler yaşamak hakkını elde eder, zaifler mahvolur. Böylece canlı varlıklar âlemi sonsuz bir üstün gelme, altolma, dirilme ve ölmelerden ibarettir. Milyonlarca seneden beri olagelen bu değiş­meler, gitgide bir çok cinsleri ortadan kaldırdığı gibi, daha mütekâmil cinslerin meydana gelmesine de sebep olur.

Burjuvazi tekâmül kanunu gibi ıstıfa kanununu da suysuzlaştırır. Istıfa kanunu bir tabiat kanunudur, cemi­yet kanunu değildir. Burjuvazi ise bunu cemiyete de tatbik etmeğe kalkışır. İnsanları sırf hayvan yerine ko­yar. Cemiyet içindeki tezatları ve kavgaları hayvanların yaşama kavgalarına benzetir. Zenginlik fakirlik gibi sı­nıf farklarını, fertlerin maddî manevî kuvvetlerine yahut zaaflarına atfeder. İnsanlar arasındaki harpleri, baş­ka başka hayvan nevileri arasındaki yaşama kavgasile bir tutar.

Hâlbuki mesele cemiyet için büsbütün tersinedir. Öyle olsaydı kapitalistlerin (sermaye sahiplerinin) her birisinin birer dev ve birer dahî, amelelerin ise bir takım cüce aptallar olmaları icabederdi. Görülüyor ki vaziyet hiç te böyle değildir.

Muharebelere gelince, onlar da ıstıfa kanununa uy­gun olsalardı, harplerde hep cılız, sakat, ihtiyar, bunak ve zaif fertlerin ölmesi lâzımgelirdi. Hâlbuki harbe gi­renler doktor muayenesile seçilmiş gürbüz ve manen sağlam olanlardır. Harbin sonuna kalanlar zaif ve sakat­lar, ölenler ise kuvvetlilerdir. Bu suretle sınıf tezatları­nın verdiği neticelerle birlikte harp, insan neslini ıstıfalandırmaz, bilâkis çürütür, bozar.

Tabiat İnsan Sosyete

Hayvanlar zincirinin son halkasını teşkil eden insan da bir tabiat mahsulüdür ve tabiatle daimî bir münase­bet ve mübadele içinde bulunur. Maddî istihsal budur. Marks şöyle der: «Herhangi bir çocuk dahi bilir ki: bir yıl değil, yalnız birkaç hafta bile işlemekten kalacak o­lan bir millet mahvolurdu.»

Bu maddî istihsal tabiat kanunları dışında olmaz. Yalnız sosyete içinde ve sosyete vasıtasile olduğu için, tabiat kanunlarının meydana çıkış şekli, sosyetenin şek­line göre değişir. Marks der ki: «Tabiat kanunları umu­miyetle hiçbir vakit yok edilemez. Tarihçe başka başka olan vaziyetlerde, değişebilen bir şey varsa o da sadece bu kanunların kendini gösteriş şekilleridir.» (K. M. Kugelmanna mektup).

Şu halde, insanı ve insanın tabiatle olan münasebeti­ni anlamak istersek, yalnız tabiat kanunlarına başvur­mamız yetişmez. Aynı zamanda insanı fert olarak al­makta kifayet etmez. Çünkü insan hiçbir; vakit ve hiç­bir yerde tek başına yaşamamıştır, insan tabiat kanunla­rı altında olmakla beraber, tabiatla doğrudan doğruya değil, sosyete vasıtasile temas eder. Marks der ki:

«Fertler sosyete halinde istihsal yaparlar. Demek Sosyal­ce bellileşen fertlerin istihsali, tabiatile tetkikimize gidim noktası olur. Smith ile Rikardo’nun söze başlarken ele aldık­ları şahsî ve tek başına avcı veya balıkçı tipler, XVIIIc. yüz yılın yavan tahayyüllerine giren nesnelerdir. Bunlar öyle Robenson masallarıdır ki, ifade ettikleri mana hiç te medeni­yet tarihçilerinin tasavvur ettikleri gibi; mübalâğalı bir ince­den inceye tetkika karşı, basit bir aksülamel ve sui tevehhü­me uğramış bir iptidaî hayata dönüş değildirler. Netekim, ta­biatları iktizası müstakil olan kimseleri bir mukavele anlaşmasile münasebete ve bağlılığa geçiren Rusonun «Sos­yal konturat»ı da buna benzer bir naturalizme istinat etmez. Bütün bunlar birer görünüş hem de irili ufaklı Robenson ma­sallarının sadece estetik görünüşüdür. Bu masallar nihayet XVIc. yüz yıldan itibaren hazırlanmakta olan ve XVIIIc. yüz yılda dev adımlarile olgunluğa yürüyen «burjuva» sosyetesi­ne takaddüm etmiş olabilirler. Bu serbest rakabetçi sosyete içinde fert, tabiatın bağlarından kopup ayrılmış gibi gözükür. O bağlar ki, daha önceki tarih devirlerinde ferdi; muayyen, sınırları çizilmiş bir insan kümesinin bütünü içinde bir parça haline getirmişti. Bir yandan derebey sosyete şekillerinin in­hilâl bulması, öte yandan XVIc. yüz yıldanberi yeni inkişaf etmiş istihsal kuvvetlerinin meydana gelmesi neticesinde ha-sıl olan bu XVIIIc. yüz yılın kişisi, omuzlan Üstünde Smithle Rikardoyu taşıyan XVIIIc. yüz yıl peygamberlerine, varlığı geçmişe ait bir ideal gibi gözüktü. Bu fert, tarihin bir hasılası, bir neticesi gibi değil, tarihin gidim noktası gibi gö­züktü. »

Marks aynı bahsin daha aşağısında, sosyete dışında adam olamıyacağını şöyle formülleştirir: “insan keli­menin tam manasil bir Zoon Politikon [siyasî hayvan] dır. Hem yalnız sosyal bir hayvan değil, aynı zamanda, ancak sosyete için de tecrit edilebilen bir hayvandır. [K. Marks A une critique de l’economie politique ].

Görüyoruz ki sosyete dışında tetkik edilecek bir in­san mevzuu tasavvur edilemez. İnsanlığın bugün erişti­ği bolluk ve ilerilik tabiat kuvvetlerinin kendiliğinden olma bir neticesi değil, bilâkis insan sosyetesinin tabiat kuvvetlerini kendi boyunduruğu altına alması neticesi­dir. Şüphesiz toprak, güneş, su… iklim vesaire insan tarakkisinin şartlarıdır. Toprakta nebatlerın yetişmesine yarayan kimya cevherleri bulunmasaydı, insan buğday yetiştirmeğe girişmezdi. Yere atılan tohumların bitmesi için kâfi rutubet olmasaydı mahsul alınmazdı. Velhasıl tabiat maddeleri olmasaydı hayat olmazdı. Fakat tabiat kuvveti yalnız şarttan ibarettir; ilerleyişin sebebi değil­dir. Tabiat kuvvetleri ve insanın oluşundan ileri gelme ihtiyaçlar daima mevcut kalacaktır. Hava, güneş, su, insanın yiyeceği, içeceği… aynı kalabilir; değişen tabia­tın kuvveti değil, ondan edilen istifadenin şekli, usulü, yani tabiat cisimlerinin istihsal ve imal tarzıdır. Hattâ mahsul aynı kaldığı halde, sosyete ile beraber o mahsu­lün istihsal tarzı değişmiş olabilir. Meselâ: un, her za­man un iken bir vakitler eldeğirmenile, sonra yel değirmenile istihsal edilirdi; bugün ise buhar ve elektrik makinelerile elde edilmektedir.

Sosyete sadece birkaç kişinin bir araya gelivermesi değildir, insanlarla nesneler arasında karşılıklı ve sürek­li bağlılık ve münasebet bulunmadıkça ortada tam bir sosyete olamaz. Meselâ tuğlalar, çimento ve kireçle birbirlerine bağlanmazlarsa, bir ev meydana getirilemiyeceği gibi, insanlar arasında da böyle bağlı­lıklar olmaksızın sosyete teşekkül edemez. Muhtelif in­sanlar arasındaki sosyal bağlılık, iş münasebetleri bağlı­lığıdır. Yukarki misale göre insanları Ve şeyleri tuğla­ya, insan işini çimento ve kirece benzetirsek, tuğlaları çimento ve kireçle yapıştırmak, karşılıklı iş münasebet­leri, meydana gelen ev de sosyete olur.

Şu halde insanlar sosyete içinde ve sosyeyete halin­de iken geçimleri uğruna bir takım faaliyetlerde bulu­nuyorlar, istihsal, tevzi istihlâk adlarını alan bu faaliyet­lerin hepsine birden ekonomi denir.

İnsan sosyetesi, ekonomi faaliyetini yaparken cansız aletlerle yani istihsal vasıtalarıle» mütemadiyen tabiatı değiştirir. Buna, tabiata aktif adaptasyon yani, tabiatı insan tabiatına uydurarak değiştirmek, denir. Hayvan sosyetesinde ise tabiata pasif adaptasyon vardır, yani hayvan tabiatı değiştirmeden, kendi uzviyetini değişti­rerek muhitine uygunlaşır.

İnsan ve hayvan sosyeteleri arasındaki bu fark, neden ileri gelir? İnsan işile hayvan işinin birbirinden farklı oluşundan… Alet kullanmak yüzünden iki ayağı üstüne kalkan insanın dimağı, kafa tasını tazyik eden kalın adelelerden kurtulduğu için fazla inkişaf etmiştir. Tekniğin yarattığı bu inkişaf, İnsan işinin bütün hayvan işlerinden farklı olarak planlı yapılmasını icabettirmiştir. Marks, şöyle bir mukayese yapar: Arı­nın meydana getirdiği petek, bir mimarın meydana ge­tirdiği ev kadar hendesî olabilir. Fakat arı peteği sevki tabiîsile yaparken kafasında hiç bir plan taşımaz. Halbuki mimar, önceden hazırlanmış planla işe başlar.

Tekniğin insan sosyetesine verdiği bir üstünlükte, kendi değişmesile beraber sosyeteyi de şekilden şekile geçirmesidir, insan sosyetesi içinde aletlerin tekâmülü, hayvanlar aleminde görülen uzvî tekâmüle nisbetle ne kadar çabuk oluyorsa, insan sosyetesinin hayvan sosye­tesine nisbetle geçirdiği değişiklikler de o kadar büyük bir çabuklukla olur. Meselâ: maymundan insana geçiş milyonlarca senede olduğu halde [2] daha dün keşfolunan Amerika iki üç yüz yıl içinde orta barbarlık­tan son emperyalizm konağına geçmiş bulunuyor. Ge­ne, arı ve karınca sosyetelerinin, bildiğimiz bileli ne halde iseler öylece kalmalarına mukabil, insan sosyetesi tarih dediğimiz akış içinde şekilden sekile değişe geli­yor.

Hayvanların istihsal aletleri tabiî uzuvları olduğun­dan, uzuvları kuvvetli veya mütekâmil olan hayvanlar ötekilerine üstün gelirler. Meselâ: karınca sosyetesinde, vücut yapıları eksik olan amelelerle, kafa ve çeneleri büyük askerler aşa tabakayı, vücut yapıları mükemmel olan dişi ve erkek karıncalar yüksek tabakayı teşkil e­derler. Buna bakarak burjuva âlimleri, sosyetedeki hak­sızlığın tabiî bir şey olduğunu söylerler. Halbuki insan sosyetesinde görülen farklar hiç te uzvî ve tabiî değil, sadece sosyaldir. Fakir ve zengin herkeste aynı azalar aynı işleri görür. Avrupalılar Amerika ve Avusturalya yerlilerini mağlûp ettikleri zaman bedenen onlardan da­ha kuvvetli değillerdi, yalnız istihsal ve tahrip aletleri mütekâmildi.

***

Buraya kadar geçen kısa işaretlerden sonra vardığı­mız netice şudur: Her hangi bir beşerî hadiseyi anlamak için, insanı tek başına ele almak yetişmez. Böyle bir in­san alacak olsak bile, gene onu sosyete dışında bir var­lık sayamayız. İnsan ve insanlık hadiselerini kavramak istersek tekmil sosyeteyi gözönünde bulundurmamız gerektir.

Fakat sosyete denildi mi, mutlak hareketsiz, donmuş bir şekil değil, mütemadiyen hareket halinde, boyuna değişen bir varlık hatıra gelmelidir. Sosyetenin bu akı­şına, insanlığın tarihi denir. Şu halde, gerek insan, ge­rek sosyete, gerçek çehresile sadece tarihî görünüş i­çinde tetkik edilebilir.

Tarihdeki bütün değişikliklerin sırrını bize açacak olan biricik anahtar, insanı insan yapan ve sosyeteyi bü­tün hayvan topluluklarından ayıran Teknik, yani istihsâl vasıtalarıdır.

İstihsâl aletleri ve istihsâl kuvvetleri ne kadar özlü değişikliklere uğrarsa, sosyetedeki maddî ve manevi münasebet şekilleri de o kadar değişik olur. Bu yüzden teknik ile tekniğin icabettirdiği ekonomi inkişafı, insan sosyetesini, ilk sınıfsız sosyete olan iptidaî komünizm halinden sınıflı sosyeteye; sınıflı sosyeteyi de şekliden sekile uğratarak kapitalizimin son safhası olan emper­yalizme getirmiştir. Nihayet orada da bırakmıyarak son sınıfsız sosyete şekli demek olan komünizme varacak Sovyetler köprüsile, sosyalist rejimine kadar kavuş­turmuş bulunuyor.

İptidaî bir sürü halinde yaşayan insanı sosyal ilerle­yişin en yüksek konağına çıkaran yolu aşağıda gözden geçirirken, bu veya başka istihsal aletinin meydana gelmesile, yeni bir sosyal münasebetler mecmuunun nasıl doğduğunu, ve eski münasebetlerin nasıl mahvol­duğunu; yani Teknikin sosyetedeki büyük rolünü açık­ça göreceğiz.

BİRİNCİ KİTAP

Tarih öncesi

İnsanlığın tarihî

Morgan insanlığın tarihini üç çağa ayırıyor: vahşet, barbarlık, medeniyet çağları.

Bunların ilk ikisini de aşa, orta, yukarı çağlar olmak üzere üçe bölüyor.

Bu bölüşte tabiîdir ki sınırlar kesip attırmaca ola­maz, insan hayatının kaç milyon yıl önce başladığı belli olmadığı gibi, vahşet çağından barabarlık çağına gelin­ceye kadar kaç bin yılın geçtiği de belli değildir.

Yaşaması ayrı şartlar altında bulunan sosyetler iler­leyiş yollarını ayrı tempo ve zamanlarda geçmişlerdir. Bugünün elektrik devrinde bile vahşet halinde yaşayan kabileler vardır.

Vahşet, barbarlık, medeniyet çağları dendiği zaman, vahşetin, barbarlığın, medeniyetin muhtelif insan sos­yeteleri tarafından muhtelif zamanlarda yaşanılmış mu­ayyen bir vahşet, barbarlık, medeniyet çağları gözönüne getirilmelidir.

FASIL: I Vahşet

AŞA VAHŞET KONAĞI

A) İlk insanın tabiata mahkûmiyeti: İlk insanın yer yüzünün neresinden zuhur ettiği henüz bilinmiyor. El­deki hakikî ipuçlarının, en eski insan izlerini Amerikada göstermesine rağmen bu kıtanın ilk adama çıkış mahalli olduğu kafi değildir. Soğuktan korunacak ateşe, üstbaşa, eve sahip olmıyan âciz insan soğuk yer­lerde yaşayıp türeyemezdi Darwin’le; Hekkelin[3] de­dikleri yarı maymun yarı insanın, hattıustuva ile hattınîm ustuva da yaşamış ve yırtıcı hayvanlardan sa­kınmak için ağaçta barınmış olması gerektir. Adam, insanlığın bu çocukluk çağında, karnını do­yurmak için tabiatta hazır ne bulursa onunla geçinmeğe mecburdu. Yediği; yemişler, kökler, ellerile tutabildiği böceklerle küçük hayvanlardı. Bu sebeple yaşadığı ye­rin iklim, nebat, hayvan ye sairesine tâbiydi. Aadam, her çağda tabiata muhtaçtır. Fakat istihsal aletleri ço­ğaldıkça, tabiata mahkûm oluş derecesi o nisbette aza­lır. Bu nisbet farkını elan her yerde görebiliriz. Mede­niyetin ilerlediği taraflarda tabiata mahkûmiyet azal­mıştır. Büyük nakliye vasıtaları olan milletler, yer yü­zünün neresinde olursa olsunlar, istediklerini bula­bilirler. Zamanımızın vahşî veya yarı medenî kabileleri ise, nebatın çok bulunduğu yerde nebatla, balığın çok bulunduğu yerde balıkla geçinirler.

B) Teknik ve Lâfızlı Dil

Bununla beraber insan, muhitindeki hayvanlardan yukarı kalkmayı gene başarabilmiştir. Bu zaman içinde bir parça tecrübe elde etmiş yani tabiatı bir parça ka­zanmış ve hayatla güreşmek üzere ortaya atılmıştır.

İnsan istihsal aletlerini çok güç meydana getirebil­miştir. Etrafındaki vahşî hayvanlardan daha zayıf oldu­ğundan, onlara karşı koyabilmek için tabiatta hazır bul­duğu aletlerden, faraza değnek, sopa, taştan faydalan­mıştır. Sonraları hayvan damarlarile birbirine bağ­lanmış taş ve değneği icat etmiştir ki, insanın ilk buldu­ğu aletin bu olması çok muhtemeldir.

Paleontoloji ilminin Şöleen yahud Aşöleen dediği de­virde, çakmak taşlarını parçalamak suretile elde edilmiş yü­rek biçiminde kaba nesneler bulunur. Taşların herbiri 810 santim ve bazan 25 santim boyundadır. Bu nesneler Mamut (filin dedesi) yahut burnu direkli Rinosero (Gergedanın de­desi) kemiklerinin uçlarına bağlanarak bazı aletler meydana getirilmiştir. Aşöleen devri aşağı vahşet konağında başlar.

Yapma aletlerden faydalanmak mecburiyeti nesilden nesile geçerken, önceki denemelerin üstüne gitgide yeni denemeler katılarak aletlerin ıslahına çalışılır. Böylece tekniğin, yani istihsal aletlerini elde etmek çağının, te­meli atılmış olur.

Yukarda söylendiği gibi alet kullanmak yüzünden iki ön ayak, insan eli haline geldi, îki ayak üstünde yü­rümek dimağın fazla inkişafını mucip oldu. Bu da, inki­şaflı bir beyin cihazının mahsulü olabilecek, ilk lâftzlı dili yarattı.

Toplu yaşıyan insanlar arasında dil, vahşet çağının ta bu konağında başlar. Filhakika bu birkaç kelimeden i­baret artiküle (lafızlı) bir dil idi, ama, gene kendisini hayvandan ayıracak kadar meramını ifade ediyordu.

Vahşet çağının ayırt edici vasfı bu artiküle dildir.

Artiküle dil yalnız insan sosyetesine mehsus bir key­fiyettir. En yüksek derecedeki hayvanlar bile, his ve meramlarını kelimelerle değil, ancak seslerle ifade ede­bilmişlerdir.

C) Dil Bilgi; İş Ekonomi

Dilin meydana gelmesi, sözle anlatılan fikir ve dü­şüncenin meydana gelmesini mucip oldu.

Dilin ilerleyişi, insan sosyetesindeki ekonomi temel­lerinin genişlemesinden ileri gelir. Dil; çalışma, iş, yani yiyecek tedariki sıralarında çıkarılan seslerden hasıl ol­muştur. Önce hareketi gösteren kelimeler yani fiiller, sonra bir cismi, şeyi bildirmeğe yarayan kelimeler yani isimler meydana gelmiştir. Dil sosyal çalışmanın mah­sulü olmakla beraber, onun koruyucusu, yol göstericisi­dir. İnsan işinin bütün teşkilâtını düzen altına alan, demele’rinin nesilden nesile kalmasına yarayan biricik âmil dil dir.

Endüstiri ve kültürün ilerlemesi yüzünden dil de ge­lişmiştir. İnsan kendine yarayan her şeye bir isim ver­miş, zamanla o şey yararlığını kaybedince o ismi de unutmuştur. Denebilir ki; sosyetelerin her ekonomik safhalarına mahsus bir dilleri vardır.

Dil hem eski hem yenidir. Çok eskidir zira, iş yolun­da elde edilen kazançların en eskisidir. Çok yenidir zi­ra, boyuna ilerleyip değişmekte, yeni lûgatlar, termlerle (ıstilâh) zenginleşmektedir, insan, hayvan halinden çık­tığı zamanlardanberi hangi çağları geçirdise, dil de tıpkı o çağları geçirmiştir. Dili doğuran, maddî iştir. Dil ise deneme ve bilgileri ilim haline getiren yegâne alettir, insanın elde ettiği denemeler kendisile birlikte ölüp git­seydi, insan, tabiat kuvvetlerinin ve bu kuvvetler ara­sındaki münasebetlerin derecesini tayin edecek kadar duygu ve idrak sahibi olamazdı. Halbuki insan, istihsâl aletlerini inkişaf ettiren bilgi silâhlar ile dünyaya üstün geldi, daha da gelmekte. Zamanımızdaki vahşî kabilele­rin malik oldukları aletleri elde etmek için insanlar, on binlerce sene çalışmışlardır.

İnsan sosyetesi, insanların istehsâl aletlerini yaptık­ları tarihten itibaren başlar. Ekonomi faaliyeti de, a-dam ihtiyacının tabiattan koparılması ile başlar. Bu da ancak insanın istihsâl aletlerine, yani tekniğe sahip olmasile mümkündür.

D) Ev ve Aile

İnsanın ilk evi açık hava ve ağaçlardı. Antropoloji ve etnografya ilimlerinin gösterdikleri gibi, bugün may­munlarda bulunan ağaca tırmanma vasıtaları evvelce insanlarda da vardı.

Halâ muvakkaten ağaçta yaşayan kabileler mevcut­tur. Seylan, Somatra, Sahrayikebir kabilelerinin bazıla­rı, lâzım oldukça ağaçta ev kurarlar. Mısırlılarla, Hintli­lerin ağaçları ruhların evi talâkkî etmeleri, cedlerinin ağaçta yaşamış olduğunu gösterir. Bu günün bir kısım kabileleri de ölülerini ağaçların üstüne koyarlar.

Ağaçtan sonra mağralar gibi tabiî barınaklar insanla­ra evlik etmişlerdir.

Onun için aşağı vahşet konağında insana mahsus bir sığmak aramak beyhudedir.

Aile: Vahşet çağının aşağı konağında demek tekmil sosyete demektir. Bu sebeple cins münasebetleri ile sosyete münasebetleri bir birile kaynaşmış bulunur.

Başka tabirle, bütün kadınlar erkeklerin tabiî karıları, bütün erkekler de kadınların kocaları idi. Ancak oğulla ana arasında akrabalık tasavvur edilebilirdi; o da meme ile beslenip büyütüldükten sonra her birisinin bir tarafa dağılması yüzünden unutulup giderdi.

Orta vahşet konağı

A) Ateş

Orta vahşet konağı, ateşin kullanılması ve balığın yiyecek olarak harcanmasile başlar.

Uzun zamanlar insan ateşsiz yaşamıştır, muhtelif a-dam grupları, ateşi muhtelif yollarla keşfettiklerinden, ilk ateşin nasıl elde edildiği bilinmiyor. Büyük bir ihti­male göre ateş rastgele öğrenilmiştir. Ya orman yangın­larından, yahut ta volkan lavlarından ele geçmiştir.

Kendiliğinden olma ateş etrafındaki yemiş ve kökle­ri kavurmuş, insanlar pişmiş kök ve yemişin daha kolay yenildiğine ve daha kolay er itildiğin e dikkat etmişler, ondan sonra ateşten faydalanmağa başlamışlardır. Ate­şin rastgele ele geçmesi her vakit mümkün olmadığın­dan, sürekli ateş bulundurmak mecburiyetinde kalmış­lar ve türlü türlü ateş saklamak yolları keşfetmişlerdir. Artık bundan sonra ateş, adam sosyetesinde büyük bir rol oynamıştır. Onunla vahşî hayvanları korkutmuşlar, geceleri aydınlatmışlar, yiyecekleri pişirmişler, ve sıcak mıntıkalardan uzaklaşmağa, yer yüzüne yayılmağa baş­lamışlardır.

Yayılmada daima dere ve ğöl gibi su kenarlarını gütmüşlerdir. Ateşin istimali sırala, nnda balığı yiyecek olarak kullanmayı öğrendiklerinden’ daimî yiyecek bu­labildikleri yollardan gitmişlerdir.

Tabiatın müthiş bir elamanı (unsur) olan ateş, eko­nomi yolunda kullanılmak üzere kazanılmış ilk mu­vaffakiyettir. Ancak bu zaferden sonra insan, hayvan halinden tamamen ayrılabilmiştir. En yüksek gelişme derecesine varan hayvanlar bile, ateşin ne olduğunu an­layamamışlardır.

Ateşin keşfi ve kullanılması mühim bir kazanç ol­makla beraber, henüz kestirip attırmaca bir üstünlük sa­yılamazdı, insanlığın ilerleyişi gene tesadüfe kalıyoadu. Ateşi sönen, ateşini düşman kabilelere kaptıran kabi­leler, tabiatta hazır ateş bulamadıkları takdirde mahvo­luyorlardı. insan kazancını bütünleyen şey, ateşin yap-ma olarak elde edilmesidir.

Sunî ateş ağaç ve taş üstündeki işlemelerden meyda­na gelmiştir. Ağacı daha sert ağaçla bıçkılamayı öğre­nen insan, sürtülen odunlardan ateş çıktığını görmüş, bu suretle sunî ateşi keşfetmiştir. Taşı işlemeğe başladığı zaman da, ateşi taştan elde etmiştir. Meslâ: çakmak taş­larını kırarken çıkan kıvılcım ile, kav gibi çabuk ateş alan maddeleri tutuşturmuştur. Bundan sonra ateş endüstiriyi büyük kazançlara götürmüş, taş çağın dan tunç çağma nihayet demir çağına geçirmiştir. Zira ma-den filizlerini eritmek için lâzım olan sıcaklık ancak a­teşle elde edilebilirdi. Sunî ateş teknikten doğar, tekniği ilerletir. Ateşin bugünkü rolü ise apaçıktır: ateş olma­saydı buhar devri olmazdı. Ateş ve dil sosyetenin ilerle­yişinde öyle mühim iki âmildir ki, onlarla ilk insan kendi koruyucusunu, yardımcısını, yol göstericisini bulmuş olur.

B) Teknik  Güzel sanat  Âdet

Orta vahşet konağına Avusturalya ve Polenezyalılar da rastlıyoruz. Bu konaktaki aletler, kaba işlenmiş cilâ­sız taştan yapılı lobut la Harbi dir. Onun için bu kona­ğın adına eski taş devri (Paleoletik) denir. Paleontoloji (tabakatülarz) ilmi bu konağın tekniğini birbirinden çı­kan üç safhada tesbit eder. Her üç safhada da tekniğin materyali, çakmak taşı başta gelmek üzere, kemik ve fildişidir.

1) Müsteryen safhası: Yüzüp kazımağa mahsus alet­ler, testere, kemik biz vardır. Biz kullanıldığına göre, anlaşılan o sıralarda çözülen buzların iklimi soğutması dolayısile, insanlar pöstekiden üst baş yapmağa başla­mış olacaklar.

2) Solütreen safhası — : Keskin yüzlü bıçağa benzer aletler vardır. Bilhassa aşâ vahşet konağında rastladı­ğımız yürek biçimindeki ok ve harbi ucu yerine, ince iş­lenmekle elde edildiği meydanda olan mekik biçimi si­lâh uçları bulunur. Bunları ağaç ve saireden yapılmış harbilerin uçlarına bağlıyarak kullanırlardı.

3) Magdalenyen safhası — Kemik iğne (bizin müte­kâmili) hak etme aleti (yüzme aletinin mütekâmili) hançer sapı, mızrak, ve onun mütekâmili olan dikenli harbi vardır.

Bütün bu safhalarda sayılan ve yavaş yavaş tekâmül eden teknik parçaları, eninde sonunda lobut la harbiden pek te ötelere geçemiyor.

Bu konağın ortalarından itibaren, tekniğin gelişmesile birlikte, ilk güzel san’at başlangıçlarına rastlayoruz. Solutreen safhasında kemik parçaları üs­tünde geyik resimleri bulunuyor. Magdalenyen safha­sında güzel san’atı, bütün öteki teknik varlıklar gibi da­ha inkişaf etmiş görüyoruz. Kemikler, taşlar, fildişleri üstünde mamut, at, Rengeyiği resimlerile bizzat insan suretlerine rastlıyoruz.

Orta vahşetin son safhalarında kumanda sopası (batons de commandement) denilen üstü resimlerle süs­lü hususî bir alet daha beliriyor. Bu alet sosyetede ida­reci rolünü oynıyan bir otoritenin timsali idi.

Görülüyor ki, tekniğin cılızlığı nisbetinde güzel sa­nat ve güdücü rolün kudreti de cılızdır. Bunlardan baş­ka tekniğin fıkaralığı, sosyetenin bütün insan münase­betlerinde, ahlâk ve âdetlerde tesirini gösteriyor. Lobut ile harbi gibi basit teknik, avı tesadüfi bir istihsal kolu şeklinde tutuyor. Av eti sosyetenin ihtiyaçlarına gelgeç bir destek olmaktan ileriye gidemiyor. Bu konakta sırf avcılıkla geçinmek imkânsızlığı, insan moralinde Antropofoji (yamyamlık) zaruretini ortaya atıyor. Böy­lece her âdet gibi insan eti yemek âdetinin de teknikle sıkı sıkıya bağlı bir hadise olduğu tezahür ediyor.

C) Ev Aile

İlk evler ağaç dallarından yapılmış di varlardan iba­retti. Sonra yarım yuvarlak biçiminde yapıldı. Cenubî Amerikada henüz böyle evler vardır. Asıl ev denecek barınaklar bu yolda bazı aletlerin icadından sonra yapı­lanlardır.

Aile: Kandaş aile, ailenin birinci konağıdır, însan sosyetesinin ilk aileleri, şimdiki gibi karı kocadan ibaret değildi. Muayyen bir akrabalık sistemi içinde ferdler değil, gruplar birbirlerile evlenirlerdi. Ailede bütün bü­yük babalar büyük annelerin kocası, onların çocukları yani analarla babalar yekdiğerinin karı kocaları, olanla­rın çocukları yani kıa ve erkek kardeşler de birbirlerinin karı kocalarıdı. Bu suretle aralarında evlenmek olmıyanlar ancak ana babayla çocuklardı. Demek artık ana evlad, baba kız arasındaki evlenme kaldırılmıştı. Karı koca ile kardeş tabirleri aynı mânaya geliyordu. Sonraları kardeşler arasındaki evlenmeler de kaldırıldı. Buna sebep her halde, tabiî ıstıfanın parlak bir hadisesi olan, neslin bozulması olağanından başka bir şey değil­dir.

Bu gün hiç bir insan grubunda, kandaş ailenin örne­ğine rastlayamayız. O tamamen kaybolmuştur. Lâkin bir zamanlar var olduğu şüphesizdir. Ailenin gelişme yolu, bir çok örnek ve delillere dayanarak, böyle bir kandaş: ailenin mevcudiyetini zarurî kılar.

YUKARI VAHŞET

A) Ok yayla yapılan avcılık

Yukarı vahşet konağı ok ve yay la başlar. Elde bulu­nan bir çok delillere göre, ilk insan yemiş ve köy ye­mekle beraber, çıplak elile tuttuğu hayvan ve böcekleri de yerdi. [4]

Bu sebeple istihsal aletlari iki yol ile gelişmiştir: biri, et ihtiyacını gidermek için av aletlerinin ilerleyişi; diğe­ri, nebat ihtiyacını gidermek için ziraat aletlerinin iler­leyişidir.

Taş, hayvan damarlarile bağlanmış taş alet, taş balta, harbi, lobut ve saireden sonra nihayet ok ve yay gibi mükemmel bir alet icad edilmiştir. “Barbarlık çağında demir kılıç, medeniyet çağında ateşli silâh ne ise vahşet çağında da ok ve yay aynı şey olmuştur ; kat’î bir si­lâh.„ Bu sayede hayvan eti muntazaman kullanılmıya başlanılmış ve avcılık insan faaliyetinin mühim kısmını işgal etmiştir. Buna rağmen av, tesadüfi bir mahsul ol­duğundan, sade avcılıkla geçinen kabilere hiç bir çağda rastlanmamıştır.

B) Başka icad ve gelişmeler

Ok ve yay gibi mükemmel aletin keşfi, insan tecrübe ve bilgilerinin büsbütün yeni sentezler verecek bir biri­kiş edindiğini gösterir. Böylece tekniğin öteki kısımları üzerinde de bir takım yenilikleri peşinden getireceği zarurîdi. Ok ve yay öyle bir alet silah idi ki, evvelki ge­çimle kıyas kabul etmez derecede ileri bir istihsal haya­tı açıyordu, istihsal vasıtalarının ve dolayısile mahsûlle­rin gelişmesi bir çok başka icadlarla beraber bilhassa şu üç yeniliği getirdi:

1) O zamana kadar kaba yontma taştan olan alet si­lah, yukarı vahşette cilâlı taştan yapılır. Taş balta ile a­teş birleşince, ağacı işlemek imkânı birdenbire genişler. Bu sayede Pirog denilen ağaç gövdesinden oyma ka­yıklar, tahta ve direkle yapılmış evler meydana çıkar, işte o zaman yeni taş devri (neolitik) nin karekteristliği olan, göl içine çakılmış kazıkların üstüne kurlan evler­den müteşekkil köycükler zuhur eder.

2) Alet silahların, dolayısile de istihsal vasıtalarının bu ilerleyişi, sosyal işin yeni sahalarda kullanılmasına imkân verir, ilk defa olarak ağaç kabuğundan elde örme hasırlar yapılır.

3) İstihsal kuvvetlerinin yükselmesi mahsulü arttır­dığından, ara sıra fazla gelen mahsulleri muhafaza et­mek için sepet kaplar icat edilir.

Yukarda söylediklerimizden anlaşılacağı gibi, yukarı vahşet konağına erişmiş sosyetede tekniğin inkişafı, ev­velâ insanı geçim vasıtaları üzerinde oldukça hâkim bir vaziyete getirir, saniyen geçimdeki istikrar, yerleşme­deki istikrarı mucip olur. Böylece bahsettiğimiz köy­cükler meydana gelir.

C) Ev — Aile

İnsanlar göl içine ev kurmak suretile vahşî hayvan­lardan korunma yollarını nihayet bulabilmişlerdir. Afri­ka köylerinde bu gibi evlere hâlâ rastlanılır. Göl içine ev yapmak ateşin keşfi ve balığın gıda olarak kllanımasile başlar. Üstünde bulundukları göl balık gibi mühim yiyeceği verdiğinden gölü saran vahşî hayvanla­ra mukavemet imkânı elde edilmiş olur.

Nebatçılık ve bahçıvanlık ilerledikçe toprakta ziraat, ormanda avcılıkla uğraştıklarından, karada da ev yap­mağa başlamışlardır.

İnsan ilk çıktığı sıcak yerlerde yaşadıkça temelli eve ihtiyaç duymuyordu. Yağmurlu havalarda mağaralara sığınıyor, veya çalı çırpıdan bir barınak yapıveriyordu. Evlerin ilerleyişi ekonominin ilerleyişine bağlıdır.

Aile: Kardeşler arasındaki evlenmenin yasak edilmesile ortaklı aile (Punaluen) meydana gelir. Bu ai­le sisteminde bir miktar öz kızkardeşler veya uzak kızkardeşler, yani birinci, ikinci vesair derecelerdeki kuzinler, erkek kardeşleri hariç olmak üzere bütün ca­mia erkeklerinden terekküp eden müşterek kocaların müşterek karıları olurlardı. Artık kardeş demeğe lüzum kalmadığından, bu müşterek kocalar birbirlerine yoldaş, şerik ortak manasına gelen Punalua derlerdi. Aynı şe­kilde, bir anadan doğan öz erkek kardeşler, veya birin­ci, ikinci vesair derecedeki kuzenler, kızkardeşlerinden maada, bir miktar kadınla evlenirlerdi. Bu kadınlar da birbirlerine punalua (ortak) derlerdi.

Birçok değişiklikler geçiren bu aile sisteminin ana çizgisi şudur: Muayyen bir aile mahfeli içinde öyle bir karşılıklı iştirak vardır ki, bu mahfelden önce öz kar­deşler, sonra uzak kardeşler hariçte kalmışlardır.

D) Sosyal teşkilat ve mülkiyet

Tipik avcı sosyete demek olan yukarı vahşet kona­ğında, istihsal faaliyetinin şeklinden dolayı ilk iş bölü­mü kadınla erkek arasında yapılmış oldu [5]. Ortaklı ai­lenin aşa safhası grup halinde, yukarı safhası tam punaluen evlenme idi. Avcılıkla geçinen kan [6] teşkilâ­tı için biçilmiş kaftan olan bu sosyete şekli, bir taraftan ana hukukunu esas yaparak “ana şahlık” sistemini ya-ratırken, öte taraftan erkekle kadın arasında sosyal is­tihsalin janrına göre, bir iş bölümü doğurdu. Bu iş bö­lümü kadını içeri, erkeği dışarı çalışmasına ayırdı. Ya-pılan işlerdeki başkalık, herkesin kendi gördüğü işin â-let ve tekniğine karşı bir nevi benimseyişini icabettirdi. Böylece kan teşkilâtile yanyana, sosyetede şu üç maku­le mülkiyet taslağı belirdi. 1) Kadına ait eşya, 2) erkeğe ait eşya, 3) müşterek eşya. Erkeğin eşyası, harp silâhla­rı, yiyecek ilk maddeleri, alât ve edevat idi. Bu eşyalara sahip olan erkeğin göreceği iş kendiliğinden belli olu­yor. Kadına ait olanlar, ev ile ev eşyasıydı. Erkeğin dışar dan getirdiklerini kadın evde yenilecek, giyilecek hale sokuyordu. Bu sebeple eğirme, dokuma, dikiş, mutfak işleri ta o zamandanberi kadının boynuna yük­lendi. Müşterek mülkiyet halinde olanlar ise müşterek kullanılanlardı. Büyük komünist yuvaları, bağçeler, u­zun kayıklar birçok ailelerin müşterek malı sayılırdı Oldukça inkişafh silâhları, aletleri yapan atelyeler de kollektivite hesabına çalışırlardı, yani bunlarda da şahıs mülkiyeti yoktu.

Görülüyor ki, tabiî ıstıfa, sosyal teşkilâtı ve aile şe­killerini bu sınıra kadar getirmiştir. Punalua ailesinin yüksek safhasında kan teşkilâtları, yeni bir kan ekono­misi ile, cinsî iş bölümüne vasıl olurlar. Bu iş bölümü, müşterek mülkiyetin hakimiyeti yanında, kadına başka, erkeğe başka eşyaları benimseterek, bir nevi ilk şahsî mülkiyet tohumlarını ortaya atar.

FASIL II:

Barbarlık

Aşa barbarlık

A) Çömlekçilik:

Bu safha çömlekçiliğin ortaya çıkmasile başlar. Ağaç dallarından örülen kapların ateşe dayanmamaları, üstlerinin balçıkla sıvanmasını icabettirmiştir. Az sonra, arasına ağaç dalı konmadan, sade balçıkla da kap yapılabileceği görülmüş ve çöm­lekçilik keşfolunmuştur. Vahşetten barbarlık çağına ge­çerken insanlığın sosyetede ne yaman, görülmedik bir antüziyazm (şevk ve heyecan) yarattığını anlamak için, her hangi bir tarih öncesi müzesini bir kerecik gezmek yeter. [7] O ne çömlek cünbüşü, o ne pişmiş toprak he­yecanı, o ne balçık kab zıyafetidir. En münüskül fetiş­lerden devleşmiş tanrılara kadar her şey, Ömer Hayyamı felesof yapan çömlekçiliğin hamurundan il­ham almış. Ne büyük teknik ihtilâl.. Uzamana kadar ot­lara ve ağaçlara pasif, alçak gönüllü bir zemin olan ça­mur, sosyal ateşin alevleri içine girer girmez filizleni­yor, dal budak salıyor, çiçekleniyor. Ölü sanılan toprak insan elinde birdenbire nasıl canlanıyor, meyve veren, ömür süren bir nebat gibi boylanıyor.

Sosyal olağanları mistisizim dev aynasında biçimsiz­leştirerek aksettirendin mitelojisinin «hakkı» var: insan fakat barbar insan balçıktan yaradılmıştır.

Ateşe dayanan toprak kablar sayesinde yiyeceklerin nevileri artmıştır. Çiğken yenilmiyen bu yeni gıdalar, insanları daha mükemmel doyurduğundan nüfusun art­masına, müşterek işin genişlemesine sebep olmuştur.

B) Hayvan ve nebat yetiştirme başlangıçları

Vahşî hayvanların ehlileştirilmesi avcılıktan doğ­muştur. Halâ bazı avcı kabileler, çobanlığı tanımazlar. Fakat insanlar ehlileşen hayvandan faydalanmakta ge­cikmemişlerdir. Çobanlık ilk nebatçılıktan, yani kök toplayıcılık ve avcılıktan daha kolaydı. İnsanlar ilerle­yişin başlangıcında kök ve meyveyle geçinirlerdi. Yu­karı vahşet konağına vasıl olunduğu zaman avcılık er­keklerin, nebatçılık kadınların işi oldu. Çocuk yetiştir­mekle uğraşan kadın, bizzarure ava iştirak edemiyordu. Ucuna taş bağlanmış ağaç aletlerle toprağı kazıp kök çıkarıyor, ağaçtan yemiş toplıyordu. Çok kerede bütün emekler faydasız kalıyordu. Hele iklimi müsait olmıyan yerlerde, böyle basit aletlerle çalışan kadınların emeği, elde edilen mahsûlden çok fazla oluyordu. Öyle iken gene nebatçılık o zamanki ekonominin temelini teşkil ediyordu.

Kadının ev işlerinde âdeta ihtisaslaşması, insanlığın yavaş yavaş nebat yetiştirme, hayvan ehlileştirme işle­rine başlayabilmesi için zemin hazırladı. Böylelikle ilk nebat ekimi ve hayvan bakımı başlangıçları, aşa beraberlikta kadının elile kuşat edildi.

C) Çifleşmeli aile başlangıcı

Çiftleşmeli ailede (Paarunksehe) erkeğin bir çok ka­rıları içinde başlıca bir karısı vardı; o kadının da bir çok kocaları arasında başlıca kocası bu idi. Evlenme yasak­larının gittikçe genişliyen sınırı içinde teyze, hala, am­ca, dayı çocuklarile dahi evlenilmemesi, gruplu ev­lenmeyi imkânsız hale getirdi, gruplu ailenin yerini çift­leşmeli aile tuttu. Erkeğin ekonomice üstünlüğü ailede kendini göstermekte gecikmedi ve kadının çok kocalılı­ğı ( Poliandri) azalmağa, erkeğin çok karılılığı (Poliga­mi) kalmağa başladı. Nihayet öyle bir sıra geldi ki, ka­dının sadakatsizliği zalimcesine cezalandırıldı. Buna rağmen karı koca bağı gene her iki taraf için de kolayca çözülebilir ve çocuk yalnız anaya kalırdı.

Gruplu evlenmeler zamanında kadın bulmak kolay­dı, çiftleşmeli evlenme de ise kadın, az bulunur şey ol­du. O zamandan itibaren kadın kaçırılması, satın alın­ması başladı.

Çiftleşmeli aile bir çok kabilelerde muhtelif şekiller almıştır. Pek karışık görünüşlere büründüğünden uzun zaman anlaşılmamıştır. Henüz kapısı önünde sayılaca­ğımız bu derin meseledeki bilgilerimizi, kısmen Bahofene, sonra Morgana, en mühim noktalarda ise Frederik Engelse borçluyuz.

Aşa barbarlıktaki aile tipi, ortaklı aileden çiftleşmeli aileye doğru bir geçit dir. Bu sosyetede üstün olan he­nüz ıstıfa kanunudur. Bundan sonra artık ilerde göre­ceğimiz başka sosyal elemanlar da aile teşekkülünde rol oynamağa başlar.

Orta barbarlık konağı

Morganın, sonra da Engelsin dedikleri gibi; her ta­rafta tabiat şartlarının müsavi olmamasından, barbarlı­ğın bu konağında yer yüzünün iki kıt’ası ayrı gelişme yolu gütmüştür. Asyada ehlileştirilmesi mümkün hay­vanlarla, ziraate elverişli nebatlar vardı. Amerikada ise lamadan başka ehlileştirilmesi kabil hayvan, mühim olmakla beraber, mısırdan başka ekilmesi mümkün nebat, yoktu.

Bu sebeple her iki kıt’anın gelişme çağ ve konakları­nı tayin eden vasifalar ayrı ayrıdır. Orta barbarlık kona­ğı doğuda ehlî hayvan, batıda sulanarak büyütülen ne­bat yetiştirilmesi ve ev inşasında taş ile kerpiç kullanilmasile başlar.

Hayvan yetiştirmesi her ne kadar vaitkâr bir iş ise de, ondan faydalanmak uğrunda insanlar nice yüz yıllar harcamışlardır. Zira, hayvandan lâyıkile ıstıfade etmek için, onu iş yolunda bir müddet terbiye etmek icabederdi. Bu da istihsal aletlerinin gelişmesi ve iş sa­hasının gen işlemesile olabilirdi.

Çobanlık her kabilede aynı illeryişe erememistir. Yalnız çobrnlıkla uğraşmak için büyük otlaklar, yaylar­lar lâzımdı. Bu yüzden çobanlık, yayla ve otlakları çok olan Asya ile kısmen Afrikada ilerliyebildi.

A) Yeni Dünyada Sulamalı bahçıvanlık ve kale ev

Asyada çobanlığın ilerleyişine mukabil Amerikada avcılık daha kârliydi. Kabilelerin binlerce adamlık av müstamereleri vardı. Kıtlık zamanlarını karşılamak üze­re etleri kuruturlar, aynı zamanda sebze de yetiştirirler­di.

XV inci yüz yılda Amerika keşfedildiği zaman Misisipi nehrinin doğusundaki kabileler sulanarak bü­yütülen nebatlardan mısır, kabak ve saire yetiştirmesini biliyorlardı. Hatta aralarında mübadele usulüne tâbi bir nevi alış verişte vardı. Yeni Meksika, Pero, orta Ameri­ka yerlileri, barbarlık çağının orta derecesine ulaşmış­lardı. Kerpiçten ve taştan yapılmış kale gibi evlerde oturuyorlar, Sunî sulanan bahçelerde muhtelif iklim şartlarına göre bir çok nebatlar yetiştiriyorlardı. Mısırlı­lar hindi ve sair kuşları, Perolular lamayı ehlileştirmiş­lerdi. Demirden mâda bir çok madenleri işliyorlardı. Demiri bilmediklerinden henüz taş ve ağaç aletler kul­lanıyorlardı. İspanyolların fütuhatı, kendi başına ilerliyecek olan bu çağı nihayete erdiriverdi.

B) Eski dünyada Sürü ve çobanlık

Barbarlığın orta konağı doğuda hayvan ehlileştirilmesile başlar. Eski dünyanın orta barbarları yani çobanları, nebat ekimini bilmiyorlardı. Gerek Asya gerek Avrupa Arilerinde hayvan adları müşterek olduğu halde, nebat isimlerinin başka başka oluşu bunun bir delilidir. İşte bu sebeple Ârî ve Samîlerin üstün mede­niyetini et ve sütle büyüyen çocukların gelişmelerindeki iyi tesirlere bağlamak icabeder. Cevherli birer yiyecek olan etle sütün insan uzviyetinde, bilhassa insan bey­ninde yapabileceği inkişaf inkâr edilemez. Arî ve Samî­lerin yeni dünya orta barbarları gibi yerinde saymayıp, yüksek inkişafa varmalarının sebebini, sürünün ve ço­banlığın bu hassasında aramak ve bulmak mümkündür.

Büyük hayvan sürülerinin meydana gel mesi, insanları otlaklar aramağa şevketti Samîler Fırat, Dicle; Ârîler Hindistan Seyhan, Don, Dinyeper havalisinde yer tuttu­lar. Bu memleketlerin sınırları, ilk hayvan ehlileştirme yerleri olarak gösterilebilir.

Mukaddes tarihte vehırafecilikte ondan geri kalmayan  kla’sik tarihçilikte, insanlığa menşe olarak Ârî ve Samî çobanların yayıldıkları geniş otlakları göstermek, âdet olmuştur. Halbuki otlak ve yaylalar insanlığın değil, barbar insanlığın menşei oldu. Barbarlıktan önceki avcı insan zaten otlak ve yaylarda yapamazdı, buralar ancak çobanları yaşatabirdir.

Çoban kavimler hayvanlarının yaşamasına elverişli olmıyan yerlere düştükleri zaman, hayvanlarını ziraat yolile beslemeğe başladılar. Bu vesile ile yetiştirdikleri hububattan sonraları kendileri de faydalandılar.

C) Baba şahlık ve mubadele

Çobanlık işin verimini yükselttiği gibi nakliye usulünün de meydana gelmesine sebep oldu. Hayvanlar önce nakliye islerinde, daha sonra ziraatta kullanıldı. Muhte­lif kabileler arasında gidip gelme ve münasebet, eski­sinden çok fazlalaştı.

Sürünün yeni bir istihsal kuvveti gibi, sosyetede rol oy­namağa başlaması, bütün insan camialarında aynı za­manda olmadı. Onun için çobanlık çağile birlikte kabi­lelerin de ikiye bölündüklerini görüyoruz; Bir yanda göçebe olanlar, diğer yanda göçebe olmıyanlar. Engels buna « birinci büyük sosyal iş bölümü » adını verir, ilk iş bölümü, insanlar arasındaki değiş tokuşa yeni ufuklar açtı. Zaten sürü demek, bir tarafta süt ve stt mamulatı ile bol et, öbür tarafta deri, kıl, yün, iplik, dokuma gibi mübadele eşyalarının birdenbire çoğalması demektir.

O zamana kadar mübadele kabile içinde olup biterken, bundan sonra muhtelif kabileler arasında iş gören mun­tazam müesseseler haline geldi, netekim Engels «böy­lece ilk defa olarak muntazam bir mübadele mümkün olur. » (s. 207) der.

Kabileler arasındaki mübadele önce Kan şefleri vasıtasile yapılır, sonra git gide sürü şahsîleştikçe, ferdler arasında da mübadele baş gösterir.

Bir nesle mensup sosyetelerin büyümesi, kendi hayvan sürülerinin de büyümesini mucip olduğundan, mal sa­hipliğinin küçük gruplara, ailelere taksimi daha kârlı göründü. Bu gibi aileler gene mensup oldukları sülâle­lere bağlı kalıyorlar, lâkin nisbeten münferit bir sosyete halinde yasaya biliyorlardı. Çünkü geçinecek sürüleri vardı, işte böylece baba şahlık mülkiyetine geçilmeğe başlandı.

Baba şah (Patriyark) sürüsünün hakimi vaziyetindeydi ama, sürü onun tam malı sayılamazdı. Sosyetede henüz şahsî mülk, havsalanın alacağı şey değildi. Baba şah sadece kollektivite ( camia ) namına idarecilik yapan bir ululdan başka bir şey değildi.

Ayni zamanda harp yolile elde edilen sürülerin harbi yapanlara paylaştırılması da, patriyark sürü sahipliğine inzimam etti ve böylece şahsî mülkiyet usulüne gidildi.

O zamana kadar kabile içinde başkasının hesabına çalı­şan, emeği istismar edilen köle diye bir makule insanın bulunmasına imkân yoktu, istihsal kuvvetlerinin darlığı ve iptidaîliği yüzünden sosyetede köleye verilecek ne fazla iş vardı, nede o insan kendi boğazından ziyade bir mahsul yaratabilirdi. Çobanlık zamanında ise, sürüye bakmak için fazla iş eline ihtiyaç vardı. Zira insan nesli sürüden daha yavaş çoğalıyordu. Bu suretle ilk istismar edilen iş eli köle oldu.

D) Aile

Orta barbarlıkta aile, çiftleşmeli evlenmenin en yüksek şekline erişir. Sürü denilen ekonomik âmil yüzünden ai­le, yeni yeni biçimlere girmeğe başlar.

Ciftleşmeli aile sisteminde servet, önce kan mülkü, son­ra aile, daha sonra erkek mülkü haline girer. Fakat bu, henüz tam erkek mülkü değildir. Zira o da ayrıca kollektiviteye hesab vermek mecburiyetindedir. Matriyarklık (anaşahlık) esası üstüne kurulan sosyete temelinden sarsılmış, ana kendi yerini babaya bırakmak zaruretinde kalmıştır.

Nesil ana tarafından sayıldıkça, ölen ananın malı çok ufak şeydi en yakın kandaşına, faraza çocuğuna veri­lirdi. Baba başka kan dan olduğu için, ölen erkeğin ço­cukları ana /canında kalırdı. Bu sebeble babalarının vâ­risi olamazlardı. Halbuki barbarlık çağı geçim kay­naklarını arttırmıştı. Sürü sahibi olmak büyük zengin­likti. Vahşet çağının ana mülkü sayılan kaba aletler, kü­çücük evlerden ibaret zenginliği yanında, şimdi at, e­şek, keçi, domuz sürülerinin zenginliği vardı. Aynı za­manda sürülere bakmak yüzünden çobanlık işin belke­miği oluyordu. Sürü ise babanın mülkü idi.

Çobanlık ilerledikçe avcılık ve nebatçılığm Önceki e­hemmiyeti kalmadı. O zamana kadar nebatçılıkıa uğra­şan kadın, çobanlık eden erkeğe yardım ederek göçebe hayatına iştirak etti.

Çobanlığın ekonomi temeli oluşu erkeğin mevkiini, servetini, nüfuzunu yükseltmişti. Çocukların babalarına varis olamamaları, sürünün başka kana geçmesine sebeb oluyordu. Oradan da erkeğin kız kardeşlerine ve onların çocuklarının nesillerine geçecekti. Nesil ana ta­rafından sayıldıkça servetin aile içinde kalmasına im­kân yoktu. Anneler, kendi çocuklarının malı kaybetme­sine razı olmıyorlar. bütün kuvvetlerile bu usulün de­ğişmesine çalışıyorlardı. Bunun için şu kararı vermek kâfidi: Badema, çocuklar baba /canına geçecek, yani baba kanının adile adlanacaktır.

Netekim bu iş oldu. Akrabalığın kadın tarafından yü­rümesi, yani ana hukuku (matriyorklık)» erkek huku­kuna (patriyarklığa) yani» akrabalığın baba tarafından yürümesine çevrildi. Böylece kadın, kölelik zencirini elile boynuna taktı. Eknomik zaruretler kadına bu vazi­yeti o kadar istetti ki, evdeki matriyarklık nüfuzunu kullanarak, bunun bir an evvel meydana gelmesine yar­dım etti. Bu suretle yer yüzünün ilk ve en büyük inkılâ­bı kansız oldu. Zira bu inkılâp, kan da yaşayanların hiç birine kıl kadar zarar vermiyor, sadece doğacak çocuk­lar için bir karar alınmış oluyordu. Artık kadının ev eş­yasından ibaret olan ehemmiyetsiz malına karşı kan lar, erkeğin büyük servetine sahip [olacaklar ve çocuklar aynı kan da, zenginlik ayrı kan da kalmıyacaktı.

Ana, çocukların babası belli olsun diye hayatını erkeğin eline teslim eder. Baba bütün ailenin ölüm ve dirimine sahip olur. Bu şekil ailenin en karakteristik misalini ilk Roma ailesinde görüyoruz. Ailede Domacin adını alan erkek şef, 1) aile kasasını idare eder, 2) ufak tefek şey­leri mübadele eder. 3) Dış münasebetlerde aileyi temsil eder. 4) Alelumum işleri yolunda yürütmeğe uğraşır. Buna rağmen şef mutlak selâhiyetli bir patriyark değil­di. Çünkü, 1) Aile şefi, kadın erkek her kâhilin iştirak ettiği aile meclisinde seçilir. Seçilen muhakkak ailenin en yaşlısı olmıyabilir. Maksat işeleri ailenin menfaatine uygun şekilde idare edecek olan şefi tayin etmektir. 2) Şef bu dört çeşit faaliyetinden, aile meclisine muntaza­man hesap vermek mecburiyetindedir. 3) Ailede mülki­yet, tam baba mülkü halinde olmadığından, birde Domacica adını alan baş kadın vardır. Bu, ekseriyetle şefin karışıdır. Domacica başlıca şu işleri görür. 1) iç işlerin idaresi. 2 ) Kadınlar üstünde hakimiyet. 3 ) Kız evlendirme işlerinde selâhiyet.

İslav kommünalarında rastlanılan Zadurga (dostluk), Bratstvo (kardeşlik) ismindeki teşekküller, bu çeşit­tendir.

Orta barbarlık ailesi, gruplu evlenme ile monagamik (tek karılı) aile arasında bir geçit şekli olur.

Ana hukukunun baba hukukuna geçişinin, ilerlemiş milletler arasında ne zaman vuku bnlduğu malum de­ğildir. O, tarihten önceki zamanlara aittir. Yalnız böyle olduğunu, Bahofen’in topladığı misallerle ve Amerika yerlilerinin bir yandan zenginliğin artması, bir yandan misyonerlerin neşrettikleri medeniyetin tesiri altında yaptıkları tezahürlerle anlayoruz.

Köle Sürü büyüdükçe çlftleşmeli aile, yalnız karı ve çocuklardan değil, aynı zamanda kölelerden de mürek­kep oldu. Çobanlık ilerlemeğe başlayınca, kabileler ara­sında kölelik baş gösterdi. Köleler önce ya öldürülür, yahut yenilirdi. Sürüye bakıcılar lâzım olduğu zaman ise, bu işte çalıştırıldı. Familya sözü, Lâtince families sözünden alınmadır. Manası: Bir şefin emrinde karı, çocuk, hür, köle gibi sürü kollayıcılarının hepsi, demek­tir.

Çiftleşmeli patriyark ailede köle unsur olarak vardı, fa­kat esaret devrinin köle ve efendi münasibetleri içinde gözüken, bir köle sınıfı henüz mevcut değildi.

Yukarı barbarlık

Bu konak demirin eritilmesi ve dökülmesile başlar, al­fabenin icadı ve litaratüre (edebiyata) tatbiki yolile me­deniyete geçer.

A) Demir alet — ziraat

Uzun zaman kabileler arasında ikinci derece bir iş ola­rak kalan nebat ekimi, demirin elde edilmesile pek fazla ehemmiyet aldı ve ekonomide mühim mevki işgal etti. Demir balta ile demir kamanın icadı, ormanlık araziyi temizleyip tarla haline getirmeği mümkün kıldığından, ekim yerleri genişledi. Demir sapanın aşınmaz pençesile toprağı didiklemesi, ogrî kültür denilen tarlr ekimi yani ziraat çağını açtı. O zaman serseri bir hayat geçirmekte olan kabileler yerleştiler, bir arada ziraatla uğraşmağa giriştiler. Artık oturaklı ziraat başlamıştı. Maamafih bu makama birdenbire çıkılmadı. Bir müddet daha ziraat, çobanlıkla bir arada yaşadı.

Demek insanlar ekonomi hayatına, avcılık, balıkçılık, çobanlık la giriyorlar, nihayet ziraat le oturaklı bir ha­yat sürmeğe ulaşıyorlar.

B) Toprak mülkiyeti ve taksimi

O vakte kadar kilo metre başına düşen nüfus sayısı ga­yet az iken, ziraatin bereketi nüfus kesafetini birdenbire arttırmağa başladı. Arazinin ormanlardan, taşlardan, köklerden temizlenmesi ancak bir çok adamın birlikte çalışmasına bağlıydı.

Toprak herkesin maliydi. Müştereken sürüp ekilir, hası­lat aralarında paylaşılırdı, Şimdi bile Malay adalarının Bagabos kabilesinde toprak herkesin malıdır. Sabahle­yin erkekler peşpeşe toprağı kazarak giderler, kadınlar da arkalarından yere tohum serperler. Eski Rusyada ziraatçi îslavlar ekim yerleri elde etmek için her yanı saran ormanları beraberce temizler, beraberce ekerlerdi.

Toprak iştiraki git gide ilerlemiyor alçahyordu. istihsal kuvvetlerinin birlikte çalışmağa meydan verecek kadar ilerlememiş olması yüzünden, henüz geniş istihsal yapı­lacak zemin mevcut değildi. Yani, endüstri lâzım olduğu ka­dar ilerleyip gelişmemişti. Sadece orman ve otlak gibi yerler herkesin faydalanmasına bırakılıyordu, ancak o­ralarda müşterek çalışmak usulü kalmıştı. Buna müşte­rek tasarruf adını vermişlerdi ki, misallerine Rusya, Almanya, ingiltere, Hindistan, Türkiye ve sair memleklerde halâ rastlanılır.

Toprak evvelâ kabilenin müşterek maliydi, sonra kan a geçti, nihayet ailenin ve dolayısile şahısların toprak mülkiyeti zuhur etti.

Kabileden şahıslara kadar, toprağın bu suretle taksimle­re uğrayarak dağılması ve mal «dilmesi, biri teknik ve ekonomik, diğeri poletik olmak üzere iki sebepten ileri geliyordu. Birinci sebep; barbarlıkta adamakıllı geliş­meğe başlayan davar ve aletlerin ailevî ma hiyette olmasiydi. Bu basit ufak tefek ve ailevî teknikle yapılan istihsale en uygun gelen şekil toprağın parça parça bö­lünmesi oluyordu.

Teknik ve ekonomik zaruret toprağın kabileden aileye aileden de şahıslara taksimini icabettirdi.

Poletik sebep; Engelsin dediği gibi Kan denilen mües­sesenin hem büyüklüğünü hem de zafını teşkil eden hu­susiyetinden doğuyordu. Toprağın şahıslara mal oluşu­nun seyri kolaydı. Zira toprakları alman kollektivitenin (Kan’ın ) buna karşı duracak her hangi bir zecrî kuvve­ti, meselâ deflet gibi bir cebir ve şiddet teşkilâtı yoktu. Ve tabiî Kan in toprakları hiç bir engele çarpmak sızım ferdler tarafından kolayca benimsenilebiliyordu.

C) Sınıflaşma başlangıçları

Buralarda toprağın müşterek olmasına rağmen yaşama, komünizim usulünde değildi. Çünkü bütün aletlerde iş­tirakçilik yoktu. Geçimin başlıca kaynağı olan hayvan, münferid ailelerin maliydi. İş hayvanları ve ziraat alet­leri çok olanlar, yavaş yavaş boş yerleri ekerek kendi üzerlerine geçirmeğe başladılar. Harple zaptolunan top­raklar ise harbe iştirak edenler arasında paylaştırılıyor, bir daha her kesin faydalanmasına bırakılmıyordu.

Müşterek tasarruf, yüksek zümrelerin bilhassa harp oli­garşisinin meydana gelmesine uygun bir zemin hazırldı.

Toprağa bağlı olan köylüler başka işlerle uğraşmağa vakit bulamıyorlardı. Halbuki harp rençberlikten çok daha kârliydi. Sade harple uğraşan, bunu kendine sanat edinen insanlar türemişti. Böylece cengâverler zümresi meydana geldi. Bunlar büyük toprak parçalarını zorla alırlar, milyonlarca rençberi kendileri için çalışmağa mecbur ederlerdi. Nihayet toprakları üstlerine mal eden büyük arazi sahipleri sınıfı türedi ve bir çok ekincileri işletip soydu. Bu suretle rençberler, mülklülerin kölesi haline geldiler.

Yukarı barbarlık iptidaî komünizmin son konağıdır. Şu halde orada sınıf yoktur, ancak sınıflaşma başlangıçları yahut farklılaşma proessusu vardır.

Engels bu prosessusu ziraatle sanayi arasındaki ikinci büyük sosyal iş bölümünün bir neticesi sayar. Göçebe kabilelerle göçebe olmıyanlar arasındaki birinci büyük sosyal iş bölümü ile muntazam bir müessese haline ge­len mübadele, bilhassa yukarı barbarlık tekniği yüzün­den birdenbire artan istihsal sayesinde fevkalâde gelişir. Genişleyen mübadelenin kaymağını toplayan tefeci ti­pinde sosyal bir kategori baş gösterir.

Bu suretle sosyetede ilk defa olarak şahsen varlıklı ve imtiyazlı ailelerden ibaret bir plotokrasi belirir. Yani sosyetede hakimiyet, bir kaç imtiyazlı ailenin eline ge­çer. Varlıksızlar yavaş yavaş varlıklılara avuç açmağa mecbur kalır. Bu yüzden alacaklılarla borçlular karşı karşıya gelirler. Borçlu alacaklı tezatları biraz daha in­kişaf edince, zengin fakir zıddiyetine çevrilir. Bütün kadim medeniyetlerin şafağında zenginlerle fakirlerin boğuşan mahşeri gözükür. Bu boğuşmaların neticesi, Romada daha klâsik bir şekilde tezahür eder. Alacaklı­ların efendi, vereceklilerin köle olması, sınıflı sosyeteye yani medeniyete geçişi hazırlar.

Yukarı barbarlık demek, bir yandan geniş istihsal ve yüksel mübadele ile birlikte tefe «iliğin alıp yürümesi demekse; öte yandan da demir kılınç çağı demektir. Demir kılınç o zamana kadar gelmiş geçmiş silâhları gölgede bırakan yaman bir savaş aleti olarak kahra­manlık çağını açar. Kahramanlık çagı genişleyen bazirgân ekonomisinin medeniyete varmak için giriştiği istilâ hamlesine bir mukaddeme olur. Artık çapul yuka­rı barbar sosyeteleri için daimî bir zenaat haline gelir.

Demek yukarı barbarlıkta sınıf farklılaşması, bir iç, bir de dış sebeple teşekkül ediyor. Dış sebep, sırf fütuhat ve çapul. îç sebep, başta tefecilik olmak üzere mübade­le ekonomisinin doğurduğu zaruretler. Yalnız Roma ve Osmanlı sosyeteleri gibi bazılarında istilâ, Yunan ve Arabo islâm medeniyetleri gibi bazılarında ise tefecilik en ziyade göze çarpan bir ekspropriyasyon (başkalarını mülkünden etme) tarzı olur ve sınıflaşma prosessusunu aceleleştirir.

Ziraat tamamen oturaklılaştıktan sonra toprağın küçük parçalara bölünmesi lüzumu belirdi. İşte bu andan iti­baren sosyetenin sınıflara ayrılmağa başladığını görü­yoruz. Çok topraklı, az topraklı, topraksız diye muhtelif sınıflar çıkıyor. “Tarihle toprak arasında yüz yıllardan beri tabiî bir bağlanış vardır, insan sosyetelerinin hep­sindeki alâka ve münasebet, hal ve hareket toprak meselesile bellileşir.”

D) Sair gelişmeler

«Barbarlığın yukarı konağı istihsalinin çokluğu itibarile bütün çağların hepsine üstün gelir. Kahramanlık devri­nin Yunanlıları, Romanın kuruluşundan az evvelki La­tin aşiretleri, Tacit’in Cermenleri, Vikingler zamanının Normanları hep bu çağa aittir. Bu devrin en Terimli zamanlarını Homerin şiirlerinde, bilhassa Ilyada da bu­luyoruz . Gelişmiş demir aletler, körük, el değirmeni, çömlekçi çarkı, zeytin yağı, şarap, güzel sanat halini almış mükemmel maden işlenmesi, harp ve binek ara­baları, direk ve tahtalarla yapılmış gemiler, mimarlığın güzel sanata çevrilmeğe başlaması, kule hendek ve is­tihkâmla çevrilmişşehirler, Homerin kasideleri ve bü­tün mitoloji… işte Yunanlıların, barbarlıktan medeniye­te getirdikleri miraslar..»

E) Monogamili patriyarkal aile

Monogamili (tek karılı) aile, babaları belli çocuklar ye­tiştirmek temeli üstüne kurulmuş mutlak erkek hakimi­yetidir. Şahsî mülkiyet prensipleri üstünde duran bir sosyete için mirasçının bel Üleştirilmesi lâzımdı ve öy­le oldu. Ortaklı aile ile arasındaki ayırt ediliş; ailede er­keğin kayıtsız, şartsız hakimiyeti ve evlenme bağının çok güç koparılmasıdır. Erkek kadına sadakatsizlik e­debildiği halde, kadın böyle bir kabahat işlerse göreceği ceza eski sosyetedekilerden çok ağır olur. Monogami, bütün tarih boyunca asla kadınla erkeğin anlaşması ol­mamıştır ve ferdî aşk mahsulü değildir. Zira tabiat te­melleri üstüne değil, sosyete temelleri üstüne kurulmuş­tur.

Eğer aile, sırf tabiat kanunlarının hükmü altında inkişaf etseydi, ortaklı ailenin hattâ aşa konağından bile ileri geçemezdi. Engels der ki: “Tabiî istifa, evlenmelerde işti­raki gittikçe daha fazla sınırlamakla işini başarmıştı. Artık onun bu manada, bu istikamette yapacağı bir şeyi kalmıyor­du. Şu halde sosyal düşende yeni itici kuvvetler harekete geçmemiş olsaydı, ortaklı aileden yeni bir aile şeklinin çık­masına hiçbir sebep kalmıyacaktı. Fakat bu itici kuvvetler işe karıştılar.,, (L’origine de la famille: S. 48)

Marksla Engels diyorlar ki; «ilk iş bolümü, kadınla er­kek arasında çocuk yetiştirmek için yapılanıdır. » Sonra Engels ilâve ediyor: «Tarihte gözüken ilk sınıf zıddiyeti, monogami içinde, erkekle kadın arasındaki zıddiyetin gelişmesile bir gi­der. Ve sınıflar arasında ilk zulüm, kadının erkek tara­fından çiğnendiği zamanlara denk gelir.» Monogami, kurulduğu günden beri Hetairizim (hovardalık) ile be­raber yürür. Hetairizimin gayesi, eski cinsî münasebet­lerdeki serbestliği, erkeklerin lehine alakoymaktır. Her ne kadar lâfla ayıplanırsa da, hakikatte hovardalığın a-yıp oluşu yalnız kadın içindir. Mam afi tabîate lâfla kar­şı gelinemiyeceğinden, bu ayıplanış ta monogaminin iki sosyal çehresini örtüliyememiş ve karının aşığı ile ko­canın boynuzu kaçınılmaz bir hal almıştır. Monogami bu yüzden literatür sahasına sayısız roman mevzuları ve “ölmez” eserler getirmiştir.

Bugünkü şeklile burjuva evlenmelerinde, oğula alına­cak kızı, menfeat kaygusile baba veya ana seçer, ve monogaminin aşık ve boynuzu en yüksek biçimile orta­ya çıkar. Yahut oğul kendi sınıfı içinden bir kız beğenir ki, burada sevişmenin bir parça rolü varsa da, her iki şekilde de evlenme, sınıf vaziyetleri üstüne kurulmuş olur. Binaenaleyh, modern tek karili evlenmeler daima bir iş, bir menfeat evlenmesi olur. Böyle bir ailede ka­dının fuhşu, gövdesini işçi gibi parça parça kiralama­yıp, esir gibi toptan satmış olmasından ibarettir.

Yukarı barbarlıkta ailenin monogamin patriyarkal şekli, o çağın teknik seviyesi ve tipik ekonomisile sıkı sıkıya bağlıdır. Yukarda gördüğümüz gibi, ikinci büyük sosyal iş bölümü olan ziraatle sanayiin birbirinden ayrılması, istihsal kuvvetlerini görülmedik nisbetlerde geliştirdi.

Demir aygıdın yarattığı ziraat biçimindeki ekincilik, geniş sürülü davarcılıkla ve gitgide ihtisaslaşan ev sanayiile başbaşa verince, sosyetenin istihsal kabiliyeti ölçüsüz arttı. Fazla verim peyda eden istihsal müna­sebetleri için, fazla iş kuvveti gerekti. Böylece köle işi elzem hale geldi. O zamana kadar dışarı işi ikinci dere­cede iken, şimdi gerek sürünün, gerek yüksek verimli istihsal kuvvetlerini işledecek köle makulesinin ehem­miyetleri büyüyünce, her iki müessese de, yani sürüler­le köleler artık erkek mülkü demek olduğundan dışarı işi, yani erkek işi çekinilmez surette birinci plâna çıktı.

Böylece sürü ile kölenin sahibi olan erkek, aile içinde mutlak otoriteli efendi veya bek yahut meşhur adile patriyark oldu. Bu patriyarkın artık aile meclisi gibi demokratik müesseselere kulak asmıyacağı kendiliğin­den anlaşılır.

Ailede erkeğin herkesten üstün mutlak bir otorite oluşu, sosyetede monogam ili ailenin taş bir kabuk içinde, ye­ni karakteristik bir unsur olmasile beraber gitti. Yukarı barbarlıkta en olgun şeklini bulan kale – evin zırhına bürünen patriyarkal aile, bundan böyle hiç bir zecrî kuvvei müeyyidesi olmıyan kan a karşı mükemmelen kafa tutabilirdi, ve karı, (hakimiyet + kullaştırma) vası­tası bulunmamak gibi, büyüklüğü ve zayıflığı içinde öylece eriyecekti.

F) Aşk ve Evlenme

Engels derki, eski medeniyetlerden sonra bilhassa Ro­manın düşmesi üzerine gelen barbar istilâsı sayesinde, kadîm sosyetelerde görülmiyen birşey oldu: Kadına hiç olmazsa görünüşte daha serbest bir mevki verildi. Orta çağşövalyeliğinin kadın karşısındaki bükülüşleri, bar­barlığın medeniyete bıraktığı son yadigâr lardan biridir.

«Bu hal ilk defa olarak, monogamiden yerine göre, bizzat monogami halinde, veya onun yanıbaşında, yahut ona karşı barbarlığa borçlu olduğu en büyük ahlâkî tarakkinin, yani önce hiç bilinmiyen cinsin cinse karşı modern, ferdî aşkının, teşekkülü için bir temel hizmeti­ni gördü.»

Demek en yüksek ahlakî terakki olan aşk, yukarı barbarlıkta doğuyor ve birçok şeylerle beraber medeniyete geçiyor.

Bugünkü cins münasebetlerinde ister tastik edilmiş, is­ter edilmemiş olsun aşk, ancak zulüm gören sınıflar a­rasında, yani zamanımızın proletaryası (işçi sınıfı) için­de filen hüküm sürebilir. Başka yerde asla bulunmaz. Proletarya evlenmelerinde monogaminin kaynağı olan zenginlik bulunmadığından, erkeğin hakimiyetine lü­zum kalmaz. Aynı zamanda erkek hakimiyetini koru­yan burjuva hukuku, ancak mal sahipleri için, mal sa­hiplerinin proletarya ile olan münasebetleri için mev­cuttur ve tatbiki de babalıdır. Pul, kâğat, daktilo, yazıcı masraflarile beraber kaybedeceği gündelik ve celselerin taakubu yüzünden daha da kaybedeceği gündelikler, patronun izin verdikçe homurdanması veya işten atı­vermesi, daha birçok güçlükler, tabiatile ameleyi burju­va hukukuna müracaattan alakoyar. Onun fakir oluşu, burjuva hukukunu karısile olan münasebetlerine karış­tırmağa elverişli değildir. Demek erkeğin evdeki haki­miyetini koruyan kanun yollarına baş vuramaz. Burada ancak müşahhas ve sosyal münasebetler hüküm verebi­lir. Bilhassa büyük endüstirinin kadını evden kaldırıp fabrikaya, iş piyasasına atışı, kadının erkeğe sosyal işte yardımcı haline gelişi, proletarya evindeki erkek haki­miyetinin son kalıklarını da süpürüp attı. Artık prole­tarya ailesi hovarda erkeğin mutlak istipdadı manasına gelen mongamili aile değildir. Bunun için de orada ne hovardalığa ne de boynuz yaldızlamağa yer kalmaz ve monogaminin bu pek sıkı arkadaşına yani hateirizme çok seyrek rastlanılır.

Guruplu aile vahşet çağma, çiftleşmen* aile aşa ve orta barbarlık çağlarına karşılık geldiği gibi. monogamili ai­le de yukarı barbarlık ile sınıflı medeniyet çağlarına karşılık düşer.

Fasıl: III

Sosyal teşkilat ve müesseseler

I. Pirimitif komünizm (sınıfsız sosyete)

İnsanların ilk sosyal yaşayışları primitif (iptidaî) komunizim usulünde idi. Şahıs mülkiyeti denilen şey henüz bilinmiyordu. Sosyetede ne varsa herkesindi. İn­sanlar bir gurup veya bir aile kurarak yaşarlardı. Bu se­beple primitif komünizmin çalışma sınırları, ikisi de hemen bir olan aile ve guruptan ileri geçemiyordu. Av­ları birlikte paylaşıyorlar, düşmana karşı birlikte hare­ket ediyorlardı. İş bölümü önce hemen yoktu, sonra sonra pek küçük derecede gelişmeğe başladı. Meselâ; erkekler avcılıkla, kadınlar nebatcılıkla yani yerden kök çıkarmak, ağaçtan yemiş toplamakla meşgul oluyorlar­dı. Başkasını işletip soymak yani başkasının emeğinden faydalanmak mümkün değildi. Çünkü iş aletleri gayet primitifti. Onlarla herkes ancak kendi zarurî ihti­yaçlarını elde edebiliyordu. Fazla bir mahsul çıkarama­dığından başkasının tamamı çekecek vaziyeti bulamuyordu. Bu sebeple de kölelik yoktu. Düşman kabilelerle yapılan kavgada, ele geçirdikleri esirleri yi­yor, veya öldürüyorlardı. Primitif komunizim insan eti yemeğe yabancı değildi. O, fakirlik, yoksulluk, bilgisiz­lik komünizmi idi. Tabiatile aile bağlarından mada her­hangi bir sosyal teşkilattan mahrumdu. Buna rağmen ahlâk, medeniyet çağındakinden çok daha yüksekti, in­san seciyesi, sosyal tezatların yokluğundan prüzsüz ve tertemizdi.

Primitif komunizim, modern komünizmin tamamen zıddıdır. Modern komunizim, istihsal kuvvetlerinin en^yüksek gelişme derecesine erişmesidir. İnsanların hepsinin isteklerini verebilecek bir prensip, bu yüksek inkişaflı tekniğin icabı ve mantıkî neticedir. Halbuki primitif komunizimde istihsal, gelişme derecesinde de­ğil, ancak başlama sırasında idi. Aradaki benzerlik, alât ve edevatın, zaten ufacık olan zenginliğin müşterek ol­ması, beraber çalışılıp beraber yenilmesidir. Daha mü­kemmel istihsal aletlerinin meydana gelmesile ortadan kaybolacağı gün gibi apaçıktı. Ve öyle de oldu.

II Kandan sınıf ve devlete

İstihsalin terkibi ve kuruluşu mürekkeplastikçe, sosyete de teşkilatça mürekkep olur. Artık icraî işle teşkilatı birbirinden ayırmak icabeder. İşlerin, o işleri görenler arasında paylaştırılmasına ve düzenli yürümesine bak­mak, teşkilatçıların üstüne düşer. İlkin teşkilatçı da biz­zat iş yapar. Gitgide onun nezaret ve teftiş ediciliği, hu­susî bir vazife halini alır.

A) KAN

Kan demek aynı kabile içinde, birbirile evlenemiyecek derecede yakın akraba olanların bir araya toplanması demektir. Bu tariften de anlaşılacağına göre kan ın te­şekkülüne sebep olan istifa kanunudur. Kunda ilk za­manlar reis yoktur. Yalnız şef olmak üzere bazı muvak­kat idareciler seçilebilir. Şef babaca otoriteli, kabile sovyeti (şûrası) azasından seçilmiş bir ferttir. Ortada hiçbir müeyyit kanun ve nizam bulunmadığı halde kan ferdleri, tabiatan hür ve müsavidirler.

Aile bağının bu şekline Kan tabir etmeği Hikmet Kıvıl­cımın «Lorigine de la famille» tercemesine ilâve ettiği bir notundan alıyorum.

Hikmet Kıvılcım Kan ın lugavî manasını. şöyle izah e­diyor: “Kan: Gens” in karşılığıdır. Eski Latin camiala­rından kalma bir söz olan «Gens» in manası: bir asıldan ve bir babadan gelme sosyal ve dinî bazı müesseselerle birleşmiş, bir küme insan, hususî bir camia demektir. Kelimenin tarihi, insanlık kadar eskiv ve umumîdir Yunancası «Genos» Arapçası: «cins» Aryence kökü “gon” Cermencesi “ Kan” Sanskritcesi “canas” İngilizcesi “kin” dir.

Acaba Türkçesi nedir?

Gens, bir nevi evlenme şeklinden ileri gelir. Ziya Gökalpın, cemiyetin tekâmülü ile ailenin tekamülü hakkında yaptığı şemaya göre: Millî devlette aile yuva, sultanlıkta ocak, ilhanlıkta soy, ilde boy, aşirette ok dır. Bu tasnifi yaparken Gök Alpın güttüğü prensipi bir ta­rafa bırakalım. Yalnız onun tabirlerini istilan olarak ele alalım: o zaman da gene “gens” in karşılığını kendisin­de bulamıyoruz. Çünkü ona göre, aile (ok: phratrie) den başlıyarak gittikçe küçülmektedir. ( Ziya Gök Alp «Türk töresi» İstanbul 1339 S. 20) Yani Gök Alpa göre ilk aile şekli «ok» dır.. «ok» ise “gens” değil “phratrie” dir ki Gök Alp bunun farkında bile değil. Netekim daha yukarda “batın” ı, ailenin en eski ve en büyük dairesi zannediyor. “Batın” Fransızca “fraternite”, Rumca “fraternus = frater, Farsızça birader kelimelerinden gelme olan “fratri” nin karşılığıdır. “Fratri” ise bir kaç “gensin“ bir araya gelmesi demektir.

O halde «gens »e ne demeli ? Gök Alpta tıpkı (ahdi a­tik, ahdi cedid) uleması gibi, patriyalkal aile şeklinden ötelerini kabul edemiyor.

“Nesil, nesep gibi Arapça lafları bugün pek anlı yan kalmıyor, kalsa bile, zaten bunlar daha ziyade “soy” un karşılığıdır. Halbuki “soy” u gök Alp bile “ok” dan iki basamak yukarı bir aile şekli sayıyor, “gens“ bir baba­dan gelme olduğuna göre “döl” kelimesile tercüme edi­lemez mi? İhtimal ki edilir. Fakat bugünkü, Türk lisa­nında “döl“ sırf hayvanlara mahsus bir tabir halini almıştır.

“Gens”in en eski dillerde iki karşılığı var: Sanskritce “can” , Aryence «kan». Bu iki kelime de Türkçemizde var. Bugünkü Türkçede “Can” Fransızca «l’âme», “kan“ da “le sang“ karşılığıdır. Lakin mecazî manasile kan, tıpkı başka dillerde olduğu gidi, aile ve akrabalık manasına gelir. Ingilizcede “blood: kan” aynı zamanda, ırk ve aile manasına da gelir. “Near in blood” yakın ak­raba demektir – Fransızca “etre d un mem sang“ bir kandan gelmek, Türkçede olduğu gibi bir aileden olmak manasındadır.

Türkçede kan, maddeleşmiş cismanî bir can, «an ise, manevîleşmiş ruhanî bir kan sayılır. Netekim diğer dil­lerde de aşağı yukarı bu böyledir – Esasen can kelimesi «kan» m istihaleye uğramışıdır. Primitif insan, vurduğu hayvanın vücudundan kan çıktıkça hareketinin durdu­ğunu, nihayet hiç soluk almadığını göre göre kanı, can telâkki etmiş ve her ikisini de bir kelime ile adlandır­mıştır, Almancada “böses Blut machen“ tabiri, kelimesi kelimesine alır sak, «kötü kan yapmak» tır. Halbuki manası «kötü ruhları kaçırmak» tır. Fransızca “donner son sangpour. . .„ “Birisi için kanını vermek” sözü, Türkçede olduğu gibi “uğruna canını feda etmek” de­mektir. Zaten san ile kanda aynı kelimedir.”

Bütün lisanlarda akrabalık namına kullanılan kelime ve termlerin hepsi ya doğrudan doğruya, yahut dolayısile; Ya büyük fonetik değişmelere uğramadan, yahut uğrıyarak daima “kan” kökünden gelir. Meselâ, “karde­şin” başındaki “kar” “kan” dır. Kelimenin aslı kandaştır “Ana” daki “an” “kan” dan yapılmıştır “yenge” deki “yen” “kan”in istihalesidir. Arapça dayı demek olan “hal“ ile, teyze demek olan “hâle” deki “hal” “kan” kö­künden yapılmıştır. Bazı benzemiyor gibi görünen ke­limeler, büyük isitihaleler yapmış, uzak yollardan dola­şarak gelmiş olanlardır. Yahut ta “kan” manasına gelen başka kelimelerden alınmışdır. Lisan ilmine yeni geniş ufuklar açan “Yafes” sisteminin mucidi Sovyet lisan â­limi Mar, “kan“ manasına gelmeyen hiç bir akrabalık kelimesi yoktur; der.

Eski Hind ve Çin medeniyetlerile temasta bulunan Türklere “gens” in Brahmencesi olan, “can” anlaşılan, din kisvesi altında ruhanîleşerek, Aryencesi olan “Kan” da konkre şeklinde maddeleşerek gelmiş. Biz bu iki ke­limeden hangisini “gens” karşılığı olarak kullana bili­riz. Bir. kere “can” bulutlara karışmış artık onun aile münasebetierile alâkası kalmamış. O halde maddî ve konkre “kan” elimizde kalıyor. Bize, aile ve yakın ak­rabalık münasebetlerini ancak o. verebilir, “kandaşlık” gibi. . Bu sebeple biz, “gens” in tam Türkçe karşılığı olarak “Kan” ı alacağız. Bildiğimiz kırmızı “ Kan” dan ayırt etmek için, bu kelimeyi daima altı çizilmiş veya italik harflerle yazacağız ve ilk harfini de majüs­kül koyacağız. Böylece Kan, eski aile şeklinden kalma bir sözdür.

Durmadan yapılan savaşlar, harbin sıkı bir teşkilat ve intizama muhtaç olmasından dolayı; kabile şeflerinin nüfuz ve ehemmiyetini arttırır. O kadar ki nihayet şef, reis “dictator” kesilir.

Henüz devleti tanımamış olan Irokuvalıların, sosyal teşkilatlarını gözden geçirelim: Sulh zamanları için bir reis, harp zamanları için bir kumandan seçerler. Reis kanın içinden, kumandan başka kandan seçilir. Burada henüz matriyarkal hukuk yürümektedir. Bu sebeple o­ğul, ananın kanına geçer ve kan içinden seçilmekte olan reis, ölür veya azledilirse yerini asla oğlu alamaz. Reis­leri, kadın erkek birlikte seçer, birlikte azlederler. Fa­kat, seçgi diğer kanlar tarafından da tastik edilir. Reisin elinde hiçbir zecir vasıtası yoktur. Askerî kumandana gelince o, ancak harp işlerine karışabilir. Kan istediği zaman, kumandanı da azleder.

Kan içinde kimsenin birbirile evlenememesinden, kan kendini toplu bir halde tutmayı başarır, kanın ergin yaşa gelmiş kadın ve erkeklerden mürekkep demokratik bir umumî kurultayı vardır. Seçen ve azleden hâkim kuvvet bu kurultaydır.

Altıdan fazla kanı olan aşiretlerin üçü, dördü birleşir, Firaterya = ok teşkil ederler. Kan içinde evlenmek ol­madığından, her aşiretin en az iki /candan mürekkep olması icap eder. Reyler, aşiret aşiret toplanır, Federal kurultay ahalinin önünde kurulur.

Kahramanlık devrinin Yunanlılarında ise, daimî hükü­met kuvveti, önce kan reislerinin elinde idi, sonra can­ların sayısı arttıkça, güzidelerden mürekkep bir kurul­taya havale edildi. Bu idare şekli, aristokrasi (büyük mülk sahibi) elemanlarını kuvvetlendirmeğe yaradı.

Askerî teşkilatta ise kurultay, Bazileüs denilen bir ku­mandan seçerdi. Artık sosyetede patriyark hukuku yü­rüdüğünden, ölen veya azledilen kumandanın yerine oğlu seçilebilirdi. Ahali bunu yadırgamadan, daha ko­laylıkla yapıyor, çok kere oğlunu seçiyordu. Bu usul baş kumandanlığın veya hükümdarlığın ilk tohumu ol­muştur. Bazilüs, ayrıca dinî hak ve selâhiyetleri bulun­masına rağmen, asla bugünkü kral manasım ifade et­mez.

B) Devlet

Kahramanlık devrinin Yunanlıları zamanında, kandaş aile sistemine dayanan kan teşkilatı bozulmak arifesin­deydi. Çocuklara babalarının mirasçısı olmak hakkı ve­rilmişti. Servetler arasındaki farktan dolayı, soydan ge­len asilzadeliğin ve krallığın tohumu ortaya atılmıştı. Artık aşiretler birbirlerinin davar, insan ve sairesini ele geçirmek için harbediyorlardı.

Nihayet servet, saygıya değer, itibarlı bir şey olarak ta­nındı. Zorbazu ile yapılan bu hırsızlığı meşru göster­mek lüzumu, eski kan teşkilatını bozdu.

Kan bağları gevşemişti ve yer yer kopuyordu. Aynı kan içinde birbirine zıt menfeatli insanlar türemişti. Bir sos­yetedeki insanlar arasında artık kan farkı yerine sınıf farkı belirmeğe başlamıştı.

«Bununla beraber kan bağları üzerine kurulmuş olan teşkilât, kan da işin mahsuldarlığmı az çok inkişaf ettirir. O mahsul­darlıkla birlikte şahıs mülkiyeti ve mübadele, zenginlikler arasındaki müsavatsızlık, başkasının iş kuvvetini işledip soyma gelişir ve bu yüzden de sınıflar zıddiyetinin esası in­kişaf eder: Bunlar öyle sosyal elemanlardır ki, nesiller geç­tikçe eski sosyal teşekkülleri ve yapıyı yeni şartlara adapte etmeğe çabalarlar. Ta o zamana kadar ki, nihayet birinin ötekisile uyuşamamazlığı, bir yerde bulunamamazlığı, külli bir istihaleyi ardından getirir. » [Lorigine de la famili: Birinci ön söz. ]

Artık bundan sonra birşey eksik kalıyordu; o da kan ferdleri tarafından elde edilecek zenginliklerin, kandaki komünist göreneklere karşı müdafaası için, şahıs mül­kiyetini sosyetede en yüksek stada çıkararak servet e­dinmek yolunda birçok vasıtaların gelişmesine yaramak için, yani zenginliğin çabucak artmasını meşru göster­mek için, bir müessesenin mevcudiyeti. . . Bu öyle bir müessese olmalıydı ki, yalnız sosyete içinde doğmakta olan sınıf farklarını süreklileştirmekle kalmasın, aynı zamanda varlıklı sınıfa, varlıksız sınıfı işletmek hakkını ve imkânını da versin, ve üstün sınıfı alt sınıfa hâkim kılsın. “Nihayet bu müessese de geldi ve devlet icadedildi.”

«Kan bağları üzerine dayanan eski sosyete, yeniden yeniye inkişaf eden sınıfların çarpışması içinde berhava olur. Yerini devlet içinde temerküz etmiş bulunan yeni bir sosyeteye bı­rakır. Bu sosyetenin ikinci derece vahdetleri artık kan’la, te­şekkül etmiş kollektiviteler değil, ikametgâhça toplaşmış kollektivitelerdir. Orada aile düzenine tamamile sosyal dü­zen hükmeder, ve sosyete içinde bundan böyle zamanımıza gelinciyedek bütün yazılı tarihin maddesini taşkil eden, sı­nıflar arasındaki döğüş ve zıddiyetler, serbest serbest gelişir, açılıp saçılır. » [Lorigine de la faroille: Birinci önsöz.]

Fasıl : IV

Din

A) Ululara tapmak

Sosyete her zaman dindar değildi. Pirimitif komünist sosyetesi dini tanımazdı. Çünkü orada sınıf veya imti­yaz yoktu. Din imtiyazlı veya sınıflı cemiyetin mahsu­lüdür. Dinin doğuşu hakkında bir çok nazariyeler varsa da, en doğru ve en Marksistçe nazariye Bogdanof unkidir. Şöyle izaheder: Patriyarkal sosyete içinde baş­layan ilk iş bölümüne göre, istihsalin teşkilât ve idare­cisi, kabilenin ulusu yani patriyarktır. Bu ulu istihsal münasibetlerinin plânını yapar, ötekiler ona uyarlar, yani bir başkasının iradesine uygun hareket ederler. Ar­tık sosyetede işleten ve işleyen diye iki kuvvet vardır.

Sosyetenin içindeki bu vaziyet derhal insana ve tabiata da tatbik edilmeğe başlandı. Zira insan her şeyi kendi sosyal durumuna göre kavrar. Meselâ: kederli bir kim­se, cihanı matem içinde tasavvur eder, o sırada yağan yağmuru bile, çektiği acıya göklerin bir nevi iştiraki talâkki eder. “Derdime dağlar, taşlar ağlardı.” Ata sözü elan kullanılmaktadır. Sosyete, idare eden azlık ulu larla, idare edilen çokluk, haline girince, insan da idare eden ruh, idare edilen beden olmak üzere iki ayrı şey­den mürekkep farzedildi. Tabiatta da her maddenin ar­kasında gizlenmiş bir ruh kabul olundu Buna (Animo, Can, Ammos, ruh) tan gelen animizim denildi. Sos­yetenin canı, en kudretli, en biliğili, en tecrübeli olan teşkilâtçıları, rehberleri, yani ulu larîydi. O öldüğü za­man sosyete değişmeliydi, halbuki devam ediyordu, ulu suz sosyete olmıyacağına göre, şu halde ulu nun vücu­du ortadan kalksa bile ruhu sosyetede kalır sanılıyordu.

Ölüleri, sağlar gibi her ihtiyaca sahip addettiklerinden, bir çok kabileler mezarlara yiyecek koyarlardı. [[8]] işte bunlar ecdada (evliyalara) tapmanın başlangıçlarıdır.

Gitgide evliyalara tapmak o kadar ilerlemiştir ki; mut­lak vahdetçi ve azamî merkeziyetçi olan islâm dininin bunca yasak ve tahrimlerine rağmen, halk evliyalara tapmakta, onların gönlünü hoş edecek hediyeler ta­şımakta, adaklar adamakta berdevamdır. İnsanlar mera­sim icabı allah adını anmakla beraber fili ve pratik sa­hada, arzu edilen her hangi bir işin hemen hasıl oluvermesi yolunda, türbelere koşuşurlar. Gökte oturan, huzuruna varılamıyan allahtan ziyade, yerde yatan ve gözönünde bulunan ulu lara itimat ederler. Son zaman­lardaki idarî kanunlar bile, sosyal vaziyetlerinde bir de­ğişiklik olmadığından, sosyal dinî talâkkilerinden ko­pup ayrılamıyan halkı, ecdada, evliyaya, kendi kahra­manlarına bağlanmaktan alıkoyamamıştır.

Birçoklarına göre dinin başlangıcı, ölüm korkusudur. Halbuki insan, ilerleme çağının başlarında bulunduğu sıralarda, ölümle dirilik arasındaki ayrılığı sezecek hal­de değildi. Baygınlık ölüm ve uyku onun gözünde aynı şeylerdi. Her üçünde de insan kıpırdamadan yatıyordu. Bazan tekrar kıpırdıyordu. İstihsal aletleri, yani teknik çok basitken, yiyeceğini bulmak için durmadan gezgin­cilik eden insan, bir yerde uzun zaman kalmıyordu. Bu sebeple ölünün hiç kalkmadığını ve çürüdüğünü göre­miyordu Baygınlar, hastalar, uykudakilerle birlikte ölü­leri de bırakıp gidiyordu. [[9]]

İnsan, ancak vahşet çağının yukarı derecelerinde, otu­raklı bir hayat sürmeğe eriştikten sonra, ölünün çürüdü­ğünü uykudakinden ayrı birşey olduğunu anlıya bilmiş­tir.

B) Çok Allahçılıktan, Tek Allahçılığa

Mübadele inkişaf ettikçe iptidaî pazar yerleri şehir ol­mağa başlar. Bu müşterek pazarda birçok kabile muta­vassıtlarının, yani ulularının bir meydanda toplanmaları gibi, birçok kabile allahları da bir araya toplanırlar. Böylece çok allahçılık (Politeizim) baş gösterir.

Çok allahçılardan bir kabile ötekilerine üstün gelince, onun ulusu sosyetenin başına geçer. Sosyete hâkim ve nafiz bir müstebidin idaresi altında kaldımıydı, derhal vaziyet göklere de tatbik edilir ve tek allahçılık ortaya çıkar. Müslümanlıktan önce kâbe de Arap kabilelerinin çok allahlı bir mabedi idi.

Eğer sosyete, îsadan önce Vc. yüz yıldaki Atine tüccar sosyetesi halinde ise, allahlar arasında da, cemiyetteki gibi bir iş bölümü görülür. Başte ilahe Pallas Athene gelir ve galip şehri temsil eder. Harbiye işlerine Mars, ticarete merkür bakar. Hülâsa, sosyal istihsal münasibetlerındeki değişikliğe uygun olarak din de da­ima değişir.

Dinin tamamen dünya kopyası olduğunu anlamak için, din mitolojisindeki hal ve unsurlara bir bakacak olursak görürüzki, sosyetenin sınıf tezatları, aynen oraya da ak­settirilmiştir: Başta şeytan olmak üzere devler, periler, cinler, yer yüzünün mahkûm sınıfları gibi cennetten koğulmuşlardır, ve Allanın saltanatına düşmandırlar. Karanlıklarda gizli faaliyetler (Konspirasyon) içinde mütemadiyen gök yüzünün sosyal düzeni aleyhinde bu­lunmak, sema halkı arasında tahrikat hazırlamak, bir nevi ilâhî taklibi hükümete teşebbüs etmekle ittiham edilmektedirler.

Yunanlılar zamanında yerdeki kölelik rejimi gökte de kurulmuştu. Zeüs allahiar kralı, Demetre ziraat ilahesi, Hermes ticaret  yol, Helios serbest meslekler Allahıdı. Yunan medeniyetinin en inkişaf etmiş ve inhitata adım atmış olduğu beşinci yüz yıllarda, tüccar demokrasisi, allaha inanmıyanları öldürüyordu. «iman giderse, dün­ya tuzla buz olur.» Diyen Sofokl, baş tacı edilmişti.

Eski Islâvlarda devletin resmî Allahı Perun’dı. Cennetin kapısı asile açık, avama kapalıdı. Allaha en yakışan is-mi Islâvlar vermişlerdir: Gospod, hem Allah hem efen­di, demektir. Bog = Allah, zenginlik demek olan “Bogatsva“ sözile aynı köktendir.

İslâmlıkta ise, başta mutlak Allah gelir. Müstebit bir kralın nesi varsa, onda da hepsi vardır. Padişahin vezir ve nazırlarına karşılık Allahm dört büyük nazırı: Ezrail canalır (harbiye nazırı). Cebrail haber götürür (hariciye, posta ve telgraf nazırı). Mikâil, yağmura, ekine bakar ve iş öğretir, (iktisat, ziraat, maarif nazırı), israfil, mah­şer gününde boru çalar, mahşerin nizamına bakar (dahi­liye nazırı). El senayii ilerledikçe esnaf loncalarının patriyarkları da dine aksetmekte gecikmez, her san’ate “pir“ adile bir din patriyarkı yani peygamberi, konur;  Ekinci – Adem. Hallaç ve ipekçi Şit. Terzi îdris. Gemi­ci – Nuh. Tüccar Hüd. Deveci – Salih. Sütçü – İbrahim. Avcı İsmail. Çoban – îshak. Ekmekçi – Zülküf. Âlim – Lût. Bahçıvan – Üzeyir. Dokumacı  îlyas. Demirci – Da­vut. Duvarcı – Süleyman. Dinci – Zekeriya. Cerrah – Ermiya. Falcı – Danyal. Hekim Lokman. Balıkçı – Yu­nus. Müezin – Bilâl. Gilam – Yusuf. Mezarcı Kabil. Asker – Kerbigazi. Cellâd – Eyyubî Basari. Dilenci  Sa­fi. Ipçi – Abdullah. Kasap Hazreti Kasap, ve ilâ… [[10]] Allahın ceza yeri “Cehennem“, Cenneti – Babil bahçe­leri, cariyeleri  Huri, oğlanları – Gilman, ordusu –  Melâikeikiram

İnsanların kafasında padişaha benziyen allah, ancak yeryüzünde, Babilin Nemrutu, Mısırın Firaunu gibi bü­yük padişahlıklar, müstebit krallıklar meydana geldik­ten sonra belirmiştir.

Osmanlı padişahına (Zıllullahi fil arz) Allahın yer yü­zündeki gölgesi, denirdi. Birşeyin önce kendisi, sonra gölgesi olur. Halbuki herkesin bildiği tarihe bakarsak, orada önce Allahı değil müstebit kralları görürüz ve bu krallıklar kurulduktan sonra, Allah meydana çıkar. Şu halde, gölge olan padişah değil Allahtır. Şimdi hiç ya­nılmadan söyliyebiliriz: Allah padişahın gök yüzündeki gölgesidir.

Bu sebeple din; geniş halk yığınlorını sızil tısızca istis­mar etmek için kullanılan bir uyuşturma vasıtası, olanı olduğu gibi kabul ettirmek, başkaidırtmamak pasifliği­dir.

C) Din sosyete ile birlikte değişir

Muhtelif devirlerde dinin büründüğü kıyafetler şunlar­dır:

1) Derebeylik rejiminde Allah, Aristokrat insanın bi­çim ve huyundadır. Onun gibi yer içer. Ruhülkuddus şeklinde aziz bakireye kur yapar. Zeüs kuğu kılgına gi­rerek Ganymede ismindeki oğlanla aşıkdaşlık eder.

2) Kapitalist rejiminde, herşeye kadir olan Allah, elli ayaklı ulu gibi, kral gibi bir insan değil, “görmeden gö­ren, işitmeden işiten, eşsiz menendsiz, yersiz mekansız, her yerde hazırı nazır, kara karıncanın kara taş üstünde gezdiğini hisseden” arz ve talep kanunudur. Dincilerin allahı tarif etmek için kullandıkları teşbihleri, bugün aynen fiyat hadisesinin tarifinde kullanabiliriz. Ma­demki bütün insan münasebetlerini idare eden arz ve ta­lep kanunudur, o halde sosyetenin allahı odur. Artık gök yüzünün müşahhas kralına lüzum kalmaz. Ticaret demokrasisi siyasî iktidarı ele alır almaz, eski allahı, huzurunda herkesi bir safta görmek istiyen yeni allahla değişir.

İslâmlıkta Mekke ve Medinede ticaret kapitali genişle­yince, kâbedeki bir çok Allahlar, insanların mukaddera­tına hâkim olan fiyat inip çıkışlarını izah edemez hale geldiler. O zaman, zengin Haticetilkübranın Suriye ker­vancısı, sonrada kocası olan Muhammet, Ebu Cehilin kâbesinde hiç bir değişikliğe lüzum görülmeksizin, sa­dece bir taklip hükümetle, putların tahtına Allahı geçir­di.

Hilâfet, Osmanlı padişahlarında müstebit vasıflarım ve devletle olan vahdetini yeniden buldu.

Cumhuriyetle beraber, artık derebeylerin nüfuzundan kurtulmak istiyen Türk burjuvazisi dinle devleti ayır­mağa mecbur kaldı. Bugün din, yerli malların sürü­münden ilham almaktadır. Günün meselesi tasarruf mu? “Diyanet işleri riyasetinden: Müftülerin bulundukları yerlerde millî iktisat ve tasarruf şubelerini kuracak ze­vatla derhal teşriki mesai etmeleri kendilerine tebliğ e­dilmiştir. . Binaenaley, bütün bu Hayırlı işlerimizi bir an evvel başarabilmek için ramazanı şerifin bir an evvel gelmesini beklemekteyiz. » (Milliyet gazetesi: 3012 29.) Böylece dinle dünya arasında hayırlı bir iş bölümü başlar.

Geçimi sade iş kuvvetini satarak yaşamaktan ibaret o­lan proleteryaya gelince} çalıştığı maddî iş onu hergün bir parça daha maddeci (materyalist) yapmaktadır. Fab­rika bir makine sistemidir. Makinenin her parçası san­timi santimine insan elinden çıkmıştır, ve her hareketi insan iradesile işleyen, her gördüğü iş ölçülü, önceden planlı bir cihazdır. Amele makineye istediği işi istediği kadar gördüre gördüre anlarki, insanların işine karışan Allah değil yine insandır, insan suları, rüzgârları, yıldı­rımları gittikçe daha fazla kuzulaştırmakta, kendine muti hale sokmaktadır.

Köylü de maddî istihsalde çalışır, fakat henüz bütün merhametsiz tabiat kuvvetlerinin sırrını bilmez Maki­nenin her hünerine vakıf olan amele kadar, gizli kuvvet denilen dinin saçmalığını anlıyamaz.

Amele fabrikadan aldığı maddeci terbiye ile, gündeliği­nin inip çıkışını şeytanda, Allah ta bulutlarda değil, kör fiyat kanunlarında, ve başına gelen her felâketi bu sos­yetenin iç zenbereklerinde arar ve bulur. Din bir “kana­ati şahsiyedir” yollu idealist, burjuva uydurmalarına ku­lak asmaz. Amele, uğradığı işletilip soyulmanın maddî ve sosyal sebeplerini bulmağa ve onları kökünden kal­dırmağa mecburdur. Bu, onun menfaati icabıdır. Onun için modern sosyetede proletarya, din afyonunu yutma­yacak biricik sınıftır.

Kapitalistlik ilerledikçe, kapitalist sınıfı azalır, amele sınıfı ise bütün sınıfları içine alarak büyür. Şu halde Allahcı sınıflar hergün bir parça daha tükenir, dinin te­melleri aşınır ve Tanrı ölüme mahkûm olur.

BİRİNCİ KİTABIN SONU

İkinci kitapta tekniğin, ilk ve orta çağ ile kapitalizim, emperyalizim ve sosyalizim çağlarında oynadığı rol izah edi­lecektir.

Başlıca başvurulan kitap:

  • Friedrich Eııgels : L’origine de la famille de la propriete prive et de L’Etat, Paris, 1931

Öteki kitaplardan:

  • Karl Marx : Lettres d Kugellmann, Paris, 1930 . » » Introduct. Â une crit. de L’econ. polit. Paris 1928
  • Boukhariıı: La Theroie du Materialisme historique, L. S. Int. , Paris.
  • Wolfson : İçtimaiyat hulâsalan, Azarneşr. 1927.
  • Hikmet Kıvılcım : Tarihî materyalizm,
  • Er. Belzunk : Paleontologie animale, F. Alcan edit., Pari 1900.
  • Albert Alex. Mary : Evolvtion et Transformisme, t. premier, Beauvais, 1904, k

Notlar

[1] Darwin’in Nevilerin Menşei adlı eseri 1859 da, Karl Marksın Ekonomi politiğin tenkidine dair, ismindeki eserile aynı yılda intşar etti. Halâ Amerikada Darvinizmin yasak edildiği üniversite­ler vardır.

[2] Düz bir deniz kabuklu böceğinin, salyangoza ya km bir şekil­de kıvrılması için geçirdiği tekâmül 20 milyon yıl süren Silüryen devrinde olabilmiş, yani bu küçücük tekâmül 20 milyon yılda meydna gelmiştir. «En küçük istihalelerin olması için hayalimizin bile güçlükle kavrıyacağı büyük devirler ister. » «Her-hangibir istihaleye on bin, elli bin, yüz bin yıl hiçtir; bir milyon yılda sezilmez bir haldedir; istihalenin besbelli olması için birçok milyon yıllık devirler bek­lemek lâzımdır.» (Albert et Alexandre Mary: Evolution et Transformisme, c. I. s. 41, 42. 1904 Beauvais.)

[3] Tabiatçı Hekkel’le, diyalektikçi idealist Hegel karıştırılmamalıdır.

[4] Kurbağa, yılan, sıçan, örümcek, çekirge yiyen kabileler elan var­dır. Bu adetlerini ta yarı. insanlık zamanlarından tevarüs etmişler­dir.

[5] Engels’in tarif ettiği mübadeleden doğan asıl büyük sosyal iş bö­lümünden ilerde bahsedilecektir.

[6] Ortaklı ailede, kardeşler arasında evlenme yasakları arttıkça ayni kabile içinde birbirile evleaemiyenleri bir araya toplayan ve kan ismini alan bir takım teşekküller vücude gelir.

[7] Meselâ; İstanbul Sivil müzesinin üst salonu.

[8] Daha 1862 de ölen kral Gnezonun mezarına altnoış canlı insan, elli koyun, elli geçi, kırk horuz bırakılmıştı.

[9] [1] Şimdinin bazı vahşi kabileleri, ölümü uyku telâkki ettiklerin­den, ölülerini gömerken böğrü üstüne koyarlar.

[10] Evliya Çelebi seyahatnamesi C. I. S. 488.



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s