orhan yalçın gültekin

oyg00927 mayıs üzerine görüşlerimi yazmaya çalışırken zorlandığımı itiraf etmeliyim. üzerinde bu kadar çok yazılmış çizilmiş, görüş belirtilmiş, saflaşılmış-kamplaşılmış “konu” çok azdır. dahası sağdan sola geniş bir yelpazede dikey ve yatay bölünmeler de oluşmuş. 27 mayıs karşısındaki tutum, kişinin sağcı ya da solcu olduğunu önsel olarak belirleyen bir özelliğe sahip olmaktan çıkmış.

(…)

27 mayıs konusundaki yaklaşımımı ortaya koymaya çalışırken birbiriyle bağlantılı bir kaç soru ya da soru kümesi kendiliğinden ortaya çıktı.

1.1. demokrasi nedir; demokrat kime derler? demokrasinin sınırı var mı?
1.2. anti-emperyalizm, yurtseverlik, milliyetçilik nedir, ne değildir?
1.3. inkılâp, ihtilâl… nedir? inkılâp anlamında değil de ihtilâl anlamında devrim nedir? bir hükümet darbesi ihtilâl olarak kabul edilebilir mi? bir darbeden inkılâp doğar mı?
1.4. meşrûiyet nedir, ne değildir? seçilmişlerle atanmışlar; sivillerle askerler… nerede ve ne zaman meşrû, nerede ve ne zaman meşrû değiller?

2.1. 27 mayıs, gökte çakan bir şimşek midir? öncesi, “darbe anı” ve sonrasında siyasal çatışma alanları nelerdi; hangi güçler nasıl mevzilendi?
2.2. 27 mayıs, nasıl bir anayasal, siyasal, toplumsal, ekonomik… süreç doğurdu?
2.3. 27 mayıs, 12 mart ve 12 eylül… ortak yönler, ayrı-gayrılıklar.

3.1. t.c.’de süreklilikler ve kopuşmalar

bu başlıklar altında incelemeye ve irdelemeye çalışacağım.

1.1.1. demokrasi: bir kavramın düşündürttükleri

demokrasi, bir dizi siyasal kavram için de söylenebilecek temel bir özelliğe sahip; kuş mu, deve mi belli değil. genel siyaset bilimi açısından bile sorunlu olan ve sürekli gelişen bu kavramı, herhangi bir dönemdeki bir olayla ilgili kullanmanın risklerini herkes değerlendirecektir. olayın geçtiği tarihsel dönemdeki genel ve özel demokrasi düşünce ve kültüründen bağımsız olarak bir olay değerlendirmesi yapmak olanaklı değil. bu değerlendirmeyi demokrasi kavramının eski, modası geçmiş görüngüleriyle yapmak ise işin daha da sarpa sarmasına neden olabiliyor.

bir dönem, çoğunluk yönetimi anlamına geliyordu “demokrasi”. seçim sonuçlarıyla bağlantılı bu “çoğunluk” belirleme yöntemi, çokluk seçimde en fazla oy almanın yeterli ve/veya kabul edilebilir olmasıyla somutlaştırıldı. bu oyun “meclis”e yansıması her zaman tartışmalı oldu. “çoğunluk”, seçimde en çok oy alıp mecliste ondan farklı ve fazla bir oranda temsil edilse de “çoğunluk”tu. yönetme hakkı, yasalar çerçevesinde “o”na aitti.

daha sonra “demokrasi” kavramının içine “azınlık”ın hakları girdi. “çoğunluk” olmak yetmiyordu. “azınlık”ın varlığını güvence altına alan bir sistem ve kültür gerekiyordu. “azınlık”ın hakları, seçim azinlığını da aştı. demokrasi, aynı zamanda “biz”den ve “siz”den olmayanların da, ötekinin ve berikinin haklarının da güvence altına alındığı bir yönetim sistemi ve devlet biçimi olarak tanımlanmaya başlandı.

genel kamu düşünce ve eğilimlerinin dışında kalanların da haklarının korunduğu bir yönetim ve devlet biçimi olarak demokrasi, benim yeğlediğim kavramla, bir “tahammül” rejimi olarak gelişti. “çoğunluk”un “azınlık”a, “biz”in “bizden olmayan”a; “öteki” ve “beriki”ne tahammülü… artık “çoğunluk” olmak, bunu belli aralıklarla yapılan “seçim”lerle belgelemek yetmiyordu; salt “çoğunluk” yönetimi olarak demokrasi, geride kalmıştı.

geride kalan bir diğer şey ise, “seçimsel çoğunluk”un, yönetimde her dilediğini yapma gibi bir “ulusal irade” temsili kazanmış olacağı düşüncesiydi. yani seçimle işbaşına gelmiş bir “seçim ve meclis çoğunluğu” isterse demokrasiyi kaldırıp yerine padişahlık ya da şeriatı getirme hakkına sahip olamayacaktı.

“kuvvetler birliği”, yerini “kuvvetler ayrılığı”na bırakıyor; “azınlık”ı “çoğunluk”a karşı koruma; varolan rejimin esenliği ve “ilelebet payidar kalması” için “seçim çoğunluğu”nun keyfîleşme eğilimini dengeleyecek bir sistem kuruluyordu. “ihtilâl” meclis ve hükümetlerinin üzerinde yüksel(ebil)diği zemin ortadan kaldırılmaya ve “rejim” için olağanlaşmış bir yasal güvence sistemi oluşturulmaya çalışılıyordu.

1.1.2. demokrasi mi?

proleter(ya) demokrasisi, halk demokrasisi ya da benzer adlar altında yaşanmış deneyimlerin demokrasinin gelişim sürecine yegâne katkısı birer ne yapmamalı örneği olmalarındadır. kavramların bizim anlayışımızdaki biçimleriyle yaşanan deneyimler örtüşmemektedir. bu “demokrasi”lerde kavramların toplumsal/sınıfsal özlerinin kaba kavranışına bile denk düşmeyen despotik yönetim ve devlet biçimleri oluşmuştur. “burjuva” diye küçümsenen “demokrasi”nin aslında “burjuva” olmayanların yürüttüğü/sürdürdüğü sınıfsal/toplumsal/siyasal savaşımın ürünü olduğu anlaşılamamış ya da anlaşıldığından uygulanmamıştır. (bu, bu yazının kapsamını aşan ve farklı bir tartışmanın alanına giren bir konudur).

bu nedenle, bu “deneyimler”, tarafımızca demokrasi deneyimi çerçevesinde ele alınmamaktadır.

1.1.3. devlet ve demokrasi üzerine “hoş olan”, üstelik “boş olmadığını” düşündüğüm sözler

devlet uzlaşmaz çelişkilerin uzlaştırıldığı, uzlaşır çelişkilerin uzlaşmaz duruma gelişinin önlendiği bir araçtır. iç ve dış “düşmanlar”a karşı belli bir topluluğu ve o topluluk içindeki egemen sınıf ya da zümrelerin varlık ve çıkarlarını koruma ve kollama amacı etrafında örgütlenmiş bir maaşlı-ücretli insan topluluğudur. devlet, insanları belli bir düzen çerçevesinde tutmanın, kavramın banalce kullanımı çerçevesinde belli bir “medeniyet” durumunun korunmasının aracıdır.

demokrasi, bu özü değiştirmeden, yukarıda bahsettiğimiz siyasal/kültürel değişiklikler yaratarak hem uyrukların devlete eklemlenmesinin hem de devletin olası aşırılıklarından korunmasının biçimidir. hem egemen sınıf ve zümreler arasındaki ilişkinin, hem de bu zümrelerle alt sınıf ve zümreler arasındaki ilişkinin (daha ötesinde aynı sınıfın yönetenleriyle yönetilenleri arasındaki ilişkinin) doğrudan zora dayanmayan biçimidir. demokrasi, devletin sivil toplumun yıkılmaz kaleleri ardında kendini rahat hissettiği ve bu rahatlığı uyruklarına da hissettirdiği bir yönetim biçimidir ve başat sınıfın hegemonyasını kurduğu bir döneme denk düşer. (bu yazılanlar da bir tür ukalalık gösterisidir ve okuyucu kaale alıp almamakta özgürdür:))

1.1.4. devlet ve “medeniyet” ve “demokrasi”

devlet, üzerinde yükseldiği ve en zor evrimleşen parçası durumuna geldiği “medeniyet” durumunun koruma ve kollanmasında ikili bir görünüm çizer:

1. söz konusu “medeniyet”i ileriye doğru evrimleştirmek ve/veya değiştirmek/dönüştürmek ve yeni bir “medeniyet” biçimi yaratmak için harekete geçenlere karşı durduğu zaman “gerici”;

2. varolan “medeniyet” tarafından aşıldığı kabul edilen “medeniyet”lere karşı olumsuz tutumuyla “ilerici”.

demokrasinin dünkü konusu, devletin, başat düşünce biçimleri dışındaki düşüncelere karşı nasıl davranılacağıydı; bugün ana sorunu kendisi dışındaki “medeniyet” biçimlerine karşı nasıl davranacağı sorunuymuş gibi görünüyor.

1.1.5. demokrasi kırılgan bir yönetim biçimi midir? korunması gerekir mi?

demokrasi kırılgan bir yönetim biçimidir, çünkü tahammül ve uzlaşmaya dayanır. bu tahammül ve uzlaşmanın sınırları durağan olmadığı ve sürekli değiştiği için karşılaşılan sorunlarla başedebilmek için sürekli uğraşmak gerekir.

demokrasinin temel açmazı, demokrasiye inanmayan ve mevcut yapıyı değiştirme ya da yıkma yönünde oluşmuş düşünce, örgütlenme ve edime karşı nasıl davranılacağı olmuştur. daha da kritik olanı, bu düşünce çerçevesinde oluşmuş örgütlenmelerin kurallara uyarak yönetime gel(ebil)me olasılıkları karşısında ne yapılacağıdır. “netekim”, bu olmuş ve nazı partisi, seçimlerde çoğunluğu kazanarak meclise yerleşmiş. neyle sonuçlandığını bilmem anlatmama gerek var mı?

ikinci savaşın hemen ertesinde ilk refleks, örneğin f. almanya’da nazı benzeri partilerin kurulmasının yasaklanması olmuş. soğuk savaş mantığına uygun olarak komünist partilerin kuruluşu da yasaklanmış.

demokrasi’nin aşil topuğu, her zaman demokrasiyi yıkmaya yönelik örgütlenmelerin yasal süreçlerle iktidara gelmeleri ya da öyle olmayan örgütlenmelerin iktidar sürecinde diktatöryel özellik kazanmaları durumunda ne yapılacağı olmuştur.

1.1.6. demokrat kime derler?

iki anlamı olabilir:

1) demokrat, demokrasi düşüncesini, yasal süreç içinde kalındığı sürece demokrasiyi yıkacak güçlerin de iktidara gelmesinin ve bu güçlerin demokrasiyi yıkmalarının ya da hükümet-meclis çoğunluğunu elinde bulunduranların bunu yapmalarının kabulüne dek götüren kişidir.

2) demokrat, demokrasi düşüncesini, demokrasiyi ortadan kaldırmaya yönelecek olanlara karşı her türlü (barışçıl/barışçıl olmayan; açık/gizli vb.) aracı kullanarak savaşım vermenin kabulüne dek götüren kişidir.

kuşkusuz başka “demokrat” tanımları da vardır; duymaya ve öğrenmeye hazırım.

02 haziran 2004

1.2.1. anti-emperyalizm, yurtseverlik, milliyetçilik nedir, ne değildir?

aslında sıralama tam tersidir, denilebilir; yani, milliyetçilik, yurtseverlik, anti-emperyalizm…

milliyetçilik, savunucuları tarafından ne kadar övülürse övülsün, karşıtları tarafından da bir o kadar yerilmiştir. her türlü kabul edilemez davranış milliyetçilik bayrağı altında yapıldığından, milliyetçilik karşıtlarına hak vermek de olası. milliyetçiliği bir ulusal kurtuluş savaşının bayrağı olarak ortaya koyan bir geleneğimiz olduğundan, bizim bu kavrama karşı önsel bir tepki duymamız pek o kadar kolay değil.

oryantalist komünizm, aslında kendi temel tezlerine karşıt olarak milliyetçiliği (ve bu arada demokrasiyi) bir burjuva düşünce biçimi olarak sunmuş ve bu sunuş söz konusu akımın dışındakiler tarafından da kabul edilmiş.

kanımca milliyetçilik, bir burjuva düşüncesi değildir. burjuvaziye denk düşen düşünce sistemi “kozmopolitizm”dir. bu, kendi gelişimi içinde ulusal çitleri aşmak zorunda olan bir sisteme denk düşen en uç kavramdır. burjuvazi’nin ulusallığı ancak bir görünümdür.

proleter akımlar ise buna karşıt olarak “proleter enternasyonalizm”ini öne sürmüşlerdir.

“enternasyonalizm”, birden fazla ulusu içeren, uluslar arasındaki sınırları aşan bir düşünce/davranış sistemi olarak algılanabilir ama “marksist sol” bunun merkezine sınıfsal temel olarak proletaryayı koymuştur. kavram kendi başına “proleter” bir anlam taşımaz; bu yüzden “proleter enternasyonalizmi” tamlaması kullanılır. ulusal çitleri aşan bir proleter dayanışması, birliği vb anlamlarına gelir. ulusal çitlerin hala bulunduğu bir dünyada anlamı vardır. aslında “proletarya”nın ulusallığı tarihseldir, son çözümlemede “ulusal” olmadığı gibi “enternasyonalist” de değildir. (ancak tarihsel anlamda “ulusal” olmadıkça ne “enternasyonalist” olabilir ne de başka bir şey).

milliyetçilik, bir küçük-burjuva düşüncesidir; toplumsal tabanı, kent ve köy küçük burjuvazisidir; kent ve köy küçük burjuvazisinin, modern toplumun iki temel gücü (burjuvazi ve proletarya) arasındaki sıkışıp kalmışlığına; biri ya da diğerine dönüşme eğilimine karşı varlığını koruma içgüdüsü temelinde gelişmiş ve somut ifadesini “ulusal devlet”te bulan bir düşünce/davranış biçimidir. bu anlamda milliyetçilik, kapitalizm çağı ve onun emperyalist aşamasının belli başlı üç akımından biridir.

nasıl “sosyalizm” ve hatta “komünizm” değişik sınıfsal düşüncelerle sarmalanmışsa, milliyetçilik de aynı kaderle yüzleşmek zorunda kalmıştır. bu anlamda bir sürü milliyetçilik olması kaçınılmazdır.

milliyetçilik, aslında budunsal olmamakla birlikte budunsal bir temele oturma eğilimi gösterir. yurtseverlik ise budunsallıktan arınıldığı anda vardır. yurtseverlikte esas olan budun değil yurttur, varolunan topraktır. bu ikisinin aynı görünümün iki farklı biçimi olduğunu ve çoğu kez birbirinin değişik özelliklerini bağrında taşıyan sentezlerin ortaya çıktığını, tek bir buduna dayalı bir durumda bir ve aynı şey olabileceklerini söylemek olası. hem milliyetçilik, hem de yurtseverlik, kendi ifadelerini ulusal devletle ifade etme eğilimi taşır ve kendilerini devlete eklemledikleri ölçüde devletin konumuna (ilerici-gerici) uyumlulaşırlar.

emperyalizmle “ulusal devlet” arasındaki ilişkinin biçimine bağlı olarak emperyalizme tavır alma ya da onunla birlikte var olma seçeneklerini kullanabilirler. anti-emperyalist karakter kazanabilecekleri gibi tersi biçimde de konumlanabilirler. her durumda “ulus” ya da “yurt” onlar için önemlidir ve “bağımsız devlet örgütlenmesi”ne karşıt yönelimlere karşı çıkarlar.

anti-emperyalizm ise ayrı bir öyküdür. milliyetçilikten yurtseverliğe bin bir rengin, uluslaşmanın ve yurda sahip çıkmanın önündeki engelleri aşmanın sayısız yol ve yordamının ancak emperyalizme karşı bir savaşım süreci sonunda anlam kazanacağı düşüncesi demektir. burada yaşanılan dünyanın merkez ve çevre ülkeler olarak ikiye bölündüğü vb bilinci vardır ve “bağımsız devlet örgütlenmesi” değil ama bağımsızlığın kazanılması ya da korunması esastır. kaideten anti-kapitalist olmayı gerektirmez. anti-emperyalizm ile anti-kapitalizmi birleştirme ya da bir ve aynı şey olarak algılama düşüncesi “komünist sol”un kimi bölüntülerine özgüdür.

1.2.2. milliyetçilik ve/veya yurtseverliğin tezahürlerinden biri de merkez-çevre ilişkilerinde sistemin dışına çıkmadan da bağımsız tavır alınabileceği anlayışıdır – ki bu yaygın bir anlayış olarak görünür. “mali, ekonomik, siyasal vb alanda tam bağımsızlık” yerine “bağımsız devlet örgütlenmesi” esas alınarak bir “karar alma süreçlerinde bağımsızlık” anlayışı gelişmiştir. “bağımsız devlet örgütlenmesi” olarak “ulusal devlet”in sistemin dışına çıkma iradesi olmaksızın da “bağımsız” davranacağı savlanmakta ve bu yönde çalışılmaktadır. “muasır medeniyet seviyesine ulaşmış” bir türkiye’nin bunu gerçekleştirebileceği düşünülmektedir. “üçüncü dünya solculuğu”ndan “üç dünya kuramı”na kadar değişik varyantı olan bu düşüncenin odak noktası “devletler bağımsızlık istiyor” savıdır. çevre ülke devletlerinin gerçekte “bağımsızlık” isteyip istemedikleri, isteseler bile bunu kazanıp kazanamayacakları ayrı bir tartışma alanıdır ama istedikleri ve kazanabilecekleri yönünde güçlü beklentiler olduğu da bir gerçektir.

07 haziran 2004

1.3. inkılâp, ihtilâl… nedir? inkılâp anlamında değil de ihtilâl anlamında devrim nedir? bir hükümet darbesi ihtilâl olarak kabul edilebilir mi? bir darbeden inkılâp doğar mı?

1.3.1. inkılâp, ihtilâl… devrim.

her ne kadar mustafa kemal atatürk, “tük inkılâbı”ndan bahsederken “bu inkılâp, sözcüğün ilk anda anıştırdığı (vehleten ima ettiği) ihtilâl anlamından başka, ondan daha geniş (vâsi) bir dönüşümü (tahavvül) ifade etmektedir” demiş olsa da “inkılâp” konusundaki yaygın anlayış, onun”ihtilâl”i dışlayan bir “bir durumdan bir duruma geçiş, dönüşüm” anlamına geldiğidir.

“ihtilâl” ise “bir devletin siyasî, sosyal ve iktisadî yapısını veya yönetim düzenini değiştirmek amacıyla hukuk kurallarına ve kanunlara uymaksızın cebir ve kuvvet kullanarak yapılan geniş halk hareketi, devrim” olarak algılanır, kabul edilir. “ihtilâl”i tanımlarken kullanılan halk hareketinin ne olup ne olmadığı, neyin halk hareketi kabul edilip edilemeyeceği; herkesin bir “halk hareketi” olduğu konusunda mutabık kaldığı bir “hareket”in bile hukuk kurallarına ve kanunlara uyma”ma ya da “cebir ve kuvvet kullanmış olma” nedenleriyle kabul edilir olup olmadığı da tartışmalıdır. yine “ihtilâl” kavramının ille de hukuk ve kanun dışılığı içermediği de söylenebilir. bu anlamda m.k.a.’ün “ihtilâl”inin de “hukuk kurallarına ve kanunlara uymaksızın” yapılıp yapılmadığı tartışılabilir.

devrim, “belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik” olarak değerlendirilirken hem “inkılâp” hem de “ihtilâl” yerine kullanıldığı da bir gerçek.

darbe ise, “bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirmek veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirmek işi” olarak tanımlanmış tdk sözlüğünde. “darbe” daha yaygın olarak “hükümet darbesi” ve çokluk “askerî” darbe olarak girdi siyasal yazınımıza ve kuşkusuz olumsuz bir anlam yüklemesiyle. “baskı kurarak, zor kullanarak” gibi olumsuz anlam yüklemeleriyle dolu bir açıklamanın peşine “veya demokratik yollardan yararlanarak ” biçiminde ek yapılmasının da bir başka olumsuzlama örneği olduğu da anlaşılabilir.

1.3.2. ihtilâl ve darbe

ihtilâl sözcüğünün ilk anda anıştırdığı da “yönetim düzeni”ni değiştirmektir; siyasî, sosyal ve iktisadî yapıyı değiştirmek değil. “ihtilâl”de hukuk kurallarına ve kanunlara uymamanın yerinin olmadığı da anlaşılmaktadır.

“darbe”, daha baştan olumsuz olarak ele alınmaktadır. “demokratik yollar kullanarak” vb ifadeleri de bu olumsuzluğu olumlayan bir özellik göstermiyor.

“ihtilâl”in görece olumlu, “darbe”nin ise baştan olumsuz kabul edilmesi, “darbeciler”in yaptıklarını “ihtilâl” olarak adlandırmalarının bir sebebi olsa gerek. buradan halk eylemi, desteği vb farklılığa geçiyoruz. “ihtilâl” ile “darbe” arasındaki fark, birinin (ihtilâl) halk hareketi olması, diğerinin bunu içermemesidir. bu yüzden “darbeciler” halk hareketinde bir “meşruiyet” zemini gördüklerinden yaptıklarını “ihtilâl” olarak ifade etmektedirler.

ihtilâlin bir halk hareketi olarak kabul edilip edilmeyeceği, halk hareketinden ne anladığımızla ilgilidir. burada bir “çoğunluk” beklentisi, bir dizi “ihtilâl”in ihtilâl tanımlaması dışına çıkartılmasını zorunlu kılmaktadır.

“dünyayı sarsan on gün” vb ifadelerle anlatılan modern zamanların en büyük devrimi (ekim, bolşevik ve sovyet devrimi adlarıyla bilinir) bu tür bir çoğunluğa dayanmamaktadır, örneğin. zaten bu ihtilâlin önderi de devrimin koşullarından bahsederken halk ya da halk çoğunluğunun “ihtilâl” için yola çıkan sınıfın ileri unsurlarına edimsel ya da gönüllü destek ya da hayırhah bir tutum takınmaları gerektiğini vurgulamaktadır.

ihtilâl öncesinde yalnızca rusya’nın iki başkentindeki (metropolünde) ileri unsurların örgütlendiği işçi-köylü sovyetlerinde müttefikleri sosyalist devrimcilerle birlikte bir azınlık oluşturan bolşevikler, “ihtilâl”in hemen ertesinde yapılan iki başkentin sovyet seçimlerinde (müttefikleriyle birlikte) ancak %51-53 oranında oy alabilecek, modern zamanların en büyük ihtilâlini “yapanlar”, koskoca rusya’nın yalnızca iki başkentinde kılpayı bir çoğunluğa sahip olabilecekti, o da ihtilâlin her türlü avantajını kullanarak. “ihtilâl”in tamamlanması için uzun bir iç savaş kaçınılmazdı; gerçekten öyle de oldu. ekim/bolşevik/sovyet ihtilâlinin her kentsel devrimde beklenen sokak çatışmaları ve barikatları dışlayan ve bir “hükümet darbesi”nin her türlü gizlilik koşullarını uygulayarak yönetime el koyma biçiminde gerçekleştirildiğini özel olarak belirtmeli miyim?

bu anlamda “ekim/bolşevik/sovyet ihtilâli”yle 27 mayıs arasında çok anlamlı bir fark yoktur. eğer anayasa oylaması bir ölçü olarak kabul edilirse 27 mayıs’ın halk desteği anlamında açık ara önde olduğu anlaşılabilir.:)

ihtilâl ile darbe arasındaki en önemli farklılık, ihtilâlin devlet dışı, darbenin ise devlete içsel ya da eklemlenmiş unsurlar tarafından yapılıyor olması gösterilebilir. (“darbeciler”in eylemlerini “ihtilâl” olarak tanımlamaları çerçevesinde bu da özsel bir ayrım kabul edilmeyebilir).

ister parlamento ister devletin diğer unsurları tarafından yapılmış olsun darbe, genel bir kural olarak, yönetemez duruma düşmüş devletin farklı kurumlarında konuşlanmış güçler tarafından yapılır. darbenin devletin sivil ya da askerî kanadı tarafından yapılmış olması, bizim açımızdan nitel bir farklılık olarak değerlendirilmemektedir. zaten belli bir askerî güce dayanmayan bir darbenin başarı şansı da yoktur. askerî gücün öncü ya da artçı kullanımı özsel bir farklılık taşımamaktadır.

1.3.3. bir hükümet darbesi ihtilâl olarak kabul edilebilir mi? bir darbeden inkılâp doğar mı?

kentsel bir ihtilâl, yöntem açısından sokak çatışmaları, barikat savaşları vb süreçlerden geçip devlet çarkının parçalanması biçiminde de, hükümet darbesi biçiminde de gerçekleşebilir. kırsal kökenli ihtilâllerin devletin askerî güçlerine karşı savaşı bile söz konusu askeri gücün imhasıyla değil çözülüp dağılmasıyla, dahası önemli güçlerinin ihtilâlcilere katılımıyla sonuçlanabilir.

kullanılan yöntem, yaşanan süreç ne olursa olsun, bir ihtilâl, ancak “bir devletin siyasî, sosyal ve iktisadî yapısını veya yönetim düzenini değiştirmek” amacı varsa vardır. birinci durumda “toplumsal”, ikinci durumda “siyasal” devrimdir.

bu anlamda her ihtilâl, ister toplumsal ister siyasal olsun, bir inkılâbın bileşeni olabilir.

07 haziran 2004

1.4. meşruiyet nedir, ne değildir? seçilmişlerle atanmışlar; sivillerle askerler… nerede ve ne zaman meşru, nerede ve ne zaman meşru değiller?

meşru, yasanın, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğuymuş; meşruiyet de geçerli olma durumu…

konumuz siyaset olduğundan meşruluğu (meşruiyeti) yasa ve kamu vicdanında aramak gerekir de kamu vicdanı ölçülür biçilir bir şey değil. bir de “tarihî meşruiyet” kavramı çerçevesinde ele aldığım bir durum var ama onu da burada irdelemeyeceğim. bu yüzden konuyu salt yasaya uygunluk açısından ele almak uygun olacak.

bir yönetimin meşruiyetinin birinci kaynağı, mevcut yasal sistemdir. herhangi bir yönetim, yasal sisteme uyduğu ölçüde meşrudur.

meşruiyetin ikinci kaynağı, seçim sonuçlarıdır. seçim sonuçları ve varolan sisteme göre meclisteki yansıması, belli bir süre için geçerlidir ama bu sürenin tamamı için geçerli olabilmesi için mevcut yasal koşullar karşısındaki durum önem kazanmaktadır.

seçim sonuçları, iktidar olma fırsat ve hakkını verir. seçimle elde edilen meşrûiyetin sürebilmesi için iktidarda sürdürülen eylemin yasal çerçeveye uygun olması gerekir.

meşruiyetin üçüncü kaynağı seçim beyannameleridir; parti ya da grupların seçim dönemlerinde seçmenlere sundukları ne yapacaklarına ilişkin programatik belgelerdir. kişisel kanım odur ki bir siyasal parti ya da grubu birinci dereceden bağlayıcı belge, o partinin genel programı da değil, seçmene sunduğu söz konusu belgedir. bence hiç bir parti ya da siyasal grup, bu belgede belirtilenler dışında hiç bir konuda vekâlet almış sayılamaz.

hiç bir seçim sonucu sonal ve mutlak bir meşruiyet sağlamaz.

herhangi bir sistemin tek meşru kesimi seçilmişler değildir. atanmışlar ya da onların en etkin olabilecek kesimi olan askerler de sistem tarafından belirlenen düzenlemelerle belirli bir meşruiyet alanına sahiptir. bu alanın dışına çıkıldığı anda meşruiyet ortadan kalkar.

iktidarın meşruiyetini yitirmesi, toplumun ve devletin diğer güç odaklarının varolan meşruiyet alanını korumak için eyleme geçme hakkı verir mi, vermez mi, derin bir tartışma konusudur.

ismet inönü’nün 18 nisan 1960’ta söyledikleri bana da doğru gibi geliyor:

“eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa, o memlekette ihtilâl behemehal (mutlaka) olur. böyle bir ihtilâl bizim dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. bu yolda devam ederseniz, sizi ben bile kurtaramam… şartlar tamam olduğu zaman, milletler için ihtilâl meşru bir haktır.”

bu hakkı kimin ya da neyin kullanacağı, o toplumun toplumsal-siyasal-kültürel düzeyine bağlıdır; isteseniz de istemeseniz de…

14 haziran 2004