Beşar Esad’a benzemiyormuş!

Yalçın Yusufoğlu

Kılıçdaroğlu Tayyip Erdoğan’ı Beşar Esad’a benzettiğinde Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Swoboda “CHP liderinin, benim davetlim olarak, Türkiye Başbakanı Erdoğan’ı Esad’la kıyaslamasını kabul edemem” demişti.

Batı’nın Türkiye’ye bakışı bellidir: Osmanlı’dan beri “bon pour l’Orient” dır, nerdeyse “Şark için bu kadarı bile fazla”dır. On yılı aşkın zamandır Tayyip Erdoğan’ı gözü kapalı desteklediler, onlar için Tayyip Erdoğan demokrasisi Türkiye için yeterdir. “Tayyip Erdoğan’ın ılımlı İslamı Orta Doğu’ya model olsun, başka bir şey istemezler.

Ne var ki, son olaylar Batı’nın da sabrını taşırdı. Swoboda bile sessiz kalamadı. Onu Yeşil, Liberal ve Muhafazakâr gruplar izledi. ABD’den beş önemli açıklama, Almanya Başbakanından üç kez, Dışişleri Bakanından bir kez eleştiri, AB’den ise iki uyarı geldi. Son olarak BM Genel Sekreteri de eleştirdi.

Tayyip Erdoğan ne kadar umursamaz gözükürse gözüksün, Batı’yla ilişkilerinde iğneli fıçıya girmiştir.

Mesela “Wall Street’te de polisin 17 kişiyi öldürdüğünü” söylüyor, yani “tencere dibin benden kara” diyor, ama o da doğru çıkmıyor. Ankara’daki ABD Büyükelçiliği hemen yalanlama yayınlıyor. Muhatabı Elçilik düzeyine kadar düşüyor.

Esad benzetmesine karşı çıkan sadece Swoboda olmamıştı. Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın sicilli muhiplerinin yanı sıra, öyle olmayan kimi medya konuşmacısı da kınamaya katıldılar, CHP Genel Başkanının benzetmesini doğru bulmadılar, ama asıl yakıştıramadıkları Suriye’yle kıyaslanmaktı.

Oysa Tayyip Erdoğan-Beşar Esad benzetmesini aşırı bulmak skolastik kafaydı. Madem ki, Tayyip Erdoğan on binlerce insanı öldürmüş bir rejimin başı değildi, o halde Esad’la kıyaslanamazdı. Peki ama Türkiye’de de on binlerce insan silahlanıp kentlerde ayaklansaydılar, dışarıdan silah, para, lojistik malzeme ve silahlı militan temin etseydiler, komşu ülkeni başbakanı ve rejimi onları her bakımdan destekleseydi, sınırdaki kamplarda silahlı eğitim verseydi, her boyutuyla iç savaş başlatmış olsaydılar, acaba kaç bin kişi öldürülürdü? Hiç düşündünüz mü?

PKK-HPG hareketi iç savaş değildi, kısmi bir gerilla muharebesiydi, kurtarılmış bölgeler taktiği de izlememişti, mücadele kırlardaydı, hatta dağlardaydı. Şayet şehirlerde geniş yığınlar silahlı kalkışmaya başlasalardı, ne yapılırdı? Esad şimdi ne yapıyorduysa, o yapılırdı.

Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun benzetmesi yerindedir.

ROBOSKİ VE QELQELİ (ÖZALP)

28 Aralık 2011 günü bir kafilenin sınıra yaklaştığı Ankara’ya bildirilince ve aralarında bir gerilla liderinin bulunduğu söylenince 34 insanı ve katırlarını F-16’lara bombalatan kimdi? Oysa Heron görüntülerinde grubun bir gerilla kafilesi olmadığı, katırların akaryakıt bidonlarıyla yüklü bulunduğu ve kafiledekilerin yarısının çocuk sayılacak yaşta oldukları görülüyordu. Esasen grubun gidişinin ve döneceğinin karadaki jandarma birliğince bildirildiği de biliniyordu. Buna rağmen bombardıman emri verilmişti. Tayyip Erdoğan Bahoz Erdal’ı öldürmüş olmanın şerefini taşıyacaktı. 33 can gitmiş, ne beis vardı? Kendisi sık sık CHP’nin tek parti zulmünü yerer, iyi ama Roboski katliamının 1943 yılında 3. Or. K. Mustafa Muğlalı’nın Qelqeli’de (Özalp) 32 kişiyi öldürtmesinden farkı neydi? [Kaldı ki, Muğlalı önünde sonunda yargılanmış ve hüküm giymişti. Roboski katliamında ise suç ve suçlu ortaya çıkarılmadı. Hukuk devleti olduğu söylenen bir ülkede olaydan 1,5 sene sonra Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi hiç zanlısı olmayan kovuşturmada görevsizlik kararı vererek, dosyayı Genel Kurmay As. Savcılığına havale etti. Bu memlekette Genel Kurmaya veya Başbakana “emri kim verdi?” diye soracak bir Adliye mi vardı?]

1943’te Reisicumhur İsmet İnönü, Muğlalı’yı gönderirken “Ordu içinden seni seçtim. Şark’taki şekaveti (eşkıyalığı) önle. Senin gibi demir adam oraya giderse o havaliye salâh gelir, ne yaparsan yap, ben varım arkanda’”demişti. İki yıl sonra da Muğlalı’yı yanına alıp bölgeye gitmiş, halkın gözünün içine baka baka “Muğlalı Şark’ın kralıdır. Onun burada bulunması sayesinde ben Ankara’da rahat uyuyorum” demişti.

27 Mayıs 2013 gecesi bir avuç çevreci insan (içlerinden birisi 50 kadar olduklarını söylüyor) Gezi Park’ında sabahlayarak başlattıkları karşı koyuş, ‘ileri Demokrasinin kolluk kuvvetleri’ tarafından ezilmek istenmişti: Onlara gazlarla ve coplarla saldırılmış, dayak atılmış, çadırları yakılmıştı. Çoğu kadın silahsız, savunmasız insanlara kullanılan şiddetin, silahlı on binlere karşı kullanılan şiddetten hiç farkı yoktu. Yaklaşım aynıydı, zihniyet aynıydı. Tekrar edelim: Eğer askeri teçhizatlı on binler iç savaş başlatmış olsaydılar, İleri Demokrasi’nin de yapacağı, Esad’ın bugün yaptığından farkı olmazdı.

Son olaylar ile Suriye sorunu arasında bir bağ daha çıktı: Hatay’da yapılan protesto gösterilerinde Tayyip Erdoğan rejimince eğitilmiş beş Suriyeli köktendinci saptandı. Bunlardan birisini göstericiler yakalayıp polise teslim ettiler (arka kapıdan salıverilmiştir), sopayla öldürülen Abdullah Cömert’in katilinin de bunlardan birisi olduğu ileri sürülüyor. Demek ki Esad silahlı kitleye karşı silahla cevap verirken, onun muhalifleri de Türk Başbakanından cüret bularak Türkiye’de muhalif öldürüyorlardı. Ona milislik yapıyorlardı.

Esasen AKP’li milislerin sopalarla direnişçilere saldırdıkları da kimsenin meçhulü değil. Rize’de, Antalya’da, Adana’da saldırdılar. İzmir’de dövülen, kolu kırılan Başak Özçelik adlı öğrenci saldıranların “İşte Ak Gençlik budur” dediklerini söylüyor. Kendilerine “Ak” diyorlar, ama kapkaralar.

PSİKOLOJİK HARP

28 Mayıs sonrasının olayları Tayyip Erdoğan ile Beşar Esad mukayesesinin yerinde olduğunu gösterdi, o güne değin şu veya bu şekilde Tayyip Erdoğan’ın arkasında duran Batılı siyasi çevrelerden eleştiriler yükseldi. Onun ise salah bulacağı yoktu: Kendisi Mağrip ülkeleri gezisindeyken, medyadaki aklı evveller “Sayın Başbakanlarının yeni bir Balkon Konuşması” yapacağını tahmin ettiklerini buyurdular, dörder sene arayla yapılan iki adet uyduruk “Balkon Konuşması”na tapmışlardı, büyük önem atfetmişlerdi, çünkü siyasi meşrepleri öyleydi, şimdi bir üçüncüsünü bekliyorlardı. İlk ikisinden ne çıkmıştı ki, üçüncüsünden çıksındı? Fakat başbakanları Tunus’dan dönünce, direnişçilere karşı psikolojik harp başlattı. Her türlü metodu kullandı.

İnsanlar yaralanmışlar, ölmüşler umurunda mıydı? Hopa’daki HES protestosunda emekli öğretmen Metin Lokumcu biber gazıyla öldürüldüğünde Tayyip Erdoğan “bir kişi ölmüş, üzerinde durmaya değmez” dememiş miydi?

Yeşilköy’den başlayarak, Adana Havaalanında, Mersin’den Ankara’ya dönüşünde de tonunu, dozunu iyice yükseltti. 9 Haziran günü ikisi Adana ve Mersin’de, dördü Esenboğa Ankara arasında tam altı konuşma yaptı, yüzlerce yolcu öğle saatlerinden başlayarak onun yüzünden uçaklarını kaçırdıkları için hiddetlenirken, o toplananları görüp hayli keyifleniyor, soruna çözüm arayacağına gövde gösterileri yapıyordu. Melih Gökçek bir genelge yayınlayarak bütün belediye personelinin Esenboğa’ya gitmesini şart koştu, izinli olanlara ek yevmiye ödeneceğini, araçlarıyla gideceklere 100 TL yakıt parası verileceğini, gelmeyenlerin iş akitlerinin uzatılmayacağını söylemişti. Yani Tayyip Erdoğan kendi kalabalıklarına konuşuyordu.

Direnişçilere sövüp saymayı, hilaf-ı hakikat konuşmayı 11 Eylül’de Grup’ta da sürdürüyordu. Alkış aldıkça söylediklerinden daha fazla haz alıyor, konuştukça konuşuyordu.

İki hafta önce bir avuç çevreci insan (içlerinden birisi 50 kadar olduklarını söylüyor) başlattığı karşı koyuş büyümüş ve dünyada yankılanmıştı.

LAİK-ANTİLAİK EKSENİNE OYNUYOR

O kadar zor durumdaydı ki, “bayrak yaktılar, camiye ayakkabılarla girdiler, dinimize sövdüler, bira şişeleri getirdiler” demekten medet umuyor. Beyoğlu müftüsüne olayı anlatan Bezm-i Alem Valide Sultan Camii müezzini Fuat Yıldırım ise, “Burada içki içilmedi. Eylemciler buraya sığındıktan sonra içki içen görselerdi zaten kendileri dışarı atarlardı” dedi, Ama Tayyip Erdoğan’ı yalancı çıkardığı için, zorunlu izne çıkarıldı. TV görüntülerinde gördük, camiye sığınanlar arasında yaralılar var. Buna rağmen aynı iddiaya devam etti, müezzinin korktulduğu için öyle konuştuğunu söyledi. Oysa AKP yayın organı Yeni Şafak’ta yazarı eski milletvekili Süleyman Gündüz yaptığı incelemede eylemcilerin ilkinde pabuçlarını çıkardıklarını, ikincisinde gazdan kaçıp sığındıklarından ayakkabılarını çıkartamadıklarını, camiye biralarla girildiğini kimsenin görmediğini, bir pencere içinde kimin koyduğu bilinmeyen ezilmiş bir bira kutusunun bulunduğunu” yazmıştı.] On yıllar boyu toplanılmış kara kalabalıkların “Komünistler camiye bomba koydular” laflarıyla solculara ya da Alevilere saldırtıldığını gördük. Tayyip Erdoğan da onların devamı çıktı. Camiyi ve dini kullanarak kışkırtma yapıyor.

“Başörtülü kız kardeşlerime saldırdılar”dedi, saldıranın AKP’li olduğu ve İzmir’de başörtülü bir kızı eylemleri desteklediği için dövdüğü ortaya çıktı.

“Polisimi şehit ettiler” dedi, oysa polisin yüksekten düşerek öldüğü ilk günden beri haberlerdeydi.

“Bayrak yaktılar” dedi, tek bir kanıt, tek bir kare fotoğraf yok. Yıllar önce Mersin’de yakılan ve polis tarafından yapıldığı ortaya çıkan fotoğraf  Tayyip Erdoğan basınında delil diye gösterildi. Yani her türlü yalan-dolan ve utanmazlık sergilendi.

Direnişin 5. gününde polis Taksim’i boşaltmıştı, 15. Gününde geri geldi. Önce Meydanı boşalttı, Gezi Park’ındaki revire uzaktan gaz sıktı, gönüllü doktorlar, tıp öğrencileri ve gönüllü hemşirelerin çalışmalarını engelledi. Akşama doğru Gezi yaralılarla dolmuştu ve hekimler hem eleman, hem de ilaç için çağrıda bulunuyorlardı. İnsanlar yakınlarına telefon ediyorlar, yaralılar için ilaç istiyorlardı. Yaralıları Elmadağ çıkışındaki Divan Oteline taşıdılar.

Tayyip Erdoğan o günkü Grup Toplantısında övündü, böbürlendi, aynı lafları etmeye devam etti. Konuyla ilgili bütün konuşmalarında konuyu laik-antilaik eksenine oturtmaktan, dini kaşımaktan medet umdu. Esasen gelecek yılki seçimlerde ve özellikle C. Başkanlığı seçiminde kazanma güdüsüyle kaç zamandır İslama vurgu yaparak, dinle oy toplama amacı güdüyordu, son olaylarda bu vurguyu arttırdı. Cami, başörtüsü, Tayyip Erdoğan’ın ve bilumum medyanın dilinde “marjinal gruplar” diye bir laf türedi. Madem o gruplat o kadar marjinaldiler, neden bütün gün ve gece binlerce kuvvetle Taksim’i işgal altında tuttunuz? “Marjinal” demek kenardakiler” demektir, kıymet-i harbiyesi olamayan, önemsemeye değmez demektir.

Akşam on binlerce insan tekrar Taksim’de toplandı, polis onları Sıraselviler, İstiklal Cad. ve Talimhane tarafına püskürttü. Gece 02.00 sularında yoğun gaz bombardımanıyla Parka girdi. Vurdu, kırdı, yaktı, yıktı. Gece yaralananların sayısı yüzleri buldu. Ambulanslar hastanelere yaralı taşımaya başladılar. Kuğulu Park’ta da zorla çadırlar kaldırıldı. Olayların ilk gününden beri ülke sathında eylemlere katılan yüz binlerce insandan bir teki bile tek kurşun atmamıştır. Marjinal dedikleri, terörist dedikleri çok çok az sayıda eylemci sadece Molotof kokteyli kullanmıştır, onu da insan üzerine değil Tomalar, dozerler üzerine atmıştır.

Şimdi siz silahsız, hatta sopasız Türkiye direnişçileri karşısındaki Tayyip Erdoğan ile, silahlı, uçaksavarlı, hatta füzeli Suriye muhalifleri karşısındaki Beşar Esad’ı mukayese edin ve ikincisini karalarken, birincisini temize çıkarın…

Kaynak: Sesonline.net, 12 Haziran 2013

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s