Çünkü artık yaşam “normal” değil…

Orhan Yalçın Gültekin

Şu son kırk gün acılarla geçti ailemizde. Eşim Aysel, önce anneannesini, bir gün sonra da amcasını kaybetti. Onların acısının üstesinden gelemeden birer hafta arayla da iki eniştesini… Ne yazık ki bütün bu kayıpları Aysel’e ben bildirmek zorunda kalmıştım.

Cuma günü ikinci eniştesini toprağa verdik ve hafta sonundan kafamızı toplamak için yararlanmaya karar verdik. Sinir yok, üzüntü yok…

Pazar sabahı bir şey almak için markete gittim. Döndüğümde 10 Kasım ve Atatürk’le ilgili yazacagim yazıya kafamda son şeklini vermek üzereydim. Kapı açıldığında Aysel’in acı dolu gözleriyle karşılaştım.

“Bu kez” dedi inleyerek, “acı haber verme sırası bende.”

Bir ya da iki saniye süren sessizlik sırasında aklımdan bir sürü isim geçti; ama hepsinde yanılmışım.

“Necdet… Necdet’i kaybetmişiz.” diye o asla duymak istemeyeceğim haberi verdi.

Erdinç Ergenç aramış, haberi ondan duymuş. İnanamadim. Erdinç’i aradım onaylamaması dileği ve umuduyla birlikte. Belki rahatsızlanıp hastaneye kaldırılmıştır da, hala yaşıyordur. Erdinç’in bir tümcesiyle yıkıldım kaldım. Doğruydu, Neci’yi kaybetmiştik.

***

Otuziki yıl olmuş Necdet’le tanışalı… Koskoca otuziki yıl…

Yaşamımda üç arkadaşımın yeri hep ayrı olmuştur. Necdet, bu üç kişiden biriydi.

Yüreklerimizin bir attığı dönemlerimiz oldu; havayı birlikte teneffüs edip ciğerlerimize birlikte doldurduğumuz günler, aylar, yıllar…

Aynı yolda yürümüşlüğümüz; birlikte çile çekmişliğimiz; yarın yanağindan gayrı her şeyde bir ve beraber olmuşluğumuz… yüzyıla bedel günler geçirmişliğimiz…

Sonra farklı yerlere savrulduk. Neci’yle aramıza siyaseten “tarihi kazma”nın girdiği bir süreç bile başladı. O kazma bile aramızı açamadı. Birlikte anlam kazandırdığımız yaşamımız, bizi birbirimize bağlamıştı ayrılıklara karşın.

O kendine bir “Yeni Yol” çizmişti; bana göre hayli eski olan bir yol. yine de onu “Yeni Yol” dergisinin tek göz idare “merkezi”nde ziyaret etmekten alamıyordum kendimi. bazen Çınaraltı’nda karşılaşırdık sahaflar ziyaretlerimizde. Oturur söyleşirdik.

***

Kadınbudu ya da kuru köfte çıktığı günler geliyor gözlerimin önüne. Üçüncü dersten sonra inerdik yemekhaneye. Birer ekmeğin içine köfte patates doldurur, öğlen yemeğine hazırlık yapardık.

Her yemekten sonra masa masa dolaşıp kalanları toplayıp yemelerimiz geliyor gözlerimin önüne.

***

Tarihî Bina geliyor gözlerimin önüne. Çarşambaları… Öğlende çıkar aksam geç saatlerde varırdık okula. Arkadan yemekhaneye girer, artık ne varsa siler süpürürdük. Baktılar olmayacak sekiz kişilik yemek ayırmaya başladılar bize. Üç kişi sekiz kişilik yemeği tıkınır, sonra tuvalette sigaramızı içerken o gün neler yaptığımızı anlatırdık birbirimize.

***

Franz Fanon, Kwame Nkrumah okumalarımız geliyor gözümün önüne. Yenikapı sahilinde bazen Odunluk, bazen Kömürlük’te, Sander’den aldığımız “Rural Guerillas in Latin America” ya da “For the Liberation of Brasil”i karıştırmalarımız. Çayan’ın “Kesintisiz”lerini, Hüseyin’in TDY’sini ilk elimize alışımız… Sabahlara kadar süren tartışmalarımız… Sorular, sorular; yanıt arayışları…

Grevden greve koşuşumuz; bilmediğimiz sokakları keşfedişimiz. Tanımadığımız kahvelerde tanımadığımız insanlarla tanışıp tartışmalarımız.

Aç kalmışlıklarımız; tıkabasa yiyip yerlere serilişlerimiz. Sigarasız kalıp izmaritlere saldırışlarımız.

***

Gazeteciliğe başlamıştı. Zaten başka bir şey de yakışmazdı ki ona. Yine de, bu kadar iyi bir gazeteciye gazeteciliğin bu kadar eğri durabileceği başka bir örnek var mıdır, diye düşünmeden edemiyorum. “Annem gazeteci olduğumu bilmiyor; o beni…” tümcesi düşmezdi dilinden. “Bir kısım medya”nin üyesi olmaktan duydugu rahatsızlıkla, bir gazeteci olarak “meslek” tutkunluğu, yaşamının en büyük çeliskisi gibi durup dururdu ortada. Gazeteciliğini “başka bir medya”da sürdürme olanağını nadiren yakaladığı zamanların en mutlu olduğu dönemler olduğundan hiç bir kuşku duymuyorum.

***

Bir yıl kadar önce bir “Darüşşafaka dergisi” çıkartma tasarımız vardı. Dernekte toplandık on kişi kadar değişik dönemlerden Darüşşafakalı. Neci’yle ayrı düştük derginin içerik ve kapsamıyla ilgili olarak. “Bu durumda ben derginin içinde yer alamam; ama Yalçın içinde olduğu sürece, elimden gelen her türlü katkıda bulunurum.” diyerek sorunu çözmüştü. Evet, ben olduğum için…

***

Yine bir yıl kadar önce, Kaptan’ı sefere uğurlamak için Beyoğlu’nda toplanmıştık altı 78’li.

Kaptan, 70’li yılları konuşmaya başladığımızda, “Siz” demişti, “yapmanız gerekeni yapmıyorsunuz. Tanık olduğunuz, dahası aktörleri olduğunuz bir tarihsel dönemin tanıklığını yapmıyorsunuz. Yetmişli yılları yazmalısınız, birlikte.” demişti. Hak vermiştik Kaptan’a; ama bir türlü oturup nereden ve nasıl başlayacağımızı konuşamadık bile.

Şimdi artık konuşmak için zamanımız da yok.

(O gece müthiş bir şey yaptık. Kırkını aşmış altı adam, Beyoğlu’nda şarkılar, türküler söyledik, dans ettik. Herkes şaşkın şaşkın bize baktı. Aldırmadık. Hep istediğim bir şeydi. Yaptık ve çok güzel oldu.)

***

2 Mart 2002 DD’deki seçimden sonra önce Ortaköy’e gittik, oradan da Beyoğlu’na. Muhabbete limon sıkmaktan vazgeçmedi. “Kendini ne kadar rahatsız bir konuma soktuğunun umarım farkındasındır.” diye uyardı. Öyleydim. Ben kendimi hiç bir zaman “iktidar”a hapsedilecek bir adam olarak görmemiştim. “Proletarya demokrasisi” altında bile muhalefette olacağı/kalacağı düşüncesine göre yaşamını yönlendirmiş bir insanı ancak Neci anlayabilirdi. Aynı kaptan yemişliğimiz vardı.

***

10 Kasım 1977’yi anımsadım. O, Kültür-Edebiyat ve Temsil Kolu başkanı, ben de Kültür Edebiyat Kolu başkanıydım. 10 Kasım anma toplantıları okul yönetimine geçmişti. Gittik okul yönetimiyle görüştük, tartıştık ve anma toplantısını KETK’in yapması iznini koparttık, bir koşulla: bütün konuşmalar, şiirler vb okul yönetimine gidecekti kontrol amacıyla. Hazırladığım konuşma ile Necdet’le birlikte ayıkladığımız alıntılar için bile kavga edip anma toplantısını düzenlemiştik.

“Bu meclis bizi yutmak isteyen emperyalizme ve boğmak isteyen kapitalizme karşı savaş meclisidir.”

“Bizim parolamız tektir ve değişmez: ya istiklâl; ya ölüm.”

“Mazlum milletler elbet bir gün zalimleri mahv ü perişan edeceklerdir… O zaman dünyadan mazlum ve zalim kelimeleri kalkacak, insanlık kendine uygun bir nizama kavuşacaktır…”

Ve daha niceleri yankılandi tarihi kampüsün yeni konferans salonunda.

Necdet sonradan başka şeyler söyledi; başka türlü baktı. Bunu yazmak ona saygımdan.

Garip ama bir 10 Kasım sabahı, 08:30’da başlayan kalp masajı yarım saat sürdüğüne göre, belki de saat dokuzu beş geçe ayrıldı aramızdan.

***

Şimdi o yok. ne Atatürk’ü tartışabileceğiz, ne “tek ülkede sosyalizm” ya da “sürekli devrim”i. Yetmişli yılların tanıklığını birlikte yapma olanağımız da yok artık. Onun yokluğunda bunu benim yalnız yapmam zor.

***

Yüreğinizin yüreğine değdiği insanlar var mı yaşamınızda? Değmekle kalmayıp kaynaştığı? Necdet, öyle birisiydi benim için.

Yürekler bir kez kaynaştı mı, bir daha sökemezsiniz; ayrı düşersiniz, uzak düşersiniz, birbirinize düşersiniz… bir gün gelir yürekler birbirini bulur.

Zaten hiç ayrılmamışlardır ki.

Necdet şu an “yok”. Yüreği sustu. Göğsümdeki yürek acısı ondandır.

***

Onunla hiç görüşebilmesek bile, onu arayabilme olanağımın olduğunu bilmek güzeldi. En olmayacak zamanda onunla oturup sabaha kadar söyleşebilmek ne kadar güzelse; bunu yapabilme ihtimali o kadar güzeldi.

Artık “Nasılsın Necdet?” sorusuna “Normal…” yanıtını alamayacağım. Çünkü artık yaşam “normal” değil…

Sevgiyle ve yaşamla kalın,

Darüşşafakalılar Listesi, 10 Kasım 2002 – 20:43

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s