“Nisan Krizi” ya da Cumhuriyetin Demokratikleşememesi

Prof. Dr. Bakır Çağlar

1982 Anayasası’nın kurumsal sistemi/iktidar yapısı, “presidencializmo” (Latin Amerika benzeri başkancı rejim) ve “zayıflatılmış parlamentarizm”den klasik parlamenter sisteme uzanan geniş bir yelpazede değerlendirilmişti. Düşünülmeyen, Devlet cihazına dayalı, Cumhurbaşkanının da kullandığı “Devlet iktidarı”nın anayasal iktidar şeması içindeki yeriydi.

1961 Anayasası döneminin çoğunluksuz parlamenter rejimine 1982 Anayasası ile iki düzeltici getirildi: sistemin rasyonelleştirilmesi – istikrar ve karar alma yeteneğinin güçlendirilmesi- hedeflendi; sistem düalistleştirilerek Devlet Başkanının yetkileri genişletildi. 82 Modelini, klasik parlamenter rejim ve prezidansiyel (başkanlık) rejim ya da 1958/62 Fransız yarı-prezidansiyel rejim tarifleriyle tanımlamak mümkün değil. Bu analiz şemalarının hiçbiri 1982 rejimini açıklayamıyor. 82 Modelini “Başkanlı parlamenter sistem” olarak isimlendirmek analiz şeması ihtiyacına getirilen bir ilk öneriydi.

Başkanlı parlamenter rejimler, yarı-prezidansiyel ve parlamenter rejim mekanizmalarını bir araya getiren “potpourri” (yamalı bohça) rejimler. İki iktidar sitli bir rejim bu; bir uçakta iki pilot, ameliyathanede iki cerrah anlayışının ifadesi olan ikame prensibi (redundancy) üzerine kurulu.

Başkanlı parlamenter rejimin çatışma modeli, parlamenter rejimin çatışma modeli. Bu durumda partizan iktidar – prezidansiyel iktidar çatışmasının çözümü, Fransa örneğinde görülen rejimin uygulamada parlamenterleşmesi “Grévy Anayasası” benzeri bir çözüm ya da Yunanistan ve Portekiz örneklerinde görülen Cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayan bir Anayasa değişikliği.

Yarı prezidansiyel rejimde, Fransa’da V.Cumhuriyet’te görüldüğü gibi, parlamenter ve prezidansiyel çoğunlukların aynılaşması durumunda, yasama- yürütme münasebetleri “parti-içi modele”göre şekilleniyor. Bu durumu kavramsallaştırmak için getirilen formül “Başkanın Partisi” formülüdür. Parlamenter ve prezidansiyel çoğunlukların farklılaşması durumunda ise yürütme-İktidar içinde entegrasyon ya da bütünleşme pratiğinden “coexistence”- birlikte yaşarlık formülüne geçiliyor. Prezidansiyel iktidar ve partizan iktidar arasında kesin ayrım ya da “Apartheid formülü” de De Gaulle döneminde Fransa’da bir süre uygulanmıştı. Yarı prezidansiyel rejimlerde parlamenter çoğunluksuzluk ise “Weimar Sendromu” olarak adlandırılabilecek belirtiler bütününü ortaya çıkarıyor.

Benzer bir analiz başkanlı parlamenter rejimler için de yapılabilir.

Kurumların Stratejik analizi

Başkanlı parlamenter rejimin sadece ikinci sandıkla sınırlı bir anayasa değişikliğini hazmetme gücü olduğunu söylemek mümkün değil. Bu bir “Sistem” değişikliğini getirir, dolayısıyla da anayasanın genel tuvaletini gerektirir; kurumların stratejik analizinin tekrar yapılmasına ihtiyaç doğurur.

Kurumların stratejik analizi, kurumsal otoriteler rekabetini ve birbirlerine karşı sahip oldukları silahları esas alır; kurumsal ya da seçimsel mekanizmaların sistemin diğer unsurlarınca desteklenen ya da engellenen potansiyel mantıkları olduğu prensibinden hareket eder. Bu çerçevede her kurumsal ya da seçimsel prosedürün, sistem içinde nispi önemini belirleyen belli bir zorlama yeteneği vardır. Kurumsal otoriteler rekabetini hazırlayan ve bu rekabetin kaderini tayin eden, son bir analizde, siyasi güçler mücadelesi ve siyasi güçlerin kurumlara eşit şartlarda ulaşamama gerçeğidir. Uygulamada kurumsal otoriteler hiyerarşisini kuran kurumların güç faktörleridir.

Zorlama açısından incelendiğinde 1982 Anayasası ile kurulan “III. Cumhuriyet’in” rekabet halindeki kurumsal otoriteleri Cumhurbaşkanı, Hükümet, Meclis ve Anayasa Mahkemesi. Bu şemaya Devlet iktidarı kullanan “Devlet cihazlarını” da eklemek gerek.

27 Nisan gecesi “e-muhtıra” ile Türk Silahlı Kuvvetleri laiklik konusuna ve bunun sonucu Cumhurbaşkanı seçimi tartışmalarına müdahil olduğunu açıkladı ve yine, 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerine gerekçe yapılan TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesindeki “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevi hatırlatıldı. Hükümetin tepkisi ise bu kez 12 Mart ve 28 Şubat’tan farklı; Hükümet sözcüsü hükümete bağlı olarak çalışan Genelkurmayın bu tutumunu yanlış bulduklarını, bunun Anayasa Mahkemesi kararlarını etkilemeye yönelik uyarı sayılabileceğini vurguladı.

27 Nisan gecesinin “e-muhtırası”, Cumhuriyetin demokratikleşmesinde ve “Cumhuriyet değerlerini” korumada zorlukları gösteriyor. “Devlet cihazının zorlama yeteneğinin” de bir göstergesi.

1982 Anayasası ile kurulan sistemde kurumların zorlama yeteneğine göre rekabet halindeki kurumsal otoriteler arasında, “Nisan Krizi”nin gösterdiği gibi, Anayasa Mahkemesi de var. “E-muhtıra”yı, Çankaya seçimine 367 toplantı yetersayısı şartını getiren Anayasa Mahkemesi kararı izledi: Başkan Tuğcu, Başkanvekili Kılıç, üyeler Fulya Kantarcıoğlu ve Sacit Adalı, CHP’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk tur oylamasının iptali başvurusunda Mahkemeyi yetkili görmezken, tamamını Sezer’in seçtiği yedi üye yetki yönünde görüş bildirdi; Tuğcu ile Kantarcıoğlu “yetkisiz” diyen dört kişilik gruptan koparak oylamanın iptali yönünde oy kullandı.

Mahkemenin yayınladığı “ 1966 yılından itibaren AYM’de açılan iptal ve itiraz davalarını gösteren çizelgeye” göre; Mahkemeye gelen “somut norm denetimi” başvurularında iptal kararları yüzde 10.1 iken, Cumhurbaşkanı ve Meclisten gelen “soyut norm denetimi” başvurularının yarısı iptalle sonuçlanmakta. Kısaca, Anayasa Mahkemesi sistemde bir fren ve karşı-ağırlık.

Başkanlı parlamenter rejimde Cumhurbaşkanının “Hakemlik İktidarı” ve genişleyen yetkileri

1982 Anayasası’nın 104. maddesi; Anayasanın uygulanması ve Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmekle görevli Cumhurbaşkanına, V.Cumhuriyet Fransız Anayasası’nın 5. maddesi, 1978 İspanyol Anayasası’nın 56. maddesi, 1975 Yunanistan Anayasası’nın 30. maddesi paralelinde bir “Hakemlik İktidarı” (pouvoir d’arbitrage) tanırken, göreve getirme, siyasi karar alma sürecine katılma konularında geniş yetkiler vermiş; Cumhurbaşkanı kriz yetkileri ile de donatılmıştı.

Kurumların stratejik analizi çerçevesinde seçimsel prosedürün sistem içinde önemini belirleyen zorlama yeteneğidüşünüldüğünde, Cumhurbaşkanın halk oyuyla seçilmesi yetkilerini takviye edici bir unsur olacaktır. Parlamenter ve prezidansiyel çoğunlukların aynılaşması durumunda “Başkanın Partisi” Başkanın zorlama yeteneğini arttıracak, sistemde iktidar yapısını değiştirecektir. Çoğunlukların farklılaşması isepotansiyel kriz üreticisidir. Parlamenter çoğunsuzluk da “Weimar Sendromu” belirtilerini ortaya çıkarabilir.

Partizan yapı ve “Çift Sandıklı Demokrasi”

Laiklik vurgulu ve iktidar karşıtlığı temalı Tandoğan ve Çağlayan mitingleri (örgüt değil, sokak siyaseti), partisiz kalanları, muhalefet boşluğunu gösteriyor. Anketlere göre CHP, muhalefetin laiklik vurgulu söylemine katılanları bile derleyemiyor. “Sokak Siyaseti”, siyasi güçlerin “kurumlara” eşit şartlarda ulaşamama gerçeğini gösteriyor.

Geçen seçimde sandığa giden yaklaşık 14.5 milyon oy % 10’luk baraj nedeniyle Mecliste temsil edilmemiş, 8 milyon 630 bin dolayında kayıtlı seçmenin de sandığa gitmemesi ciddi bir “Temsil Sorunu”na yol açmıştı. Mevcut anketlerin büyük bölümü iki partili bir parlamentoyu ve % 40 üstünde geçerli oyun parlamentoya yansımayacağını öngörmekte. Yüzde onluk baraj saklı tutuluyorken DYP ve Anavatan’nın Demokrat Parti çatısı altında birleşmesi, CHP-DSP işbirliği partizan yapıyı değiştirebilir ama yeni partizan yapı parlamentoda parti denklemini değiştirmezse “Çift Sandık Demokrasisi”ni temsil krizi çerçevesinde değerlendirmek gerekecek ve bugünkü veriler “Başkanın Partisi” ve tek iktidar “ sitli” bir rejimi düşündürüyor.

28 Şubat 1997’de RefahYol Hükümetine karşı yapılan “ post modern darbe”, Nisan 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçim süreci,etnik eksenli bölünme hattından sonra din eksenli sosyal bölünmehattını belirginleştirdi. “Sokak politikası”nın arkaplanında da bir yandan Batıya, çoğulculuğa, öte yandan özelleştirme/dışa açık ekonomiye bir tepki görülüyor. Din kökenli AKP’nin programında ise liberal ekonomi ve dışa açılma var ve partinin “merkez sağ” etiketi altında “İslamlaşma” sürecindeki yeri tartışılıyor.

Sandık sayısının artırılması bütün bu sorunları çözmeyeceği gibi daha da güçleştirecek.

Kaynak: Istanbul SBF Mezunlar Derneği BÜLTEN, 11 Mayıs 2007

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s