21′inci Yüzyılın Ütopyası: Çokkültürlülük

3. BÖLÜM

“BİRLİKTE YAŞAYABİLİR MİYİZ?”

3.1 BİRLİKTE YAŞIYOR MUYUZ?

Dünyayı 100 kişilik küresel bir köye dönüştürdüğümüzü varsayarsak benzerlik ve farklılıklarıyla şöyle bir orantılamayla karşılaşırdık:

Bu 100 kişinin
57’si Asyalı, 21’i Avrupalı, 14’ü batı yarımkürede (kuzey ve güney) ve sekizi de Afrika’da olurdu.
51 kadın, 49 erkek olup,
70’i beyaz dışı, 30’u beyaz,
70’i Hıristiyanlık dışı, 30’u Hıristiyan olurdu.
Dünya zenginliğinin yüzde 50’si 6 kişinin elinde olup, bu altı kişinin tümü de ABD vatandaşı olurdu.
80 kişi standardın altında konutlarda yaşıyor,
70’i okuma-yazma bilmiyor,
50’si yetersiz besleniyor,
Doğum aşamasında bir, ölüm aşamasında da bir kişi olurdu.
Sadece biri yüksek öğrenim almış,
Ve hiç birisinin de kişisel bilgisayarı olmazdı.

“Birlikte yaşayabilir miyiz? Sorusu öyle görünüyor ki, öncelikle basit ve şimdiki zamanda kurulmuş bir cümleyle yanıt buluyor. Zaten birlikte yaşıyoruz. Milyarlarca birey aynı televizyon programlarını izliyor, aynı içeceklerden içiyor, aynı giysileri giyiyor ve bir ülkeden ötekine iletişim kurmak için aynı dili kullanıyor.”1
Touraine’nin söylediği bir anlamda doğrudur, evet birarada yaşıyoruz ama bu birliktelikte bazı şeyleri eşit paylaşarak mı yaşadığımız konusunda ciddi şüpheler var.

Farklı kültürlerin dünya çapında yayılması iletişim ve ulaşımın küreselleşmesi sayesinde geçmişten çok daha hızlı sürüyor. Artık neredeyse hiçbir ülke, tek bir ulus ve yekpare bir topluluktan oluşmuyor. Bütün ülkeler çeşitli anlamlarda çokkültürlü hale geldi.

“Bütün gezegende bir ölçüde birlikte yaşadığımız doğrudur, ancak bir kimlik çevresinde toplanan kümelerin ortak bir aitliğe dayanan toplulukların, mezheplerin tapınışların, ulusçulukların her yerde günden güne güçlendiği ve çoğaldığı da doğrudur; toplumlar belli bir toprak bütünlüğü içinde toplumsal düzeni, ekini ve erki dinsel, ekinsel, budunsal ya da siyasal bir yetke altında toplayarak yeniden topluluklara dönüşmekte.”2

Bu farklılığın artışa geçmesi elbette beraberinde uyum sorununu da getiriyor. Touraine’nin dediği gibi toplumlar ya topluluklara dönüşmekte ya da yeni farklılıklara uyum sağlayacak yöntemler geliştirerek sorunlarını diyalog ve uzlaşmayla çözebilmekteler.

Birlikte yaşayabilir miyiz sorusunun cevabı başka alternatifimiz olmadığı için evet olmalıdır. Daha önce ifade edildiği gibi bu ucu kapalı sorunun alternatifi savaş ve çatışmadır.

3.2. BİRLİKTE YAŞAMANIN YOLU: LAİKLİK MODELİ

Birlikte yaşamanın yolu demokrasi ve bir çeşit laiklik modelinden geçiyor. Burada bahsedilen laiklikten anlaşılması gereken, özel alanı ilgilendiren dinin kamusal alandaki belirleyiciliğine son vermek ya da başka bir ifadeyle dinin kamusal alandan çıkarılmasıdır. Eğer aynı yol çokkültürlükte bir model olarak alınabilirse, kamusal alan, cinsiyetçilikten, her türlü milliyetçilikten ve ayrımcılıktan temizlenebilirse birarada yaşamanın kapısı aralanabileceği öne sürülebilir. (Bunun için önce kamusal alanın demokratik bir şekilde örgütlenmesi eşitsizliği giderici (onarıcı) eylemlerin devreye girmesi gerekir. Eşitsiz bir toplumda bir anda eşitliğe geçmek ve gözleri eşitsizliklere kapamak, bunları meşrulaştırmak ve büyütmek dışında işe yaramaz.)

Touraine tarafından öne sürülen ve bu tezde laiklik olarak adlandırılan model batıda şöyle işliyor:

“Kültürlerarası iletişim, inançların, inanışların toplulukdışılaşmasını, içselleşmesini, dolayısıyla da toplumsal alanla ekinsel alanın birbirinden ayrılmasını gerektirir: bu ayrım da cismanileşmenin ve laikliğin tanımıdır. Hıristiyanlık, Batı’da modernleşme ilerlediği sırada toplulukdışılaşmıştı zaten. Toplulukçu Müslümanlığı ayakta tutan ya da destekleyen şeyse bunalım yaşayan ya da gerileyen Arap dünyasının savunmacı biçimde kendi içine kapanmasıdır.”3

Artık yavaş yavaş birlikte yaşama koşullarını gözden geçirebiliriz. Birlikte yaşamanın tek bir formülü ya da kesin koşulları diye bir şey sözkonusu olmadığı daha önce ifade edildi. Birlikte yaşamak bu iradeyi göstermesi gereken egemen ve azınlık grupların karşılıklı öğrenmeye dayalı iradelerini gerektirir. Birlikte yaşamak için grupların aktif katılımcılığı ve aktif desteği gerekir.

3.3. TANIMA-TANINMA

İnsanın kendisini anlamasının yolunun başkasını anlamasından geçtiğini söyledik. Kişi kendisinin ayırıcı özelliklerini farkedebilmesi için ötekilerin özelliklerini kavraması gerekir. Kimlik oluşumunun temelini oluşturan bu ayırıcı özellikler, hem kendini ve ötekileri tanımayı hem de onlar tarafından tanınmayı getirir. Tanınma iki düzeyde gerçekleşir. Birinci olarak kişisel düzeyde (diyalog yoluyla). İkinci olarak kamusal düzeyde (eşit tanınma politikası).

“Savunulan tez; kimliğimizin kısmen tanınma ya da tanınmama yoluyla, çoğu zaman da başkalarının yanlış tanınması yoluyla biçimlendirildiğidir; bu nedenle çevredeki insanlar yada toplum onlara kendileriyle ilgili hapsedilen, aşağılanan ya da sevilmeyen bir imaj yansıtıyorsa bir insanı ya da bir grup insan gerçekten zarar görebilir, gerçek bir çarpıtmaya uğrayabilir.’’4

Tanınma otomatik olarak toplumda varolan bir şey değildir. Tanınma için kimliğin karşılıklı etkileşime geçmesi gerekir. Ancak bu yolla kimlik oluşur. Tanınma arzusu ise toplumsal yaratık insanda vardır ve bir tür ihtiyaç gibidir. Fakat hem yanlış tanınma hem de tanınmada başarısızlıkta sözkonusu olabilir.

Taylor’a göre modern çağla birlikte karşımıza çıkan şey, tanınma gereksinmesi değil, tanınma çabasını başarısızlığa uğratabilecek koşullardır.

3.4. NASIL BİR TANINMA POLİTİKASI?

Amy Gutmann, şu soruyu soruyor: “Hem büyük sayıda çok kültürlü kimliklere saygı gösteren, hem de kimsenin yaşamını kısıtlı bir biçimde senaryolaştırmayan bir tanınma politikası olabilir mi?”

Asıl cevap aramamız gereken soru, azınlık kültürlerini koruma altına almadan korumamız mümkün mü. Farklıkları farklı olduğunu vurgulamadan ve böylece ayrımcılığa tabi tutmadan incitmeden korumak imkanı var mı?

Korumaya yönelik proje ve senaryolarda bir tür ayrımcılık yaratmıyor mu? Çoğulculuk çoğunluğun bir lütfü değil mi? Anayasalardaki tanımlar çoğunluğun tercihlerini yansıtmıyor mu? Çoğunluğun tahakküm ve hegemonyasından kurtulmak mümkün değil mi?

Bütün bu sorulara yanıt verebilmek için şereften haysiyete geçiş ve onun getirdiği eşit vatandaşlık konumuna geçişe tekrar dönmekte fayda var.

3.5. ŞEREFTEN HAYSİYETE GEÇİŞ VE MODERN KİMLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI

Şeref, feodal dönemden kalan asalet yani krallık ve onun şan ve unvan sisteminden kalan bir kavramdır. Ayırıcı özelliği herkeste bulunmamasıdır. Asalet sadece soylu ailelerde babadan oğla geçmek usulüyle kazanılmaktadır. Dilimizde kullanılan “asilzade” kelimesi de bu özelliği vurgulamaktadır. Bu anlamdaki şeref bir de en yüksek mertebedeki soylu kişinin liyakatiyle kazanılırdı.

Jean Jacques Rouseau ile birlikte şeref retoriği yerini herkesin aynı derecede saygın olduğu haysiyet retoriğine bıraktı.

“Şeref kavramının karşısında bugün, evrenselci ve eşitlikçi bir anlamda kullanılan modern haysiyet kavramı vardır; bu anlamda “insan olma haysiyeti”nden ya da vatandaşlık haysiyetinden söz ederiz. Bunun altında yatan önerme, bu haysiyetin herkeste ortak olarak bulunduğudur.”5

Haysiyet söylemi modern devletin vatandaşları için kullandığı eşitlikçi ifadedir. Tanıma ve tanınma da ancak eşit değerdeki varlıklar arasında gerçekleşebilir. Hiçbir kimlik ve kültür birbirinden daha değerli değildir. Beyaz Anglosakson Protestan bir Amerikalı ile yerli bir Avusturyalı Aboriginal kültürü arasında değer farkı gözetmek ancak ırkçılık olabilir.

3.6. EŞİT TANINMA – EŞİT VATANDAŞLIK İLKESİ

Charles Taylor’a göre, demokrasi eşit konumda tanınma politikasını da birlikte getirdi; şimdi de, kültürlerin ve cinslerin eşit konumda tanınması talebine dönüştü.

“Şereften haysiyete geçişle tüm vatandaşların eşit haysiyette olduğunu vurgulayan bir evrenselcilik politikası ortaya çıktı; bu politikanın içeriğini de halkların ve adlandırmaların eşitlenmesi oluşturmaya başladı.”6

Eşit vatandaşlık ilkesi en yeni zaferini, 1960’lı yıllarda ABD’de görülen insan hakları hareketiyle kazandı. ABD’deki çokkültürlü pratiği incelerken ele alınacak olan Brown davası, bu ilkenin bir yandan koruma öbür yandan ise ayrıma neden olabileceğini gösteriyor. Eşit vatandaşlık ilkesi aynı zamanda modern devletin ve insan haklarının temelinde yatan ilkedir.

3.7. ONARIMSAL EYLEM

Şereften haysiyete geçişle, ortaya çıkan evrenselcilik politikasının tam olarak hayata geçirilebilmesi ve eşitliğin sözde kalmaması için önce eşitsiz konumdaki grupların kamusal anlamda eşit hale getirilmesi, bunun için de onarımsal eylemler gerekiyordu.

“Bazılarına göre, eşitliğin sağlanması, yalnızca insan haklarını ve oy haklarını etkilemiştir: başkalarına göreyse, bu etkiler sosyoekonomik alana kadar uzanmıştır. Yoksul olmaları nedeniyle vatandaşlık haklarından yararlanmaları dizgeli olarak engellenen insanlar, bu görüşe göre ikinci sınıf vatandaş sayılıyor ve eşitliğin sağlanması için “onarımsal eylemleri” zorunlu kılıyorlar.”7

3.8. MODERN KİMLİK KAVRAMININ GELİŞMESİ VE FARKLILIKLAR POLİTİKASININ ORTAYA ÇIKIŞI

Modern kimlik kavramı ortaya çıkınca bu farklılık politikası da beraberinde geldi. Sanayinin de gelişmesiyle birlikte farklı kimlikler ve bu kimliklerin getirdiği sorunlar da beraberinde geldi. Artık farklılıklar derinleşmeye başladıkça onları uzlaştıracak politikalar da geliştirilmeye başlandı.

“Modern kimlik kavramının gelişmesi, farklılıklar politikasının ortaya çıkmasına yol açtı. Eşit haysiyet politikasıyla yerleştirilen şeyin, evrensel açıdan aynı şey, özdeş bir haklar ve bağışıklıklar paketi olması gerekir; farklılıklar politikasıyla kabul etmemiz istenen şeyse, şu bireyin ya da grubun biricik kimliği, onları başkalarından farklı kılan ayırıcı özellikleridir. Göz ardı edilen, es geçilen, egemen ya da çoğunluğa özgü kimliğin içinde eritilen farklılık işte tam da bu farklılıktır. Bu türden bir eritilme de, sahici kimlik idealine karşı işlenmiş en büyük günahtır.”8

3.9. EŞİT SAYGI POLİTİKASININ AÇMAZI

Evrenselcilik görüşü, bir noktada eşitlik yerine eşitsizlik yaratabilir. Eşit saygı ilkesi gereği farklılıkları görmezden gelerek davranmaya kalkarsak bu davranış bazılarını baskı altına alabilir. Eşit saygı politikasının sonucu renk körü yasalardır. Fakat bu yasaların mekanik bir anlayışla yorumlandığında ya da bu yasaların adaletin değil fakat yazılı hukuk kurallarının gereği olarak görüldüğünde bu anlayış baskıya dönüşebilmektedir.

İleride Brown davası örneğinde görülebileceği gibi siyahlar aynı okulda eğitim isterken, bunu Kızılderililere de eşitlik adına uygulamaya kalkmak onları baskı altına almak dışında bir anlama gelmez. Farklılık politikası burada devreye girmeli.

“Evrensel haysiyet politikası, vatandaşları birbirinden farklı kılan yollara iyice gözlerini kapayan, ayrım gözetmeme biçimleri için savaşırken; “farklılık politikası” ayrım gözetmeme ilkesini çoğu zaman yeniden tanımlayarak bu ayırıcı özellikleri, farklı muamelelerin temeli olarak kabul etmemizi istiyor.”9

Eşit haysiyet politikasının aslında tek bir hegemonyacı kültürün yansımaları olabileceğine dikkat çeken Taylor, sözde adaletli olan ve farklılıkları görmezlikten gelen toplumun, (kimlikleri bastırması nedeniyle) yalnızca insanlık dışı davranmakla kalmadığını, alttan alta işleyen ince ve bilinçdışı bir yolla kendisini büyük ölçüde ayrım gözetici bir tutum içine girmiş olduğunu vurguluyor.

“Eşit saygı politikasının öyle bir biçimi vardır ki farklılıkları içinde barındıramaz: a) bu hakları tanımlayan kuralların, istisnasız herkese aynı biçimde uygulanmasında ısrar eder; ve b) toplu amaçlara kuşkuyla bakar. Elbette bu modelin, kültür farklılıklarını ortadan kaldırma peşinde koştuğu anlamına gelmiyor. Ama bu modelin farklılıkları içinde barındıramayacağını söylemem, farklı toplumların içindeki üyelerin gerçekten ulaşmak istedikleri şeylere, varlığını sürdürmek demek olan şeye kendi içinde yer veremeyecek olmalarındandır.

… Kanımca Bu tür bir liberalizm, farklılık politikasını savunanların getirdikleri suçlamalarda da belirttikleri gibi suçludur.”10

Charles Taylor, şereften haysiyete geçişte temel rolü oynayan ve demokrasinin babalarından sayılan Rouseau’nun eşitlik içinde özgürlük idealinin vardığı noktalardaki tehlikelerine işaret ederken şunları söylüyor.

“Rousseau’da birbirinden ayrılmayacak üç şey varmış gibi görünüyor: Özgürlük (hükmetmenin bulunmaması); farklılaşmış rollerin olmaması; çok güçlü bir ortak amaç. Hepimiz genel bir iradeye bağımlı olmalıyız ki iki yanlı bağımlılık biçimleri ortaya çıkmasın. Jakobenlerlerle başlayarak yüzyılımızın totaliter rejimlerine dek uzanan en korkunç hegemonyacı zorbalık biçimlerinin formülü bu olmuştur.”11

One thought on “21′inci Yüzyılın Ütopyası: Çokkültürlülük”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.