21′inci Yüzyılın Ütopyası: Çokkültürlülük

7. BÖLÜM

ELEŞTİRİLER

7.1. ÇOKKÜLTÜRLÜLÜĞÜN KÖR NOKTASI: BALKANİZASYON

21. yüzyıla bir önceki çağdan miras kalan hayaletlerin başında “balkanlaşma” gelir. Geçen yüzyılın sonunda patlak veren ve bu yüzyıla sarkan hayalet, milliyetçilik vebasının en az İkinci Dünya Savaşı’ndaki kadar hayatta olduğunu gösterdi.

Balkanlarda patlak veren ve tarihe “balkanlaşma” olarak geçen Yugoslavya’nın parçalanması (ya da insanlık dramı) farklılıkların birarada yaşama koşulları ortadan kalktığında olabilecekler göstermesi açısından trajik bir vakayı oluşturuyor. (Yugoslavya örneği, farklı etnik kökenli grupların biraraya gelerek ortak yaşamaları ve bu birlikten tarihin en trajik çatışmalarıyla ayrılmaları açısından başlı başına bir inceleme konusudur.)

“Bizden belli açılardan farklı olan insanlar kolaylıkla bizden tamamen farklı bir “Başkası”na dönüşebiliyor. Bu “onlar bizim gibi düşünmüyor” ile başlayıp “onlar, acıyı ya da sevgiyi bizim gibi yaşamıyor”dan geçip “onlar daha çok hayvanlar gibi davranıyor” ile devam edip “onlar maymun, domuz, haşarat” noktasına varan gidişin başlangıç noktasıdır. Başkalarını insan dışı saymaya giden yolun başlangıcı da mutlak ve bağdaştırılamaz farklılık vurgusudur. Böylece farklılık vurgusu hoşgörüsüzlüğe yol açabilir. Balkanizasyon çokkültürcülüğün gerçek tehlikelerinden biridir.”1

Çokkültürcülüğün en önemli görevi balkanlaşmanın önüne geçmektir. Bu süreci başlatan kamplaşmaların yerine çokkültürlü çözümler getirerek farklılıkların kendini ifade etme, başkalarının da bu farklılıkları kabullenmesinin uygun yolu bulunmalıdır. İletişim kapıları kapandığında şiddetin kapıları açılır.

“Saygı ve tanıma kavramlarındaki sorunsal taraflardan dolayı çokkültürcülüğü en iyi tanımlayan kavram angajmandır. Angajman sadece farklılıkları tanımanın yetersiz olduğunu söylüyor. Çokkültürlü bir dünyada yaşamanın gereklerine duyarlı olan bir sosyal bilim, bu farklılıkların doğasını anlamaya adanmış bir bilimdir. Böyle bir sosyal bilim, insanların neden farklılaştığını, bu farklılıkların zamanla nasıl serpildiğini bunların bizimle ne şekilde bağlantılı olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Farklılıkları açıklamaya çalışmak, kültürel farklılıkları eleştirel olarak sahiplenmeye başlamanın bir yoludur.”2

7.2. ÇOKKÜLTÜRCÜLÜĞE YÖNELİK ELEŞTİRİLER

“Çokkültürcülük muhalifleri, sıklıkla çokkültürcülüğün azınlıkları gettolaşmaya mahkum ettiğini ve toplumun ana akışıyla bütünleşmesini engellediğini söyler. Taraftarların yanıtı ise bütünleşme kaygısının kültür emperyalizminin bir ifadesi olduğu yolundadır.”3

Kymlicka’ya göre, bu iddiaların ikisi de azınlık grupları arasındaki farklılıkları ihmal eden ve onların gerçek güdülenimlerini yanlış yorumlayan aşırı genelleştirmelerdir.

Ayhan Kaya ise çokkültürcülüğü bir azınlıkları kontrol etmek için modern devletin bir aldatmacası olduğunu öne sürer. Hatta daha da ileri giderek çok-kültür-lülük projesinin farklılıkları uzlaştırıcı evrensel (universal) bir söyleme sahip olmaktan ziyade, en azından ‘öteki’nin sahip olduğu etnisite kadar güçlü etnik söyleme sahip tikelci (particularist) bir proje olduğunu söyler.

Kaya, çokkültürcülüğün, postmodernizmin eseri olduğunu belirterek, kitlelere sahte özgürlük bilinci verildiğini kaydederek bunu ikinci dünya savaşı öncesi faşizmiyle benzeştirir.

“Öyle görünüyor ki, oluşan durum ister postmodern durum diyelim ister geç kapitalizm, Walter Benjamin’in İkinci Dünya Savaşı öncesi resmettiği totaliter durum ya da bir tür faşizm ile paralellikler gösterir. Benjamin, faşizmin kitlelere haklar vererek değil, onlara kendilerini ifade etme şansı vererek varlığını sürdürdüğünü söyler. Postmodernizm de aslında bu açıdan bakıldığında, bireyin ya da kitlelerin kendilerini özgürce ifade edebilecekleri koşulları sağlayan, ancak üretim ilişkilerinde ve toplumsal yapıda herhangi bir olumlu dönüşüme yol açmayan yeni bir meta anlatıdır. Dünün hegemonik ulus devleti yerine bugün yeni hegemonik güç haline gelen global kapitalizm ya da transnasyonel burjuvazi, önceden totaliter yapının nesnesi olduğunu söylediği bireye özgürce seçme hakkını verir. Verilen bu hak, aslında, popüler kitle tüketim kültürünün en önemli unsuru olan ‘özgürce tüketim hakkı’ndan başka bir şey değildir.”4

7.3. ÇOKKÜLTÜRCÜLÜĞUN SOLDAN ELEŞTİRİSİ

Çokkültürcülüğün soldan en iyi eleştirisini kuşkusuz Slavoj Zizek yapmıştır. Zizek, diğer sol eleştirmenlerden farklı olarak çokkültürcülüğü ulusalcı bir bakış açısından farklı olarak enternasyonal eleştiriler getirmektedir. Zizek, saati 20.yy’da takılıp kalmış solculardan farklı olarak, emperyalizm ve küresel kapitalizmi yeniden yorumlamayı bilerek onun çağdaş dayanaklarını eleştiri yağmuru altına tutmaktadır.

Zizek, bütün suçu postmodernizme yükleyen ama yine de işin içinden bir türlü çıkamayan marksistlerden farklı olarak, arayışı sürekli kılan (bir bakıma çokdisiplinli anlamda çokkültürlü) bir bakış açısıyla önemli gerçekleri keşfetmesini bilmiştir. Bulduğu gerçeklerle yetinmeyen ve onların arkasına saklanmak yerine yenilerini aramak için yola çıkan Zizek bu sayede küresel kapitalizmin yeni çehresini deşifre edebilenler arasında ön sıralarda yeralmıştır.

Zizek’in bu çabalarının eseri olan Kırılgan Temas adlı kitabında çokkültürlülüğe yönelik öne sürdüğü fikirleri bu alandaki en elle tutulur eleştiri olarak kabul etmek gerekir.

Zizek, kitabının Türkçe baskısına yazdığı önsözde “Gerçek ötekiyle kurulan temas, bünyesi gereği kırılgandır. Öteki’ne sahiden uzanma her an Öteki’nin mahremiyet alanına şiddetli bir tecavüze dönüşebilir…” diyerek aslında günümüzün her iyi niyet gösterisinin gerçek amacının göründüğünün tam tersine dönüşebileceğini hatırlatıyor.

Zizek, bu dönüşümün varabileceği boyutu şöyle özetler:

“Ötekinin hassasiyetine saygı göstermek onun mahremiyetini ihlal etmemeye özen göstermek. Kolayca ötekinin acısı karşısındaki acımasız bir duyarsızlığa dönüşebilir.”5

Zizek, yeni çokuluslu şirketlerin Fransız ya da Amerikan halkı karşısında da, Meksika, Brezilya ya da Tayvan halkına takındıkları tavrın aynısının takındıklarını belirterek “Bu göndermesi kendisi olan dönüşte bir tür şiirsel adalet yok mudur?” diye sorarak halkların etnik ayrım gözetilmeden azınlıklaştırıldığını vurgular. Çağdaş kapitalizm tüm halkları azınlıklaştırarak aslında bu kavramın anlamını yitirmeye başladığını savlar.

Ulusal kapitalizmden, sömürgecilik ve emperyalizme yani küresel kapitalizme geçiş sürecini kısaca özetleyen Zizek, “Bu sürecin son uğrağı sadece sömürgelerin olduğu, sömürgeci ülkelerin olmadığı sömürgeleştirme paradoksu” olarak niteler. Zizek’e göre, küresel kapitalizmin ideal ideoloji formu ise çokkültürcülüktür.

“Bir tür boş küresel konumdan her yerel kültüre, sömürgecinin sömürge halkına baktığı gibi –adetlerini dikkatle araştırıp bunlara saygı göstermek gereken ‘yerliler’ olarak- bakar. Yani geleneksel emperyalist sömürgecilik ile küresel kapitalizm arasındaki ilişki, Batı kültürel emperyalizmi ile çokkültürcülük arasındaki ilişkinin aynısıdır” der ve ilginç yorumuna şöyle devam eder:

“Küresel kapitalizm nasıl ulus-devlet metropolünü sömürgeleştirmeden sömürgeleştirme paradoksunu içeriyorsa, çokkültürcülük de kendi tikel kültüründe kök salmadan yerel kültürlere tepeden bakan avrupamerkezci mesafe ve/veya saygı tavrını içerir”6

Aslında basit bir akıl oyunuyla herşey tersine dönerken perde kalkar ve gerçeğin tepetaklak edilmesiye çıplak gerçeğe ulaşılır. Üstelik bu kez söylenilenin 180 derece tersi değil, 360 derece tersi fakat aldatıcı makyajından yoksun çıplağı ile karşı karşıya kalırsınız.

Çokkültürcülük adına yapılanlar ve talep edilenler, duyarlılık gibi görünsede aslında yapmacık bir duyarlılık olduğu için duyarsızlığın ta kendisi olmaktadır.

Zizek, bu anlayışa son darbeyi şöyle vurur:

“Başka bir deyişle çokkültürcülük tekzip edilmiş, tersine çevrilmiş göndermesi kendinde bir ırkçılık biçimidir, “mesafeli bir ırkçılık”tır –Öteki’nin kimliğine ‘saygı gösterir’, Ötekini karşısında kendisinin, çokkültürcünün, ayrıcalıklı evrensel konumunun mümkün kıldığı bir mesafe takındığı, kendi içine kapalı “sahici” bir cemaat olarak görür.

Çokkültürcülük, kendi konumunu her türlü pozitif içerikten arındıran bir ırkçılıktır. Çokkültürcü, doğrudan doğruya ırkçı değildir, Öteki’nin karşısına kendi kültürünün tikel değerlerini çıkarmaz, ama yine de diğer kültürleri gerektiği şekilde takdir (ya da tekdir) edebileceği ayrıcalıklı boş evrensellik noktasını oluşturan bu konumu elinde tutar- çokkültürcünün Öteki’nin özgüllüğüne duyduğu saygı, tam da kendi üstünlüğünü beyan etme biçimidir.”

Elbette Zizek’in bahsettiği çokkültürcülük Avrupamerkezci ve Amerikan liberal düşüncesinin önde gelen düşünürlerinin savunageldiği çokkültürcü anlayıştır. Tarihin sonu teziyle beslenen liberal anlayışın çokkültürcülüğü de antagonist çelişkinin, küçük çelişkilerle ikame edilmesidir. Herkesin önüne oyalanması için küçük kemikler atılır. Böylece meşgul olanlar büyük kemiğe saldırmayı ve onu elde etmeyi ve bunun için biraraya gelerek örgütlenmeyi aklından bile geçirmez.

Böylece büyük kemiğin sahipleri korumaya bile ihtiyaç duymadan hegemonyasını sürdürür. İyi kapitalizm refahı dağıtmasını bilirken, dağıttığı cülus ile varlığını ve kendi payını garanti altına alır. Sahte özerklikle hakkını aldığını sanan etnik gruplar ise kendilerine tahsis edilen alanda mücadeleyi sürdürür. Sisyphos gibi kayayı sürekli tepeye çıkarmaya uğraşırlar ama hiçbir zaman bunu neden yaptığını ve kimin için yaptığını bilmeden aynı şeyi tekrarlar durur.

“Toplumsal tahayyül ufku artık bize kapitalizmin en sonunda çökeceği fikrini besleme izni vermediği için –başka bir ifadeyle, kapitalizmin kalıcı olduğunu herkes sessizce kabullendiği için- eleştirel enerji kapitalist dünya sisteminin temeldeki homojenliğine dokunamayınca, kültürel farklılıklar adına savaşmayı ikame bir çıkış yolu olarak görmüştür adeta. Böylece kapitalizm zafer yürüyüşünü devam ettirirken, bizler etnik azınlıkların, gay ve lezbiyenlerin, farklı hayat tarzlarının ve halkları adına politik doğrucu savaşlar vermekteyizdir- ‘kültürel calışmalar’ kılığına bürünmüş günümüz eleştirel teorisi, kapitalizmin ağır mevcudiyetini görünmezleştirmeye yönelik ideolojik çabaya aktif bir biçimde katılarak kapitalizmin sınırsız gelişimine nihayi hizmeti sunmaktayızdır.7”

7.4. HEGEMONYA VE HEGEMONYA KARŞITI MÜCADELE

Çokkültürcülüğün bir tür hegemonya karşıtı mücadeleden doğduğu ve kendisinin de bir hegemonya biçimi olduğu yönünde eleştiriler vardır. Elbette işin içine tanınma, eşitlik, azınlık, saygı gibi kavramlar girince ve bunları bugünün dünyasında politikaya sokmaya çalışınca hegemonyacı söylemle hesaplaşmanız gerekir. Çoğu zaman hegemonya karşıtı söylemler kendileri birer hegemonyacı söyleme dönüşür. Geçen yüzyıl bunun örnekleriyle doludur.

Çokkültürcülük içinde dış koruma adına verilen hakların iç sınırlama amacıyla kullanılabilme tehlikesi olduğunu gördük. Fakat bundan çekinerek grupların kimlik haklarını tanımamaya çağıran görüşe prim vermemek gerektiği de ifade edildi.

“Çokkültürcülük, bazı kültürlerin öbürlerine zorla dayatılmasıyla ve bu dayatmaya itici güç oluşturan üstünlük varsayımıyla çok yakından bağlantılıdır. Batıdaki liberal toplumların bu açıdan çok suçlu oldukları düşünülmektedir; bu suçlama, kısmen onları sömürgeci geçmişlerinden, kısmen de nüfusları içinde kökenini başka kültürlerden alan bazı kesimleri marjinalleştirmelerinden gelmektedir.”8

Taylor , Frantz Fanon’un “Dünyanın Lanetlileri” adlı kitabına atıf yaparak, “sömürgelerin ana silahının, kafalarındaki sömürgeleştirilmiş halk imajını, ezilen halklara zorla dayatmak olduğunu ileri sürer.” Taylor, ezilen halklar, özgürlüklerine kavuşabilmek için, önce kendilerini bu aşağılayıcı öz-imajdan arındırmak zorunda olduklarını işaret ederek “Egemen gruplar, kendi hegemonyalarını, ezilenlerde bir aşağılıklık imajı yerleştirerek kurarlar. Bu nedenle, özgürlük ve eşitlik savaşımı bu imajın düzeltilmesinden geçer. Çokkültürlü ders programlarından amaç, işte bu düzeltme sürecinin gerçekleştirilmesini sağlamaktır” der. Taylor, hegemonyanın yarattığı imajın silinebilmesinin yolunun çokkültürlülüğü eğitim sürecinin bir parçası haline getirmek olduğunu kaydeder.

Habermas ise Avrupamerkezcilik ve Batı kültürü hegemonyasının uluslararası düzeyde tanınma savaşımının anahtar sözcükleri olduğunu, batı ile doğu arasındaki tarihsel ilişkinin özellikle de Batının eski üçüncü dünya ile ilişkisi, tanımayı reddedişin izlerini hala taşımaya devam ettiğini söyler.

7.5. ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK ORYANTALİST BİR SÖYLEM MİDİR?

Çokkültürlülük, Avrupa ve ABD’deki tezahürü itibariyle oryantalist bir anlayıştır. Tanınma ve hoşgörü talep eder. Bu iki kavram kültürlerin eşitsizliğini baştan kabul eder. Tanınma ve tanıyan ve tanınanı gerektirir. Hoşgörü ise hoşgören ve hoşgörüleni öngörür. Bu iki kavram da bir iktidar ilişkisi gizlidir. Öte yandan ise eşitsizlik de facto bir durumdur. Zaten bu durum da oryantalizmin bakış açısıdır.

7.6. ÇOKKÜLTÜRCÜLÜĞÜN EGOSANTRİK VE AVRUPA MERKEZCİ YORUMU

İlginç bir şekilde çokkültürlülükten Alman düşünce ekolünden gelenlerin anladığı Avrupamerkezci düşünüşün tipik özelliklerini taşıyan bir şekilde ego-santrik iletişimdir. Alman-Türk, Alman-Arap, Alman-Kuzey Afrikalı, Alman-müslüman ya da Alman-Musevi. Gerek çokkültürlülük gerekse çokkültürlü iletişimden anlaşılan, Alman merkezli iletişim sorunsalıdır. Her koşulda merkezde Almanlar vardır. Hoşgörü sahibi, hoşgörü gözetmesi gereken, öğrenmesi gereken hep Almandır. Çünkü Almanya Almanların, Türkiye ise Türklerindir. Misafirler olabilir ama elbette onlar geçicidir. “Deutschland über alles” ya da “Bir Türk dünyaya bedeldir” Sözler değişse de söylem değişmiyor. Almanların çokkültürlülükten anladıkları entegrasyondan başka birşey değildir. Ya entegre olursun ya terkedersin.

Üstelik Almanya’daki tüm Türkler tipik (stereotype) özelliklere sahip olduğu varsayılır. Sınıfsal farkları ve cinsel ayrımları mümkün olduğunca gözardı edilir. Alman işçiler ile Türk işçiler farklıdır ve farklı muamele yapılmalıdır. Kısaca tüm Türkler aynı tiptir, tıpkı Faslılar ya da Balkanlardan gelenler gibi. Bu söylemin sahibi sadece Alman sağı değildir. Türkiye’de de olduğu gibi batılı teorisyenler de teoriyi içinden çıkılamaz derecede karmaşık hale getirmeden fakat esas noktayı ıskalamak amacıyla etnik grupların tipik özelliklerini kullanmaktan çekinmemektedir. Sonuçta ise ortaya çıkan teoriler egosantrik Avrupamerkezci laf kalabalığından başka birşey olmamaktadır. Oryantalizm, sosyal bilimlerin kanseri olmayı sürdürmektedir.

Asker Kartarı kitabında “Kültürlerarası iletişim yeterliliği nasıl geliştirilebilir?” sorusuna “ilk aşamada kültürlerarası duyarlılık, ikinci aşamada kültürlerarası uyanıklık, üçüncü aşamada ise kültürlerarası beceriklilik geliştirilir” der.

“Özet olarak kültürlerarası iletişim yeterliliği kazanmak için önce kültürlerarası farklılaşmayı anlamak farklılıklara duyarlı olmak, sonra bu farklılıkları ve onların nedenlerini öğrenmek, son olarak da farklı kültürlerden bireylerle etkileşime girildiğinde edinilen bilgi ve deneyimlerin iletişim davranışlarına yansıtılıp, iletişim sürecinde bunlardan yararlanmak gerekir” 9

“İletişimsel beceriler aynı zamanda kimliğin korunması ve empati gibi sosyal yetenekleri de içermektedir. Empati, başka bir birey olarak aynı duyguları hissetmek olarak olarak tanımlanmaktadır ve bireylerarası ileşitim yeterliliğinin önemli bir öğesidir. Bu yetenek “etkin duyarlılık” olarak tanınır.

7.7. RENK KÖRLÜĞÜ ALDATMACASI

Renk körlüğü kavramı ABD’de ırk ayrımcı politikalar karşıtı mücadele ile doğdu. Toplumu siyah ve beyaz olarak ayıran ve beyazlara ayrıcalıklar tanıyan ve ancak “ayrı fakat eşit” noktasına kadar esneyebilen anlayışa karşı yasaların herkes karşısında eşit olduğunu ve herkesin de yasalardan eşit yararlanabileceğini öngören yasa değişikliği kapsamında gündeme gelen renk körlüğü, yasalar karşısında eşitlik sağlasa da toplumsal açıdan eşitsizliğe yol açabilmektedir.

“Çokkültürlülüğün antitezi sayılabilecek “renk körlüğü” hakkında çarpıcı düşüncelerini, ABD’deki ırkçılığı tartıştığı kitabında dile getiren Stephen Steinberg, beyazdan farklı deri renklerinin ayrımcılığa neden olduğu bu ortamda “ırk yoktur”, “ırkçılık bitti”, “ayrımcılıktan söz etmenin anlamı kalmadı” türü yaklaşımlar konusunda şunları yazar: “Sağdan gelen sürekli şikayet, tercihli eylem isteyenlerin, tam da amaçladıklarının tersine ulaştıkları, yani siyahlara ayrı bir sınıf muamelesi yaptıklarıdır” der ve devam eder: “Gerçek şu ki, ırkı görmek istememek –ilerici kampın bilinçli renk körlüğü- ırk açısından statükoyu kabul edip ona uyum sağlamak ve böylelikle de siyahları, siyasal açıdan görünmez oldukları karanlık bölgeye emanet etmek demektir. Böylelikle sol siyasetin unsurları, şuursuzca sağa destek vermiş, Amerika’nın en büyük cürümü –kölelik- ve bunun bugünkü mirası ile de hesaplaşmaktan kaçmış olur.” 10

7.8. ÇOKKÜLTÜRLÜLÜKTEN VAZGEÇMEK

Ama bütün eleştirilere rağmen çokkültürlülükten vazgeçmeli miyiz? Hayır tam tersine çokkültürlülüğe yeni bir çehre kazandırmak göreviyle karşı karşıyayız. Yeniden tanımlama ve yeni bir anlayışla geçmişin asimilasyonist politikalarını karşılıklı öğrenmeye ve tanımaya dayalı çok merkezli ve çok kimlikli iletişim sürecine çevirmek için elimizdeki araçları kullanmalıyız.

7.9. ÇOKKÜLTÜRLÜLÜĞÜN BUGÜNKÜ BOYUTU

Tarihten bugüne gelindiğinde ise çokkültürlülük sorunu hala varolmakla birlikte nitelik değişimine uğramıştır. Geçmişte ulus-devlet sınırı içinde ele alınan ve daha çok iki boyutlu olan çokkültürlülük sorunu günümüzde çok boyutlu bir hal almıştır. Egemen kültür-ezilen kültür ikileminden, kadın-erkek eşitsizliğinden başlayan çokkültürlülük sorunsalı artık çok boyutlu ve çok merkezli bir niteliğe bürünmüştür. İlk önce klasik dikotomiler yıkılmış, sosyal bilim “ya öyle ya da böyle” dayatmasından kurtulmuştur. Pozitivizmin ve klasik modernizmin getirdiği sorun ve çözümünün ikici yapısı yerine çoklu sorun ve çözümler ortaya çıkmıştır.

Ulus-devlet içindeki kültür sorunlarının yanı sıra artık toplumsal hayatta ulusal nitelik taşımayan ama evrensel sorunlar karşımıza çıkmaktadır. Ulus-devletin dar sınırları küreselleşmeyle hem gerçek olarak hem de sanal olarak yıkılmasının ardından iç sorunlar yerini küresel sorunlara bıraktı. Bu sorunlar aynı anda etnik, cinsel, ırksal, sınıfsal, lokal ya da evrensel, vb olabilir. Elbette bu yeni durum karşısında sorunların çözümlerinde de yenilikler getirmek kaçınılmaz hale gelmiştir. Çözümler de sorunlar gibi küreselleşmekte ve çokmerkezli hale gelmektedir.

M. Hardt ve A. Negri, ortak kitapları “İmparatorluk”ta çokuluslu şirketlerin (korporasyonlar) ulusal devletlerin yerini aldığını belirterek, bu yapıların tam anlamıyla liberal özellikler gösterdiğini ve çokkültürlü bir nitelik taşıdığını belirtiyor.

“Ulusal sınırlar üzerinde duran ve küresel sistemin bağlantılarını oluşturan büyük ulus-aşırı korporasyonların iç yapısı geçmişin yerel modern korporasyonlarından kültürel olarak daha çeşitli ve akışkandır. Yöneticiler tarafından danışman ve strateji uzmanı olarak istihdam edilen, korporatif kültürün çağdaş guruları korporasyonlar içindeki çeşitliliğin ve çokkültürlülüğün verimliliği ve karlılığını vazediyor. ABD’deki korporatif ideolojiye (ve belki daha az ama yine de önemli oranda, ABD korporatif pratiğine) daha yakından bakacak olursak, korporasyonların basitçe toplumsal cinsiyet ve/veya ırksal öteki’ni dışlayarak çalışmadıklarını açık olarak görürüz. Aslında modernist ırkçı ve cinsiyetçi eski teoriler bu yeni korporatif kültürün bariz düşmanlarıdır. Korporasyonlar kendi alanlarındaki farklılıkları kapsamayı gösterir ve böylelikle korporasyonun çalışma mekanlarında yaratıcılığı, özgür etkileşimi ve çeşitliliği en yüksek düzeye çıkarmayı amaçlar. Farklı ırklar, cinsler ve cinsel yönelimlerden insanlar potansiyel olarak korporatif yapıya dahil edilir; işyerlerindeki gündelik rutin işler beklenmedik değişiklikler yapılarak ve bir eğlence ortamı yaratılarak canlandırılır. Eski sınırları yıkın, yüz çiçek açsın! Sonuç olarak patronun görevi bu enerjileri ve farklılıkları karlılık yararına örgütlemektir. Haklı olarak bu projeye “çeşitlilik yönetimi” denir. Bu ışık altındaki şirketler yalnızca ilerici değil; aynı zamanda postmodernist gerçek bir farklılık politikasının liderleri olarak da görünür.”11

Çokuluslu şirketlerin çeşitlilik yönetimi üretim ilişkilerinde demokratik bir değişiklik öngörmez. Bu açıdan çeşitliliğin vitrinde her türlü hakkını teslim eder. Ama iş toplumsal yapının eşitlikçi yönde değişimi olunca renk değişir.

“Öyle görünüyor ki, oluşan durum ister postmodern durum diyelim ister geç kapitalizm, Walter Benjamin’in İkinci Dünya Savaşı öncesi resmettiği totaliter durum ya da bir tür faşizm ile paralellikler gösterir. Benjamin, faşizmin kitlelere haklar vererek değil, onlara kendilerini ifade etme şansı vererek varlığını sürdürdüğünü söyler. Postmodernizm de aslında bu açıdan bakıldığında, bireyin ya da kitlelerin kendilerini özgürce ifade edebilecekleri koşulları sağlayan, ancak üretim ilişkilerinde ve toplumsal yapıda herhangi bir olumlu dönüşüme yol açmayan yeni bir meta anlatıdır. Dünün hegemonik ulus devleti yerine bugün yeni hegemonik güç haline gelen global kapitalizm ya da transnasyonel burjuvazi, önceden totaliter yapının nesnesi olduğunu söylediği bireye özgürce seçme hakkını verir. Verilen bu hak, aslında, popüler kitle tüketim kültürünün en önemli unsuru olan ‘özgürce tüketim hakkı’ndan başka bir şey değildir.”12

Somersan Avrupa kapsamında çokkültürlülüğe ilişkin gelişmeler arasında Avrupa Konseyi’nde “Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme”nin imzalanmasından kısa bir süre sonra “Bölgesel veya Azınlık Dilleri için Avrupa Şartı”nın hazırlanmasını sayar. Ardından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ulusal azınlıkların hakları ek protokolü oluşturulması için genel kurul tavsiyesi yapıldığını belirten Somersan, Türkiye 34 yıl sonra sessizce, Birleşmiş Milletler Bireysel ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile birlikte Ekonomik ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne imza atmaya karar verdiğini de kaydeder.

Hasan Bülent Kahraman, ise içinden geçilen dönemi liberal demokrasinin sınırlarını genişletme dönemi olarak tanımlayarak “Bazen ‘radikal demokrasi’ diye tanımlanan bu yeni anlayış, demokrasinin içine kapalı (izolasyonist) bir mekanik yöntem (seçimler, kuvvetler ayrılığı ilkesi, vs) olmaktan çıkarılmasını, işlevsel ve işlerliği olan bir felsefeye, bir yaşama biçimine dönüştürülmesini öngörüyor”der. Kahraman, bugüne kadar demokrasiyi bütün biçimsel özellikleriyle uygulayan bir demokrasi görülmeyebildiğini bu yüzden ‘İçişleri’ yaklaşımın önemli olduğunu ve gene bu nedenle ortadan kaldırıldığını kaydeder. Kahraman’a göre bugün eğer ulusötesi kurum ve anlayışların egemenliğinden söz açabiliyorsak bundandır: Ortak insanlık değerlerinin sınır aşan kabulü.

One thought on “21′inci Yüzyılın Ütopyası: Çokkültürlülük”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.