Darüşşafaka Sineması

İhsan Kabil

Darüşşafaka’ya girdiğimiz yıllar itibariyle, televizyonun yaygın olmayışı ve sinemaların halen çok revaçta olmalarının da etkisiyle Sinema Kulübü’nün yaptığı gösterimler bizler için birer şenlik niteliğindeydi. Derslerin bitişinden sonra havanın hafif kararmaya başlamasıyla, aynı zamanda tiyatro sahnesi olarak kullanılan salonun önünde upuzun kuyruklarda toplaşıyorduk. Verdiğimiz cüz’i bilet paralarını gözümüz görmüyordu bile; birkaç dakika sonra başlayacak olan sinemanın o insanı cezbeden büyüsü başımızı döndürüyordu.

Genelde, film göstermek için kurulu olan, normal 8mm bir projeksiyon makinesiydi. “Woody Woodpecker”ı ilk defa orada görmenin zevki, daha sonra televizyonda karşımıza çıktığında kıyas kabul etmiyordu. Şarlo’nun kısa komedileriyse bizleri gülmekten kırıp geçiriyordu. Aslında seyrettiğimiz filmlerde sonradan ilave edilmiş müzik sesi bile yoktu. Ama başında, çoğunlukla İzzet Edige veya İbrahim Altınsay’ın bulunduğu ve karanlıkta kendine has mekanik sesiyle gösterici adeta görüntüleri senkronize ediyordu.

Zaman zaman 16mm olarak sinemanın, düşündüğümüzde, şimdi klasik sayılabilecek örneklerini bile seyretmiştik. Bunlardan biri ünlü Rus yönetmen Grigory Chukrai’in Yeni Dalga’dan esintiler taşıyan “Askerin Türküsü”ydü. Bilge Olgaç’ın “Linç” filmiyse hala karanlık bir tablo olarak hafızalarımızda… Tabi Jerry Lewis’in “Yedi Yüzlü Adam”ı
veya heyecanlı bir macera filmi olan “Kafatası Avcıları”…

Bu zengin programlar dizisinde deneysel filmler de yeralıyordu. Kendisinden devamlı kaçan bir sandalyeye oturmaya çalışan adam bizleri çok eğlendirmişti (bu filmi yine 16mm gösterimiyle ABD’de Sinema Master’ı yaparken seyrettiğimde bir başka tat almıştım).

Daha sonra büyük konferans salonunun açılmasıyla film faaliyetleri biraz daha gelişim göstermeye başlamış, renkli animasyon (“iki nokta bir çizgi”) ve deneysel film festivallerine dönüşmüştü. Bizim için de artık büyüme çağları başlamış ve Fen Kulübü’ne ait olan 16mm Ukrayna göstericide İngiliz Konsolosluğu veya Shell’den aldığımız belgesel ve konulu filmleri ben, Metin Karışman ve Nihat Övütmen gösterir olmuştuk. Öte yandan büyük salona yerleştirilen 35mm makineyse (makinist Tahsin ustayla) artık bir sinema salonu işlevi görmeye başlamıştı. “Olay”, “Kasabanın Sırrı”, “Parti” gibi filmler bizler için unutulmaz şölenler olmuştu. Bir ara biz de bu gösterimlere el atmıştık ve sırtımızda çuvallarla Beyoğlu’ndan getirdiğimiz Türkçe seslendirmeli “Love Story”, kesik kopuk kopyasıyla tam bir fiyasko olmuştu (zaten film şirketi de onu hiçbir ücret almadan vermişti).

Benim sinema dünyamda silinmez izler kaldı bu sekiz seneden geriye; liseli yıllarda Çarşamba günleri öğleden sonraları dışarıya çıktığımızda, o haftanın en iyi filmine gidiyorduk. Sinema kültürü böylece ağırlıklı bir şekilde oluşuyordu. Sonraları Sinematek, Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü, sinema dergileri ve nihayet yurtdışında eğitim. Şimdi de Büyükşehir Belediyesi kültür etkinlikleri arasında sinema programları düzenleyiciliği…

Spiritüel boyuttaysa, sinemanın perdeye yansıyışı ve sonrasına kadarki tasarım sürecinin, dünya, hayat ve sonrasıyla ne kadar örtüştüğünü düşünüyorum.

Kaynak: Darüşşafaka’dan Yankı, Nisan 1998

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s