Beş Günlük Esaret

Burcu Ballıktaş

Tüm bu yazacaklarım “adalet” koridorlarında hak arayışını sürdüren ya da o koridorlardan geçirilerek dört duvardan başka yaşam alanı tanınmayanların hikâyesidir, bizim hikâyemizdir…

Bu yazı Ahmet Kaya’nın 1986 tarihli “Büyüdün Bebeğim” şarkısı eşliğinde yazıldı.

Başıma gelenler her gün operasyonlarla onlarca insanın daha duvarların ardına gönderildiği bir ülkede pek tuhaf değil ve belki fazla tanıdık, sıradan kalabilir. Devlet ve uygulamaları karşısında şaşırma yeteneğini çoktan yitirmiş biri olarak, sadece yazmak borcum olduğu için yazıyorum…

13 Aralık günü, yedi yıl önce tahliye edilmiş olduğumdan, kendimi “eski” bir hükümlü “sanarak” Beşiktaş adliyesine gittim.

(Aslında “her sıradan vatandaş gibi” diyecektim, tereddüt ettim. Halbuki artık her sıradan vatandaşın yolu düşüyor adliyeye, haksız mıyım?)

Bu ilk gidişim de değildi üstelik ama bu kez beni bir sürpriz bekliyordu. İstediğim belgeyi veremeyeceğini söyleyen infaz-ilamat bürosu memuru beş günlük eksiğim olduğunu, beni tutuklamak ve cezaevine götürmek zorunda olduklarını açıkladı.

İstediğim, yedi yıl önce² tahliye edildiğim cezanın infazını tamamladığıma dair bir belgeydi. Yani toplamda dört yıl sekiz ay olan cezanın infazını tamamladığımı sanıyordum ama iş bunu belgelemeye gelince önüme çıkarılan hesap şu şekilde oldu: “Hanımefendi, siz 1705 gün yatmışsınız. Beş gün daha yatacaksınız. İnanın çok hesapladık ama işte 1710-1705=5!”

Ne yalan söyleyeyim devletin matematiği hep ürkütmüştür beni…

Her şey bir yana sanki beni tahliye eden bu devletin savcıları değilmiş gibi fatura yine bana çıkarılmıştı. Neticede on beş-yirmi dakika geçmemişti ki ön kapısından ziyaretçi kartıyla alındığım binanın arkasındaki karakoldan çıkarılıp polis aracıyla götürülüyordum işte!

Daha birkaç hafta önce operasyonlarla sarsılan gündemi değerlendirirken, “Bizi de alsınlar madem” demiştik arkadaşlarla. Dileğimin bu denli kabul göreceğini tahmin etmezdim elbette.

“Nerelerdeydin diye sorarsan / ‘hep eskisi gibi’, diyeceğim…”³

Kendini yazmak zor, bazen bir kuşak için bu daha zor gibime geliyor nedense… Kişisel deneyimimden güncel politik analizler yapamam örneğin, büyük anlamlar yükleyemem. Büyük bir bütünün parçasıdır yaşananlar; ondan ayrı, özgün bir anlamı yoktur. Böyle yaşadık, öğrendik. Yine de hissettiklerimi, bu kısa sürede alıp verdiklerimizi yazmalıyım diye düşündüm.

Hayatınızda kimi tesadüfler ya da geri dönüşlerde eksik kalan bir şeylerin tamamlanacağını, yeni bir şeyle yüzleşeceğinizi hissettiniz mi hiç? “Züğürt tesellisi”, “koşullara uyum yeteneği” demeyin. Bakırköy Cezaevi’ne götürülürken bunları düşündüm.

Yedi yıl önce geride bıraktığım arkadaşlarımdan Dilek’i, Newroz’u, Fatma’yı görecektim.

Bu yedi yıl dışarıda bizler için ayakta kalma mücadelesiyle geçmişti. Cezaevini tanıyordum, koşulları biliyordum; onlar için nasıl geçmişti, nasıl bulacaktık birbirimizi? İşte hep yine birleşiyordu yollarımız.

Her şey olması gerektiği gibiydi, olduğu gibiydi. 23 kişilik B2 koğuşu beni arkadaş sıcaklığı ile karşıladı. Beş gün sonra tahliye edileceğimi duyunca takılmadan duramadılar, benim yerime her gün şafak saydıklarında, çoğu daha iddianamesi bile hazır olmayan arkadaşlarım karşısında utanıyordum. “Sen de daha önceden yatmışsın heval, n’olcak” diyerek “borcunu ödedin, için rahat olsun” diyorlardı, tercümesi buydu.

Ama benim utancım; neden tutuklandığını bile bilmeyen KCK tutuklusu genç kadınları, “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına eylem yapmak” gibi icat edilen suçlardan yargılanan kadınları ve cezaevinde 18. yılını doldurmaya hazırlanan Dilek’i, nabzı ve tansiyonu durmadan fırlayan kalp hastası Fatma’yı (Tokmak) hala oradan çıkartamadığımız içindi.

“Genel af” demeliyiz

Voltalar, sohbetler, voleybol müsabakaları, görüş telaşı, mektup yolu gözlemeler… Tüm cezaevi rutinlerini bu beş güne sığdırdık sanırım. Hatta çektirdiğimiz fotoğraflarla bu yeniden buluşmayı belgeledik de! Bir dakikayı bile boş geçirmek istemediğimden her arkadaşı tanımaya, paylaşmaya çalıştım.

Dışarıda çeşitli davalar özgülünde oluşturulan duyarlılık ağları ve sahiplenmelerdeki eksikliğimizi bir kez daha gördüm. Öne çıkmış davalardan tutuklananlara özgürlük isterken, KCK tutuklamaları karşısında yeterli duyarlılığın olmadığını eleştirirken bile bir gerçeği atlıyorduk biz; 90’lardan beri tutuklu olan insanlar var içeride ve hepsi için genel af dilemekten başka yol, çare yok! Ve biliyor musunuz?

En güzel yıllarını cezaevinde geçiren bu kadınların hiçbiri özellikle bunun altını çizmeye çalışmadı. Onlar yıllarını ve ömürlerini bedel olarak ödemeyi göze almışlardı çünkü.

Örneğin, Emine’nin ilk olarak 2001 yılında düşmüştü cezaevine yolu, kısa bir süre tutuklu kalmıştı o zaman. Tam on sene sonra cezası kesinleşip tekrar tutuklandığında evlenmiş ve bir oğlu olmuştu: Özgür. Emine’yi o gün gencecik bir kadınken de bugün anneyken de cezaevinde karşılayan Dilek ve Fatma’ydı… Geçirilen zamanı algılamaya yardımcı olmuştur umarım.

Çok dikkatimi çeken ve bir hayli içimi acıtan bir gerçeği daha paylaşmalıyım. Ağırlıklı olarak son yıllarda ve akıl almaz bağlantılarla KCK dalga operasyonlarıyla tutuklananlardan “Tahliye olursam bir saniye bile kalmam bu ülkede.” cümlesini çok işittim.

Ama ağır kalp hastası olan ve müebbet hapis cezasının onaylanmasıyla tekrar cezaevine konulan Fatma, dışarıda geçirdiği 2,5 yıl boyunca bir kere bile aklından böyle bir şeyi geçirmemişti. Bunu nereye koyalım, bilemedim. Asla yadırgamıyor, yargılamıyorum bunu.

Sonuçta bu ülkeyi derhal kaçılması gereken bir yer haline getirenler utansın!

“Aklın ermez mahpusluğa…”

Ahmet Kaya’nın “Büyüdün Bebeğim”i dinliyorum. Bu yazıyı bağlamak zor görünüyor. Neyi anlatmalıydım? Beş gün sonra tüm o güzel gözlü kadınları geride bırakıp kendimi yeniden dışarıda bulduğumda, aslında yedi yıldır bir şekilde hayata tutunma çabalarımızın bir yere varmayacağı duygusunu tüm ağırlığıyla yaşadığımı mı?

Sorunları çözmek konusundaki basiretsizliğini, beceriksizliğini tüm o kadınların ve erkeklerin canlarını, ömürlerini rehin alarak kapatmaya çalışan bu devletin acımasız şiddetini, kinini mi?

Dışarıda Deli Dalgalar’ın “Ya siz dışarı, ya biz içeri!” şiarının doğruluğunu bir kere daha gösterdi bana hayat.

Bu sorun çözülmedikçe bizlerin dışarıdaki “özgürlüğümüzün” bir anlamı yok. Sorunu çözemeyenler kin ve intikam duygularını insanların ömürlerinden çala çala büyüttükçe dışarıda bize de rahat yok.

Kendi hesabıma içerde bıraktığım eski arkadaşlarımdan “hiç değişmemişsin” sözünü duydum ya, mutlu oldum ben. Eksik bıraktıklarımızı bir gün tüm anlamlarıyla “özgürlük”te tamamlamayı diliyorum. Bir de herkesin cezaevi “konukluğunun” hep böyle beş günden ibaret olmasını… (BB/HK)

Notlar

  1. Başlık içerideki arkadaşlarımın önerisi… Sezen Aksu’nun “Dört Günlük Bir Şey” şarkısına gönderme gibi görünse de aslında bu yazı Ahmet Kaya’nın 1986 tarihli “Büyüdün Bebeğim” şarkısı eşliğinde yazıldı ve yine o şarkı eşliğinde okunması tavsiye olunur.
  2. 2004 yılında TCK’daki değişiklik sebebiyle binlerce kişi tahliye edilmişti. Bu “yedi yıl’ meselesi yazıda da çok geçtiği için not düşmek isterim.
  3. Pablo Neruda’nın “Unutmak Yok” adlı şiirinden.

Kaynak: İstanbul – BİA Haber Merkezi, 23 Aralık 2011, Cuma

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s