Üç Tarz-ı Siyaset

BİR MEKTUP
Ahmet Ferit (Tek)

Ser muharrir Beyefendi,

Muteber Türk’ün birkaç nüshasında neşrolunan “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli fazılane makaleyi okudum.

Makalenin muharriri, ifadeleri arasında bazı katî hükümler veriyor, fakat makalenin hitamında gayet vazıh şüphecilikle her türlü hükümden kaçınarak, makalesini büyük bir soru işareti ile bitiriyor ve “Üç Tarz-ı Siyaset”ten birinin tercihini Türk’ten ve okuyucudan bekliyor.

Bendeniz, tabiatım gereği şüpheci olamadığım ve Türklerin bugüne kadar pek az işlemiş, pek az yorulmuş dimağlarının bu gibi ilmî müzakereler ve münakaşalar ile yorulmağa, gelişmeğe ve olgunlaşmağa ihtiyacına kani bulunduğum için, zikredilen makaleye şöyle böyle bir cevap hazırlamıştım. Bunu takdim etmek isterken, yüksek gazetelerinde edibane ve münekkidane bir cevap neşrolundu.

Bendeniz, “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinin cidden tetkik ve münakaşaya değerli bulunduğuna kani olarak cevap yazmış idim. Türk’te neşrolunan cevap, bilâkis, bahsi geçen makalenin hayallerden, kuruntulardan ibaret bulunduğunu iddia ediyor. Bu iddia âciz fikrimi asla değiştirmedi, fakat cevabımı uzatmağa sebep oldu. Çünkü Türk’te neşrolunan cevap, lisanının şiddetiyle, bir nevi edebiyat meraklılarını, bilhassa bazı tarih ve İçtimaî ilim bigânelerini ikna edebileceğinden, evvelemirde bu cevap makalesini red, ikinci olarak da asıl makaleye cevabımı yazmağa mecbur kaldım. Bu uzun red ve cevabım muhterem Türk’ün bir köşesinde yer bulabilirse bahtiyar olurum.

“Cevabımız”ın muhterem muharriri, biraz karışık, biraz düzenden yoksun makalesinde başlıca şu fikirleri dermeyan ediyor:

“Hiçbir padişahımız, hiçbir vezirimiz, bilgemiz, ne yakın ne uzak bir mazide, hatta ne de halde, ne İslâm, ne Osmanlı milliyeti, ne Türklerin tevhidi yoluna emeğini vakfeylemedi. Bunlar hep icrası gayr-i kabil garip tasavvurlar, vehimler ve hayallerdir. En coşkun bir hayale bile sığmaz karışık rüyalardır. Hem “ÜçTarz-ı Siyaset”in muharriri, bu siyasetleri, tarihi, indîliklere göre bol boluna bölerek, tanzim ederek vakaların hakikatini alt-üst ederek meydana çıkarmıştır”.

“Tarih, tarih! Lâkin tarihe gayet dikkat ile, insaf ile bakmalıyız. Gelişi güzel vakaları tarihe delil ve tarihî vakaları şahit getirmek… o şahane fenne hürmetsizlik olur”.

“Bizim için Türkü İslâmdan, İslâmı Türkten, Türk ve İslâmı Osmanlılıktan, Osmanlılığı Türkten İslâmdan ayırmak, tekliği üçe bölmek olamaz”.

“Biz hakikatlara daha muvafık, vakalara daha mutabık bir yol takip eyleriz. İçtimaî bir topluluğun cemiyet olarak ıslahı, o topluluğu terkip eden fertlerin ıslahına, feyzine bağlıdır. Biz, Türklerin fertler itibariyle yükselmesine çalışanlardanız”.

Türkler hâli muhafaza eyleyebilsinler, topluca sona ermekten kurtulsunlar, ikbâl yolunu tutsunlar… sonra Osmanlı milliyetinin birliği mi? İslâmın ittihadı mı? Türklerin birleştirilmesi mi? Ne gerektir düşünsünler… Bütün bu fikirlerin mebdei, başlangıç noktası, şu basit, güzel maksadımız olduğu için, Osmanlı milletinin vahdetini, İslâmın ittihadını, Türklerin tevhidini mi, ne istiyorsan iste; fakat bu yükselişe ermek için evvel emirde gel bizimle çalış!…”

Ve, “yine bu sefer de, Latin şairlerinden birinin şu sade olduğu kadar büyük sözüyle son veriyoruz: Çalışalım!…”

Bendeniz zannediyorum ki: Kucak kucak tarihten, sosyolojiden bahseden, bölük bölük vakaları şahit gösteren bu vaazlar ne tamamen doğrudur, ne de “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinin ruhuna ve usulüne edilen itirazlar haklıdır. Makale sahibi, belki konunun fiilî siyaset olmasına rağmen, nazariyelere, mantıka çok ehemmiyet ve mevki bahşetmiştir. Fakat tarihî delilleri, tedvin usulü ve mütalealan tamamen doğrudur.

“Hiçbir padişahımız, hiçbir vezirimiz, bilgemiz ne yeni ne eski bir mazide, hatta ne de halde İslâm ittihadı, Osmanlı milliyeti, Türklerin tevhidi yoluna emeğini vakfeylemedi” demek, bütün son asrın güzide vezirlerini siyasetsizlikle, mesleksizlikle itham olur. Onlar bu hakaretin fevkindedir.

Evet, Türkleri birleştirmek siyaseti, istikbal için bir şansa sahip olsa da, bugün henüz pek yeni, pek turfanda, her ne türlü olursa olsun Osmanlı siyasetine fayda celp edebilmekten pek uzak olduğu için, siyasî ricalimiz tarafından takip edilmedi. Zaten “Uç Tarz-ı Siyaset” muharriri de buna başka bir mevcudiyet tarzı, diğer bir tecelli sureti isnat etmiyor. Fakat İslâmlık siyaseti, bilhassa Osmanlılık siyaseti böyle değildir. Birincisi, bugünkü padişahın ( ) emellerinin en seçkini görünüyor. İkincisi, bütün siyasî ricalimizin son asırda hareketlerinin hedefi oldu.

Büyük Selim’in, bu Suriye, Mısır, Hicaz, Yemen fatihinin, bu ilk Osmanlı halifesinin siyasetini Osmanlı müverrihlerinden bazıları, tamamen haklı olarak İslâm ittihadı politikası diye tavsif eylemekte ve hattâ bu fikirle oğlunun, Kanunî Süleyman’ın babasının eserinden saparak Osmanlı satvetini garbe tevcih etmesini hatalı görmekte ve tenkit etmekteler ise de, biz İslâm ittihadı tabirinin son asırda AvrupalIlar tarafından, diğer emsaline nispetle düşünülmüş, vazedilmiş bir tabir olduğunu zan ettiğimizden, bu uzak maziden sarfınazarla son siyasete, zamanımız Sultanın politikasına dikkatli bir göz atmak ile iktifa edeceğiz.

Adı geçen Sultan, pek sevdiği tâbir ile Müslümanların halifesi, elçilerle, murahhaslarla, komisyonlarla, mebuslarla, imkân derecesinde dış neşriyat ile, bütün dünyaya yayılmış İslâmların muhabbetini celbc. hilâfet makamına kalplerinin raptedilmesine çalışıyor, onları Osmanlılığa yaklaştırmaya çaba gösteriyor. Osmanlı ülkelerine gelen İslâm ahalisini akıl ve dirayeti derecesinde ağırlamağa çalışıyor, İslâm âleminin ehemmiyet isnat ettiğini zan eylediği zatları yanına alıyor. Hicaz’ın muhafazasını Anadolu’nun muhafazasına ve müdafaasına tercih ediyor; İslâmların, hem de cahil İslâmların saf-dilâne hislerini okşayacak hareketleri kemal-i memnuniyetle icra ediyor; İslâmın görünür kaidelerine riayetten hiç geri kalmıyor, memleketin dinî taassubunu muhafaza için her köşeye, bucağa hocalar göndermekten, mektep programlarını dinî tedrisat ile dolu hale getirmekten bile çekinmiyor.

Bizce, hep bunlar, günümüzdeki siyasetin cehaleti göz önünden kaçırılmamak şartıyle, İslâm siyasetinin birer parçasıdır. Bilemeyiz, bugünkü bir Osmanlı padişahı, bu hususta daha nelere teşebbüs edebilir.

Ah! İşte “Cevabımız” muharririnin anlamak istemediği nükte, şu son cümlede mündemiçtir; ve bunu anlamak istemediği içindir ki: “Rumelinin Müslümanlarını muhafazaya muktedir değil iken, Hindistan’dakileri ele geçirmeye kalkışmak, en coşkun bir hayale bile sığmaz karışık rüyalardandır. Türklerin tevhidi için cihanı ne kadar alt-üst etmek, hiç olmazsa koca Rusya Devletini gövdesinden ne derece kırmak lâzımdır düşünülsün” deyip durmaktadır.

Ey üstad!… Gerek İslâm ittihadı, gerek Türklerin tevhidi siyasetleri, bugün bir gaye, siyasî bir gaye, bir hedef, aslî bir hedeftir. Her ikisinin kabul ve takibi halinde de o tasavvur ettiğiniz harplerin hiçbirine teşebbüs olunmayacaktır ve bu sebepledir ki bu tasavvurlar, güç olmakla beraber, karışık rüyalar değildir. Siz bir terakki ve şahsî tekâmül tasavvur ediyorsunuz. İşte, bugün İslâm veya Türk siyasetini takip demek, bu emeli, bu hakikî hedefi, terakki ve tekemmül etmek üzere bulunan o şahısların dimağlarına yerleştirmeğe çalışmak demektir. Osmanlılar kılıç kuvvetiyle itaat altına almaya kalkmıyacaklar; İslâmlar, yahut Türkler dimağ kuvvetiyle birleşmeğe can atacaklardır. Devletlerin, cemiyetlerin siyasî hayatında yalnız kılıç, pazu kuv-vetini methedip aşın biçimde övmemeliyiz. Bu maddî kuvvetin fikrî kudret ile mukavemet edilmez bir satvet ve şevket kazanacağını da düşünmeliyiz. Kılıca, pazuya hükmeden de dimağdır.

Osmanlı milleti teşkili siyasetine gelince… Lâkin millî hayatımızı tanzime, İdarî işlerimizi düzene koymaya teşebbüs edeliden beri bütün hareketlerimiz, bütün emellerimiz bunu istihsale vakfedildi.

Tanzimat-ı Hayriye budur. Bigâne nazarlara meçhul kalsa da, merhum Sultan Abdülmecid’in Reşit, Âlî, Fuat ve Mithat’ların eserleri, eserlerinin ruhu bundan, bu “Osmanlı milliyeti” teşkili arzusundan ibarettir.

Temsil, siyasî lisanda, hâkim millet dışındaki ahaliyi dinen, lisanen, ahlâken, vicdanen hâkim millete benzetmektir. Buna muvaffak olmak halinde hükümetin idaresi altında, birbiriyle tamamen müsavi, aynı millî ve vatanseverlik hissi ile mütehassis fertlerden oluşmuş bir “tek millet” bulunur. Fakat, daima temsilin muhtelif kollarına bir anda müracaat etmek kabil olamaz. Meselâ, dinen temsil, eskiden en geçerli bir usul olduğu halde, zamanımızda oldukça medenileşmiş kavimler arasında ekseriyetle terk edilmiştir, icrası kabil değildir. Bu halde bütün hükümet kuvveti, lisanen temsil inancına tevcih olunur. Lisan birliği ahaliler arası münasebetleri ve muameleleri çoğalttığı cihetle tabiî temsile pek çok hizmet eder. Edebiyat birliği, oldukça gelişmiş kavimlerde, âdeta din birliğinin yerini tutmak iktidarındadır. Binaenaleyh, muhtelif milletlerden oluşmuş olup ahalisini temsile uğraşan hükümetler, memleketinin gevşek, bilhassa resmî dine yakın dinli ahalisi yanına vaizler, muallimler, müderrisler yollar. Bütün muhtelif milletler arasına hâkim milleti hicret ettirerek onların seyrekleşmesine çalışır. Boyunduruk altındaki milletlerin lisanının, edebiyatının, tazyik ile gelişmesine ve genişlemesine mâni olur, ve hükümetin lisanım, gücünün yettiği her vasıta ile, bilhassa mekteplerle, umumî lisan haline sokmağa gayret eder. Bu tazyiklerin hepsine mukabele edebilen bir millet eğer karşıya çıkarsa, o halde imkân dairesinde o milletin dış ülkelere muhaceretini teşvik etmekten başka çare kalmaz. Bu da mümkün olmazsa bilmelidir ki, o millet mevcudiyetini muhafazaya, yaşamaya ve belki de istiklâl iddia etmeye namzettir.

İşte, Osmanlı Devletinin zamanımıza kadar devam eden bir asırlık hayatı hep bu mücadeledir. Osmanlı hükümeti, Tanzimattan beri, kuvvet ve kudreti derecesinde, imkân dairesinde bu temsil vasıtalarından bir çoğuna müracaat etmiştir.

Dinen temsil… Fakat bu bir dinî emir, bir dinî vecibedir. Hiçbir İslâm hükümeti tasavvur olunamaz ki, buna şöyle böyle riayet etmiş olmasın. Anadolu’dan sarfınazar, Girit, Bosna, Arnavutluk, Bulgaristan, hulâsa bütün Rumeli Müslümanları, Osmanlıların, o hiç Osmanlı milliyeti ile uğraşmadığı iddia olunan padişahlarımızın, vezirlerimizin bu temsil tarzına fevkalâde riayetlerini gösterir. Memleketimizin bir kısmı, mesâle Anadolu’nun şarkı, elan dinî temsile uygun bir zemin olduğu için dindar hocalar bölük bölük bu canibe gönderilmektedir.

Tanzimat, ortaçağ âdetlerinin terki demek olduğundan, bu devrin temsili de daha medenî bir tarzda vuku bulmuştur. Tanzimat, evvel emirde hukuken, idareten temsile uğraşmıştır. Tanzimat öncesinde Osmanlı devletinin tebaası birbirine müsavi ve kaynaşmış olmayıp, her ırk, her din başlı başına idare olunur, hususî bir fırka, bir millet, hükümet içerisinde birer hükümet idiler. Yenileşme devri siyasileri, büyük ihtilâlin müsavilik kaidesini, o medeniyet örtüsünü siper ittihaz ederek, bu farklılıkları bozmağa, Osmanlı tebaasını İdarî bakımdan birleştirmeğe çalıştılar.

1856 Hattı Hümayununun bahsettiği “maarif ve zamanın terakkisi ile mütenasip ıslahat”, patriklerin siyasî iktidarını azaltmak, papazların varidatım kesmek, adlî işleri karma Osmanlı mahkemelerine tevdi etmek, Hıristiyan mekteplerini, kiliselerini teftiş altına almak demekti. Bunlar, muhtelif milletlerin millî ve siyasî hayatlarını tahdit etmek idi.

Osmanlı hükümeti, memleketin muhtelif cihetlerine, bilhassa gayrimüslim milletler arasına muhacir iskânına çalışmaktan geri durmamıştır. Son Rus muharebesinden evvel gelen Rusya, Kafkasya muhacirleri, bugünkü Bulgaristan’a yerleştirilmişti. Şimdiki Girit muhacirleri İzmir civarına, Bosna’nınkiler kısmen Rumeli’ye yerleştiriliyorlar.

Yine Osmanlı hükümeti, bilhassa mektepler ve lisan ile de derinliğine meşgul oldu. 1856 Hatt-ı Hümayunu, o vakite kadar ruhsatsız tamir ve inşa edilen Hıristiyan kilise ve mekteplerinin tamir ve inşasına resmî müsaade istihsali kaidesini vazetti, tedris usulü ve muallimlerin se-çilmelerini hükümetin teftişi altına aldı. 1869 Maarif nizamnamesi, yüksek ve idadî tahsilini, farklı milletlerin umumu için aynı ve Türkçe olarak tanzim eyledi. Umumî olarak, tedris usulunün ve kitapların seçilmesini maarif müdürlerine terk ve tevdi ettikten başka, iptidaiye kadar, tekmil gayrimüslim milletlerin mekteplerinde, resmî lisanın tahsil edilmesini mecburî yaptı. Bu ihtimamların neticesi, meyvaları tamamen derlenemedi. Fakat, maksadımız bunların düşünüldüğünü, padişahlarımızın, vezirlerimizin, Osmanlı milliyeti fikrine emek vakfeylediklerini, bir yol izlediklerini ispattır. Cidden tatbik olunabilseydi, temsil bugün bir hayli ilerlemiş olurdu.

Âlî Paşa’nın Hatt-ı Hümayunu gibi Mithat’ın Kanun-u Esasisî de tamamen bu inanca, Osmanlı ülkeleri sakinlerini birleştirme ve karıştırmaya bunlardan bir Osmanlı milleti meydana getirmeğe, ve bu millete Türkçeyi resmî ve millî lisan yapmağa matuf oldu.

Kanun-u Esasinin sekizinci maddesi mucibince “Osmanlı Devleti tâbiiyetinde bulunan fertlerin cümlesine, herhangi din ve mezhepten olursa olsun, istisnasız Osmanlı tâbir olunur.”

On sekizinci maddesi: “Osmanlı tebaasının devlet hizmetinde istihdam olunmak için, devletin resmî lisanı olan Türkçeyi bilmeleri şartını” vazeylemiştir.

On altıncı madde: “Bilcümle mektepler devletin nezareti altındadır. Osmanlı tebaasının terbiyesi bir ittihat ve intizam tarzı üzere olmak için, gerekli esbaba teşebbüs olunacaktır” diyor.

“Cevabımız” muhterem muharririnin, biraz safdilâne, her siyasî hareketi görmek için aradığı “hatt-ı hareket cetveli” siyasî lisanda bundan daha açık neşr ve ilân olunamaz.

Cevap muharriri, bir de ağzı dili olmayan biçare tarihe acıyarak “Üç Tarz-ı Siyaset”te bahsolunan tarihî bir vakaya itiraz ediyor. Kendisine mahsus bir lâtif beyan tarzı ile, Napolyon, Türk milliyeti fikrine taraftar değildi, bilâkis Türklüğü parçalamağa uğraştı, diyor

Evet: Nopolyon, esasen arzusuna karşı parçalanmış Türkiye’nin kısımlarım takviyeye çalıştı, fakat Türk milliyetine muarız olduğu için değil, parçalanmaların önünü alamadığı için, Rusya’nın karşısında yalnız kalacak bu parçalan takviyeye uğraştı. Yoksa, daima Rusya’ya muarız, muhalif politika takip ettiğinden, her zaman Türkiye’nin haliyle muhafazasına, binaenaleyh Türk milliyetinin kudretinin ziyadeleşmesine, ve temsilde muvaffakiyetine çalıştı. Bunu kısaca ispat etmek üzere, Fransa hariciye nezareti memurlarından birinin eserinden bir parça nakledeceğim. Avrupalılar şarkı bilmezler, fakat Fransızlar, kendi siyasetlerini, elbet Cevabımız muharririnden iyi bilirler. “Fransa hükümeti, şarkı asıl haliyle muhafaza politikasından sarfınazar ettiğini zanettirecek bazı ânî değişikliklere rağmen, daima Hatt-ı Hümayunun mülhem bulunduğu anlaşma ve katılma fikrine sadık kalmıştı”.

Üçüncü Napolyon’un hariciye nazırının dediği gibi Fransa, Osmanlıların muhtelif milletleri arasında asla bir fark tesisine taraftar değildi. İhtimam ve taraf tutmada müslim tebaayı, gayrimüslimden ayırmıyordu (İstanbul sefirine yazılar, 22 Mart 1867). Her ikisinin refah ve saadeti önce, İdarî yeknesaklık, mülkî ve siyasî müsavat esaslarının peyderpey daha samimî bir surette tatbikine vâbeste idi. Hepsi ayni hukuka malik olmalı, ayni menfaatlerden faydalanmalı idiler.

“Hulâsa, Tuileri (Tuileries) kabinesi, imtizaç ve soyların erimesi (zevebân-ı eenas-fuison des races) maksadım takip eyliyordu. Türkiye’de farklılaşmayı ortaklığa tahvil; ittihadı, karşılıklı uzaklaşma, halkın ekseriyetini memleketin sergüzeştine hemen hemen bigâne kılan karşılıklı uzaklaşma yerine ikame eylemek istiyordu ( )”

“Tarih, tarih… lâkin tarihe gayet dikkat ile, fakat aynı zamanda biraz tetkik ve tetebbu ile bakmalıyız. Tarihî vakaları iddiaya delil olacak vaçhile gelişi güzel tahrif ile meydana koymak, bilmeyiz ama o şahane fenne bir mertebe hürmetsizlik olmaz mı?”

Cevabımız’ın fazıl muharririne göre, bu hakikatların hepsi indî görüşlerdir. O, müverrihin söylediklerini kabul için, muharebeler, “hatt-ı hareket cetvelleri” görmek, hatta belki bu beyanatın yerini kitapta müşahede etmek istiyor. Fakat, tarih, bilmeliyiz ki yalnız kitapların metinlerinden, hatıralardan, muharebe derecesindeki büyük İçtimaî vakalardan çıkmaz. Bunlar mevcut ise âlâdır. Lâkin olmadığı zamanda, sair küçük vakalardan çıkarılır. Müverrih, bunlan tetkik ve tenkit eyler. Kısımlara, fasıllara ayırır ve hattâ isimler vererek okuyucunun gözü önüne serer. Yoksa, zamanımızda, kitaplardan, tarih kitaplarından nakledilerek yazılan, yalnız düşünce ile değil, tercüme ile derlenen eser sahiplerine müverrih bile denemez.

Önceki beyanattan anlaşıldı, zannediyoruz ki “Üç Tarz-ı Siyaset” muharriri bu yolu sırf hayalî olarak icat etmemiş, türetmemiştir. Biri diğerinden tamamen farklı olarak üç tarz-ı siyaset mevcuttur. Bunlar gaye, hakikî hedef olarak takibi mümkün olduktan başka, ikisi millî hayatımızın muhtelif devirlerinde takip edilmiştir bile. Bu halde “Cevabımız” muharririnin lâtif bir safsata ile “Türkü tslâmdan, İslâmî Türkten, Türk ve İslâmî Osmanlılıktan, Osmanlılığı Türkten, Islâmdan ayırmak, tekliği üçe bölmek” ten kaçınması, bilemeyiz amma, bir darbeye maruz kalan çocukların, tehlikeden kurtulmak üzere gözlerim yummalarına benzemez mi?

Onun “Hakikatlara daha muvafık, vakalara daha mutabık yolu” tâbiri veçhiyle “koskoca devleti” İçtimaî bir topluluğu yönetmeye kâfi değildir.

Evet… “İçtimaî bir topluluğun cemiyet itibariyle ıslahı, o topluluğu terkip eden fertlerin şahıs itibariyle salahına, feyzine bağlıdır”, Bugünkü İçtimaî tetkiklerin gösterdiği bu dava belki pek ziyade gerçektir. Fakat şunu unutmamalıyız ki Osmanlılık, fertleri havi olmakla beraber, bir de manevî şahıstır. Fertlere tavsiye edilen çalışmak hedefi manevî şahsa gelince, büsbütün müphem ve manasız olur. “Türkler hali muhafaza eyleyebilsinler, topluca zevalden kurtulsunlar” demek için, evvelemirde o heyetin, o manevî şahsın hedefini, siyasî hedefini, hatt-ı hareketini tayin etmek lâzımdır. Fertlerin yükselmesi ile uğraşırken, devlet gemisini maksatsız, hareket hedefi olmadan bırakmak arzu ediliyorsa o başka. Fakat böyle olmadığı takdirde, ilgilenmeden, alay edercesine, “Üç Tarz-ı Siyaset”i red değil, istekle bu üç yoldan birini seçmek ve tercih etmek lâzımdır.

Makale sahibinin suali de bundan ibaret idi. Pek ziyade karışık yönleri, son derece muğlâk İçtimaî hayatı, gayet basit bir kaide, bir düstur içine sokmak bugünkü ilme sığamaz. Bir siyasî muharrir, bir İçtimaî rehber için İçtimaî felsefede bu kadar sathî görüş, siyasette bu derece hedefsizlik bilmem caiz olur mu?

Bu halde yine makale sahibinin suali cevap bekliyor:

Osmanlı Devletinin saadeti için, İslâm ittihadı, Türk ittihadı, ve Osmanlılık siyasetlerinden hangisini takip etmek yararlıdır?…

***

Makale yazarı, Osmanlı menfaatları nokta-i nazarından ittihaz ve takibi mümkün üç siyasî yolu açıkladıktan ve ayrıntılariyle anlattıktan sonra, içlerinden bir tanesini, “Osmanlı milliyeti” siyasetini, bugün takibi gayr-i mümkün, yalnız o kadar değil, hatta ihyası kabil değil diye bir tarafa atıyor.

Geri kalan ikisini: İslâm ittihadı ve Türk ittihadı politikalarını, birçok dahilî ve haricî mânileri saymakla beraber, ayni imkân ve menfaat derecesinde buluyor.

Acizane fikrimce, muharririn bu hükümleri isabetli değildir. Yukarda söylediğimiz veçhile, makale sahibi mantığın kesinliği içgüdüsüyle bu hataya düşmüştür. Bizce İslâm ittihadı siyaseti, gerçeğe ulaşması mümkün olmayan, geleceği güçsüz, fakat hal-i hazırda takibi kabil ve yararı düşünülebilen bir siyasettir. Türklerin ittihadı politikası gelecekte daha kuvvetli, daha talihli, fakat bugün hemen gayr-i mevcuttur. Mevcut olmayan şeyden istifade edilemez. Osmanlı milliyeti siyaseti, bunların aksine olarak, gelecekte pek parlak neticeler vaad etmese de, günümüzde en kolay izlenebilir, en ziyade yararlı bir politikadır.

Münakaşalarımızın mevzuunu teşkil eden milletlerin hepsi el’an yan medenîdir, denebilir. Bunların dimağlarının en sağlam noktasını, fikrî ve manevî mevcudiyetlerinin en faal, en canlı kısmını din işgal eder. Binaenaleyh, bugün Müslümanlar arası dinî siyaset her türlü siyasetten daha kuvvetli olmak mazhariyetindedir. Günümüzde birçok münevver İslâmlara rastlanıyor ki, İslâm ittihadı fikir ve emelini pek büyük bir lezzetle tahayyül ve tasavvur etmektedirler. Bu sebepten, İslâm siyasetinin oldukça kuvvetli bir tekemmül zeminine malik olduğunu iddia etmek, hata olmaz. Dikkat buyurulsun: İslâm ittihadının icrası mümkündür, demiyoruz. Belki, hiç de kabil olmayacağına kaniiz. Zaten, hayalî gayeye ulaşmak kabil midir? Makale muharririnin etraflıca anlattığı bütün mâniler bu siyaseti bugün gerçekleşemez yaptığı gibi, siyasî işlerde milliyet fikrinin dinî inançlara üstünlüğü belki gelecekte dinî siyasetin büsbütün unutulmasını icap ettirecektir. Fakat bu böyle olmakla, Osmanlı hükümetinin, siyasî mevcudiyetine bir destek olmak üzere, İslâmiyetin kuvvetinden istifade etmemesi icap eylemez. Hatta, İslâmın manevî rabıtalarını muhtelif vasıtalar ile çoğaltmaktan pek büyük faydalar umulur. İşte bu sebepledir ki Osmanlı Devleti, İslâm siyasetine, İslâm birliği siyasetine ehemmiyet vermelidir.

Türk siyaseti, gelecekte İslâm siyasetinden daha kuvvetli olmak ihtimalini haizdir. Türkler, hemen bir diğerine bağlı olarak, 30-35 milyonluk büyük bir kavim teşkil etmektedirler. Rusya’nın ülke büyüklüğüne karşılık, siyaset erbabınca malûm olan siyasî ve İçtimaî zaafı düşünülürse uzak bir istikbalde büyük bir Türk hükümeti tasavvur etmek belki sırf bir hayal olmaz.

Günümüz medeniyeti, emelindeki gaye olmak üzere iddia ettiği “İnsaniyet” devresine bugünkü ağır gidişle yürümekte devam ederse, belki böyle bir Türk imparatorluğu meydana gelir. Mamafih bu siyasetin esasını, ruhunu teşkil edecek manevî bağlılıklar, tâbir caiz ise, elektrik bağı henüz teessüs etmediğinden, bugün buna istinaden hiçbir şey yapılamaz. Sırf tetkik ve tetebbu alanına inhisar eden bu siyaseti Osmanlı Devleti hedef ittihaz etmiş görünemez, çünkü hiçbir fayda umulmaz.

Osmanlı siyaseti, işte Devlet-i Âliyenin şimdiye kadar en ehemmiyetle takip ettiği bu politikadır ki, yukarda bahsi geçen üç siyasetten en esaslı ve icrası en kolay olanıdır. Öbür siyasetler, Osmanlı Devletine hayat mücadelesinde ancak birer destek, birer yardımcı, birer savaş yardımcısı olabilirler. Osmanlı siyaseti, bilâkis, Osmanlı Devletinin en kuvvetli zırhı, en büyük savunma silâhı, en doğru hedefidir. Üç Siyaset muharririni bu hususta yanlış hüküm vermeğe sevkeden şey, adı geçenin hakikatten, maddî gerçekten ziyade mantıkî ve felsefî katiyetle uğraşmasıdır. Mantık, hükümleri katî ve nihaî olarak verir. Fakat hayat, karmakarışık İçtimaî hayat, bazan, bazan değil ekseriya bu hükümlere asi kalır.

Evet; “Üç Tarz-ı Siyaset” muharririnin dediği pek doğrudur. Osmanlı ülkelerini bulundukları hudutlarla muhafaza etmek, bu hudutlar dahilindeki ahaliyi tekmil Osmanlı, Türk yapmak kabil değil, belki olanaksızdır.

Fakat siyasiyat fiiliyattır, hayattır. Binaenaleyh bunda katiyet, mükemmeliyet, tamamlık aranamaz. Türkiye tekmil hudutlarını, tekmil tebaasını muhafaza edemiyecek, geri kalan tebaanın hepsini Türk yapamıyacak, farz edelim. Ne zararı var? Ne olursa olsun, oldukça kuvvetli, el’an yaşayan bir millet var ya. İşte onun hayat ve faaliyeti pahasına muhafaza ve müdafaa edeceği hudut Osmanlı ülkeleri, onun imkân dairesinde temsil edeceği ahali Osmanlı milletidir. Biz, tekmil elimizdekini müdafaa ve temsile, Osmanlı siyasetini takibe fikirlerimizi hasreyleriz. Muvaffak olduğumuz kadarı bize kalır, kalmıyanı gider, kaderin hükmü veya tabiat kanunun zorlaması deriz, kaybetmekliğimiz muhakkak olan şeylerden başka hiçbir şey kaybetmeyiz, fakat kazanabilirsek ancak bu yolda, bu meslekte kazanırız.

İşte bu sebeplerden dolayı, fikrimce, Devletimizin en birinci hedefi Tanzimatın, Hatt-ı Hümayunların, Kanun-u Esasinin maksatları, merhum Sultan Abdülmecid’in Reşit, Âlî, Fuat ve Mithat’ların emellerinin gayesi olan Osmanlı siyasetini takip etmek olmalıdır. Milli mevcudiyetimizin asıl koruyucusu budur. İslâm âlemi şu esnada gittikçe uyanmakta, iktidar ve hayat kazanmaktadır. Hilâfet vasıta ve rabıtasıyle bu kuvveti hükümetimize, İçtimaî topluluğumuza bir istinatgâh yapmağa çalışmak, tedbirli şekilde, hükümet iktidarı hududunu tecavüz etmeyerek, İslâmın tevhidi şaşaalı adı altında İslâmiyet! Osmanlı menfaatlerine yardımcı etmek hiç yararsız değil, bilâkis pek yararlıdır. Türk siyaseti bugün mevcut değildir; fakat Osmanlı siyaseti millî mevcudiyetimizi muhafaza ederse, belki gelecekte İslâm birliği siyasetinin gözden kaybolduğu zaman bize bir yardımcı olur. Bilmem siyasî işlerde, fırsatları değerlendirmekten (opportuniste’)likten daha doğru, daha faydalı bir yol var mıdır?”

Mısır, Haziran 1904 AHMET FERİT

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.