Üç Tarz-ı Siyaset

CEVABIMIZ
Ali Kemal

Mukaddemede, ilk nüshamızda uzun uzadıya ifade eylediğimiz halde, gazetemizin esas yolu hakkında bizden yine izahat istiyorlar. “Üç Tarz-ı Siyaset” unvaniyle geçmiş nüshamızda neşredilen tafsilatlı yazıda ise, Türklerin tevhidi, İslâmın ittihadı, Osmanlı milliyeti diye vasıflandırdıkları farklı yollardan hangisini benimsediğimizi anlamadıklarını beyan eyliyorlar. Diğer izahata girişmeden evvel şu beyanata cevaben demek isteriz ki, bizim için Türkü İslâmdan, İslâmı Türkten, Türk ve İslâmî Osmanlılıktan, Osmanlılığı Türkten, İslâmdan ayırmak, tekliği üçe bölmek olamaz. Hayalimize gelse bile fikrimize yerleşemez. Böyle taksimatı kâğıt üzerinde yürütmek, sonra zavallı tarihi, vakaların hakikatini -biçarelerin ağzı, dili yok ya- bu indîliklere göre devir devir, sınıf sınıf, bol boluna bölerek, öbür devri İslâm ittihadına, beri devri Osmanlı milliyetine, en son kısmı ise Türk ittihadına hasreylemek kolaydır, hususiyle âlâdır; çünkü bir nevi ilmî müzakeredir, herhalde edebî bir eksersizdir. Şu kadar ki. Türk gibi gazete, iyi emelini esasen bu yola hasredemez. Edemediği için de, hakikatlere daha muvafık, vakalara daha mutabık bir yol takip eder. Şu hakikatten hepimiz emin olmalıyız ki, padişahlarımızdan, hükümet ricalinden, hattâ ulemamızdan, fazıl kişilerimizden belki Türkü İslâmdan, özellikle İslâmî Türkten, Türk ve İslâmî Osmanlılıktan ziyade seven, düşünen oldu. Tabiî oldu, çünkü doğuştan kimimiz dindar, kimimiz hür fikirli oluyoruz. Böyle olduğumuzu da, ahval ve hareketlerimizde gösteriyoruz. Yoksa hiçbir padişahımız, hiçbir vezirimiz, bilgemiz ne yakın, ne uzak mazide, hattâ ne de halde, ne İslâm ittihadı, ne Osmanlı milliyeti, ne Türklerin tevhidi yoluna emeğini vakfeylemedi. Sultan Mahmut’tan, Reşit Paşa’dan, ta Âlî ve Fuat Paşalara, Mithat Paşa’ya kadar bütün o büyüklerin hiçbiri, Bulgar’ı, Rum’u, Sırb’ı, Ermeni’yi, Ulah’ı, Maranî’yi; Kcldanî’yi Osmanlı milliyetinin yaradılışına sokmak beyhude hayaline sapmadı. Çünkü, herbiri biliyordu ki, Fransa Büyük İhtilâlinden, Napolyon’un o destanlı rengârenk zafer ve eserinden, Avrupa’nın o karışık heye-canlanmasından sonra, uyanmağa, maziden istikbale doğru göz açmağa, varlıklarını candan gönülden anlamağa, istemeğe başlayan bu muhtelif milletleri öyle Osmanlı milliyeti birliğinde temsile kalkışmak, amiyane bir tabirle yangına körükle gitmek demek idi, hatıra bile gelmezdi. Fakat Osmanlı hükümet tarzını Avrupa’nın yeni fikirlerine mülayimce bir şekilde sokarak, devrin siyasî gidişinden istifade ile bütün bu kavimlerin tabiiyetimizde kalmasına çalışmak tabiî idi, makul idi. Öyle yapıldı, daha doğrusu, mümkün olabildiği kadar öyle yapılmağa çalışıldı. Vakaların hakikati bu derece basit, vazıh iken: “Ahaliyi aralarındaki din ve mezhep ihtilaflarına rağmen yekdiğerine karıştırarak ve temsîl ederek, Amerika Birleşik Hükümet-lerindeki Amerikan milleti gibi müşterek vatanla birleşmiş yeni bir millet, Osmanlı milleti meydana çıkarmak” tasavvurlarına sapmak, ne yalan söylemeliyiz, bize pek garip görünüyor. Öteki padişaha, beriki vezire, o fikri, bu niyeti atfetmek kolaydır, fakat bu iddiaları tarihî delil-ler ile sağlamlaştırmak ve ispat etmektir ki müşküldür. Aynı lisan, aynı emel ve aynı suretle teessüs, tecelli eden Amerika halkiyle, hükümetiyle Osmanlı halkı ve hükümeti arasında hangi devirde, hangi şekilde olursa olsun bir münasebet ve benzerlik farzetmek, tarihin havsalasına, hakikatlerin alanına girmeyen tasavvurlardandır. Yoksa tarihi altüst, karmakarışık ederek zorla delil gibi göstermek ilmin ciddiyetine uymaz. Yine bilfarz Fransa’da Üçüncü Napolyon, filhakika milliyet taraftan idi. İtalyalıların, Almanların milliyetlerinin teşekkülüne çabaladı, hattâ Fransız menfaatlerine karşı çabaladı… Alman, İtalyan milliyetleri teşekkül eder etmez, ilk hamlede Fransızların aleyhine dönüverdiler. Her ne ise o garip yaratılışlı hükümdar, esasen Büyük İhtilal felsefesinden sızan bu milliyet fikrinin hem başı hem sonu oldu. Şimdi, Üçüncü Napolyon’un Osmanlı siyasetinin gidişine derin bir tesiri farz olunsa idi, o da devletimizin tamamen yok olmasıyle, az çok tabiiyetimiz altında yaşayan muhtelif kavimlerin, önce Bulgarların, bir dereceye kadar Sırpların, Romanyalıların tam istiklâliyle olabilirdi… hattâ bir derece oldu bile, 1858 toplantısıyle Memleketeyn’in, Osmanlı tâbiiyeti bağlarından sıyrılmalarına en ziyade o zaman Fransa çalıştı. Sırbistan için de böyledir. O vakit Fransızlara kalsa idi, ta Suriye’nin Marunîlerinden Bulgarlara ve Ermenilere kadar bizde tabi milliyet bırakmaz, istiklâle eriştirirlerdi. İmdi, bu açık gerçeğe rağmen Osmanlı milleti fikri, en ziyade Âli ve Fuat Paşalar zamanında geçerli idi. Fransız kaidesinin; plebisit ile milletler teşkil etmenin resûlü Üçüncü Napolyon’da bu garplılaşmış paşalara kuvvetli destek oluyordu” demek, tarihi bir parça hırpalamakla olur… Tarih! Tarih! Lâkin tarihe gayet dikkat ile, insaf ile bakmalıyız. Gelişi güzel vakaları tarihe delil, tarihî rical ve vakaları şahit getirmek, bilmeyiz amma, o şahane fenne bir mertebe hürmetsizlik olmaz mı?

***

Osmanlı milliyeti bahsi böyle bir tarafa dursun, İslâm ittihadına gelince: Bu da bir garip tasavvurdur ki hiçbir zaman kuvveden fiile çıkmadı. Hattâ teşebbüse bile mazhar olmadı. Şu sebeple ki hakikate uymaz, hayale sığmaz imkânsızlıklardandır. İslâmî ittihada davet edebilmek için, her biri bölük bölük İslâm ahalisine hükmeden Fransa, İngiltere, Rusya, saire gibi devletlerin cümlesine birden meydan okumak iktidarında olmalıyız. Hattâ umumiyetle Hıristiyanlara, eski devirde olduğu gibi galip gelebilmeliyiz. Halbuki biz galebe, hücüm şöyle dursun muhafaza, müdafaa için çareler arıyoruz, arıyoruz da bulamıyoruz. Rumeli’nin Müslümanlarını muhafazaya muktedir değilken, Hindistan’dakileri ele geçirmeye çalışmaya kalkışmak, en coşkun bir hayale sığmaz asılsız rüyalardandır. Sultanlarımızdan, vezirlerimizden, ediplerimizden bu olmayacak emre çaba harcayanlar hangileri oldu? Göremiyoruz. Filhakika, makale sahibine göre bu berikilerin içinde bir “Rousseau” mütercimi bile varmış ki, bu zat da zavallı Sait Bey olsa gerek, meğer ki “Emile”i tercüme eden Ziya Paşa olmasın!

Sait Bey ki, “Rousseau”nun ahlakî faziletlerini Türkçeye nakletti. Başka ufak tefek makaleler, Galatât-ı Tercüme gibi sade eserler yazdı. Lâkin hangi sözler, hangi işler ile İslâm ittihadına çalıştı, anlayamadık. Ziya Paşa’da bile, Hürriyet’ten Harabat’a kadar sarih surette böyle bir fikre tesadüf etmedik. Bir Bulgar’la, bir Rum’la, bir Türk’ü mezcederek. Fransız, Alman, İtalyan milliyeti gibi bir milliyet teşkil etmek düşünmeğe bile değmez olamayacak bir iş olduğu gibi, zamanımızda Asya’nın. Afrika’nın, Avrupa’nın Müslümanlarını tevhid ile bir İslâm Devleti meydana getirmek, tantanalı lâkin kuru bir vehimdir. Bir vehmi, öyle halife lâkabını diğer lâkaplara tercih etmek, dine fazla hürmet göstermek, ehemmiyet vermek gibi tabiî halleri delil göstererek o padişaha, bu vezire, nihayet şu fırkaya isnada kalkışmak doğru mudur? Bütün bu ricalin işi gücü kalmadı da, bu kuruntulara mı mesai sarf eyliyorlar ? Buna delâlet eden hakikî delil nerededir? Bu yolda bir muharebe mi açıldı? Bir hattı hareket cetveli mi neşrolundu? Bir teşebbüse mi girişildi? Mekteplerde dinî tedrisatı arttırmakla, Şam’dan Mekke’ye bir demiryolu inşasına kalkışmakla öyle asılsız büyük bir fikrin arasında ne münasebet olabilir? Rusya Devleti bütün Slavları, Almanya devleti bütün Cermenleri itaatları altına alarak Cermen, Slav geniş ittihadlarını getirmeğe çalışabilirler. Bu makbul bir iştir, çünkü hasıl olabilir bir emele matuftur. Bütün Slavların, Cermenlerin aralarında ırk, fikir, vatan, iklim yakınlığı, ekseriya da lisan birliği gibi cins cins münasebetleri vardır. Halbuki cihanın Müslümanlarını dinden maada birbirine rapteden bir alâka mevcut mudur? Cermenler umu-miyetle Avrupa’nın ortasında, Slavlar ise hemen umumiyetle Avrupa’nın baştan başa şarkında otururlar. Bir hâkimiyet, bir idare, bir ittihat altına girebilirler. Fakat İslâmın her halinden maada, bulunduğu yerlerin yekdiğerine sonsuz uzaklığı böyle bir inanca kesin manidir.

İslâm ittihadını böylece olabilir görmediğimiz gibi, Türklerin tevhid-i fikrinden de bir manâ çıkarabilenlerden de değiliz. Neyi, kimi birleştiriyoruz. Tarih bir tarafa dursun, bir kere lütfen coğrafyaya, dünyanın ahvaline ibretle nazar atfedilsin. Türklerin bu suretle tevhidi için cihanı ne kadar alt üst etmek, hiç olmazsa koca Rusya Devletini gövdesinden ne derece kırmak lâzımdır, düşünülsün.

İlâhi… Tatarlar ile, bir nevi Türklerle meskûn iken Kırım’ı muhafaza edemedik de şimdi bütün Asya’nın Türklerini tevhide mi çalışacağız? Böyle bir ham hayale bedel de, Türk olmayan vatandaşlarımızı mı feda edeceğiz? Bu acayip fikri yaratanlar kimlerdir? Lehçe’ de, (geldim)i (geldüm) yazmak gibi bir şivesizlik göstermiş olduğu için Vefik Paşa merhuma mı bu hafiflik isnat olunuyor? Necip Asım Efendi ise Leon Kahon’un o muğlak fakat gevşek Moğol Tarihini Türkçeye naklettiğinden dolayı mı, yoksa “kaidei Türkiye” diye sırf kuru bir inat saikasıyla o (Vav) haşvini ilâve ederek Türkçede bir kaidesizlik gösterdiği için mi, böyle bir ucubenin yayıcısı addolunuyor? Fakat Ş. Sâmi Bey esasen Arnavut olduğu için lisanen, fikren, emelen, ne suretle olursa olsun, ancak Osmanlılık itibariyle Türklüğü idrak edebilir, öyle Türklerin tevhidi gibi acayip fikirlere çabasını vakfedemez. Hulâsa, ne kadar muhteşem, mübeccel olursa olsun, muğlak, bilhassa imkânsız olduğu için biz böyle Osmanlı milletinin vahdeti, İslâm ittihadı, Türklerin tevhidi gibi fikirleri emellerimize hedef ittihaz edemeyiz, bu yollara mesai harcayamayız, çünkü uğraşımızın memleketimiz için, vatandaşlarımız için faydasını, bir semeresini görmek, göstermek isteriz.

Bu tafsilâttan sonra bahsimizin diğer şıkkına sözü geçirerek yolumuz, fikrimiz, maksadımız nedir, bir kere daha, aşağıda, kısaca fakat açıkça ifade etmek dileriz.

Bugüne kadar dedik, diyoruz, demek istiyoruz ki Türk, mazi, meziyet sahibi bir kavimdir, altı yüz beş senelik bir devletin, bir saltanatın müessisi, mâlikidir. Bugün bile, zemin ve zaman sebebiyle uğradığı çöküntü şüpheleri içinde, zaman zaman maddeten, mânen mümtaz yaratılışım izhar ve ispattan geri kalmıyor. Bir savaşta ekseriya dünyaya baştanbaşa hayret veriyor. Bununla beraber, iktiza ederse, fırsat düşerse Avrupa medreselerinde, cihan irfanında kendini gösterebiliyor. Filhakika hükümet, cemiyet itibariyle bozulmaya uğraşmıştır. Fakat bu günahların kusuru esasen kavimden ziyâde iklimin, yaratılışın değil zaman ve zeminindir. Bu engeller, bu belâlar olmasaydı, şarka bu suretle gömülmeseydi Türk bu içtimai yıkıntıya uğramazdı. Mamafih ezelî hükmün gidişini değiştirenleyiz, olan oldu.

Şimdi öbür güzelliklere istinaden bu noksanları gidermeğe çalışmalıyız. Cihana göstermeliyiz ki, böyle bir yükselme asrında, taassubun kurbanı olarak sönmeğe mahkûm edilemeyiz. Mazimize, yaratılış meziyetlerimize, mesaimize istinaden varlığımızı, istiklâlimizi muhafaza etmek, bu şaşaalı güneşin feyzi altında diğer kavimler gibi mukadder tekemmülümüzü takip eylemek isteriz. Öyle bir devirdeyiz ki, âlemde şöyle böyle adalet hükmünün geçerli olduğuna kaniiz. O halde koskoca bir kavmin imhasına hangi adalettir ki, aklı yatabilir?

Sade noksanlıklarımızı görmemeli, bir parça insafla kemâllerimize dikkatle atfınazar eylemeli. Şarkın başka bir kavmi var mıdır ki, bilfarz elli, altmış sene içinde lisana, edebiyata, hattâ umumiyetle irfana Türkler kadar feyz ve kemâl vermiş olsun. Sultan Mahmut devrinde Türkçe ne idi, Sultan Hamid devrinde ne oldu? O zaman Türkler ne biliyordu, bugün Türkler yine diğer şark kavimlerine nispetle neler bilirler? Bilhassa bu tecelli ne kadar manilere rağmen husule geldi. O kadar uzaklara bile gitmeğe hacet yok: ne türlü sebeplerle olursa olsun, tabip, davavekili, muharrir, saire bir gençler kütlesi, bir müddet Avrupa’da yetkinlik elde etmeğe çalıştıktan sonra, birkaç sene evvel bu zemine geldik. Az bir müddet içinde her birimiz bir meslekte ilerledik. Fikrimizi, ahvalimizi, muamelâtmızı yakından tetkik eden insaflı Frenkler bile: “Türk hakikaten diğer şark kavimlerinden müterakki, yüksek imiş, bir Avrupalıdan hiç aşağı kalmıyor, Şarkta doğan Avrupalılara ise tercih edilir” diyorlar. Hakkımızı, fazlımızı teslim etmeyen, idrak eylemeyenler yine olsa olsa içimizdendir. Çünkü şahıs itibariyle âlâyız; fakat cemiyet, İçtimaî kabiliyet bakımından henüz berbatız. Sebepleri farklı farklı olarak, aramızda daimî bir kötü nifaktır ki hükümrandır. Bilfarz, bu derece saflıkla böyle iyi niyetle neşrolunan şu Türk gibi bir gazeteye düşmanca bir nazarla bakmak vesilelerini aramağa kadar varırız. O derece munafıkız, o derece parçalanmağa teşneyiz.

Fakat biz sebat ve metanet gösterirsek, bilhassa her birimiz mesleğimizde meziyetimizi göstermeğe çalışırsak, o kötü hissiyatın hiçbir zaman kurbanı olmayız; sonunda öğünülecek emelimize ereriz.

Emelimiz nedir? Cihanın hangi bir köşesinde olursa olsun, bilfarz Mısır’da, mümtaz bir mevki, Rumlar, İtalyanlar hattâ İngilizler, Fransızlar gibi mümtaz bir mevki tutabilmektir. Niçin öyle olmasın? Doğuştan veya sonradan elde edilmiş faziletler itibariyle onlardan aşağı mıyız? Güzel bir terbiye gördükten sonra hangi bir işi üzerimize alırsak hiç olmazsa onlar kadar yerine getiremiyor muyuz? Gözümüzün önünde öyle idareler, işler oluyor ki, aynı derecede kültürlü bir Türk, diğer kavimlerden ziyade bunlarda muvaffakiyet gösteriyor.

Bir İçtimaî heyetin cemiyet olarak ıslahı, o heyeti terkip eden fertlerin şahıs olarak iyileşmesine, feyzine bağlıdır. Ne zaman Türkler içerde ve dışarda şahsen yükselirler, kuvvetlenirler, maddeten ve manen, fikren ve ilmen kudret ve servet sahibi olurlarsa, gitgide bu Türk Devleti de o feyizlerinin meyvelerini görmeğe, toplamağa başlar. Yoksa biz uğraşımızı, istidadımızı bu yüce işlere hasredeceğimiz yere, içerde ve dışarda kendimizden, hükümetimizden âcizane, miskince, şikâyete, sızlanmaya vakfedersek kuru kuruya, malûmu ilâm kabilinden olmak üzere aleyhte bulunmaktan maada bir meslek sahibi olamazsak, yâni yaramıza bir yara daha katmakla uğraşırsak netice, şimdiye kadar olduğu gibi, nura değil karanlığa çıkar. Ey koca Türk, durumu beğenmedin, hoş görmedin, memleketini terk eyledin, değil mi? Maksadın hayır ise, yürü, git Mısır’a, Amerika’ya, İngiltere’ye, Fransa’ya nereye istersen git. Fakat her gittiğin yerde bir meslek, bir meziyet, bir irfan sahibi olmağa çalış. Çalış da, maddî ve manevî kudret ve servet edin. Fikren, cismen yüksel. Yüksel ki, birgün senden memleketin her suretle istifade edebilsin. Hepimiz böyle yapabilsek, çok geçmez Osmanlı topluluğu, beraberce, her suretle ne parlak bir nizam ve intizama mazhar olur, görürüz.

İşte, bu gazetenin emeli, Türklere şu feyiz ve salâh yolunu, medeniyet kavgasında şu iyi hayat mücadelesini göstermek, mümtaz yaratılışlarım hatırlatmakla beraber, şimdiye kadar uğraya geldiğimiz meskenet ve ataletten, sapkınlık ve nifaktan halimizi, geleceğimizi korumaktır ki, bu içimizden hangi tarafın, her kimin olursa olsun aleyhinde bulunmak, uğraşmak zilletinden, o çaresiz hatta muzır mesaiden uzak, arınmış bir yoldur. Umduğumuz şekilde olursa dünyanın her köşesinde Türkler istediğimiz gibi yükselirse topluluk, hükümet de tabiî feyz bulur; yoksa biri olmadan beriki asla olamaz. Bir heyetin kötülükleri, fertlerinin toplam günahlarıdır.

Bu izahattan sonra, Osmanlı milliyeti vahdeti imiş, İslâm ittihadı imiş Türklerin tevhidi imiş öyle müphem şeylerle uğraşmak, vazifemizden hariç olduğu anlaşılamaz mı? Biz, Türklerin fertler itibariyle yükselmesine çalışanlardanız. Bu nimet o derece çoklukla husule gelsin. Türkler durumu koruyabilsinler, topluca yok olmaktan kurtulsunlar, ikbâl yolunu tutsunlar, sonra Osmanlı milliyetinin vahdeti mi?, İslâm ittihadı mı?, Türklerin tevhidi mi?, ne gerektir, düşünsünler. Bütün bu fikirlerin başlangıcı, hareket noktası şu basit, güzel maksadımız olduğu için, Osmanlı milliyetinin vahdetini, İslâmın ittihadını, Türklerin tevhidini mi, ne istiyorsan iste, fakat bu yüceliklere ermek için evvel emirde gel, bizimle çalış! Yaratılışlarındaki cevherden istifade ile Türkler dahilde olamazsa hariçte her suretle yükselişe erişsinler. Böyle olduklarını da yare ve ağyare göstersinler. İrfan yolunda, hatta milli irfanda ilerlesinler. Elli altmış sene içinde harika bir sanat mertebesine yükselttikleri millî lisanlarım daha ziyade düzeltsinler, yüceltsinler. Bununla beraber, Türk edebiyatına daha canlılık, daha parlaklık versinler. Hikâyelerimizi, tarihlerimizi, eserlerimizi garp lisanlarına tercüme etmeğe koyulsunlar. Medenî cihan zorla bizi bir Avrupa kavmi gibi telâkki, milletler cemiyetine kabul eylesin.

O zaman, en seçkin ikbalin yolunu bulmuş oluruz. Biz bütün bu yükselmeleri bu tecellileri pek ziyadesiyle gerçekleşebilir görüyoruz. Şu kadar ki, bu yüce hedefe ermek için en güzel, sade, o kadar değil yegâne vasıta, bu yüce yolu tamamiyle idrak eyledikten sonra, herbirimiz özel mesleğimizde, tababette, dava vekilliğinde, ticarette, ziraatte, malî işlerde ve sairede o memlekette, bu memlekette, benzerlerinin üstünde olmağa, bununla beraber de derece derece, şu arzettiğimiz vazıh ve meşru surette umumî hayrı, millî ikbali düşünmeğe çalışmak daima çalışmaktır. Bunun içindir ki, bütün şu mufassal bahse, yine bu sefer de, Latin şairlerinden birinin şu sade olduğu kadar büyük sözüyle son veririz: “Çalışalım!..”

Mısır, 26 Mayıs 1904 ALİ KEMAL

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.