Ateşin Düştüğü Yer

Necdet İpekyüz

O yaz Diyarbakır’ın kavurucu sıcaklarından kaçmak istedik. Bunun için de hem tatil hem de Anadolu’yu çocuklara da tanıtmak amacıyla arabayla Karadeniz gezisi planladık.

Çocuklara yansıtmak istemiyordum ama Karadeniz’de Kürtlere karşı gittikçe gösterilen olumsuz yaklaşım söylentileri nedeniyle içimde kuşku ve çekinceler oluşmuştu. Ama gitmeyi arzuluyorduk. Son dönemlerde yurtiçi gezilere 21 plakalı Diyarbakır aracıyla gitmek de insanlarda endişe yaratıyordu. Bu düşünceleri içime atıp planımızı uyguladım ve karayoluyla gezimize başladık.

Bir taraftan çocuklara Karadeniz’in tarihi ve özellikleri hakkında bilgi verirken çocuklara, orada “Kürtlerin deniz görmüşlerine Laz deniyor” diye söyledim. Diyarbakır’ın giderek az da olsa yok olan ormanları ve bunaltan sıcağından sonra Karadeniz’in iklimi, serinliği ve yeşilliği çocukları hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti.

Trabzon Maçka’da tarihi ve ünlü bir yapı olan Sümela Manastırı’na giderken Karadeniz’in yıllarca birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını anlatıyordum. Gittikleri, gördükleri her yer ve her şey onları meraklandırıyor ve çok mutlu ediyordu. Ancak çocuklar arabayla tırmandıkça yayla evlerini ve çıktığımız yolların zirvesini merak ediyorlardı.

Kızım, “Biliyor musunuz hiç bu bölgede kimlik kontrolünden geçmedik”, oğlum da, “Hiç savaş uçağı sesi de duymadık” diyor. Gülümsüyoruz.

Çocukları kırmamak için rastgele bir yayla yoluna giriyorum. Yol boyunca aşağıdan gördüğümüz bulutları artık yukarıdan seyrediyoruz. Bu muhteşem bir duyguydu. Kendimizi doğanın bu olağanüstü güzelliğine kaptırmış giderken bir an nereye çıkacağız, hangi yoldayız diye endişeye kapıldık. Neyse ki bir süre sonra yol üzerinde ahşaptan birkaç eve rastlıyoruz. Odun kesen bir yaşlı amca ve kütüğün üstünde oturmuş yaşlı bir kadın da bir şeylerle uğraşıyor. Ve durup onlardan yolun nereye gittiğini soruyoruz.

Yaşlı amca soruma yanıt verirken bir taraftan da bizleri süzüyordu. Yolun farklı köylere çıktığını söyledi. “Nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca, “Çocuklar yaylaları merak etmişti de, onları yaylaya götürüyorum” dedim.

Hafif bir tebessümle “Yayla istiyorsanız işte bizim yayla” dedi ve arabadan inip bir Karadeniz çayı içmeye davet etti.

Ne iş yaptığımı ve nereden geldiğimi sordu. Doktor olduğumu, Diyarbakır’dan geldiğimizi söyledim. “Diyarbakır’da bu çocuklarla yaşamanız zor olmalı” dedi. Orada yaşanan olaylardan söz açtı ve “Kürtlerin arasında ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Onlarla nasıl anlaşıyorsunuz der gibi…

Ben, eşim ve çocuklar birbirimize bakıyoruz. Diyarbakırlı olduğumuzu söylüyoruz. O zaman yüzünde oluşan bir tebessümle, “Kürt değilsiniz, hiç Kürtlere benzemiyorsunuz” diyor. O an içim acıyor, yüreğim burkuluyor. Niye Kürtler suçlu olarak anılıyor diye içimden geçiriyorum.

Kürt olduğumuzu söyleyince o da toparlamak ve konuyu kesip değiştirmek için, “Ama siz iyisiniz” gibisinden bir şeyler söylemeye çalışıyor. Oturuyoruz, sohbet ediyoruz. Bu arada yaşlı teyzenin mısır ekmeği yaptığını fark ediyoruz. Çocuklar “Bizim oralarda da buna benzer tandır ekmeği yapılıyor” diyorlar.

Bu arada ben de onlara Kürtçenin yıllarca yasaklandığını, annemin yaşamının sonuna kadar Türkçeyi bilmediğini, 12 Eylül sonrası çok sorun yaşandığını, haksızlıklar olduğunu, yıllarca sıkıyönetim ve olağanüstü hallerle yönetildiğini anlatıyorum.

Diyarbakır cezaevini, gözaltılar, orada yapılanları, bağını, bahçesini, tarlasını, hayvanlarını bırakıp zorunlu göç edenleri, yakılan köyleri, faili meçhul cinayetleri, kayıpları, haksızlıkları anlatmaya çalışıyorum. Kadınları, çocukları, yoksulluğu anlatıyorum. Hiç kimsenin bölünmek istemediğini, insanların artık şiddet değil, huzur istediğini, Türklerle ve Anadolu’da yaşayan hiç kimseye nefretlerinin olmadığını, sisteme, rejime haksızlıklardan dolayı tepkilerinin olduğunu söylüyorum. Şaşkın bir şekilde sessizce dinliyorlar.

Bugüne kadar bu mesele için harcanan paranın Türkiye’de herkesi mutlu ve zengin edebileceğini, Kurtuluş Savaşı’ndan beri yıllarca birlikte birçok soruna göğüs gören insanlar arasında bugün birbirini anlayamayan, neler yaşandığını, neler olduğunu bilemeyen bir dönemi yaşıyoruz.

Siz bile az önce hiç Kürtlere benzemiyorsunuz dediğinizde çok etkilendiğimi ve “Kürtler niye potansiyel suçlu gibi algılanıyor” diye içimden geçirdim, diyorum.

Yaşlı teyze ve gelini bizi çay içmek ve hazırladıkları yöresel yemekleri tatmak üzere evin içinde kurdukları yer sofrasına davet ediyorlar. Zahmet oldu dememize rağmen, biz Anadolu insanıyız, konukseveriz diyorlar. Yaşlı amca diyor ki, “Askerlikte benim de Diyarbakır ve Mardin’den arkadaşlarım vardı; onlar da mert ve konuksever olduklarını, eve gelen misafirin bir ikram almadan gitmediğini anlatırlardı.

Ahşap kapıdan içeri girdiğimizde duvarda asılı bir yeşil kap içinde Kuran, yanında bir çerçeve içinde bayrak ve bir asker fotoğrafı dikkatimi çekiyor. Farkında olmadan durakalıyorum. Çerçevenin altında kırmızı bir muska biçiminde madalya asılmıştı.

Yaşlı amca bana dönüyor, “Bu fotoğraftaki oğlum” diyor. “Dört yıl önce oğlum Şırnak’ta arazide mayın patlaması sonucu şehit oldu.” Ben ve çocuklar şaşkın ve suskunuz.

Yaşlı amca konuşmaya devam ediyor. “İki kızımız var, onlar da evli İstanbul’da yaşıyorlar. Tek oğlum vardı. O ve üç arkadaşı mayın sonucu şehit oldu. Onun eşi, yani gelinim ve iki torunumla birlikteyiz. Yaz aylarında yaylaya çıkıyoruz, okul döneminde de Maçka’da kalıyoruz”.

Ben ve çocuklar üzgün ve şaşkınız.

Az önce dışarıda Kürtlerle ilgili yaşananları anlatırken tek mağdurun ve acı çekenin Kürtler olduğunu söylediğimi hatırlayınca, hepimizin bulunduğu yerden baktığını fark edip, yaşlı amca ve teyzenin büyük bir olgunlukla bizi dinlemesine ve itiraz etmemesine şaşkın kalmıştım. Duvarda asılı şehit fotoğrafı, sofrayı hazırlayan gelin ve çocuklarımla bahçede oynayan torunları düşününce mahcubiyetim artmış, yüreğim sızlamıştı. Eşimle üzgün üzgün bakışıyoruz. O odadaki suskun ve sessiz saate göre kısa ama bizlerin duygu yüküne göre çok uzun olan zamanda hepimiz ayakta, olduğumuz yerde durmuşuz. Aynı anda amca bana ve gelin de eşime ayakta beklemememizi söylüyor ve amca elini omzuma atıp sofraya oturmamızı istiyor.

Sesimin titrek haliyle tek diyebildiğim şey, “Çok ama çok üzüldüm” oluyor. O duyguyla gözlerim yaşarıyor ve içimden lanet olsun diyorum.

Sofraya oturuyoruz ama sessiziz. Yaşlı teyze belki de ortamı yumuşatmak için “Biliyor musunuz, bizim buralarda deniz görmemiş Laz’a Kürt derler” diyor. Bunun üzerine bizim çocuklar , “Yola çıktığımızda babamız da ‘Kürt’ün deniz görmüşüne Laz derler” demişti” karşılığını veriyor. Hep birlikte yüzlerimizde tebessüm oluyor, çocuklar gülüyor. Yemeğe başlıyoruz.

Yemek sonrası hep birlikte bahçede çay içiyor, sohbet ediyoruz. Yaşlı amca, “Yemekten önce dışarıda oturduğumuzda o bölgede yaşananları, olan bitenleri anlatmanı sabırla dinledim, anlamaya çalıştım” dedi. “Niye Kürtlere kötü, suçlu diye önyargım olduğu için de kendimi sorguladım, yine de yüreğim buruktu. Fotoğrafı gördükten sonra oğlumu ve akıbetini söyleyince senin sesinin aldığı hali, gözyaşını, eşinin yüzündeki ifadeyi görünce ne kadar önyargılı olduğumuzu anladım. Hepimiz insanız ve Allah’ın kullarıyız. Ateş düştüğü yeri yakar derler ya, aslında bu olaylarla ateş her yere düşüyor ve yakıyor, birileri gönlüne, evine ateş düşenlerin farkında değil ya da umurunda değil. Vicdan sahibiyim ve insanım diyen herkes birbirini anlamalı, hor görmemeli ve zülüm etmemeli. Yüce Yaradan’ımız Allah, yapabileceği halde tüm insanları tek tip yaratmadı, renk, dil, cins farklılığına hoşgörü istedi. Bizi tek tip yapmak isteyen ve farklılıklara öfke nefret yaratmak isteyenler Allah huzurunda ne yapacaklar.”

“Bizi bu hale sokanlar utansın” diyor.

Yaşadığım deneyimle şunu söyleyebilirim.

Hepimize çok iş düşüyor…

Türkiye’de topluma baktığımızda her yerde ateş var ve ateş düştüğü yeri yakıyor. Herkes bulunduğu yerden baktığında farklı algı ve görüşler ortaya çıkıyor. Gelgitler yaşanıyor, olaylar bitmediği gibi son 30 yılda olaylarla birlikte toplumsal travmayla büyüyen yeni bir kuşak ayrımcılık ve kutuplaşmayla karşı karşıya…

Ateş, Türk, Kürt, Sünni, Alevi ayırımı yapmadan Anadolu da yaşayanların evine düşüyor. Çoğunlukla birbirlerinden haberdar olmadan hep birlikte farklı yerlerde, bölgelerde yanıyorlar.

Yeter ki birbirimizi dinleyelim, yaşananları paylaşarak, geçmişle yüzleşerek, acıları ortaklaştırıp barışa, mutluluğa erişebiliriz…

Mart 2011

Kaynak: Anadolu Vicdanı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s