Darüşşafaka Ruhu ve Özdemir Başat

Doç.Dr. Ulaş Başar Gezgin
E-posta: ulasbasar@gmail.com

1863’ten beri (kısa bir dönemi saymazsak) babası ölmüş yoksul ve yetenekli çocuklara üst düzey bir eğitim veren Darüşşafaka (artık annesi olmayanlar da kabul ediliyor) için, sık sık “Türkiye’nin en büyük ailesi” deriz; çünkü 7-9 yıl yatılı olarak 24 saatinizi birlikte geçirdiğiniz kardeşleriniz ve abileriniz/ablalarınızla kimi durumlarda kendi ailenizden bile daha yakın ilişkiler kurarsınız. Robert College gibi okullardan çıkıp sonradan solcu olan kimi yazarların “halkı hapishanede ve/ya da askerde tanıdım” dediklerini duyarız kimi zaman; oysa, Darüşşafakalıların kendileri, halk olarak, halkla birlikte okudukları okullarında, çoğunlukla halkçı ve dayanışmacı görüşlerle ve yaşam biçimleriyle mezun olurlar (bunun istisnaları var elbette; ancak genel eğilim böyle). Okul sonrası Darüşşafaka bağları kopmaz; tersine, daha geniş üst dönemlerle, daha büyük aileye kavuşur genç Darüşşafakalı. Kimsesiz değildir o; hep sahip çıkan birileri vardı. Ve Darüşşafakalı, Darüşşafakalıdır; yaşı ister 50 olsun ister 80 olsun; küçükler, onu ‘abi/abla’ olarak çağırır.

Dün (28 Mart 2014) ‘abi’mizi, bir çınarımızı sonsuzluğa uğurladık: Darüşşafaka’dan 1958’de mezun olmuş olan Özdemir Başat. ‘Dergahım’ dediği evinde, Özdemir Abi, kitapları, kuşları ve çiçekleri arasında yaşardı. Son yıllarda o da çağa ayak uydurmuş; Darüşşafakalıların oluşturduğu haberleşme grubuna katılıp orada hem insancıl görüşlerinden hem de yaşam deneyimlerinden yararlanmamızı sağlamıştı. Dergahının kapısı, Daçkalılara (‘Darüşşafakalı’nın Darüşşafakalılar arasındaki kısaltması) her zaman açıktı. Nitelikli sohbetlerin ve kara mizahlı sözlerin mekanıydı dergahı. O, dergahına her uğrayana ilgisine göre kitap verir; bir sonraki gelişinizde de, sizi sözlüye çıkmışsınız gibi sorgulardı. Okumayana pek hoş gözle baktığı görülmemiştir. Ölümünden tam 4 gün önce, 22 Mart 2014’te, grubumuza attığı e-postada şöyle diyordu Özdemir Abi (özel bölümleri, 3 nokta olarak çıkardık):

“Dergâhımda yasak yok, fakat o gün rakı da yok. Bana gelecek Daçka’lılar Gordon’s içip cinlenecek.

Topluca söyleşmeye davet ediyorum. Bu bir veda buluşması sayılsın. Çünkü değerli hekim (…) kardeş hüküm koydu, süre vermedi. Önce beni epeyce övdü, sonra “Ama abi, yarım kalan işlerin varsa onları bitirmeye çalış”.

İstenirse Gheorghe Zamfir’in pan flütüne org ile eşlik eden Marcel Cellier’i dinleyebiliriz. Beğenen olursa 4’lü CD’de 34 besteli seti armağan ederim. (…)”

Ölümünden sonra defalarca paylaşılan bu veda mektubundan sonra, birçoğumuz, “keşke ziyaretine gitseymişiz” diye içlendi. Bense onu sonsuzluğa uğurlanmadan birkaç gün önce (16 Mart’ta) gören, uzun uzun sohbet eden şanslı kişilerden biriydim. 3 Daçkalı olarak evine gittiğimizde, sağlık sorunları vardı; ancak zihni çok açıktı. Karşısındaki İzmir mitingine saydırıyor; bir yandan Sartre’ı hangi çevirmenden okuduğumu soruyor; sonrasında da, ona daha önce saksıda çiçek getirmiş Daçkalı kardeşleri için sevgi dolu sözcükler sıralıyordu. Resimle de uğraştığını sonradan öğrendiğim Özdemir Abi’nin kendisi bir bilinemezci de olsa, kitaplığında İslam üstüne çokça kitap vardı (uğurlama töreninde, “bu toprakların agnostiği de ateisti de, Avrupalı/Amerikalı agnostikten/ateistten farklıdır; çünkü Müslüman, onlar için ötekidir; buradakiler içinse öyle değil; tersine, İslam, Türkiye’de ateistler için bile yaşam biçimlerinin önemli bir kültürel kaynağıdır” dediğimi anımsıyorum. Özdemir Abi’nin raflarında çokça güncel bilim kitapları da bulunurdu. “Öbür dünyaya gideceğiz; artık hidayete erelim” gibi bir yaklaşım, onda asla olmadı. Evinde, benim de önceki sayılarında yazılarımın çıktığı Bilim ve Gelecek Dergisi’nin tüm sayıları vardı. Hatta ölmeden önce, önündeki okumalardan birinin derginin son sayısı olduğu görülüyor. Değişik kültürleri bir hazine olarak görürdü. Kitaplığında, birçok Avrupa dili dışında, Orta Asya dilleri, Lazca ve Kürtçe sözlüklerinin olması, buna bir örnektir.

Özdemir Abi, az ve öz yazılarını bizimle paylaşırdı. Bize iletmek için kaleme aldığı son notlarında şöyle diyor:

“Berkin çocuğun ölümünden sonra, gözlemimi paylaşmakta geç kaldığımı anladım. Ben toplumun patlama sınırına geldiğini, kendini devlet sanan kimilerinin artık birbirini bile beğenmezliğe başladığını, kendi aralarında kaygılanmaya başladıklarını yazacakken, Gezi Parkı oluşumunun daha belirgin simgeli bir toplaşmasını yaşadık. Simge “ekmek” idi. Birbiriyle tanışmayanların böylesine buluşması, önce Hrant Dink’in cenazesinde meydana geldi. Onun simgesi de ayakkabısının tabanındaki delik idi. Öldürülmeseydi bilemeyecektik.

Benim gördüğüm dar boyutlu kimi cenaze alaylarını, sizlerin çoğu, yaşça göremediniz. Ama itiraf ediyorum, devleti tarafından öldürülmüş olanın alkışlanmasındaki duygusallığa tanık olmak başka.

73 yaşımı dolduruyorum. Ülkemde siyasi ve sosyal çalkantıların hepsini gördüm. Böylesine çivisi çıkmış olanı yoktu.”

Abimiz, son görüşmemizde, bana önce ‘Marifetname’yi vermek istemişti; onun başka bir Daçkalı kardeşinden armağan olduğunu anlayınca almamıştım. O da bana Cem Dilçin’in ‘Türk Şiir Bilgisi’ kitabını vermişti. Abimiz, şiirlerde yaşayacak. Kulağında Zamfir’in pan flüt eserleriyle vermiş son nefesini. Zamfir bizim için daha da anlamlı artık. Hep onun istediği gibi, acımızı yaşıyor; yaralarımızı sarıyor ve ‘Darüşşafaka Ruhu’ olarak da adlandırılan dayanışma duygusuyla Özdemir Abimizi saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s