Akıl taklasını ilk Australopithecus Sediba mı attı?

Oktay Kaynak

Photograph by Brent Stirton, Art by John Gurche

UNESCO tarafından Cradle of Humankind (İnsanlığın Beşiği) olarak adlandırılan bölgede yer alan Malapa mağarası Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinden yaklaşık 40 km uzaklıktadır. 474 km²’lik bir alan olan bu bölgede 600 civarında mağara bulunmaktadır. Bu bölgede yer alan Malapa mağarasında 15 Ağustos 2008 tarihinde iki Australopithecus Sediba fosili bulunmuştur. (1, 2)

Bu Au. Sediba fosilleri Witwatersrand Üniversitesi (Güney Afrika) Yer Bilimleri Fakültesi ve İnsan Evrimi Enstitüsü araştırmacılarından Prof. Lee Berger ve ailesi tarafından bulunmuş, ekibi tarafından çıkarılmıştır. İlk bulunan parça bir köprücük kemiğidir ve Prof. Lee Berger’in 9 yaşındaki oğlu tarafından bulunmuştur. Bu fosillerden biri 11-13 yaşlarında bir erkek çocuğa, diğeri ise 30 yaşına yakın bir dişiye aittir. (2, 3, 4)

Bu fosillerin analizleri ve yorumları Prof. Lee Berger ve ekibi tarafından yazılan makalelerle Science dergisinin 09.09.2011 tarihli sayısında dünyaya duyurulmuştur. Bu makaleler;

1- Ayak ve ayak bileği (Bernhard Zipfel, Jeremy M. DeSilva, Robert S. Kidd, Kristian J. Carlson, Steven E. Churchill, Lee R. Berger)

2- Pelvis (Job M. Kibii, Steven E. Churchill, Peter Schmid, Kristian J. Carlson, Nichelle D. Reed, Darryl J. de Ruiter, Lee R. Berger)

3- Beyin (Kristian J. Carlson, Dietrich Stout, Tea Jashashvili, Darryl J. de Ruiter, Paul Tafforeau, Keely Carlson, Lee R. Berger)

4- Tarihlendirme (Robyn Pickering, Paul H. G. M. Dirks, Zubair Jinnah, Darryl J. de Ruiter, Steven E. Churchil, Andy I. R. Herries, Jon D. Woodhead, John C. Hellstrom, Lee R. Berger)

5- Eller (Tracy L. Kivell, Job M. Kibii, Steven E. Churchill, Peter Schmid, Lee R. Berger)

olmak üzere beş makaleden oluşmuştur.

Berger ve ona eşlik eden ekibi buldukları fosillerin yaşlarını belirleyebilmek için dört farklı yöntem kullanmışlardır. Bunun için öncelikle fosillerin bulunduğu aynı katmanda yer alan yirmi beşten fazla hayvan türüne ait 200 kadar kemik ve diş kalıntıları incelenmiştir. Au. Sediba fosilleriyle aynı katmanlar içinde bulunan hayvan kemikleri arasında yaban kedisi (Felix silvester), kahverengi çizgili sırtlan (Parahyaena brunnea), Afrika antilobu (Tragelaphus cf. Strepsiceros), zebra (Equus sp.) ve bir zamanlar yaşamış ama bugün soyu tükenmiş olan Afrika kılıç dişli kaplanına (Megantereon whitei) ait kemiklerde bulunmaktaydı. Au. Sediba’nın yaşı üzerinde yapılan tahminler öncelikle bu bölgedeki hayvan türleri arasında var olan çeşitliliğin değerlendirilmesi sonucu elde edilmiştir. Örneğin zebranın Afrika fosil kayıtlarında ilk belirişi aşağı yukarı 2,36 milyon yıl öncesine denk gelirken, nesli tükenen kılıç dişli Afrika kaplanının fosil kayıtlarındaki son belirişi ise 1,5 milyon yıl öncesine denk gelmektedir. Böylelikle Au. Sediba’nın 2,36 ile 1,5 milyon yıl öncesi arasında bir zaman diliminde yaşamış olabileceği tahmininden yola çıkılmıştır.

Au. Sediba fosillerinin yaşının belirlenmesi için kullanılan ikinci yöntem ise fosilin hemen altından toplanan ve uranyum içeren akma taş (flowstone) örneklerinin incelenmesiyle oldu. Mağara duvarlarında oluşan, tabakalı çökelden alınan akma taşı örnekleri yaş tayini için iki farklı üniversiteye gönderilerek orada uranyum-kurşun tarihlendirilmesi analizi yapıldı. Analizler sonucu tarihleme yaklaşık 2,024 milyon yıl ile 2,026 milyon yıl öncesine işaret etmekteydi.

Üçüncü yöntem olarak aynı malzemeler üzerinde yapılan paleomagnetizma analizleri sonucu Au. Sediba 1,95 ile 1,78 milyon yıl yaşları arasında tarihlendirildi.

Dördüncü yöntem ise, stratigrafik analiz yöntemidir.

Tüm bu tarihlendirme testlerinin ışığı altında, Au. Sediba fosillerinin yaşı 1,977 +, – 0,002 milyon yıl olarak belirlenmiştir.(5), (Pickering R. et al, 2011)

Prof. Lee Berger ve ekibi bu makalelerde Au. Sediba’nın

1- İnsanın evrim tarihi

2-Alet yapım ve kullanımı

ile ilgili anlayışlarımız hakkında yeni sorular getirebileceğini vurguluyorlar.

Bulunan fosillerle ilgili makaleleri sırasıyla değerlendirirsek;

Ayak ve ayak bileği:

Bulunan ayak fosili o derece karma bir yapıdadır ki, Prof. Lee Berger, ‘’eğer bu topuk kemiğini ayak kemiklerinin çok yakınında bulmasaydık (sanki bütün bir ayak gibi) her bir parçayı ayrı bir türe değil, ayrı bir cinse aittir diye tanımlayacaktık. O derece karma’’demiştir.(3) Ayak bileği neredeyse tam insansı, fakat topuk (calcaneus) tam bir primat, kaval kemiği (tibia) tam bir insan, incik kemiği (fibula) tamamen primatımsıdır. ‘’Eğer kemikleri bir arada bulmasaydık başka türlere aittir diyecektik’’ cümlesini, Bernhard Zipfel de söylemiştir. (6), (9) Yazarlar Au. Sediba’nın bipedal olduğu konusunda hemfikirler. Fakat topuk tam bir primat topuğu olduğu için ( yani dört ayaklı bir canlının topuğu), iki ayakla yürürken vücut ağırlığının direk topuğa bineceği ve bu topuk yapısının bu ağırlığı taşıyamayacağı gerekçesiyle bu ayak yapısında modern insandakine yakın bir aşil tendonu (tendo calcaneus) bulunması gerektiği sonucuna varmışlardır. (5), (Zipfel B. et al. 2011)

Halbuki Au. Sediba’nın sığ sularda elleriyle su ürünleri avlayarak ve toplayarak yaşamını sürdürdüğü düşünülseydi, suyun kaldırma gücünden dolayı iki ayaklı yürüme sırasında adım atılırken tek ayak topuğuna gelen yükün hafifletildiği, ağırlığın belki bir tendondan daha iyi absorbe edildiği düşünülebilirdi. (Kaynak O. 2007), (Kaynak O. 2010) Ayrıca göl, nehir ve deniz gibi su tabanları genelde yumuşaktır ve tek ayağa gelen yükü gelişkin bir aşil tendonundan daha iyi absorbe edebilir. Yumuşak zeminler topuğa gelen yükü ayak tabanına yayar ve topuğa gelen ağırlığı hafifletir.

3-4 milyon yıldır iki ayaklı olan bu canlı hala bir primat topuğu taşıyorsa bu canlı terresterial değildir. Aslında bu canlı semi-aquatic, semi-arboreal’dir. (Kaynak O. 2010) Yani geceleri üstünde hiçbir yiyecek bulunmayan ağaçlara tırmanarak güvenli uyuyor, gündüzleriyse sığ sularda su ürünleri toplayarak ve avlayarak yaşamını sürdürüyordu.

Pelvis:

Au. Sediba’nın pelvisi bugüne kadar bulunan Australopithecus pelvisleri içinde modern insan pelvisine en yakın olan pelvisdir. Prof. Lee Berger ekibinden bipedalizm (iki ayaklılık) uzmanı Peter Schmid pelvisin iki ayaklı pelvisi olduğunu ve hemen hemen de tam bir dik gövde taşıdığını söylemiştir. (7) Bu hemen hemen tam dik gövde tanımı çok önemlidir. Steven E. Churcill ‘’biz bugüne kadar pelvisin bu şekli almasının nedeni olarak büyük kafalı yavru doğurma zorunluluğu ve ihtiyacıdır (obstetric hipotezi) diye biliyorduk. Fakat Au. Sediba’nın kafatası hacminin 420 cc. olması bizim bu obstetric hipotezini gözden geçirmemiz ve sorgulamamız gereğini doğurmuştur.’’ demiştir. (8), (Kibii J. M. et al. 2011)

Aslında pelvisin modern insan pelvisine doğru değişmesinin sebebi büyük kafalı yavrular doğurmak değil, iki ayaklılıktır. Gövdeyi iki ayak üstünde düşey olarak taşıtan ana parça pelvistir. Şempanze pelvisine benzer bir pelvis düşey bir gövdeyi iki ayak üstünde taşıtamaz. (Kaynak O. 2010), (Kaynak O. 2011) Prof. Lee Berger ve ekibi Au. Sediba’nın hem arboreal hem de terrestrial olduğunu söylüyorlar. (7) Dayanakları ise ağaççı primatlar gibi uzun kollar, primat benzeri incik kemiği, oynaklık açısından primatlara yakın ayak ve el bileği gibi özelliklerdir.

Eğer Au. Sediba tamamen terrestrial bir yaşama adapte olabilseydi, ağaççı özellikleri bitirmiş olması gerekirdi. Yeni yere indiği iddia edilebilir, o zaman pelvis ne zaman insansı hale geldi diye sorulmalıdır. Çünkü pelvisin leğen şeklini alabilmesi için canlının çok uzun süre iki ayak üzerinde yürümüş olması ve gövdenin büyük oranda dikleşmiş olması gerekir. Zaten bu değişim süreci 5-6 milyon yıl önce Rift vadisinde başlamış bir süreçtir. Pelvisin bu şekli, uzun süreli ikiayaklılığın kesin sonucudur.

Fosillerde genelde kaburga kafesi, yapısı gereği üstündeki sediment tarafından bastırıldığı için dağılmaktadır. Bu nedenle kaburga kafesi şekli konusunda fosiller net bir bilgi verememektedir. Aslında kaburga kafesi fosili de bulunabilse idi, bu pelvis insan pelvisine ne kadar yakınsa, insan kaburga kafesine o kadar yakın, silindirikleşme sürecini tamamlama aşamasında bir kaburga kafesi bulunacaktı. Çünkü gövde dikleşmesi kaburga kafesi daralmasını birlikte getirmektedir. Bunun da nedeni ağırlık aksını ayak tabanları içinde tutmaktır. Aksi halde canlının iki ayak üstünde, stabil yürümesi mümkün olmazdı. (Kaynak O. 2007), (Kaynak O. 2011)

Beyin

‘’ it is more advanced than the hand of a Homo habilis but it should not be sitting in Australopithecus sediba with it is 420 cu/cm brain and it is relatively primitive morphologies.’’
Lee Berger

Prof. Lee Berger elindeki Au. Sediba’nın el reprodüksiyonunu göstererek, ‘’ Bu homo habilisin elinden daha gelişmiş bir eldir. Ama bu el Au. Sediba’nın 420 cc’lik beyni ve nispeten ilkel yapılarıyla birlikte bulunmamalıdır.’’ demiştir. (3)

Aynı konuşmada ‘’ Beyin sığası küçük ama iç bölümü insan gibi ve geniş bir broca bölgesi var. Ki biz bu bölgeyi konuşmayla ilişkilendiririz. Fakat genel olarak kafatası şekli bir Australopithecus şeklidir.’’ demektedir. Prof. Lee Berger Au. Sediba’nın kafatasını göstererek ‘’şimdiye kadar önce beyin hacminin genişlediği, ondan sonra beyinde reorganizasyon olduğu bilinirken bulunan bu Au. Sediba fosiliyle beraber bu bilginin yanlış olma olasılığı ortaya çıktı. Bu kafatası reorganizasyonun önce, hacim artışının sonra olduğunu göstermektedir.’’ diyor. (3), (Carlson K. J. et al. 20011)

Dietrich Stout ‘’endocastta (kafatası iç bölgesi) bir yükseltiyi broca bölgesi diye alıp altındaki hücrenin ne yaptığını anlamak çok büyük bir iddiadır. Bu tartışma devam edecek.’’ demiştir. (9)

Şimdiye kadar modern insanın eline yakın gelişkin bir elin, gelişkin bir beynin ürünü olduğu; leğen biçimini almış bir pelvisin büyük kafalı yavrular doğurma ihtiyacından oluştuğu düşünülüyorken, Au. Sediba’da beklenilen kafatası hacmi bulunamadı. Küçük kafatasının bir nedeni olmalıydı. Pelvis için Au. Sediba obstetric hipotezini çürütmüştür diyerek pelvis- beyin ilişkisi açısından sorun aşılmıştır.

Peki, gelişkin bir el açısından bakarsak küçük beyin sorunu el- beyin ilişkisi açısından neden çözülememiştir? Çözülemez çünkü elin manipülatif ve mahir hale gelmesi, belki alet üretmesi, alet kullanması en azından eş zamanlı olarak sofistike bir beyinle çalışmasıyla mümkündür diye düşünülmektedir. Beyin sofistike olmazsa bu eli geliştiremez. El beynin manipülatif ve sofistike komutlarına yanıt vermek üzere bu şekli almıştır diye bilinmektedir. Bu nedenle beynin küçüklüğü ekip tarafından kabul edilmemekte, küçük ama reorgnize bir beyin olmalıdır diye düşünülmektedir. Reorganizeden kasıt, ortalama gelişkin bir beyin belki 650-750 cc.’lik bir beyin kastedildiği düşünülebilir. Ya da eli manipüle ederek, uzun yıllar objeler veya alet kullandırarak bu şekle dönüştürebilmiş gelişkin bir beyin kastedilmektedir.

Au. Sediba’nın burun çıkıntısının yavaş yavaş belirmeye başlamış olması, yüzün ve çenenin kafatası altına doğru girmeye başlamış olmasının önemli bir belirtisidir. Kaş kemerleri yavaş yavaş düzleşmeye başlamıştır. Dişlerde, özellikle ön dişler hominidlere çok benzemektedir. Azı dişleri küçülmeye başlamıştır.

Steven E. Churcill Au. Sediba’nın replikasının başında beyni ve kafatasını anlatırken, bu dişlerdeki değişimin olası bir beslenme rejimi değişikliğinden olduğunu, belki et yenildiğini hatta yiyeceklerin çiğnenmesini kolaylaştırmak için bir işlemden geçirilmiş olabileceğini söylemiştir. Aynı konuşmasında beyni anlatırken, ‘’çok gelişkin European Synchrotron Radiation Facility (ESRF) merkezi gibi önemli bir merkezde çok yüksek çözünürlüklerde tarattırılıp endokastı çıkarılmıştır’’ demiştir. Bu endokasta bakarak beyinde bir broca bölgesi olduğunu, ayrıca Au. Sediba’nın beyninde asimetri olduğunu ve bu asimetrinin de sadece homo cinsine ait beyinlerde bulunduğunu söylemiştir. (8)

Bu söylemlerin amacı şimdiye kadar bilinen gelişkin bir elin, gelişkin bir beyinle birlikte olması gerektiği bilgisidir. Beyin küçüklüğü, beyinde bir fonksiyon ya da cognitive (bilişsel) gelişkinlik aranmasına neden olmuştur.

Tarihlendirme:

Tarihlendirmede ve fosil analizlerinde teknolojinin en gelişkin olanaklarından yararlanılmıştır. Özellikle tarihlendirme üzerinde çok hassas durulmuştur. Paul H. G. M. Dirks ‘’fosillerin hemen 10 cm altından aldığımız sediment kütlesini tam ortasından ikiye bölüp birbirlerinden habersiz olarak yarısını Melbourne, diğer yarısını da Bern’de iki farklı üniversiteye gönderdik ‘’demiştir. (7) Var olan bütün tarihlendirme yöntemleri kullanılmıştır. İlk defa 1,977 gibi çok titiz ve detaylı bir tarihlendirme yapılmıştır. (Pickering R. et al. 2011)

Tarihlendirmenin üstünde bu derece titiz ve hassas davranılmasının nedeni hemen 1.9 milyon yıla tarihlendirilen Homo Habilis’in kafatası hacminin 680-750 cc olmasıdır diye düşünülmelidir. Çünkü arada 77 bin yıl gibi kısa bir zaman vardır. Bu kısa zaman içinde kafatası hacminin 420 cc’den 680-750 cc’ye çıkmış olmasının nedeni bilinmemektedir. Bu 70-80 bin yıllık zaman çok küçük bir zaman dilimidir. Ama kafatası hacmindeki değişiklik çok büyüktür. 3-4 milyon yıl içinde 350 cc’den ancak 420 cc. ye ulaşan kafatası hacmi, 70-80 bin yıl içinde nasıl oldu da 420 cc’den 680-750 cc’ye ulaşmıştır diye sorulmalıdır.

Steven E. Churcill (Duke University), Au. Sediba, Homo Habilis, Homo Erectus ve Homo Rudolfensis’in peş peşe birkaç yüz bin yıl içinde yaşadıklarını söylemiştir. ‘’Bu kadar değişikliğin bu kadar kısa sürede olmasının nedeni acaba çok önemli çevresel değişiklikler midir?’’ diye sormaktadır.(8) Çünkü Neandertal ile aramızda bundan çok az bir zaman dilimi olmasına rağmen bu kadar değişiklik olmaması yanıtlanması gereken bir sorudur.

Darryl J. de Ruiter, ‘’biz yaklaşık iki milyon yıl önce bir şeyler olduğundan şüpheleniyoruz. Çünkü bu canlının yaşam biçimi birdenbire denebilecek kadar kısa zaman içinde primat yaşam biçiminden insansı yaşam biçimine doğru dönmüştür. Aslında bu canlı grup halinde yaşıyordu, uzun kollarını kullanarak yemek yemek ve uyumak için ağaca da çıkıyordu. İki ayaküstünde yürüyordu’’ demiştir. (10)

Tam burada, bu canlı köken itibariyle bir ağaç canlısı, eğer ağaçta yiyecek bir şeyler olsaydı, bu canlının ağaçtan inmemesi gerekirdi, neden indi diye sorulmalıdır. Günümüzün ağaççı primatları hiç de yere inip iki ayaklı olma ihtiyacı duymuyorlar.

Eller:

Eller çok önemli şekilde modern insan eli gibidir. Hatta baş parmak biraz uzundur ve tutulan bir şeyi çok sıkı ve güvenli bir şekilde kavrayabilecek biçimdedir. Ama uzun bir primat kolunun ucundadır. Bilek, ağaçta yer değiştirmeyi sağlayabilecek kadar oynaktır. Prof. Lee Berger elindeki Au. Sediba’nın el reprodüksiyonunu göstererek, ‘’ Bu homo Habilis’in elinden daha gelişmiş bir eldir. Ama bu el Au. Sediba’nın 420 cc’lik beyni ve nispeten ilkel yapılarıyla birlikte bulunmamalıdır.’’ demiştir. (3) (Kivell T.L. et al. 2011)

Çünkü bugüne dek bilinen şudur; El ve beyin birlikte birbirini karşılıklı etkileyerek gelişmişlerdir. İnsanın akıllı canlı olmasının ana nedeni ayağa kalkması ve ellerin boş kalmasıdır. El boş kaldığı için kullanılarak hem kendisini hem beyni geliştirmiş diye bilinmektedir. Eldeki değişimin bugüne kadar alet yapım ve kullanımı sonucu olduğuna ilişkin kesin inanış bu gelişmelerden sonra ciddi bir biçimde sorgulanmalıdır. Halbuki Darwin ‘’İnsanın Türeyişi’’ adlı eserinde ‘’alet yapmak ve kullanmak için önce el değil, akıl gereklidir’’ demiştir. (Darwin C. 2002)

Eli sakat insanlar ayaklarıyla bile bir sürü işi yapmaktadırlar. Çünkü ayaklarını ve ayak parmaklarını yönetebilecek yeterli beyin büyüklüğüne sahiptirler. Yeterli beyin büyüklüğü ayrıca tartışılmalıdır. Çünkü beyin büyürken bir critical point (eşik değer)‘i olduğu (belki 700cc, 800cc, belki 900cc ), bu eşik değere varıldığında ve aşıldığında canlının yaşam biçiminin tamamen değiştiği düşünülmelidir. Beyin büyüklüğünün üst sınırı da tartışılmalıdır. Örneğin; Cromwell ve Anatole France’ın beyin sığaları 2000 cc’dir. Ama örneğin 1200 cc’lik bir beyinle aralarında nitel bir fark yok gibidir. Canlının yaşamını değiştiren olay alt sınıra yani eşik değere ulaşılmasıdır.

Akıl Taklası

Au. Sediba’ya bugüne dek genel kabul görmüş bakış açılarıyla bakıldığında ya bakış açısının değiştirilmesi gerekiyor ya da birlikte bulunması gerektiği düşünülen organların yorumlanması değişiyor.

Akıl taklası bakış açısıyla Au. Sediba’yı analiz edersek:

1- Semi-arboreal, semi-aquatictir. Arboreal oluşunu uzun kolları ve el bileği söylemektedir. Aquatic oluşunu ayak topuğu söylemektedir. Ayak topuğu primata benzemektedir. Ama bipedaldir. Yaşamını su ürünleriyle sürdürmektedir. Uyku için çıktığı ağaçtan sabah inip, sığ sularda iki ayak üstünde yürüyerek, su ürünleri toplayarak ve avlayarak yaşamını sürdürmüştür. Bu nedenle o topuk kemiği terrestrial bir bipedal topuğu gibi insan topuğuna benzemeye başlamamıştır. Suyu terk ettikten sonra ayak topuğu insansı olmaya başlayacaktır. Ayrıca insan ayağının son şeklini 200.000 yıl önce aldığı öne sürülmektedir. (Meldrum D. J. 2004)

Primatımsı topuğu açıklamak için modern insanınki gibi aşil tendonu vardır denilmektedir. (5), (Zipfel B. et al 2011) Modern insanınki gibi gelişkin bir tendon varsa ve bu tendon bir primat topuğuyla bipedalliğin sürdürülmesini sağlayabiliyorsa, neden daha sonraki Homo cinslerinde topuk evrimleşerek modern insan topuğuna doğru değişmeye başlamış ve değişmiştir? Çünkü modern insanın hem aşil tendonu vardır, hem de topuğu primat topuğundan çok farklıdır. 5-6 milyon yıl önce başlayan ayağa kalkma gerçeği pelvisi bu derece değiştirmiş de, topuk kemiğini neden değiştirmemiştir? Çünkü sanıldığı gibi terrestrial olsa topuğun da 3-4 milyon yıl içinde modern insan topuğu gibi olması gerekirdi. Pelvis bu süre içersinde insan pelvisine ne kadar benzediyse, o topuk kemiğinin de o kadar modern insan topuğuna benzemesi gerekirdi. Çünkü Au. Sediba’dan günümüze doğru bulunan homo fosillerinin topuk kemikleri insanımsıdır. Topuk kemiğinin modern insanınki gibi olmasının ana nedeni karada iki ayak üstünde yürümektir.

2- Pelvisin leğen biçimine dönüşmesinin ve ona paralel olarak da kaburga kafesinin silindirikleşmesi ve daralmasının nedeni iki ayaklılık ve dik gövdeliliktir. Bugüne dek bilinen obstedric hipotezine göre büyük kafataslı (beyinli) yavrular doğurabilmesi için pelvisin bu şekli aldığı söylenmekteydi. (7), (8) Au. Sediba’nın kafatası küçük çıkınca son derece somut ve reel bir durum olduğundan dolayı bu hipotezden vazgeçilmiştir. Çünkü pelvisi leğen biçimindedir, insan pelvisine çok yakındır, buna rağmen kafatası hacmi 420 cc’dir. Burada söylenecek hiçbir şey yoktur, hipotez terk edilmelidir.

3- İnsanda beyin büyümesinin sebebi tam da Au. Sediba’nın dönemine rastlayan bir zamanlarda, gövdenin yeterli dikliğe ulaştığı bir anda rahimdeki embriyonun pozisyonunun bozulmasıdır. Bu andan sonra embriyo kendini düşey gövdeliliğe uyarlamaya başlamıştır. Yukarıda sorulan ne oldu birdenbire? Çevresel olağanüstü değişiklikler mi oldu? Sorularının yanıtı işte bu akıl taklasıdır. Akıl taklası kafatası büyümesini yüz ve çenedeki değişiklikleri tetiklemiş ve başlatmıştır. (Kaynak O. 1983), (Kaynak O. 1998), (Kaynak O. 2007), (Kaynak O . 2008), (Kaynak O. 2010), (Kaynak O. 2011) Gövde dikleşmesinin belirli bir aşamasında, rahimdeki yavrunun pozisyonu bozulmuş, bütün memelilerdeki gibi kafası doğum kanalına dönük olması gerekirken Australopithecus embriyosu 180o’lik bir takla atarak kafasını diyaframa doğru çevirmiş, gövdesi rahmin doğum kanalına yakın kalmıştır. Ben bu taklaya Akıl Taklası (Salto Intelligente) diyorum.

Bu akıl taklasından sonra her Australopithecus anası kafatası hacmi kendi kafatası hacminden büyük yavrular doğurmaya başlamıştır. Bu nedenledir ki Australopithecus fosillerinden gövde dikleşmesi, kaburga silindirikleşmesi ve daralması anlaşılamadığı için sadece kafatası büyümesi gözlemlenmektedir.(Kaynak,2007), (Kaynak,2008) Bu kafatası farklı Australopithecus’ların ayrı tür olduğu savunulmaktadır. Halbuki bunlar ayrı türler değil, gövde dikleşmesi ve kaburga daralmasının ürünü olan Australopithecus’lardır.

4- Tarihlendirmedeki titizliğin nedeni 70-80 bin yıl arayla Au. Sediba’nın 420 cc kafatasına, Homo Habilis’in ise 680-750 cc kafatası hacmine sahip olmalarıdır. Bu olağanüstü ve hızlı değişimin de nedeni akıl taklasıdır.

5- Çevresel koşulların zorlaması sonucu yaşam biçimleri değişen ve elleriyle sığ sularda, iki ayaküstünde yürüyerek su ürünleri avlayan ve toplayan bir canlının ellerinin bu şekli alması şaşırtıcı değildir. Bu canlı ağaçta yaşarken meyveyi koparıp ağzına atıyor. Bu çok sofistike bir el manipülasyonu gerektirmemektedir. Ama su ürünleriyle beslenmek zorunda kalınca, kabukluları bulundukları yerden toplamak, taşımak, kabuğunu açıp içini yemek sofistike bir el manipülasyonu gerektirmektedir. Kaldı ki su ürünlerinin en önemlisi olan balığın yakalanması ve taşınması el başparmağının kavrayıcı özelliğinin gelişmesini gerektirmektedir.(modern insandaki gibi) Bu elle balık tutma olgusu günümüzde ayıların ağzıyla, kartalın sığ sularda pençesiyle ve Sumatra’da uzun kuyruklu makakların elleriyle balık tuttukları bilindiğinden hiç de şaşırtıcı gelmemelidir. (Steward et al. 2008)

Hayvanlar beden parçalarını ve bedenlerini insandan daha büyük beceriyle ve fonksiyonel olarak kullanmaktadırlar. Belki de Au. Sediba sığ sularda bitki köklerinin dibinde balık yuvalarını keşfedip elleriyle balık avlıyordu. Dişlerin bu kadar küçük ve insansı olması, bu deniz ürünleri ve balık eti yenmesinin sonucudur diye düşünülmelidir.

Stony Brook Üniversitesinin düzenlediği bir sempozyumda Prof. Mark Maslin’in konuşmasının başlığı ‘’Human Evolition in the Garden of Eden? Giant Lakes, Orbital Forcing and the Evolution of Genus Homo’’ (İnsan Evrimi Cennette mi Olmuştur? Büyük Göller, Yörünge Etkisi ve İnsan Cinsinin Evrimi)’dir. Sunum boyunca Rift vadisinin devasa göllerle kaplı olduğunu, şu anda gene çok sayıda göl olduğunu, göl bulunmayan yerlerin de eskiden var olan devasa göllerin göl dibi çökeltileri olduğunu söylemektedir. Çeşitli grafik ve çizelgelerle insanın evrimiyle gölleri ilişkilendirmektedir. Bu 5-6 milyon yıl içinde göllerin küçülüp genişlediğini göstermekte, göllerin en geniş ve yaygın olduğu dönem olan günümüzden 2 milyon yıl öncesini Homo cinsinin başladığı tarih olarak almaktadır. Göller en geniş ve yaygınken Homo cinsinin görülmeye başladığını söylemiştir. (11)

Başparmak dışındaki el parmaklarının kısalmasında ana faktör artık ağaççıl yaşamın belirleyici yaşam biçimi olmamasıdır. Yani bu canlı ağaca sadece güvenli gece geçirmek için çıkmaktadır. Bunu ayak şekli ve pelvis şeklinden zaten anlamaktayız. Yani gününün çoğu yerde, sığ sularda, iki ayak üstünde yürüyerek geçmektedir. Kısaca sudan beslenebilmek için başparmak kavrama yeteneğine sahip olmalı ve diğer parmaklar da rahat kavramak için kısalmalıdır. Yani bu eller bir balıkçı elidir.

Au. Sediba’da elle birlikte olması gereken beyin aslında pelvisle birlikte olması beklenilen büyük beynin aynısıdır. Fakat bulunan Au. Sediba fosilinde bu büyük kafatası ve beyin yoktur. Bu da somut bir durumdur. O zaman gelişkin bir elle birlikte bulunması gereken beynin, beklenen gelişkin becerileri bu küçük beyne yüklenmeye çalışılmıştır.

Au. Sediba fosillerinin geçmişte su dolu bir yer altı mağarasında bulunması bu mağaraların göl dibi mağaraları olduğunu düşündürmelidir. Etiyopya’nın Afar bölgesinde bulunan 13 bireyden oluşan Au. Afarensis ailesinin suda boğulmuş olabilecekleri düşüncesine de bu olgu katkı vermektedir. (11)

Bugüne dek bilinenlerden hareketle, ele uygun, sofistike, manipüle ettirici gelişkin bir beyin arayışı vardır. Ve o beyni yeni bir kavramla ‘’küçüktür ama reorganizedir’’ diye tanımlayarak gelişkin ele gelişkin beyin görüşü ileri sürülmektedir. Tam burada, küçük ama reorganize, yani bizim bildiğimiz modern insanınki gibi olmasa da ona yakın sofistike özellik ve işlevleri olan bir beyinse ve gelişkin bir eli hem üretmiş hem de yönlendiriyorsa ve yeterliyse, neden daha sonra kafatası hacmi artmıştır diye sorulmalıdır. Pelvise uygun büyük kafatasının olmayışı çok somut ve elle tutulur olduğu için kabullenilerek obstetric hipotezinden vazgeçilmiştir. Aynı davranışın aşil tendonu konusunda da gösterilmesi reel durumun olduğu gibi kabul edilmesi ve o durumun analitik açıklanması gerekmektedir. Aynı şey el-beyin ilişkisi için de geçerlidir. Onun da analitik sebep sonuç ilişkileriyle açıklanması gerekmektedir.

Au. Sediba insan evriminin Rosetta taşıdır. İnsanlık tarihi ve bilim için bir şanstır; doğru okunmalıdır.

Kaynakça:

  1. Bernhard Zipfel, Jeremy M. DeSilva, Robert S. Kidd, Kristian J. Carlson, Steven E. Churchill, Lee R. Berger. The Foot and Ankle of Australopithecus sediba. Science 9 September 2011: 1417-1420. DOI:10.1126/science.1202703
  2. Darwin C. 2002 İnsanın Türeyişi Ankara: Onur Yayınları
  3. Job M. Kibii, Steven E. Churchill, Peter Schmid, Kristian J. Carlson, Nichelle D. Reed, Darryl J. de Ruiter, Lee R. Berger. A Partial Pelvis of Australopithecus sediba. Science 9 September 2011: 1407-1411. DOI:10.1126/science.1202521
  4. Kaynak O. 1983 Bir Memeli Embriyonu Diğer Bir Tür Memelinin Rahmine Yerleştirilip Büyütülürse Nasıl Bir Sonuç Alınır? Evcil Dergisi 5: 26-28
  5. Kaynak O. 1998 Aktüel Dergisi 344: 50-53
  6. Kaynak O. 2007 İnsan Nasıl İnsan Oldu? Yeni Bir Öneri. Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi 1058: 12-14
  7. Kaynak O. 2008 Bu Günkü Halimize Nasıl Dönüştük? Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi 1129: 2
  8. Kaynak O. 2010 IV. Ulusal Biyolojik Antropoloji Sempozyumu Bildiri Özetleri Kitapçığı :2
  9. Kaynak O. 2011 XI. International Syymposium on ‘’Disorder Systems: Theory and Its Applications’’ : 15
  10. Kristian J. Carlson, Dietrich Stout, Tea Jashashvili, Darryl J. de Ruiter, Paul Tafforeau, Keely Carlson, Lee R. Berger. The Endocast of MH1, Australopithecus sediba. Science 9 September 2011: 1402-1407. DOI:10.1126/science.1203922
  11. Meldrum D. Jeffrey . Journal of Scientific Exploration, Vol. 18, No. 1, pp. 65–79, 2004
  12. Robyn Pickering, Paul H. G. M. Dirks, Zubair Jinnah, Darryl J. de Ruiter, Steven E. Churchil, Andy I. R. Herries, Jon D. Woodhead, John C. Hellstrom, Lee R. Berger. Australopithecus sediba at 1.977 Ma and Implications for the Origins of the Genus Homo. Science 9 September 2011: 1421-1423. DOI:10.1126/science.1203697
  13. Stewart A. M. E, Gordon C. H, Wich S. A, Meijaard E. 2008 İnternational Journal Of Primatology 29:543-548
  14. Tracy L. Kivell, Job M. Kibii, Steven E. Churchill, Peter Schmid, Lee R. Berger. Australopithecus sediba Hand Demonstrates Mosaic Evolution of Locomotor and Manipulative Abilities. Science 9 September 2011: 1411-1417 DOI:10.1126/science.1202625

Web Bağlantıları

  1. Ian Sample, Australopithecus sediba may be an ancestor of modern humans
  2. Ker Than, Human Ancestor May Put Twist in Origin Story, New Studies Say
  3. Sediba – Lee Berger
  4. Josh Fischman, Malapa Fossils
  5. John Timmer, New papers claim A. sediba as human ancestor
  6. CBS News, Fossils revise human evolution theories
  7. Australopithecus sediba (media reveal) – Part 8: Media Q & A Section 2
  8. Australopithecus Sediba
  9. ScienceDaily, Australopithecus Sediba Paved the Way for Homo Species, New Studies Suggest
  10. Darryl de Ruiter, Fossils may be earliest link to modern humans  (29 september 2011)
  11. 3rd Annual Human Evolution Symposium (Part 3)

Meraklısına

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s