Elif Sudagezer

Türkiye’deki siyasal gelişmelerin (gelişmemeler) yarattığı tek bir etki var: yabancılaşma. Çünkü Türkiye’de siyaseti anlamak; Osmanlı’da Divan Edebiyatı’na hakim olmaktan bile daha zor. Elbette, anlaşılmadığını kast ettiğim siyasi partilerin iyi-kötü, doğru-yanlış, ben-sen düzeyindeki tartışmaları değil. Bu tartışmaları yapmadaki amaçlarının ne olduğu ve amaçları esnasından neden halkı yok saydıkları?


Son seçimlerde Türkiye’deki oyların yarısı “görece dağınık durumda”. Bu durumun bizi “görece sevindirmesi” gerekiyor fakat pratik hiç de öyle değil. Meclis boykotları da, meclise girersin-girmezsin tartışmaları da tamamen “tepki için tepki” kıvamına gelerek tamamen halkı yok sayma örüntüsü yarattı. Durum öyle bir yere gitti ki sanki Türkiye’nin sorunları üzerine kafa yormak yerine; AKP, CHP, BDP ve MHP’nin sorunlarına tanıklık ediyoruz patlamış mısırlarımızla. Kim kimi temsil ediyor, hatta kim hangi değerleri, hangi siyasi kararları temsil ediyor, anlayabilene aşk olsun.

Siyaset, ayrışmadan beslenir ki ayrışma da hem demokrasi açısından elzem hem de siyasal varoluş açısından zorunludur. Çünkü herkes aynı fikrin çatısı altında toplanmak zorunda değildir. Fakat, ayrışmak için ayrılmak ne temsili demokrasinin ne de halk için devlet anlayışına uygundur.

Onun için ‘Gelmem, fena olur’ ‘Gelmezsen gelme, ben sensiz de çok iyi yaşarım’ anlayışını bırakıp somut adımlar için uzlaşmacı bir üslup oluşturulmalı. Üstelik de bu üslup tarafları, ütopik ve salt uzlaşmaya götürecek diye bir kaide yok. Ama şurası kesindir ki en azından bir sonuca götürecek.

‘Siyaset için siyaset’ bir nebze olsun ‘halk için siyaset’ kıvamına gelecek.

Kaynak: Elif Sudagezer, 6 Temmuz 2011