Üç Tarz-ı Siyaset

ÖNSÖZ

Ord. Prof. Enver Ziya Karal

Yusuf Akçura, Osmanlı İmparatorluğunun son yirmi yılında, Türkçülük savaşma katılanlar arasında yer almıştır. Cumhuriyet devrinde de bu yerini korumuştur. Yaşamı dalgalı ama başarılı geçmiştir. Siyasal çalışmaları, yazarlığı, özellikle siyaset ve tarih konuları üzerine düşünceleri ile kültür hayatımızda canlılığı sürecek olan bir etki yapmıştır. Bu etkiyi belirtmek için kaleme alınmış olan bu yazı, iki bölümü kapsamaktadır. Birinci bölümde Akçura’nın kısa bir biyografisi verilecektir. İkinci bölümü ise “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı yazısı ile bu yazı hakkında yapılan eleştirilere dair olacaktır.

Yusuf, 1876 yılının aralık ayının ikinci gününde, Volga suyu kıyısında Simbir kentinde dünyaya gelmiştir. Ailesi varlıklı idi. Babası Haşan Bey Akçura fabrikatör idi. Anası Bibi Banu Hatun, Kazan’ın tanınmış ailelerinden Hasanoğullarındandı. Amcalarından İbrahim Akçura, Türk dili ve edebiyatı konularında geniş bilgi sahibi idi. Türkçülük çalışmalarında, sonraları ün kazanacak olan, İsmail Gaspirinski eniştesi idi. Böyle bir aile ortamından gelmesi, Yusuf’u rahat bir çocukluk yaşamı için aday göstermekte idi. Oysa ki hiç de öyle olmadı. İki yaşını bitirmeden babası öldü. Anası çuha fabrikalarını iyi yönetemedi, işleri moral yıpratıcı düzeyde bozulunca Banu Hatun Yusuf ile İstanbul’a göçetmek zorunda kaldı. (1883).

Volga kıyılarından Boğaziçi sahillerine geldiği sıralarda Yusuf yedi yaşlarında bir çocuktu. Sarı saçlı idi. Yüzünün hatları ince, bakışları çoğu çocuklarınki gibi canlı ve tatlı idi. Gelişmekte olan karakteri, gelecek için ümit verici idi. Yusuf, normal denecek bir ilk ve orta öğrenim gördükten sonra Harp Okuluna girdi, çalışkanlığı ile dikkati çekti. 1897 de kurmay sınıfına geçmeyi başardı. Çoğu kurmay adaylarının Abdülhamit istibdadına karşı duyduğu nefreti o da duymakta idi. Özgürlük üzerine yazılmış, okunması yasak edilmiş yazıları gizlice okumakta idi. Bir kez tutuklandı ise de bağışlandı. İkinci kez tutuklandığında, harp divanına verilerek yargılandı, askerlik mesleğinden çıkarılarak Ferid (Tek) ile birlikte Trablusgarb’a sürgün edildi.

Yusuf Akçura, uzun süre sürgün hayatı yaşamadı, bir kolayını bularak arkadaşı Ferid (Tek) ile birlikte bir Maltız kayığı ile Avrupa yakasına kaçmayı başardı. Paris’e geldi. Askerlikten başka bir yüksek öğrenim seçmek gereğini anlıyordu. İstemediği ve düşünmediği halde siyaset yoluna atılmıştı. Serbest Siyasal Bilgiler Okuluna girdi. 1902 yılında, bu okulda, öğrenimini başarı ile bitirdi. Yusuf’u artık Paris’te tutan bir şey kalmamıştı. Türkiye’ye dönmesi yasaklanmış olduğu için Rusya’ya, amcasının yanına döndü. Bu dönüş Yusuf’un yaşamında bir dönüm noktası olabilirdi. Amcası çok zengindi, fabrikaları vardı, çocuğu olmadığı için Yusuf’u kendisine mirasçı yapmak istedi. Ona sermayeyi yöneltmek ve üretmek yollarını öğretmeye koyuldu. Yusuf, dimağında kaynaşan uluşçuluğa ilişkin sorunları geriye iterek, kendisini iş hayatına vermeye çalıştı. Defterler arasına gömülmeye, işçiler arasına karışmaya hatta, mal sürümü sağlamak için, panayırları dolaşmaya başladı. Ne var ki, servet kazanmak onun eyilimine uymuyordu. Kimilerinin çok kazanması için, başkalarının çok kaybetmesi gerektiğini anlamakla zihni bulanıyordu. Geceleri fabrikalarda çalıştırılan kız ve erkek çocukların durumu yüreğini dağlıyordu. Amca ile yeğen arasında servete karşı beliren bu değişik görüş, çözümü olanaksız bir anlaşmazlığa yol açtı ve ayrılık ile sonuçlandı.

Amcasını milyonları ile başbaşa bırakan Yusuf, yüreği rahat, düşüncesi bağımsız Kazan’a geliyor. Mahmudiye medresesinde tarih ve coğrafya öğretmenliğine başlıyor. Bir yandan da Kazan Muhbiri Gazetesi’ni çıkarıyor. Rusya dışında, Abdülhamit istibdadına karşı çalışan Genç Türkler ile ilişki kuruyor. Mısır’da yayımlanan Türk adlı gazeteye “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı yazısını, buradan gönderecektir.

1908 yılında İkinci Meşrutiyetin duyurulması üzerine Yusuf, İstanbul’a geliyor. Hayatında yeni bir çalışma devresi başlıyor. Önceleri siyasal faaliyetleri nedeniyle kovulmuş olduğu Harp Okulu’na siyasal tarih öğretmeni atanıyor. Aynı yılda Türk illerini ve kavimlerini tanıtmak amacıyla, “Türk Derneği” adiyle bir cemiyet ve bir dergi kurucuları arasındadır.

1911 yılında, Yusuf’u, Darülfünun (Üniversite) da Siyasal Tarih Profesörü, ve Türk Yurdu Dergisi’nin ikinci, sonrada birinci müdürü görüyoruz.

1911’de Türklerin ulusal eğitimini ve ekonomik düzeyini yükseltmek için açılan Türk Ocağı kurucuları arasındadır.

Genel Savaş’ta görev ile Rusya’ya gönderiliyor. Türk Bağımsızlık Savaşı başlayınca Anadolu’ya geçiyor. T. B. M. Meclisine mebus seçiliyor; Dış İşleri Encümeninde çalışıyor. Yazarlık da yapıyor. Ankara Hukuk Okulunda öğretim üyeliğine atanıyor. 1932 de Atatürk’ün uygun görmesiyle Birinci Türk Tarihi Kongresine Başkanlık ediyor. İki yıl sonra, mebusluğu üzerinde kalmak üzere, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yakınçağ Tarihi Profesörlüğüne de atanıyor. Bu arada yine Atatürk’ün uygun görmesiyle Türk Tarih Kurumu Başkanlığı da yapmıştır.

Yusuf’un, yaşamı boyunca, yayınlamış olduğu makale ve yazıları üç bölüme ayrılabilir:

1 — Genel Türk tarihi, özellikle, Türkçülüğe ilişkin yapıtlar.
2 — Osmanlı tarihi konusundaki yapıtlar.
3 — Avrupa’nın yakınçağ tarihi’nin siyasal, sosyal ve ekonomik konulariyle ilgili yazılan.

Bu başlıklardan da anlaşılacağı üzere, Yusuf’un entellektüel yaşamının mihveri tarihtir. Tarih yazarlığını ve Tarih Öğretim Üyeliğini birlikte yürütmüştür. Devrinde tarihin neye yaradığı konusu Avrupa’da henüz çözülmüş değildi.

Kimi tarihçiler, tarihin bağımsızlığına bir sınır çizmiş olmamak için, tarihten edilecek istifadeler konusunda fikirlerini açıklamaktan çekinmişlerdir. Yusuf’a gelince o, tarih tarih içindir, başka bir deyimle tarih, matematik ilimlerinde olduğu gibi, soyut gerçekler aramak içindir ilkesini kabul etmiyor. Tarihten istifade edilmez kanısında olanlara karşı, düşüncesi şudur:

“Tarihi, hayatta kendisinden faydalanılmayan kimi soyut gerçekleri öğrenmek için tetkik etmiyoruz. Tarih, bağlı bulunduğumuz insan toplumunun belli zaman ve alanda çıkarını sağlıyacak bilgi, düşünce ve duygu verebileceği için önemlidir”. Yusuf’un Türkçülüğünün temelinde ve amacında tarihin anlamına ilişkin bu düşünce egemendir (1).

Yusuf’un Türkçülüğünün, üç ortamda geliştiği görülmektedir. İstanbul’da, Rusya’da ve Fransa’da. İstanbul’daki ortam üzerine, sonraları kendi kaleminden çıkan ve Türk Yılı’nda yayınlanan biyografisinde, şu sözleri dikkati çekicidir: “Akçura oğlu Yusuf’un biraz şuurlu Türkçülüğü Harp Okulu sıralarında başlar. O zamanlar, Yunan savaşı öncesinde, Necip Asım Beylerin, Veled Çelebi Efendilerin, Tahir Beylerin Türkçülüğe ilişkin yazılan yayınlanmakta idi. İsmail Gaspirinski’nin Tercüman’ı da bir aralık İstanbul’a gelip dağıtılıyordu. Akçura oğlu’nun bu yazılardan etkilenmiş olduğu kesindir”.

Yusuf’un Rusya ortamından almış olduğu etkinin duygusal ve fikirsel yönleri olduğu anlaşılmaktadır. Harp Okulu öğrenciliği sıralarında, tatil aylarını geçirmek üzere, Rusya’ya gittiğini söyler. Orada Orta Asya Türklüğü ile temasa gelir, Başkırdistan bozkırlarında dolaşır, çadır hayatı yaşar; kımız içer. Sözün kısası, kuzey Türklüğünün sosyal yaşamını, düşünce akımlarını inceler. Aynı zamanda, ünlü Türk bilginleri ile de görüşür. Yusuf’un bu temaslarından edindiği fikir şudur: Osmanlı Türk aydınları, Osmanlı İmparatorluğu dışındaki Türklerin (Kuzey Türkleri) genellikle, dil ve tarih konulariyle ilgilenmektedir. Yusuf, bunu yetersiz görmekte, çağdaş fikir akımlarının ve bu akımların önderlerinin de bilinmesini gerekli bulmaktadır. Böylece, Osmanlı Türklüğü ile Kuzey Türklüğü arasında bir duygu ve düşünce köprüsünün kurulmasını istemektedir. Bu nedenledir ki, henüz Harp Okulunu bitirmeden, Şehabettin Elmercanî’nin hayat hikâyesini yazıyor ve 1897 de İstanbul’da Malûmat Dergisi’nde yayımlıyor. Mercanî, Kazan’da dinde reform ve ulusal uyanış akımının önderidir. Müslümanlıktan başka bir değer bulunduğunu bilmeyen Kazanlılara, sert bir dil ile, bir de ulus kavramının var olduğunu öğretmeye çalışmaktadır. Mercanî makalesi, Yusuf’un yayımlanan ilk yazısıdır.

Yusuf’un Türkçülük konusunda gelişip olgunlaşması, doğrultusunu bulması, Paris ortamında gerçekleşmiştir. Onun Paris’e geldiği sıralarda, XIX. yüzyılın ilk yarısında büyük devrimlerin meydana çıkarmış olduğu tezatlar, keskinleşmiş şiddetli bir çatışma devresine girmiştir. Fransa, daha doğrusu Paris bu konuların fikir harmanı haline gelmiştir. Yalnız Fransızlar değil, yabancılar bile düşüncelerini açıklayabiliyorlar. Kapitalizm, emperyalizm, sömürgeciliği yücelten akımlar yanında ‘sosyalizm, komünizm, hatta anarşizm gibi fikir akımları sürüp gitmektedir. Ulusçuluk bakımından da Avrupa yeni bir aşamaya girmiştir. Avrupa haritasında küçük devletler yer almaya devam etmekle beraber Gobineau’nun ortaya atmış olduğu ırklar varsayımına dayanan büyük ulusal devletler kurma fikri şişmanlıyordu. Almanlar Pancermanizm, Ruslar Panislavizm ile en büyüklük yarışına girmişlerdi. Bunların yanında bir Panlatinizm hatta bir de Panamerikanizm geliştirmek gibi, tüm uydurma bir düşünce emeklemekte idi.

Bu fikir furyası arasında Osmanlılık ne olacaktı? Bu terimin anlamı, çağdaş anlamda ne ırk, ne ulus ne de tam olarak ümmet değildi. Yusuf, Paris’e geldiğinin ilk aylarında bir şaşkınlık devresi geçirdi. Büyük bir kentte yolunu şaşırmış gibi idi. Ona izleyeceği doğrultuyu gösteren, kendisi gibi bir Türk milliyetçisi oldu; Doktor Şerafettin Mağmumî, özetle, şunları söylemişti: Osmanlılık fikri çürüktür, çeşitli toplulukların uzlaştırılması olanağı kalmamıştır. Türk ulusseverliği dışında, kurtarıcı hiçbir fikir yoktur. Yusuf’un dimağı bu düşünceye açıktı. Serbest Siyasal Bilgiler Okulunda dinlediği öğretim üyeleri de bu düşünceyi berraklaştıran, sistemleştiren ve dolayısıyle destekleyen kimselerdi. Yusuf, bu öğretim üyelerini: Ciddî yurtseverler, diye vasıflandırır, onları sahalarında uzman tanır, kendilerinden feyz almış olduğunu söyler:

Albert Sorel, Yakınçağ tarihinin dokusuna ulusçuluğun egemen olduğunu anlatmaktadır. Brentano, tarih olaylarının akışında ekonomik etkenlerin üstünlüğünü kabul etmektedir. Boutmy siyasal ve sosyal örgütlerin gelişmesi ile ulusların psikolojisi arasında sıkı bir bağıntının sürüp gittiği tezinin savunucusudur. Yusuf, Serbest Siyasal Bilgiler Okulunu, doğuya ancak kimi kırıntıları gelebilen, siyasal ve sosyal fikirlerin kaynaklarından biri sayar. İlme susamış gençlerin bu kaynaktan kana kana içebildiklerine inanır.

Yusuf’un yazarlığı İstanbul’da Harp Okulu öğrenciliği sırasında başlamıştı. Paris’te sözü geçen okulu bitirmeyi beklemeden bu yazarlığa devam etti. Ahmet Rıza’nın çıkarmakta olduğu Meşveret Gazetesi’ne tarih konuları üzerine makaleler yazdı. Fransız tarihçilerinden A. Malet ile Debidur’un Osmanlı tarihi üzerindeki çarpık düşüncelerini eleştirdi. Bütün bu yayımlarda, iki husus dikkati çekmektedir. Birincisi Yusuf’un “Osmanlı Milleti” deyimini kullanmaktan çekinmiş olmasıdır. İkincisi de Osmanlı Devletinin kalkınması için yönetim biçiminin değişmesini yeterli görmemesi, Osmanlı toplumu için geniş çapta bir devrime ihtiyaç göstermesidir.

Yusuf’un yazarlığı konusunda, okuldan diploma almak için 1903 yılında savunmuş olduğu: “Osmanlı Devleti Örgütleri Tarihi Üzerine Bir Deneme” adlı tezine de işaret edilmelidir. Tezin önemi şu noktalarda belirmektedir. Bir Türk yazarı, ilk kez, Fransızca olarak, bu konuda, olayları örgütlerle açıklamaya çalışmıştır; açıklamasında sıkı bir eleştiri yöntemi kullanmıştır; tezin sonunda pratik bir sonuca varmıştır. “Genç Türklerin uğrunda çalıştıkları Osmanlı milleti oluşturma hareketi, boş bir girişimdir. Tek çıkar yol ulusçuluktur”. Yusuf bir yıl sonra, Osmanlı Devleti için tutulacak siyasal mesleğin ne olduğunu göstermek için ünlü “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı yazıyı yayımlamıştır.

“Üç Tarz-ı Siyaset” tez karakteri taşıyan büyük bir makaledir. Rusya’da yazılmış, Mısır’da Abdülhamit istibdadına karşı savaşan Türk Gazetesi’nin 24-34 üncü sayılarında yayımlanmıştır. Bundan sonra, Mısır’da ve İstanbul’da olmak üzere iki kez basılmıştır. İstanbul baskısı 1327 (1912) tarihlidir, Yusuf’un makalesinden başka, Ali Kemal’in buna bir eleştiri yazısiyle, Yusuf’un arkadaşı Ferit (Tek)’in Ali Kemal’e cevap niteliğinde bir mektubunu kapsamaktadır.

“Üç Tarz-ı Siyaset”te Yusuf’un üzerinde durmuş olduğu ana konular sırasiyle şöyledir:

1 — Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek,
2 — İslâmcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak;
3 — Irka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmek.

Yusuf, bu üç fikir akımına, Osmanlılık, İslâmcılık ve Türkçülük adını verdiği gibi, bazen de üç meslek-i siyasî de demektedir. Bunlardan herbirinin nitelik, gelişme ve yararları üzerinde durur, ayrıca hangisinin izlenmekte olduğunu veya izlenebileceğini inceler. Yusuf, sözü edilen üç siyasal mesleği batı çıkışlı sayar, herbirine egemen olan ana fikirler şöyledir:

Osmanlılık: Yeni anlamda bir Osmanlı milleti oluşturmaktır. Bunun için cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin Osmanlı halkları, haklar ve ödevler bakımından eşit duruma getirilecektir. Böylece, ve ortak bir vatan kavramı etrafında Amerikan ulusu gibi, bir Osmanlı ulusu oluşturulacaktır. Osmanlı ulusunu yaşatmanın tek amacı, İmparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak, mevcut sınırlarını korumaktan ibaret olacaktı. Yusuf’a göre Osmanlılık fikir ve eylemi, Fransa’nın liberal milliyet anlayışına göre Mahmut II devrinde başlamıştır. Abdülmecid devrinde geliştirilmiş, Âlî ve Fuad Paşalar zamanında en yüksek düzeye ulaşmıştı. Fransa’nın 1870-71 de Prusya’ya yenilmesi üzerine, batıda ırka dayalı milliyet anlayışının gelişmeye başlaması üzerine öneminden kaybetmeye başlamıştı.

Yusuf, Osmanlı milletini oluşturmanın Osmanlı Devleti için yararlı olacağı kanısındadır. Ne var ki böyle bir eylemde çeşitli sakıncalarla olanaksız görmektedir. Sınırların korunmasını, devlet için yeterli bir amaç saymamaktadır. İmparatorluk halklarının örgütlenip bir millet haline getirilmesinde, devletin kurucuları ve yöneticisi olan Türkler eriyip gidecek, egemenlik Arap çoğunluğuna geçecektir. Yusuf, Osmanlı topluluklarının birbirleriyle kaynaşmayı istemeyeceklerini de öngörmektedir. Hatta böyle bir denemeye Rusya’nın siyasal ve mezhepsel nedenlerle; bir bölüm Avrupa kamu oyunun dinsel sebeplerle direneceğine inanmaktadır. Bütün bu kanıtlara dayanarak Osmanlılık konusunda Yusuf’un vardığı sonuç aynen şudur: “Zannımca artık Osmanlı milleti meydana getirmekle uğraşmak boş bir yorgunluktur”.

İslâmcılık: Dünyadaki Müslümanlardan bir İslâm birliği meydana getirilmesi fikri ve eylemidir. Yusuf’a göre bu fikir de Osmanlılık gibi, Avrupa çıkışlıdır. Osmanlı İmparatorluğunda, Osmanlılık fikrinin zayıflaması üzerine, Abdülaziz devrinde başlamıştır. Avrupa siyaset yazarları buna Panislâmizm de demişlerdir. Abdülhamit Panislâmizmi fikir halinden eylem durumuna getirmiştir. Sarayda, toplum hayatında, eğitimde ve dış siyasette İslâmcılığa yer verilmiştir. Ayrıca Müslüman memleketlerinde de geniş bir Panislâmcı propagandaya girişilmiştir.

Yusuf, İslâmcılığı azametli bir tasarı olarak görür. Gerçekleştirilmesi yolunda raslanacak güçlükleri şu noktalar etrafında toplar: Tanzimatın Osmanlı toplulukları arasında yaymayı amaç tuttuğu siyasal ve hukuksal eşitlik artık söz konusu olmayacaktır. Bu yönden Osmanlı uyrukları arasında düşmanlıklar bile başlayacaktır. Hatta Türkler arasında dinsel ve mezhepsel geçimsizlikler çoğalabilecektir. Müslüman tebaaya sahip büyük devletler de bu tasarının gerçekleşmesine engel olmaya çalışacaklardır.

Bu olumsuz etgenlere karşıt, İslâmcılığı kolaylaştırıcı etgenleri de Yusuf şöyle işaret eder: Osmanlı memleketlerinde din esasına dayanan güçlü bir Müslüman birliği kurulacaktır. Bu, dünyadaki Müslümanların halife etrafında toplanması için sağlam bir zemin hazırlayacaktı. Yusuf, Müslümanlıkta din ile devletin bir bütün olarak kabul edilmiş olmasını, Kur’anın ana kanun niteliği taşımasını, Arapçanın din dili, hatta bir dereceye kadar ilim dili yerini tutmasını, halife’nin Müslümanlarca imam kabul edilmekte olmasını, İslâmcılığı kolaylaştırıcı etgenler arasında görmektedir. Yusuf, İslâmcılık siyaseti üzerine sıraladığı olumlu etgenler ağır basmakla beraber, bu siyaset için öncelik tanımıyor. Müslüman birliğinin meydana getirilmesinin uzun zamana bağlı bir iş olduğunu işaret etmekle yetiniyor.

Türkçülük: Türkçülük, Yusuf’un tezinin son bölümüdür. Buna “Tevhid-i Etrak”, “Türklük” veya “Türk milliyet-i siyasiyesi” dediği de oluyor. Bu konudaki düşünceleri özetle şöyledir: “Türk birliği ilkin Osmanlı İmparatorluğunda Türklerin, Türk olmadıkları halde az çok Türkleşmiş olanların ve ulusal vicdandan yoksun olanların bilinçlendirilmesi ve Türkleştirilmesiyle başlayacaktır. Sonra, Asya kıtasıyle Doğu Avrupa’da yayılmış olan Türklerin birleştirilmesine geçilerek azametli bir siyasal milliyet meydana getirilecektir.

Türk birliği fikri çok yenidir. Tarihte örneği yoktur. Ne Osmanlılar devrinde, ne de daha önce izine raslanmamaktadır. İstanbul’da son yıllarda Türk milliyeti yanlısı kurulan bir merkez var ise de bunun çalışmaları siyasal olmaktan çok bilimseldir. Osmanlı Devleti dışında çeşitli memleketlerdeki Türkler arasında da bu siyasal Türkçülük ya yoktur, ya da Rusya Türkleri arasında olduğu gibi belirsizdir. Türk birliğinde en büyük rolü Osmanlı Devleti oynayacaktır. Bu rol, Japonya’nın sanlar âleminde oynamakta olduğu rolün, beyazlar arasında benzeri olacaktır.

Türk birliğinin sağlayacağı bu yararlar yanında kimi zararları olması da doğaldır. Özellikle Osmanlı halkından Türk olup da Müslüman olmayan ve Türkleştirilmesine olanak bulunmayan topluluklar Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmak isteyeceklerdir. Hatta, yoğun Türk halkına sahip olan Rusya’nın da Türk birliğine engel olmak isteyeceği aşikârdır. Bütün bu engellere ve Türklerden çoğunun geçmişlerini unutmuş olmalarına rağmen Türklerin büyük bir kısmının Müslüman oluşu Türk milliyetinin teşekkülünde önemli bir etgen olacaktır.”

Yusuf, “Üç Tarz-ı Siyaset” üzerinde düşüncelerini şöyle bir sonuca vardırmaktadır: “Osmanlı milleti yaratmak, kimi yararlar kapsamakta ise de, eylem dışıdır. Müslüman birliği veya Türk birliğine yönelen siyaset, Osmanlı Devleti için aynı çıkarları ve sakıncaları kapsamaktadır. Eylem yönünden de aynı kolaylık ve güçlük vardır, denilebilir. Böyle bir durumda İslâmlık ve Türklük siyasetlerinden hangisi yürütülmelidir?” Yusuf’un tezi, bu soru ile ve aydınlan düşünmeye davet etmekle sona ermektedir.

ÜÇ TARZ-I SİYASETİN TEPKİLERİ

Yukarıda özeti verilen Üç Tarz-ı Siyaset’in tepkileri aynı yıl Türk Gazetesinde yayımlandı. Ali Kemal, “Cevabımız” başlıklı yazısında. Yusuf’un düşüncelerini ağır bir dil ile eleştirdi. Eleştirisinde onları akıl dışı, ham hayal, edebiyat idmanı olarak vasıflandırdı. “Bizim için Türk’ü bir İslâmdan, İslâmî bir Türkten, Türk ve İslâmî Osmanlılıktan ayırmak olağan değildir” dedikten sonra, uzak ve yakın tarihimizde bu üç meslekten herhangi biri için çalışılmış olmadığında direndi. Mahmut Il’den Mithat Paşa’ya kadar, Tanzimat devrinde kimsenin Bulgar’ı, Rum’u, Sırb’ı, Ermeni’yi… Osmanlılık fikrine getirmeyi düşünmemiş olduğunu da belirtti. Ali Kemal, Napoleon III’e bağlanmak istenen, Osmanlı milleti yaratmak fikrinin, tarihsel kanıtlara oturtulma k istenmiş olmasını, yüce tarih bilimine saygısızlık olarak noktalamakla bu konuya son vermektedir.

İslâm birliği konusunda, Ali Kemal’in eleştirileri şu ana fikirlerde göze çarpmaktadır:

1. Garip bir tasan, hiçbir zaman gerçekleşmiş olmadığı gibi, girişime bile değer görülmedi. Ham bir hayalden ibarettir.
2. İslâm birliği için, İslâm tebaasına sahip Fransa, İngiltere ve Rusya gibi devletlere meydan okumak gücünde olmalıyız… Hayal dışı bir tasarı
3. Bu konuda ciddî fikir hazırlıkları da yok. Zamanımızda Asya’nın, Afrika’nın, Avrupa’nın Müslümanlarını birleştirmek suretiyle bir İslâm Devleti meydana getirmek kuru bir vehimdir.

Türk birliğini eleştiride ise, Ali Kemal aynı kanıtlar üzerinde aynı mantık ile yürümektedir. Tarih ve coğrafyadan hareket ederek, dağınık olan Türkleri birleştirmenin dünyayı alt üst etmek demek olacağını öne sürmektedir. Kırım’ı koruyamayan Türkler hangi güçle Asya Türklerini birleştirecektir. Kaldı ki memleketimizde bir Türkçülük akımı bile bulunmamaktadır.

Ali Kemal, kurtuluş yolu olarak şunu önermektedir: “Bir toplumun gücü, o toplumu meydana getiren bireylerin kişi olarak salâhına bağlıdır. Ne vakit Türkler memleket içinde ve dışında kişi olarak yükselirlerse, para, düşünce ve bilim yönünden güç kazanırlar ve servet sahibi olurlarsa, bu Türk Devleti de o feyzlerin ürününü görür”.

Türk Gazetesinde Ali Kemal’in yazısını “Bir Mektup” başlığı ile Ferit (Tek)in yazısı izlemiştir. Kapsamakta olduğu fikirler itibariyle bu yazı iki bölümdür. Birinci bölüm Ali Kemal’in eleştirilerine cevaptır. İkinci bölüm ise Yusuf’un kimi düşüncelerine karşı direk bir tenkittir.

Ferit, Ali Kemal’in, özellikle, İslâmcılık ve Osmanlılık düşüncelerine karşı cephe almaktadır. İslamcılığın tarihsel bir gelenekten yoksun olduğunu kabul etmiyor. Yavuz Sultan Selim’in Arap memleketlerini almasını, Mısır’ı açmasını, halife ünvanını almış olmasının, Osmanlı tarihçilerince de kabul edildiği gibi bir İslâm siyaseti izlemiş olduğunu gösterdiği kanısındadır. Hicaz’ın korunmasını Anadolu’nun korunmasından üstün tutan Abdülhamid’in siyasetini de İslâmcılık doğrultusunda görmektedir.

Osmanlı milleti meydana getirilmesi konusunda da Ferit, Ali Kemal’in kanıtlarını çürütmektedir. Ferit’e göre Tanzimatın tek amacı bir Osmanlı milleti yaratmak idi. Batıdan alman yeni hukuk sistemi ile, buna dayanılarak girişilen yeni yönetim biçiminin anlamı nedir? Cemaat topluluklarından bir Osmanlı tâbiiyetinin yaratılması, Hıristiyanlara devlet memurluklarının açılması, eğitim programlarına Türkçenin konulması, Mithat Paşa Anayasasında Türkçenin resmî dil olarak kabul edilmesi, Osmanlı topluluklarını bir millet olarak oluşturma yolunda kanıtlar değil midir? Eskiden din adına yapılmış olan temsil siyasetinin, bu kez, Osmanlılık adına yapıldığını Ferit kabul etmektedir.

Yusuf’un fikirleri üzerine, Ferid’in eleştirisi şu noktalar etrafında toplanmaktadır:

1. Osmanlı milleti yaratmanın olanaksız olduğuna inanmıyor.
2. İslâm birliği ile Türk birliğinin güçlük ve kolaylık bakımından eşit sayılmasını uygun görmemektedir.
3. Ferid, İslâm birliği gerçekleştirilmesini ne bugün ne de yarın için kabil görmüyor. Türk birliği politikası izlemenin hâl için değil, ancak gelecek için düşünülebileceği kanısındadır. Ferit, Osmanlı milliyeti siyaseti izlenmesi konusunda ise, bu siyasetin geleceğinin parlak ve ümit verici olmadığını söyledikten sonra şu pratik sonuca varmaktadır: Fakat Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu koşullar içinde izlenmesi en kolay ve en yararlı olan osmanlı siyasetini izlemektir.

ÜÇ TARZ-I SİYASET ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Yusuf’un 32 sayfalık bir makaleye sıkıştırmış olduğu fikirler çeşitli yönlerden önemlidir. Bilindiği gibi Osmanlı Devletinde hukuk, devlet ve siyaset felsefesi şeriat kalıpları içinde dondurulmuştur. Bu nedenle siyasal bilimler, diğer bilimlere paralel bir gelişme göstermekten uzak kalmıştı. Tanzimattan önce yapılan reform hareketlerinde girişim, padişahlar veya onların desteğini kazanmış olan sadrazamlarca yapıldığı için, Devletin bünyesini veya genel siyasetini eleştirme, tabiatiyle söz konu olamazdı. Hatta batı etkisiyle, Tanzimat devrinde yapılan ve kimi aydınların yapılmasını önerdikleri reform hareketlerinde, şeriat’a daima uygun bir yer verildiği için siyasal düşünce özgürlük sınırlan içinde tam olarak hareket edememiştir.

Yusuf’un “Üç Tarz-ı Siyaset”i, bu koşullar gözönünde tutulunca, layik düşüncenin tam ve mükemmel bir yapıtı olarak görünür. Hiçbir sorunun ortaya konulmamasında ve eleştirilmesinde “şeriattan” faydalanılmaya gidilmemiş olması nedeniyle siyasal düşüncenin dinsel düşünceden ayrılması konusunda bir başlangıç bile kabul edilebilir.

Söz konusu yapıtın öteki genel özelliği, yöntem ve sistem biçiminde göze çarpmaktadır: Bu yapıttan önce, Osmanlı saltanatının son devredeki siyaset biçimlerini sıralayan, belirten ve herbir biçime belli bir ad vererek esas hatlarını sivrilten bir eser yazılmış değildir. Bundan başka, yüzyıla yakın, dil, edebiyat, filoloji ve hatta siyaset alanında Türkçülük fikri ve fikir akımı, var olduğu halde, Türk milliyetçiliğinin siyasetteki değer ve önemine dair “Üç Tarz-ı Siyaset”tcn önce bu derece açıklıkla ve kesin olarak söz eden başka bir eser dc yazılmış görünmüyor.

“Üç Tarz-ı Siyaset”in Türk siyasal düşüncesine çizmiş olduğu doğrultu ile yapmış olduğu tepki üzerinde de durulmalıdır. Yapıt. İkinci Meşrutiyetin duyurulmasından dört yıl önce yayımlandığı halde. İmparatorluğun sonuna kadar tazeliğini korumuştur. Memleket içinde, memleket dışı Türk dünyasında ve batının kimi siyaset ve tarih yazarları üzerinde, düşündürücü bir tesir yapmıştır. Bu genel değerlendirme yanında, üç siyasal meslekten her biri üzerine şu düşünceler dc öne sürülebilir.

Yusuf “Osmanlı milleti” oluşturulmasının yararlı olabileceğini kabul etmekle beraber, olanaksız görmektedir. Bu görüşle de Osmanlı aydınlarının çoğunun Osmanlı İmparatorluğunun kalkınması için tek çıkar yol olarak önerdikleri bu deneye karşıt çıkmaktadır. Bunun nedenleri şu suretle açıklanabilir:

Yusuf, XVIII. yüzyıl sonlarında yoğunlaşmaya başlayan, batı fikir akımlarım yakından izlemiştir. Bunlar arasında, özellikle milliyet fikri yeni bir nitelik kazanmağa başlamıştı. Irka dayalı milliyet fikri Almanya’da gelişmekte idi. Liberal Fransız milliyet anlayışı ise, Fransa’da bile tartışılmağa başlamıştı. Osmanlı halklarından, ırksal bir zemin üzerinde “Osmanlı milleti” oluşturulması akıl ve mantık dışı idi. Böyle bir oluşturma, Fransız milliyet anlayışı ile de çelişmekte idi. Bu anlayış milleti bir ruh, moral bir ilke kabul etmekte idi. Daha açık bir deyimle, düşüncede, tasanda, çıkarda geçmişe ait hatıralarda, gelecek üzerine düşünce ve hayallerde ortak olan bir toplumu millet saymakta idi. Osmanlı halklarında ise böyle ruhsal bir ortaklığın kurulması için gerekli ortam yoktu. Tersine, geçmişte unutulması pek de kolay olmayan, çatışmalar, dinsel ve sosyal ayrımlar olmuştu.

Bu sakıncaların varlığını kavramış olan, ve Osmanlı milleti oluşturulması yanlısı bulunan aydınlar Amerika Birleşik Devletini örnek olarak alıyorlardı. Ne var ki, Amerikalıları birbirine bağlayan yalnız ortak bir yurt ve ortak çıkarlar değildi. Bunun yanında, yeni olmakla beraber, ortak bir tarihleri ve hükümet sistemleri de vardı. Yakın çağın ilk büyük cumhuriyetini kurmuşlardı. Bunun arifesinde, İngiltere’ye karşı bir ortak bağımsızlık savaşını başarı ile sürdürmüşlerdi. Bütün bunlardan başka, keskin hatlariyle belirtilmiş, layik bir devlet yönetimini eylem durumuna koymuş bulunuyorlardı. Osmanlı Devletinde ise, Amerika’yı Amerika yapan bu elemanları hazırlamak için ne olanak vardı, ne de zaman böyle olanakların yaratılması için elverişli idi.

Bütün bu örnekleri gözönünde tutan Yusuf, Osmanlı milleti oluşturmanın engellerini üç fikir etrafında topluyordu: Osmanlı halklarının tarihi, fiziksel bir tarihti. Ruhsal değildi. Aynı halkları halde ve gelecekte bağlayacak ortak bir ülkü de yoktu ve olamazdı. Fakat bunlardan başka ne Türkler, ne Müslümanlar, ne de Türk ve Müslüman olmayan halklar, bir Osmanlı milleti içinde eriyip yok olmayı istemiyorlardı. Beraber ve birlikte yaşamak isteği olmayınca, Osmanlı milliyeti oluşturmak veya Osmanlılık siyaseti izlemek de boş bir hayal idi.

Yusuf’un, ilk kez ve cesaretle, savunduğu bu fikirler, devrinde hiç de itibar görmedi. “Üç Tarzı Siyaset”in yayınlandığı yılda ona cevap veren Ali Kemal: Fransa Büyük Devrimden bu yana… uyanmaya, geçmişten geleceğe doğru, göz açmaya, varlıklarını can ve gönülden anlamaya, özgürlük istemeye başlayan bu çeşitli milliyetlerin öyle bir Osmanlı birliği içinde öğütüp eritmeye kalkışmak bayağı bir deyimle yangına körükle gitmektir” demektedir. Bu deyiş ile Osmanlı milliyeti fikrine, açıkça cephe almakta ise de, İslâm birliği ile Türk birliği fikirlerine de aynı ölçüde karşıttır. Osmanlı toplumunun olduğu gibi kalmasını, ve bu toplumda Türklerin kişi olarak nurlanması ile İmparatorluğun sürüp gideceği kanısındadır.

Aynı yılda ve aynı gazetede bir eleştiri yazısı yayımlayan Ferit (Tek) de Yusuf’un Osmanlı milleti oluşturulamıyacağı düşüncesine karşıttır. Ferit, eleştirilerine günlük siyaset açısından başlıyor: “Siyaset eylemdir, hayattır, bunda kesin yetkinlik aranmaz” dedikten sonra, Osmanlı milleti fikrini savunuyor. Tanzimattan bu yana Osmanlılık siyaseti izlenmiş olduğundan, bu siyasette çeşitli halkları temsil ederek bir Osmanlı milleti meydana getirmek gerçeğinin de bulunduğuna işaret ederek bu yolda çalışmağa devam etmekte yarar görüyor.

İkinci Meşrutiyetin duyurulmasından sonra, iktidarı ele alan İttihad ve Terakki Partisi de Osmanlılıktan yana çıkmış ve Osmanlı siyaseti izlenmiştir. Bu konudaki tutumunun politik zorunluklarla olup olmaması tartışılabilir. Hatta kimi yıllarda Osmanlılık çizgisinin dışına çıkmış olduğu da bir gerçektir. Fakat önemli olan, Yusuf’un, İkinci Meşrutiyet devrinde bile, ilk kez ortaya atmış olduğu Osmanlı milleti meydana getirilemiyeceği düşüncesinden şaşmamış olmasıdır. Nitekim Birinci Cihan Savaşı sonunda, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyle Yusuf’un bu düşüncede haklılığı saptanmıştır.

“Osmanlı milleti oluşturma” konusundaki düşüncelerini belirttikten sonra, Yusuf “İslâm birliği” ve “Türk birliği” siyasal mesleklerini incelemeye başlıyor. Fakat bu konularda kesin sonuca varamıyor, hatta bu mesleklerden birine öncelik bile vermekten çekiniyor. Eylem yönünden, bir spor yarışmasında olduğu gibi, ikisini de eşit görmektedir. Bunun nedeni konu üzerindeki incelemeleri sırasında görülecektir.

Yusuf İslâm birliğine gelmeden önce, Müslüman dininin niteliği, tarihsel ve siyasal özelliği üzerinde duruyor. Müslümanlık için “siyaset ve cemiyet işlerine pek çok önem veren dinlerden biridir” demekle onun bir devlet biçimi olduğunu da kabul etmiş oluyor. Bunun gibi, temel ilkelerinden bir diğerini de “din ve millet” birdir ilkesinde görmek istiyor. Kısacası Müslümanlık, hem din hem de millettir. Ne var ki, Yusuf’un çizdiği tarihsel tabloda, Müslümanlığın güçlü bir temsil yeteneği bulunmasına rağmen böyle bir millet yaratmaya ulaşmamış olduğu anlamı çıkmaktadır. Üstelik de yakınçağda, Müslüman memleketlerinden çoğunun yabancı egemenliğine girdiği, ve onlarda milliyet fikrinin gelişmeye başladığı gerçeği de ifade edilmiştir.

Yusuf, Müslüman dünyasının bu parçalanmış döneminde İslâmlık fikrinin batı çıkışlı olduğunu, Abdülaziz devrinde başladığını, bu devrin sonlarına doğru “Panislâmizm” adını aldığını Abdülhamid II zamanında Birinci Meşrutiyet döneminin başarısızlığa uğraması üzerine, geniş bir eylem alanı bulduğunu hatırlatmaktadır.

Yusuf, Müslüman birliğini sakınca ve yarar bakımından incelerken, başlıca sakınca olarak Hıristiyan halk çoğunluğu ile meskûn toprakların Osmanlı İmparatorluğundan ayrılabileceği konusunda durmaktadır. Ama buna karşı önemli çıkarlar sağlanacaktır. Bu çıkarların başında Yusuf’un “yüksek emel” adını verdiği dinsel ve siyasal milliyet ülküsü gelmektedir. İslâmcılık, Osmanlı Türkleri tarafından ilkin Osmanlı memleketlerinde geliştirilecek sonra da Asya ve Afrika’daki Müslüman memleketlerinde eylemlendirilecektir. Yusuf, Arapçanın, din dili, Kur’anın ana kanun oluşunu, bundan başka bir Müslümanın Türk ve İranlıyım demeden önce “el-hamdü-lillâh Müslümanım…” demesini Müslüman birliğini kolaylaştıracak etkenler arasında görüyor.

Yusuf’un, bir İslâm birliği gerçekleşebileceği konusunda topladığı kanıtlar yanında, böyle bir birliğe karşı çıkacak dış etkenler üzerine de dikkati çekmiştir. Bu etkenler Müslüman tebaasına sahip, Fransa, İngiltere, Rusya ve daha başka devletler tarafından yaratılacaktır. Hatta henüz haçlı zihniyetinden kendisini tamamen kurtaramamış olan Avrupa kamuoyu da, din adına yapılmasına kalkışılacak böyle bir birliği hoş görmeyecektir. Yusuf, Müslümanlar tarafından da, birtakım olumsuz etkenlerin, sözü geçen birliğe karşı geleceğini hesaba katmakta idi. Bunların en önemlisi Türklerin, imparatorluğun çoğunluğunu teşkil edecek olan Müslüman Arapların içinde erime tehlikesi idi. Bunun tersi, yani Müslüman Arapların, Türkler içinde erimesi düşünülemezdi. Çünkü tarih boyunca din etkisi ile, az çok Araplaşan Türkler olmuştu. Kaldı ki, XVIII. yüzyılın ikinci yarısından bu yana, Araplarda bir milliyet hareketi de başgöstermişti. Vehabî ayaklanması, halifeliğin Türklerde olmasına karşıt ve Araplara geçmesinden yana idi. Napolyon Bonapart Mısır’ı istilâ ettiği vakit “Mısır Mısırlınındır” ilkesi ile bu eyaletteki Türk yönetimine bir aralık son vermiş ve çağdaş milliyetçilik ilkesini başlatmıştı. Mehmed Ali Paşa, XIX. yüzyılın ilk yansında, bir Türk paşası olmakla beraber, Mısır ordularının başında ve Osmanlı padişah ve halifesine karşı savaşmıştı. Mahmut II. taht ve tacını bu Müslümanlara karşı, din düşmanı tanınan Rusya’nın yardımı ile koruyabilmişti. Bütün bu olaylarda bir “Müslüman birliği ‘ kurma devrinin çoktan geçmiş olduğuna inandırıcı kanıtlar idi. Yusuf’un İslâm birliği üzerine, sadece olumlu ve olumsuz kanıtlamaları sıralamakla yetinerek bu siyasal meslek için açıkça bir kanaat öne sürmemiş olması gerçekten şaşırtıcıdır. Ali Kemal, yukarıdaki yazısında direkt olarak bu konuyu ele almamıştı. Türk ve İslâmî Osmanlılıktan ayırmanın, akıl dışı olduğuna işaret etmekle yetinmişti. Ferit (Tek)e gelince, İslâmcılık siyasetinin, bir Müslüman birliği kurmak için değil, fakat Osmanlılığın güçlenmesi için bir yan siyaset olarak izlenmesi konusunda durmuştur.

Osmanlılıktan ve İslâmlıktan sonra Türklük veya Türkçülük gelmektedir. Yusuf’un makalesinde bu sorun “Tevhid-i Etrak”, Türkleri birleştirmek veya “Azîm bir millet-i siyasiye” kurmak diye dc geçmektedir. Yusuf’u bu konu üzerine durmaya zorlayan üç neden görül-mektedir. Birinci neden, büyük milliyetler arasında Türklerin varlıklarını korumuş olmalarıdır. İkinci neden, bu büyük milliyetler XIX. yüzyılın ürünüdür ve millî birliklere vücud vermiştir (Alman Milli Birliği ve İtalyan Millî Birliği gibi), üçüncü neden Osmanlılık veya Müslümanlığın güçlü bir siyasal birlik durumuna geliştirilmeyeceğinin anlaşılmış olmasıdır. Yusuf’un bu son görüşü çağdaş Türk siyasal düşüncesi doğrultusunu da çizdiği için önemlidir; aynen şöyle ifade edilmiştir:

“Zamanımız tarihinde görülen genel akım ırklardadır. Dinler, din olmak nedeniyle gittikçe siyasal önemlerini, kuvvetlerini yitiriyorlar, toplumsal olmaktan çok kişileşiyorlar, cemiyetlerde vicdan özgürlüğü, din birliği yerini alıyor. Dinler cemiyetlerin işlerini düzenleyici olmaktan vazgeçerek kalblerin kılavuzluğunu üzerlerine alıyorlar. Ancak Tanrı ile kul arasında bir vicdan bağı durumuna geliyorlar”.

Yusuf, Türk birliğini âdeta bir determinizm kuralına bağladıktan sonra, gerçekleştirilmesi sorununu çözümlemeye geçiyor. Girişim Osmanlı Türkleri tarafından yapılmalıdır. Neden? Çünkü Osmanlı devletindeki Türkler, Türk toplumlarının en güçlü, en ileri ve en uygarıdırlar. Yusuf, Türkler arasında, ulusal birlik için gerekli ortamın henüz hazırlanmış olmadığını kabul etmektedir. Türkçülük fikirlerini pek yeni görmektedir. Kaldı ki onlar da, daha çok dil ve edebiyat konularındadır ve siliktir. Müslümanlıktaki güçlü örgütler ve coşkun heyecan Türkler arasında görülmemektedir. Türklerin büyük çoğunluğu geçmişlerini unutmuşlardır. Bu nedenlerledir ki, her şeyden önce bir ulusal bilinç uyandırmak ve yaratmak gerekecektir.

Yusuf Türk birliğine götürecek, Türklük bilincinin geliştirilmesini iki alanda ve dört aşama ile olağan bulmaktadır. İlk alan Osmanlı Devletidir. Buradaki Türkler arasında ırksal bağlar, din duygulan gibi kuvvetlendirilecektir. Sonra Türk olmamakla beraber, bir dereceye kadar Türkleşmiş olan Osmanlı toplulukların Türkleştirilmesine geçilecektir. En sonunda Türklükten etkilenmemiş, ulusal bilinçten yoksun, topluluklar Türkleştirilecektir. Osmanlı alanındaki Türkleşmeyi, ikinci alandaki bilinçlendirme izleyecektir. Fakat bu hem siyasal hem de kültürel yönden olacaktır. Yani Asya’nın büyük bir bölümünde ve Avrupa’nın doğusunda yayılmış olan Türkler, birleştirilecek ve bilinçlendirilecektir.

Yusuf, büyük bir Türk birliği meydana getirilmesi yolunda, bu tasarının kimi sakıncaları bulunduğunu ve engellerle karşılanacağım da hesaba katmaktadır. Osmanlı halkından Türk ve Müslüman olmayan halk ile Türk olmadığı halde Müslüman olanların İmparatorluktan ayırabileceklerini düşünmektedir; önemli sayıda Türk tabaasına sahip olan Rusya’nın da böyle bir teoriye karşı geleceğini normal görmektedir. Türklük fikri yukarıda da işaret edildiği gibi yeni olduğu için bunun işlenmesi yaygınlaştırılması ve bilinç haline getirilmesi uzun zaman istiyecektir. Bu engellere rağmen Yusuf, dünya haritasında yer alacak Türklüğün ve bunda Osmanlı devletinin oynayacağı rolün önemini şu suretle belirtmektedir:

“Son olayların akla getirdiği uzunca bir gelecekte meydana gelecek beyazlar ve sanlar dünyaları arasında, bir Türklük dünyası yer alacak, ve bu orta dünyada Osmanlı Devleti, şimdi Japonların sarılar dünyasında yerine getirmek istediği görevi, üzerine alacaktır.”

Yusuf, yukarıda da işaret edildiği gibi, Müslüman birliği meydana getirilmesi konusunda açıkça bir engel göstermemişti. Aynı yansızlığı “Türk birliği” kurulması konusunda da koruduğu görülmektedir. Ne var ki, “Üç Tarzı Siyaset”in genel anlamından olsun, özellikle “Türk Birliği” bölümü ile ilgili düşüncelerinden olsun, bu birliğe eyilimli olduğu anlaşılmaktadır. Bu eyilimini kanıtlayan başka bir faktör de, Yusuf’un “Üç Tarz-ı Siyaset”in yayımlanmasından özellikle İkinci Meşrutiyetin duyurulmasından sonraki çalışmalarıdır. Bu çalışmalardan hiç biri ne Osmanlılık, ne de İslamcılık ile ilgili değildir. Ama tümü Türklük ve Türkçülük üzerinedir. Türk Yurdu Dergisi’ndeki yazılar, Türk Ocağı’ndaki çalışmaları, son yayımlarından biri olan Türk Yılı kitabı bunun canlı tanıklarıdır. “Üç Tarz-ı Siyaset” in yayımlanmasından yabancı memleketler siyaset yazarlarının Yusuf’u Türkçülük hareketinin önderi ve yayıcısı göstermeleri de, bu konular yanında yer alabilir.

“ÜÇ TARZ-I SİYASET’TE GEÇEN SİYASAL MESLEKLERDEN BAHSEDEN YABANCI VE TÜRKÇE YAYINLAR

P. Kristal, Les Turcs à la recherche d’un âme national, Mercurnc de France, c: 47, No 3640, 14 Ağustos 1912.
X. Les Courants Politiques dans la Turquie Contemporine, Revue du monde Musulman, c. XII, Aralık 1912.
X. Le Panislamisme et le Panturquisme, Revue du monde Musulman, C. XXII, Mart 1913.
— Gaston Caillard, Les Turcs et L’Europe, Paris 1921 (s. 29S ).
— Lothrop Stoddard, Le nouvean monde et l’islâm, (İngilizceden çeviri) Paris, Bayot, 1923.
— A. Sanhaury, Le erlifat, 1928, (s. 495).
— Conmandant M. Larcher, la quere Turque dans la querré mordíale. Paris, Chiron, 1928, (Le probleme Turc, ç, 17-37).
Ali Kemal; Cevabımız, Türk Gazetesi, Mısır, 1904.
Ferit (Tek), Bir mektup, Türk Gazetesi, Mısır, 1904.
A. Turanı, Mektup No. 56, Türk Gazetesi, Mısır 1904 Enver Ziya Karal, Yusuf Akçura, Konferans (Tarih notları. İstanbul, 1941).

YUSUF AKÇURA’NIN YAYIMLARI

Dergilerde çıkan makaleler dahil değil

  • Şehabettin el – Mercanî’nin hal tercümesi, Musavver Malûmat Gazetesi, No. 69, cilt XXIII. 2 Ocak 1897.
  • Exrait de: Mechveret: Mithat-Pacha, La Constihition Ottomane et L’Europe, (Par Y. A. Paris, 1903).
  • Essai Sur L’Histoise des Institutions de L’Empire Ottoman (Akçura’nın mezuniyet tezi). Medhal kısmının tercümesi için bakınız: Bilgi Mecmuası, No. 1 ve 2, İstanbul 1914 (1329).
  • Eski Şûrâ-yi Ümmet’te çıkan makalelerinden, Tanin, İstanbul 1911 (1329).
  • Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Gazetesi No. 24-34, Mısır 1904.
  • Üç Tarz-ı Siyaset (ikinci baskı), Kader Mat. İst. 1912 (1327).
  • Ulûm ve Tarih, Kazan. 1906.
  • Mevkufiyet Hatıraları, (Orenburg), Rusya, 1908.
  • Mevkufiyet Hatıraları (ikinci baskı) İstanbul Türk Yurdu kütüphanesi, 1914 (1329).
  • 3 Haziran Vakayi-i Müessifesi, (Orenburg) 1907.
  • Osmanlı Devleti Umumî Harpte bitaraf kalabilir mi idi? (Türk Tarih Encümeni Mec. No. 19-96, İst. (1928).
  • Muasır Avrupa’da Siyasî ve İçtimaî Fikirler ve Fikir Cereyanları, İstanbul, 1339.
  • Tarih-i Siyasî Notları, İstanbul 1336.
  • Türk, Cermen ve Islavların Münasebatı Tarihiyesi, İstanbul, 1350.
  • Nutuk, (Türk Tarih Encümeni Mec. Yeni Seri, c. I, s. 1, İstanbul, 1929).
  • Türk Yılı, İstanbul, 1928.
  • Osmanlı Devletinin Dağılma Devri (XVIII-XIX. asırlarda) İstanbul, 1940.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.