Gerçekten de hangi Marksizm?

Orhan Yalçın Gültekin
28 Temmuz 2009 Salı

1960’lı yıllarda ortaya çıkan genç proleter devrimci kadrolar, Türkiye’nin sorunlarını da bu sorunların giderilmesinin yolunu da esasta doğru olarak belirlemişlerdi. İçinde oluştukları sol içi sağ ortama karşı savaşım sürecinde kendi seçeneklerini yalnızca kuramsal düzeyde değil eylemsel-edimsel alanda da var etmeye çalışmışlardı.

Genel olarak komünizm, özel olarak Marksizm ve bu çerçevede sürdürülen uluslararası düzeydeki tartışmalar açısından, aynı proleter devrimci kadroların, bu alanda yeterli donanıma sahip olup olmadıklarının üzerinde durmaksızın söylemek gerekir ki, tartışmaya değer kuramsal açılımlar yaptıklarını söylemek –bir istisna dışında [1]- çok da mümkün görünmüyor.

Bu proleter devrimci kadroların, Türkiye gündemine yeni giren SBKP-ÇKP tartışmalarında taraf olmak yerine, her iki tarafa da eşit ya da görece eşit mesafede durduklarını ve eleştirel yaklaştıklarını söylemek gerekir. Yine de belirtmek gerekir ki, bu eleştirel yaklaşım, bütünlüklü bir dünya görüşü temelinde oluşmamıştı ve bu eleştirel yaklaşımda bir seçenek oluşturacak temel bulunmamaktaydı. Söz konusu proleter devrimci kadroların zihinsel yapılanması, hala esas itibariyle SBKP-ÇKP ikilemi ve “sosyalizm” deneyimleri tarafından biçimlendiriyor ve bu ikilem ve “sosyalizm” deneyimlerinin olumsuz yönlerinin eleştirisi Vietnam, Küba ve Kore deneyimlerindeki kimi duruşlar ile ikame edilmeye çalışılıyordu.

Devrimcinin görevi devrim yapmaktı ve onlar da devrimden sonrasına ilişkin tartışmaları sonraya ertelemek ve tarihin önlerine edimsel olarak koyduğunu düşündükleri sorunlara yanıt vermek için harekete geçtiler.

***

12 Mart yenilgisi, Türkiye solunun geleneksel kanadının yenilgisi olmamıştır; yenilen proleter devrimci kanat olmuştur. Önderlerini kaybeden proleter devrimci kanat, geride kalan etkin kadroların geleneksel sağ anlayışlara kapılanmalarıyla da yüz yüze kalmış ve bütün bir 1970’li yıllar boyunca belini doğrultma fırsatı bulamamıştır. Bu süreç, yalnızca THKO için değil, THKP-C için de geçerlidir.

O dönemin tartışmalarında “sosyalizm” deneyimlerine dönük tartışmalar, uluslararası tartışmaların çok ama çok gerisindeydi.

Bir kanat, SSCB deneyimini mutlaklaştırır ve/ama Kruşçev’in destalinizasyon (Stalinsizleştirme) siyasası temelinde ve/ama Kruşçev’i de olumsuzlayarak Brejnevci bir çizgi izlerken, bir başka kanat da Kruşçev-Brejnev dönek kliğinin karşı-devrimci hükümet darbesi” temelinde SSCB’de kapitalizmin restorasyonunun gerçekleştirildiğini savlıyor ve esas olarak ÇKP, kısmen de AEP yanlısı bir konumlanmayla kendilerini ifade ediyorlardı.

Birinci kanadın simgesi, çokluk Marx-Engels-Lenin üçlüsünden oluşan bir Marksizmin klasikleri yaklaşımıyken, Stalin’i yüzde bilmem kaç Marksist olarak tanımlayan ikinci kanadın simgesi ise Marx-Engels-Lenin-Stalin-Mao beşlisinden oluşan bir Marksizmin klasikleri anlayışı oluyordu.

Bu iki kanadın dışında kalan ve Türkiye Solunun ana ve yaygın gövdesini oluşturan çeşitli gruplar ise, hem SBKP hem ÇKP’ye farklı düzey ve farklı noktalardan eleştirel yaklaşıyorlardı. Diğer iki grup tarafından “orta yolcu” olarak tanımlanan bu geniş çevrenin görece militan kanadı, muzaffer proleter devrimcilerinin (Mao, Kim Il-sung, Ho Shi Minh, Che, Castro vb.) katkılarıyla zenginleşmiş Marx, Engels, Lenin ve Stalin temelinde yükselen bir Marksizm-Leninizm anlayışına dayandıklarını savlıyorlardı.

Troçkizm ise, az sayıda taraftarı dışında, bir düşünce biçimi olarak bile genel kabul görmüyor ve olumsuzlanıyordu.

“Enternasyonal” ve “Birikim” dergileri gibi ayrıksı örnekler bir yana bırakıldığında Türkiye Solunda genel tablo şuydu: “Sosyalizm” deneyimlerinde şu ya da bu tarihsel dönem olumlanıyor ve şu ya da bu tarihsel dönem olumsuzlanıyordu. Tartışmalarda ana referans kaynağı, Marx ve Engels ile birlikte Lenin ve Stalin oluyordu.

***

12 Eylül yenilgisi, Türkiye solunun sağ çizgisini daha da berraklaştırdı, SSCB’de kapitalizmin restorasyonunu fırsat bilenler, komünizm ve Marksizm’de devrimci olan ne varsa geminin bordosundan fırlatıp atmakta bir beis görmedi.

Gelinen noktada komünizm de Marksizm de zararsız “izm”ler arasına katılmış görünmektedir ve sözüm ona içerden eleştirilerle komünizm ve Marksizmin yaratıcı yenilenmesi adına onların iğdiş edilerek işlevsizleştirilmesi gündemdedir.

Marksizmin dogmalaştırılmasına, tabulaştırılmasına ve gerçek içeriğinden koparılmasına karşı savaşım verilmesi ne kadar doğruysa, bu doğruluk kullanılarak Marksizmin herkes için kabul edilir hale getirilmesi de o kadar yanlıştır.

Marksizm ve/veya komünizm üniforması giyerek Marksizmin ve/veya komünizmin çanına ot tıkamak, her fırsatçı ve teslimiyetçi çabanın tarihsel yöntemi olmuştur.

Teslim Töre Yazıları Üzerine

Mustafa Yalçıner’in deyimiyle THKO’nun “mucize” adamı Teslim Töre, 12 Mart yenilgisi sonrasında örgüte yön veren çizginin gözden geçirilmesine ön ayak olanlardan biri de olmuştur. Kendisine “mucize” adam diyen Yalçıner ile yollarının ayrılmasına yol açan da örgüt çizgisinin nasıl ve hangi temelde gözden geçirileceği konusunda anlaşamamış olmalarıdır. Yalçıner önderliğindeki “Yoldaş” grubu ile Töre önderliğindeki “Mücadelede Birlik” grubu, THKO tarihinde “tasfiyeci” akımlar olarak yerlerini almışlardır.

Teslim Töre, 12 Eylül yenilgisinden sonra adım adım daha da sağa kaydı. SSCB’de kapitalizmin restorasyonu, bu sağa kayışı daha da pekiştirdi.

Bu sağa kayışın ürünü olan yazıları, aslında yeni açılımlar sağlamıyor. Yazıları, uzun yıllardır var olan Bolşevizm eleştirilerinin derlenip toparlanması ve bu temelde yeni bir yaklaşım oluşturulmasının ürünleri de değil. Eklektik bile değiller. Yığma olarak adlandırılabilirler. Alt alta koyulan, dağınık biçimde sıralanan bu eleştiriler, kendi düşünsel özgüllük ve özgünlüğünden koparıldıklarından iç bağıntı ve ilişkilerden de yoksun. Bütün bu hengame içinde dişe dokunur birkaç şey Marksizmin karikatürünün sözüm ona eleştirisi temelinde Marksizmin alfabesinin eleştirisidir. Bunu Marksizm adına yapıyor olması da psikolojinin alanına giriyor.

Bir süredir dolaşıma sokulan ama zaten web üzerinden de ulaşılabilinir olan Teslim Töre yazıları ile ilgili eleştirilerimi belirtmeyi düşünüyordum. Birikmiş notlarımı derleyip toparlamaya zaman ayıramamıştım.

Son Teslim Töre yazısı -Hangi Marksizm? [2]-, eleştirilerimi savsaklamamın doğru olmadığını gösterdi.

Ben de “söyledim ve ruhumu kurtardım”.

Kopuşmaları Atlamak

Bir yöntem olarak bilimsel komünizm, tarihi yalnızca benzerlikleri görerek ele almaz, dahası tam tersini yapar: Benzerliklerin ardındaki farklılaşmaları, o benzerliklerin ardında görünmez kılınmaya çalışılan sınıflar arasındaki savaşımı ortaya sermeye çalışır. Bilimsel komünizm şöyle sorar: Hangi sınıf(lar), hangi sınıf(lar)la çatışma halinde; bu çatışmalarda hangi sınıf hangi düzeyde yer alıyor; bu farklı çatışma düzeyleri ne tür biçimlerde yaşamı etkiliyor?

Bilimsel komünizm, SSCB tarihi denildiğinde Lenin, Stalin, Kruşçev, Brejnev, Gorbaçov’u aynı zincirin birer halkalarıymış gibi gösteren benzerlikleri belirlemekle yetinmez, bunlar arasında farklar olup olmadığını da irdeler; özellikle bu farkları bulup çıkarmaya ve anlamaya çalışır. Bunu her bir parti ve ülke için de yapar.

Sosyalizm deneyimlerini yalnızca sürekliliklerden ibaretmiş gibi görmek ve göstermek, burjuva formalistlerinin işidir; bilimsel komünistlerin değil.

Teslim Töre, deneyimleri irdelerken kopuşmaları atlamıyormuş gibi yapıyor. Her deneyimin bir “altın çağ”ı varmış gibi yazıyor. Öncesiyle kıyaslandığında her deneyimin bir olumluluğu vardır, demeye getiriyor. Teslim Töre şöyle yazıyor:

“Şunu hemen belirtmek gerekir ki, Ekim devriminden önce Rusya, Halk devriminden önce Çin, Halk devriminden önce Kuzey Kore’deki yaşam çok kötüydü. Devrimden sonra bu ülkelerin halkları eskisinden daha iyi bir yaşam düzeyine kavuştular. O nedenle söz konusu dönemde, onlara anlatılan Marksizm ikna ediciydi. Şimdi kendi yönetimlerine Marksist diyen ülkelerin hiç birinin yönetimi Marksizm’i cazip kılmıyor tam tersine itici yapıyor.” [3]

Marksizm ve/veya komünizmi, neredeyse halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesinden ibaret gören bu yaklaşımın Marksizm’le de komünizmle de ilgisi yoktur. Kuşkusuz Marksizm de komünizm de halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesini gözetir ama her ikisinin de her türlü iyileştirici, kalkınmacı vb burjuva anlayıştan farklılıkları toplumun sınıfsal yapısında yapmak istedikleri değişikliklerdir. Teslim Töre’de bu değişikliklere ilişkin bir şeyler görmemiz mümkün değil. Onun dilinde farklı şeyler var: Marksizmin ikna edici olması ve cazip kılınması.

Peki ama Teslim Töre’nin “söz konusu dönem-in-de” işçi sınıfına ve/veya halka “anlatılan Marksizm ikna ediciy”se, o dönemlere biz nasıl yaklaşmalıyız?

Teslim Töre, bu konuda net görünüyor:

“Paris Komününe, hatta daha geriye giderek, ütopik sosyalizme sahip çıktığımız gibi, Ekim Devrimine, Çin Halk Devrimine vb. devrimlere sahip çıkmalıyız. Toplumsal devrimler yargılanamaz. Onlar bozulan toplumsal bünyeyi sağlaştıran dokusal yapılardır. O nedenle devrimleri değil, onları yozlaştıran, boşa çıkartan ideoloji, teori, politika ve yöntemlerle tarihsel bir hesaplaşma yapmak lazım. Yanlışıyla doğrusuyla kendi tarihimizi bilmeliyiz. Ama ideolojik olarak, aramıza kalın bir çizgi çekerek, onların yapmış olduğu yanlışları asla yapmamalıyız. Belki o zaman yapılanlar o günün koşullarında doğru gibi gözükebilir. Ama bu gün asla kabul edilemez. Çünkü hem koşullar çok değişti ve hem de yaşanan hayat birçok şeyin yanlışlığını ortaya çıkarttı.” [4]

“Toplumsal devrimler yargılanamaz”! Ne büyük bir laf! Toplumsal devrimler neden yargılanamazmış? Çünkü “onlar bozulan toplumsal bünyeyi sağlaştıran [sağlamlaştıran? – nb] dokusal yapılardır”. Toplumsal devrimi bu biçimde anlamak, devrimi inkâr etmek değil midir? Siyasal devrim, toplumsal bünyeyi parçalar ve yeni bir toplumsal bünye oluşturmaya yöneldiğinde toplumsal devrime dönüşür. Bunu anlayabilmek için Marksist olmaya bile gerek yoktur. Mustafa Kemal, Türk inkılâbını şöyle anlatıyordu:

“Bu inkılâp, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha vasi bir tahavvülü ifade etmektedir.” (Bugünkü ifadeyle: “inkılâp (toplumsal devrim), sözcüğün ilk anda işaret ettiği ihtilâl (siyasal devrim) anlamından başka, ondan daha geniş bir değişimi ifade eder.” [5]

Teslim Töre, Mustafa Kemal’in devrimi algılayışının bile çok ama çok gerisindedir; Töre, Mustafa Kemal’in ihtilâli düzeyinde bile bir devrim anlayışına sahip değildir; inkılâbı anlamadığı ise açık. Devrimi Mustafa Kemal düzeyinde bile anlayamayan insanın Marx düzeyinde anlaması da pek mümkün görünmüyor.

Toplumsal devrimleri bozulan toplumsal bünyeyi sağla[mla]ştıran dokusal yapılar olarak algılayıp olumlarsanız ve onları yargılamayı (haydi biz eleştirmeyi diyelim) bir kenara koyarsanız, geriye eleştireceğiniz ve hesaplaşacağınız ideoloji, teori, politika ve yöntemler kalır.

Töre’nin toplumsal devrimleri yanlış anladığı ya da esastan anlamadığı ortadadır. Bu yanlış anlama ya da esastan anlamama durumu, toplumsal devrimler ile ideoloji, teori, politika ve yöntemler arasına kesin sınırlar koyup ideoloji, teori, politika ve yöntemleri ancak toplumsal devrimleri yozlaştırma, boşa çıkarma gibi işlevler düzeyinde tanımlamasıyla pekişiyor. Bir yanda yargılanamaz toplumsal devrimler vardır (Buna popülizm de diyebilirsiniz, Uvriyerizm de…) ve siz onlara sahip çıkarsınız, diğer yanda tü kaka ideolojiler, teoriler, politikalar ve yöntemler vardır ve siz onlara karşı çıkarsınız.

Toplumsal devrimlerin yalnızca devrimle devrilen sınıflara karşı yapılan bir şey olmayıp, bizatihi devrim yapanların birbirlerine ve kendilerine karşı da yaptıkları bir şey olduğunu anlamak gerekiyor.

Marx, “Alman İdeolojisi”nde (1846) şöyle diyordu:

“Devrim, yalnızca yönetici sınıf başka biçimde devrilemeyeceğinden değil, onu devirecek sınıf ancak bir devrim içinde kendisini yüzyılların pisliğinden kurtarabileceği ve toplumu yeni bir biçimde kurmaya uygun duruma gelebileceği için zorunludur.” [6]

Yönetici sınıfı devirecek sınıf da yekpare meşeden ya da mermerden oluşmamıştır; bir sürü bölüntüsü vardır ve bu bölüntüler değişik siyasi, kültürel vb gruplarda kendini ifade eder. Devrim, aynı zamanda bu bölüntülerin birbirleriyle savaşımlarını da içeren bir süreçtir.

İdeolojileri, teorileri, politika ve yöntemleri, sınıflardan, sınıfların gelişmişlik düzeylerinden, sınıfların bölüntülerinden kopararak ele aldığınızda onları anlaşılmaz kılarsınız.

Teslim Töre, belli ki Marksizm referanslı birikimleri eleştirerek yeni bir şeyler çıkarmaya çalışıyor ama sanki söyledikleri yeni şeylermiş gibi aktarıyor. Biçimsel olarak bile deği!
Bolşevik devrimine ilişkin eleştiriler daha devrimin ilk gününden beri vardı. Bolşevizm ise devrimin öncesinde de değişik düzeylerde ve değişik çevrelerce tartışılıyor, eleştiriliyordu. Teslim Töre’nin eleştirileri bu türden eleştiriler değil; onların karikatürü bile olabilecek derinliğe sahip değil.

Onun yöntemini kullanıp dosdoğru soralım:

Lenin, Stalin, Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov, aynı sınıfın temsilcileri midir, farklı sınıfların temsilcileri mi? Her biri hangi sınıfın, hangi gelişmişlik düzeyini; hangi ulusal ve uluslararası savaşım düzeyine verilen yanıtları simgelerler?

Teslim Töre’de, hiç değilse bu yazısında bu soruların yanıtları yok. Sebebi ise basit: Onda sınıf bakış açısı yok.

Pusula yanlış olunca

Sınıf savaşımını bir kez unuttuğunuzda başınıza olmadık işler gelir.

Şöyle şeyler yazabilirsiniz:

“Kuzey Kore Komünist Partisi, babadan oğla miras geçen çağ dışı bir yapılanma. İçine kapalı, içerdekilere neler yaptığı, nasıl bir insan tipi yarattığı hiç kimsenin malumu değil. Yaptıkları takip edilir mi, savunulur mu? Savunulamayacağı besbelli. Küba Komünist Partisi de bu günkü haliyle miras eseri. Ağabeyden kardeşe geçen bir miras ürünü… Marksizm bu mudur ya da bunlar mıdır?” [7]

Entelektüel emeğe verdiği önemi ayrı bir yazıda ele almayı umduğum Töre, Kuzey Kore Komünist Partisinde değil de (Böyle bir parti namevcuttur.) Kore İşçi Partisi’nde Kim İl Sung’dan sonra yerine oğlu Kim Jong-Il’in geçişini bir hanedanlık olarak görüyor. Hatırlatmakta yarar var: Komünistler, iktidarda olanın kimin nesi, kimin fesi olduğuna değil, liyakate bakarlar. Komünistler için insanların nesebi değil, yapıp ettikleri önemlidir. Teslim Töre’nin en azından şu üç sorunun yanıtını biliyor olması gerekir: 1) Kim Jong-Il, Kim Il-Sung’un yerine geçecek bilgi-beceri-yeterliliğe sahip miydi, değil miydi? 2) Kim Il-Sung’un oğlu olmasını onun yerine geçmede bir avantaj olarak kullandı mı, kullanmadı mı? 3) Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde ve Kore İşçi Partisi’nde Kim-Il Sung’un yerini alabilecek bir başka aday var mıydı? Başka bir deyişler KDHC ve KİP, geniş entelektüel önderler yetiştirecek bir gelişmişlik düzeyinde miydi? Bizim bu üç soruya verecek yanıtımız yok. Bu yüzdendir ki konuyu “hanedan” sorunsalı bağlamında ele almıyoruz.

Küba’ya gelince… Teslim Töre ayıp ediyor. Raul Castro’yu tanımayan ya da onu yalnızca Fidel Castro’nun kardeşi olarak öğrenmiş bir yeniyetme, bir hanedanlık, miras ürünü algılaması aktarsa, anlaşılır da, Töre gibi Küba devriminde Raul Castro’nun yeri ve önemini bilmesi gereken biri bu algılamayı aktardığında hoş olmuyor.

Devrim öncesi Küba’da Fidel Castro, Partido Ortodoxo’nun etkin genç üyesiyken, Raul Castro Partido Socialista Popular (Sosyalist Halk Partisi) üyesiydi. Moncada Kışlası baskınında iki kardeş birlikteydiler; biri ulusal demokrat, diğeri sosyalist olarak.

26 Temmuz Hareketi iktidara geldiğinde Fidel Castro hala “Bizim rengimiz ne kızıl ne beyaz; bizim rengimiz yeşil” demeyi sürdürürken, Raul Castro 26TH’yi ve bu arada ağabeyini “komünist”leştirmekle de uğraşıyordu.

Raul Castro, daha en başından devrimin en önemli adlarından biri olmuştur ve dahası iktidar döneminde Küba Komünist Partisi’nin yeniden kuruluşunu sağlayan en önemli isimlerden biridir.

Küba’daki durumu, bir ağabeyden kardeşe iktidar devri olarak görebilmek için pusulayı şaşırmış olmak gerekir.

Hangi devrim?

Teslim Töre’nin devrimi anlamamış olduğunu ya da ne anlama geldiğini unutmuş olduğunu yukarda göstermiştik.

Buna Ekim Devrimini bilmediğini ya da unuttuğunu da eklemeliyiz. Muhtemelen unutmuştur ama hatırlatalım. Marksist olmak şart değil, biraz tarih okuyan biri, RSDİP’in 1898’de kurulduğunu, 1903’teki ikinci kongrede “Bolşevik” ve “Menşevik” hiziplerine bölündüğünü, üçüncü kongrenin 1905’te Bolşevik hizbi tarafından yapıldığını ve ilk Sovyet(ler)in Ocak 1905’te St. Petersburg’ta ya da Mayıs 1905’te Ivanovo’da kurulduğunu öğrenebilirdi. Yani Teslim Töre’nin “Sovyetlerin (asker, işçi, köylü Sovyetleri ki bunlar KP’den önce varlardı, devrimi omuzlarında taşıdılar, devrimden sonra parti onları politik büroya bağlayarak tüzel kişiliklerine son verdi, zaten devrim de o zaman bitti.” [8] biçimindeki anlatımı doğru değildir. Belli ki, o, RKP-B’nin Sovyetleri geleneksel devlet aygıtına eklemlemesini anlatmaya çalışıyor ama yüzeysel algılamayla ancak bu kadar ileri gidilebiliyor.

Devrimi anlamayan Töre, haliyle şunları da söyleyecektir:

…“eski tas eski hamam” dercesine “proletarya diktatörlüğü, işçi sınıfının öncülüğü” vb. devrimleri yozlaştıran, batıran kavram ve söylemleri tekrarlamak, toplumsal ilerleme açısında hiç bir anlam ifade etmez.” [9]

Teslim Töre, Marksizmin alfabesini unutmuş görünüyor ya da ona göre zaman öyle değişmiş, öyle değişmiş ki, Marksizmin alfabesi asar-ı atika müzesine kaldırılmış tarih tarafından. Belki daha avam bir dille tarihin çöp sepetine atılmış denilebilir.

Nedir Marksizmin alfabesi? Marx, şöyle anlatmış:

“… ve bana gelince, modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım: 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur.” [10]

Proletaryanın öncülüğü değil de önderliği, nasıl Marksizmin alfabesi içinde yer alıyor? “Üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evre” olarak kapitalizmde ancak proletarya, kendisi de dâhil bütün sınıfları ortadan kaldırmadan kendisini kurtaramaz. Proletaryanın önder olması tam da buradan kaynaklanıyor, başka bir şeyden değil.

Marksizmin alfabesi, “devrimleri yozlaştıran, batıran kavram ve söylemler”se ve bunları “tekrarlamak, toplumsal ilerleme açısında hiç bir anlam ifade etmez”se, Teslim Töre neden hala “Hangi Marksizm?” sorusunu soruyor ve Marksistmişçesine akıl yürütmelerde bulunuyor?

Teslim Töre, bir kez proletarya diktatörlüğü ve proletaryanın önder rolünü bir kenara bırakınca, devamını getirmeden duramıyor. O, şöyle yazmakta da bir beis görmüyor:

Artık “Marksist devlet, Marksist parti” kavramlarını kapının önüne koymak gerekiyor. Yaşayarak ta gördüğümüz bu yapılanmaları Marksist literatürden çıkartmamız lazım.

Marksistlerin “Marksist devlet” diye bir tanımlamaları yok; Marksist devlet kuramı var ama “Marksist devlet” diye bir tanımlamaları bulunmuyor.

Teslim Töre, “Komünist Parti”lerin yönetimde bulunduğu ülkelerdeki devletleri, tıpkı soğuk savaş sağcıları gibi “Marksist devlet” olarak tanımlamakta bir sakınca görmüyor. Yalnızca bu bile Teslim Töre’nin Marksizme ne denli yabancılaştığını ortaya koyan bir örnektir.

Ya Marksist partiye ne demeli?

“Marksist Parti” kavramını kapının önüne koymak, Teslim Töre’nin “Marksizm”inde kaçınılmaz oluyor. Nasıl bir parti gerekiyor, onun da yanıtı Teslim Töre’de gizli. Belki başka yazılarında değinmiştir. Değindiyse bir formülü vardır. “Çatı Partisi”?

2. Enternasyonal oportünizminin yeniden keşfi

Teslim Töre’nin sağa kayışı, onun “görüş”lerinin 2. Enternasyonal oportünizminin dogmaları ile Troçkist Sürekli Devrim kuramına dayandığı ortaya serildiğinde daha bir anlamlı hale geliyor.

Günah keçisi Stalin, İkinci Enternasyonal oportünistlerinin bir sürü kuramsal dogmasına karşı Leninizmin verdiği karşılığı anlatır “Leninizmin İlkeleri”nde.

“Birinci dogma: proletaryanın iktidara geçiş koşullarına ilişkindir. Oportünistler, proletaryanın, ülkenin çoğunluğunu oluşturmadan iktidarı ele geçiremeyeceğini ve geçirmemesi gerektiğini söylerler.” [12]

Lenin’in bu dogmaya verdiği yanıt –Stalin’in anlatımıyla- şudur:

“… nüfusun azınlığını oluşturan proletarya, emekçi kitlelerin büyük çoğunluğunu kendi çevresinde toplayabildiği (savaş, tarım bunalımı vb. gibi) bir tarihsel durum meydana gelince, niçin iktidara gelmesin?” [13]

İkinci Enternasyonal oportünistlerinin bir diğer dogması ise şöyleydi:

“İkinci dogma: ülkeyi yönetmeye yetenekli, eğitilmiş kimselerden ve yöneticilerden yeteri kadar hazır kadrolara sahip değilse, proletarya, iktidarı koruyamaz; dolayısıyla ilkönce kapitalist rejimde kadroları yetiştirmeli, sonra iktidara geçmelidir.” [14]

Yine Stalin’in anlatımıyla Lenin, bu oportünistlere şu yanıtı vermişti:

“İlkönce iktidara geçip, sonra, her adımda yedi fersah açan tılsımlı çizmeleri ayağa giymek, çalışan kitlelerin kültür düzeyini yükseltmek, işçi çevrelerinden çıkma kalabalık yönetici kadroları yetiştirmek için, ileri atılmak niçin olanaklı olmasın?” [15]

İster Marksizmin içinde, ister dışında kabul edin; Leninizm, başta proletarya olmak üzere emekçi kitlelerin gücüne güvenme ve buna dayanarak devrimde inat etme anlamına gelmektedir. İkinci Enternasyonal oportünizminin yerinin de tam tersi olduğu söylenebilir. Teslim Töre’nin de İkinci Enternasyonal oportünizminin dogmalarını benimsediği ayan beyan ortada.

“Elbette zor, yine devrime ebelik edecektir.” diyor Teslim Töre ve/ama eklemekten de kendini alamıyor:

“Ama benzetmek yerinde ise, eski ebelerin yaptığı gibi çocuğu illâ da vajinadan çıkartmak için zorlayarak değil. Çünkü teknolojik gelişimin, kapitalizmi, bir üst boyuta çıkartması tıbba da yansıdı. Ya suda sancısız doğum yaptırıyorlar ya da sezaryenle alıyorlar. Zorun ebeliğinin bu minval üzerinde olacağını da düşünmek gerekiyor.” [16]

Eski ebeler vajinadan çıkarmak için zorlamışlar ama artık gerek kalmamış: suda sancısız doğum da yaptırabilirsiniz, sezaryenle de alabilirsiniz. Bir zahmet bu sancısız doğum ve sezaryenle devrim yapmanın nasıl bir şey olduğunu da anlatsaydı da biz de öğrenseydik. Zorun ebeliğinin değil ama Töre’nin laf ebeliğinin bu minval üzerinde olacağını da düşünmek gerekiyor.

Oysa şükür ki 21. Yüzyıldayız ve devrimden kaçma fırsatını veren bir sihirli değneğe kavuştuk: artık globalizm (küreselleşme) var!

“21. yüzyılın toplumsal devrimlerinin hiç birisinin, (20. yüzyılda olduğu gibi) feodal ve yarı feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkede gerçekleşmeyeceği artık kesin. Global kapitalizmin nesnel yapısı içinde: ne Ekim devrimi gibi yarı feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkede gerçekleşip, kendine “sosyalist devrim” diyen ve “proletarya diktatörlüğünü” kurduğunu ilan eden, ne de feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu Çin’de “demokratik Halk Devrimi” olarak gerçekleşen fakat daha sonra kendini dünyanın tek ve biricik “sosyalizmi” ilan eden devrimler gerçekleşecektir.” [17]

Anlaşılan “global kapitalizmin nesnel yapısı” dünyanın emperyalist metropoller ve sömürülen çevre ülkeleri olarak ikiye bölünmüş olma halini ortadan kaldırdı ve şükür ki bütün ülkeler kapitalistleşti, her tür feodal ve yarı-feodal ayak bağından kurtuldu ve eşitlendi. Öyle feodal, yarı feodal ülkeler kalmadığına göre de geri ülkelerde devrim yapmak gibi psikolojik zorunluluklardan da muaf olduk. Zaten onca musibet içerdiğine göre, eski dönemde de o toplumsal devrimler olmasalardı daha iyi olurdu. Hiç değilse başımızı ağrıtacak Marksizmin karikatürleri ortaya çıkmamış olurdu. Teslim Töre’nin anlatımının özeti budur.

Troçkizmin yeniden keşfi

Teslim Töre’den öğreniyoruz ki, “global kapitalizmin nesnel yapısı” sayesinde mümkün olan bu “suda sancısız yapılacak ya da sezaryenle alınacak “devrim”, kapitalizmin restorasyonuna karşı da tam güvencedir.

Teslim Töre, şöyle yazıyor:

“Dolayısıyla, daha sonra da “sosyalizmden” kapitalizme geri dönmesi gibi trajedi komediler de yaşanmayacaktır. O nedenle, gerçekleşecek devrim ya da devrimler, bir daha asla kapitalizme dönmemek kaydıyla, kapitalizmi aşan, adına sosyalizm dense de denmese de içerik olarak, özgürlükçü sosyalizm olan, ardışık devrim ya da devrimler olacaktır. Çünkü yaşanan toplumsal ilerleme süreci, kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasının yarattığı tek tek ülkelerin dinamikleriyle gerçekleşecek devrim süreci değil. Taşıma hareketinin, eşitsiz gelişim yasasını etkisiz kılması sonucu, İç içe geçmiş dinamiklerin tetikleyeceği ve muharrik gücünü oluşturacağı devrimler sürecidir.” [18]

Eski dönem sosyalizmlerinde kapitalizmin restorasyonunu trajedi komedi olarak gören Töre’nin olayın komedi yönünü en başta eski sosyalist ülkelerdeki halklara anlatması gerekir. buruk ve acı bir tebessümle mi karşılaşır, bilinmez ama denemesi gerekir.

Öyle bir globalizm düşünün ki, “bir daha asla kapitalizme dönmemek kaydıyla, kapitalizmi aşa”cak, “adına sosyalizm dense de denmese de içerik olarak, özgürlükçü sosyalizm ola”cak, “ardışık devrim ya da devrimler”i mümkün kılmaktadır.

Bu, yeni dönemin –globalizmin- ürünü olduğuna göre de Parvus ve Troçki, yanılmışlardı, zira henüz globalizmin olmadığı bir dönemde “sürekli devrim”den dem vurmuşlardı. Parvus ve Troçki, Teslim Töre’nin ancak yeni dönemle bağlantı kurarak ifade ettiklerini, Ekim Devriminin öncesinde kuramlaştırmışlardı. Onların döneminde imkânsız olan, Teslim Töre’nin döneminde mümkün olmuştur! Troçki ile Töre arasındaki fark da budur!

Teslim Töre, önümüze garip ve anlaşılmaz ikilemler koyuyor ve ardından da nasıl bir devrim sorusunun yanıtını veriyor, şöyle anlatarak:

“Verili durumda, tek ülkede mücadele etmeli, örgütlenmeli, düşünsel ve ideolojik üretim yapmalı, iktidarı hedefleyen bir perspektife sahip olunmalı ama dünya devrim sürecinin bir kolu olunduğu unutulmamalı. Tek tek ülkelerde devrimle bir dünya devrim sürecine varılacağı tezi değil, bir devrimin dünya devrimini tetikleyeceği tezi geliştirilmeli. Mevcut ortamda, toplumsal ilerleme sürecini bir devrim durumunun değil, evrimci devinimin sağladığı bilince çıkartılmalı.” [19]

Hangi birini düzeltmek, hangi biri üzerinden eleştirmek gerekir bulup çıkarmak zor. Aynı paragraf içinde birbirini yadsıyan bu kadar “tez” ileri sürmek, Töre’nin mahareti olsa gerek.

Tek tek ülkelerde devrimle bir dünya devrim sürecine varılacağı” diye bir tez varmış ve bu tez yanlışmış. Onun karşısına da “bir devrimin dünya devrimini tetikleyeceği tezi” koyulmalıymış.

“Tek tek ülkelerde devrim” ne demek? Burada Teslim Töre, proletaryanın tek başına ya da müttefikleriyle birlikte siyasî iktidarı ele geçirmesini mi kastediyor, yoksa başka bir şeyi mi?

Lenin tarafından ortaya koyulan ve esas olarak Stalin tarafından geliştirilen tez, başta Troçkistler olmak üzere muarızları tarafından ya anlaşılmadı ya anlaşıldı da bilerek yanlış aktarıldı. Muarızlarının eleştirisi temelinde okunduğunda bir karikatürden başka bir şey göremeyeceğiniz bu tezin esası şöyledir:

“Ekonomik ve politik gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır. Bundan da, başlangıçta sosyalizmin zaferinin az sayıda kapitalist ülkede, hatta ayrı, tek bir kapitalist ülkede mümkün olduğu çıkar. Bu ülkede zaferi kazanmış olan proletarya, kendi ülkesinde kapitalistleri mülksüzleştirdikten ve sosyalist üretimi örgütledikten sonra, diğer ülkelerin ezilmiş sınıflarını kendine çekerek, onları ‘sömürücü sınıflara ve onların devletlerine karşı, (…) kapitalistlere karşı ayaklanmaya’ iterek, kapitalist dünyanın geri kalanının karşısına çıkmalıdır. Çünkü ‘ulusların sosyalizm içindeki serbest birliği, Sosyalist Cumhuriyetlerin geri kalmış devletlere karşı uzun ya da kısa, inatçı bir mücadelesi olmaksızın olanaksızdır’.” [20]

Demek ki neymiş? Lenine göre yalnızca zaferi kazanmakla yetinilmiyor, bir de kapitalistler mülksüzleştirilip sosyalist üretim örgütleniyormuş. Töre’nin “dünya devrimini tetikleyecek” “bir devrim”i bunları da –kapitalistleri mülksüzleştirme ve sosyalist üretimi örgütleme- içeriyor mu, onu da Töre bilir.

Lenin tarafından ortaya koyulan “devrim”in esası, demek ki “ekonomik ve politik gelişmenin eşitsizliği”ne dayanıyormuş. Herhalde “global kapitalizmin nesnel yapısı” “ekonomik ve politik gelişmenin eşitsizliği”ni ortadan kaldırmış da “ardışık devrimler” dönemine girmişiz.

Devam ediyorum.

1925 yılında, RKP (B)’nin XIV. Kongresinde bir karar alınır. Bu kararda açıkça iki farklı “zafer”den söz edilir: 1) Sosyalizmin zaferi, 2) Sosyalizmin kesin zaferi.

Kongre, “… sosyalizmin zaferin (sosyalizmin kesin zaferi anlamında değil) bir ülkede kesinlikle mümkündür.” der. Nedir sosyalizmin zaferi? Özet olarak şudur: Rusya gibi geri kalmış bir ülkede (bile – ek bana ait) sosyalist toplumun kurulması ve tamamlanması, teknik ve ekonomik bakımdan gelişmiş ülkelerin ‘devlet tarafından yardımı’ olmaksızın da mümkündür.

Töre, “Sosyalizmin zaferi” tezine sahip çıkıyor mu? Eğer sahip çıkıyorsa bunu açık ve seçik belirtmesi gerekmiyor mu? Yok, sahip çıkmıyorsa, ne demeye “Verili durumda, tek ülkede mücadele etmeli, örgütlenmeli, düşünsel ve ideolojik üretim yapmalı, iktidarı hedefleyen bir perspektife sahip olunmalı” mealinde lafı eveleyip geveliyor, anlayabilmiş değilim. Emekçi sınıflara “iktidarı hedefleyen bir perspektif”le yaklaşacaksın, gideceksin ama “suda sancısız” biçimde ya da “sezaryen”le yapılan bir devrimle iktidara geldiğinde, “Durun, arkadaşlar, buraya kadar. Biz, kapitalistleri mülksüzleştiremeyiz, sosyalist üretimi örgütleyemeyiz. Yapabileceğimiz, iktidara tutunmak ve ‘dünya devrimini tetikle’mek. Sizler de bizler gibi, dünya devriminin gerçekleşmesini beklerken, burjuvalarınızla birlikte mutlu, mes’ut ve bahtiyar yaşayacaksınız.” diye sesleneceksin.

Peki “sosyalizmin kesin zaferi” ne ola?

Kongre, bunu şu biçimde ifade ediyor: “… Tamamıyla karşıt iki toplum sisteminin varlığı, sürekli kapitalist ablukası tehlikesine, türlü ekonomik baskılara, silahlı müdahaleye ve restorasyona neden oluyor. Sosyalizmin kesin zaferi için biricik güvence, bu restorasyona karşı güvence demektir, birçok ülkede başarılmış sosyalist devrim demektir.”

“Sosyalizmin kesin zaferi” için Kongre tarafından öngörülen “birçok ülkede başarılmış sosyalist devrim”, eğer 2. Savaş sonrası oluşan “dünyanın 1/3’ündeki “Sosyalist Blok” ise, bunun yeterli olmadığı görülmüştür.

Yine de şükretmek gerekiyor, global kapitalizm çağındayız. “Taşıma hareketinin, eşitsiz gelişim yasasını etkisiz kılması sonucu, iç içe geçmiş dinamiklerin tetikleyeceği ve muharrik gücünü oluşturacağı devrimler süreci”ndeyiz. “Suda ağrısız” ya da “sezaryen” ile gerçekleşecek “ardışık” devrimler, aynı zamanda kapitalizmin restorasyonuna karşı da güvencedir…

Teslim Töre’nin bizi ikna etmeye çalıştığı “devrim” de, “kapitalizmin restorasyonuna karşı güvence” de budur.

Birkaç not

1. Bir toplumsal sistem olarak sosyalizm, olgunlaşmış haliyle komünizm değildir. Komünizmin alt evresi olarak sosyalizm, henüz burjuva ufkunu aşmamış komünizmdir; kapitalist sistemin bir dizi pisliğini bağrında taşır. Bu pislikleri içermeyen bir sosyalizm aramak, deveye hendek atlatmak kadar beyhude bir çabadır. İdealleştirilmemesi gerekir.
2. Komünizmin alt evresi olarak sosyalizm, aynı zamanda bir siyasi geçiş dönemidir de. Bu siyasal geçiş dönemine devlet olarak proletarya diktatörlüğü denk düşer. Proletarya diktatörlüğü, demokratik olabileceği gibi despotik de olabilir. [21] Despotik proletarya diktatörlüklerinin eleştirisini proletarya diktatörlüğünü reddetmeye dek götürmek, pire için yorgan yakmak anlamına gelir.
3. Proletaryanın yegâne partisi, komünist parti değildir; her komünist parti de Marksist parti değildir. Kendini Marksist olarak tanımlayan her kişi/çevre/parti, Marksist değildir. Bir kişi/çevre/parti ile ilgili değerlendirme yapılırken, onun kendisini nasıl tanımladığına değil, gerçekte ne olduğuna bakılır.  [22]
4. Sınıf savaşımının varlığını kabul etmek, Marksist olmak için yeterli değildir. Bunu proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek götüren kişi, ancak Marksizme adım atmış sayılabilir. Proletarya diktatörlüğünü kabul etmek yetmez. Proletarya diktatörlüğünün kabulünü toplumun gelişmişlik düzeyinin bir ürünü olarak değil de, bir mutlaklık olarak alan ve öyle ya da böyle bir devlet olarak proletarya diktatörlüğünün sönmesi için uğraşmayan kişi/çevre/parti de Marksistten sayılmaz.
5. Toplumun ekonomik, sosyal, kültürel, hukukî, siyasî, dinî, artistik ya da felsefî biçimlerinin düzeyi ve bunlar üzerinde biçimlenen sınıf savaşımı, proletarya diktatörlüğünün farklı biçimlerinin –demokratik, despotik vb.- oluşumunu sağlar.
6. Hal böyleyken, Marksizmi yalnızca olan biteni anlamada kullanılacak bir yöntem olarak gören kişi, haliyle Marksist sayılmaz.

DipNotlar

  1. Hüseyin İnan’ın MDD’nin bir BDD olmadığı yönündeki tezinin geleneksel Leninist-Stalinist-Maoist anlayışta ciddi ve özgün bir kırılma olduğunu söylemeliyim. İnan’ın MDD anlayışının, proletaryanın demokratik devrimdeki gerçek önderliğinin doğru tanımlamasına dayandığı görüşündeyim. İnan şöyle demektedir: “Emperyalizmin tasfiyesinden sonra halk kitlelerinin kendi aralarındaki çelişkiler ön plana çıkacaktır, fakat emek-sermaye çelişkisi temel çelişki olmayacaktır ve olamaz. Temel çelişkinin emek-sermaye çelişkisi olması demek, toplumda kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olması ve işçi sınıfının sömürülmesi demektir. Oysa MDD böyle bir toplum yaratmayacaktır. Emek-sermaye çelişkisi talî bir çelişki olarak MDD sürecinde belirli bir dönem var olacaktır, fakat hakim çelişki olamaz. Olması demek devrimde işçi sınıfı öncülüğünün gerçekleşmemesi demektir. İşçi sınıfı öncülüğünün gerçekleşmemesi halinde ise, MDD söz konusu değildir.”
  2. Teslim Töre, Hangi Marksizm?,
  3. A.g.e
  4. A.g.e.
  5. Mustafa Kemal Atatürk, akt. Attila İlhan, Hangi Atatürk?
  6. Karl Marx, Alman İdeolojisi (1846)
  7. Teslim Töre, Hangi Marksizm?
  8. A.g.e
  9. A.g.e.
  10. Karl Marx, Marx’tan New York’taki J. Weydemeyer’e, Londra, 5 Mart 1852
  11. Teslim Töre, Hangi marksizm?
  12. J.V. Stalin, Leninizmin İlkeleri
  13. A.g.e
  14. A.g.e.
  15. A.g.e.
  16. Teslim Töre, Hangi Marksizm?
  17. A.g.e.
  18. A.g.e
  19. A.g.e.
  20. V.I. Lenin, Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine
  21. Karl Marx, 1844 Elyazmaları
  22. “Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi gözönünde tutularak, bir hükme varılamaz, tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.” Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s