Diyarbakır: Çocukluğumun Umut Kenti

Orhan Yalçın Gültekin

Alkolik bir babanın aile-içi şiddetine henüz bir ilkokul beşinci sınıf öğrencisiyken yeter demişim ve evden dışarıya fırlamışız. Gideceğimiz, barınabileceğimiz tek yer teyzemin-eniştemin yanı görünüyor.

1969’un kışa dönen bir sonbahar gününde yola çıkıyoruz İstanbul’dan Urfa Cesur otobüsüyle, ana’nem, annem, kızkardeşim ve ben… Son durak, Diyarbakır olacak.

Uzun bir yol… Otobüs de şimdikiler gibi lüks değil. Bir ara arıza da yapıyor; bir yerlere bir tornavida yerleştiriyorlar; Urfa’ya kadar dur-kalk geliyoruz. Oradan aktarmayla Diyarbakır’a…

Haber verememişiz… O zaman her yerde telefon yok… Cep telefonları icadedilmemiş. Mektup yazıp gönderseydik, otobüsten sonra ulaşırdı. Elimizde bir adres var yalnızca. Gidiyoruz. Teyzemler taşınmışlar subay lojmanlarına… Haber ulaştırıyorlar. Askeri bir araçla eniştem geliyor; bizi alıp götürüyor.

Sarılmalarımız bile buruk; gözyaşlarımızda hüzünle keder içiçe.

Haftasonu varmış olmalıyız; bir gün evde geçiriyoruz. Büyükler konuşuyor, ağlaşıyor… Biz çocuklar oyun oynamaya çalışıyoruz.

Pazartesi günü kızkardeşimle beni alıp Mehmetçik İlkokulu’na götürüyorlar. Kaydımız yapılıyor, sınıflarımıza götürülüyoruz müdür muavini eşliğinde… Önce kızkardeşimi bırakıyoruz… Kızkardeşim ağlamaklı gözlerle bakıyor gözüme, bırakma… gitme… der gibi. Naçar bırakıyorum… Müdür muavini ile “bizim” sınıfa giriyoruz. Öğretmen pek memnun değil, çat kapı yeni bir öğrencinin gelişinden. Pencere kenarında bir kızın yanına yerleştiriyorlar beni. Zaten sessizdim o zamanlar, daha da sessizleşiyorum. İlk gün soru sorduğunda öğretmen, elimi bile kaldıramıyorum cevabını bilmeme karşın. Teneffüste sınıftan çıkmayacağım neredeyse. “Gelmiyor musun?” diye bir ses duyuyorum; bir çift dost gözle karşılaşıyorum. Ozan… Vali muavininin oğluymuş, sonradan öğreniyorum. Birlikte bahçeye çıkıyoruz. sınıf arkadaşlarımla tanışıyoruz, yabanlık-yabancılık kalkıyor kısa sürede; kaynaşıyoruz.

Sonrasında aile-içi şiddetin esamesinin okunmadığı günler… Huzur buluyorum bu kentte… Huzur umuduyla geldim, buldum da.

Lojmanlardan “enter”lerle götürülürdük okullarımıza ama üç-dört arkadaş “enter”i kaçırmışız gibi yapıp harçlıklarımızdan biriktirdiğimiz paralarla fayton tutar öyle giderdik okula bazı sabahlar. Dönüşte yine “kaçırırdık” aracımızı ve bütün yolu eğlenerek yürürdük. Elimizde ayçekirdeği olurdu çokluk; arada bir meyankökü şerbeti içerdik (ilk Diyarbakır’da içtim).

Diyarbakır’ı keşfetmeye başlamıştım yavaş yavaş… Sokaklarında kah arkadaşlarımla kah yalnız dolaşıyordum. Girmediğim sokak kalmıyor; gördüğüm herkesle selamlaşıyordum. İçine kapanık sessiz Yalçın’a bir haller olmuştu. Sanki zincirlerinden boşalmış, özgürlüğünü yaşıyordu. Kendini ifade edebilir olmuştu.

Cumartesi-Pazar neredeyse sabahtan akşama kadar Dilan sinemasında olurduk… Her haftasonu üç ya da dört film seyrederdik. O çok katlı sinema, çocuk sesiyle çınlardı.

Adil (Tekin) dedelerle buluştuğumuzda ayrı bir keyif alırdım. Eski Diyarbakır fotoğraflarına dalar giderdim. Bir karpuza bir çocuğun sığabileceğini, daha doğrusu bir karpuzun bir çocuğu içine alacak kadar büyük olabileceğini düşünemezdim… Söylemişlerdi de inanmamıştım; gördüm.

Etobur olduğumdan mutfak konusunda hiç yabancılık çekmedim:). Hala damak zevkimin en özel kanallarından birini oluşturur “şark yemekleri”. Hele Kara Köprü’deki pikniklerde ailenin erkeklerinin çiğ köfte yoğurmalarını seyretmenin, seyrederken tadıcı olarak kullanılmanın keyfi, en az yemek kadar güzel gelirdi.

Diyarbakırspor’un içsahadaki karşılaşmalarına götürürlerdi… “Yeşil-kırmızı/Şarkın yıldızı” diye tezahüratta bulunurduk.

Diyarbakır, o yıllarda “Şarkın Paris’i” diye anılırdı. (En son Körfez Krizi sırasında uğradığımda Diyarbakır bir harap kent durumundaydı; içim acımıştı.)

Sonra İstanbul dışında karşıladığım ilk ve tek yılbaşı geldi… Diyarbakır’daydım… Olabildiğince huzurlu, alabildiğince mutlu…

Diyarbakır… Çocukluğumun umut kenti, huzur kenti, mutluluk kenti…

Diyarbakır… Her dönemimin umut kentisin… Huzur kenti de, mutluluk kenti de olacaksın…

Seni seviyorum…

Kişisel not: Mehmetçik İlkokulu’nun önünde bir dondurmacı amca vardı… Nefisti dondurmaları, tatlıcı Şeyhmus bile o kadar güzel dondurma yapamazdı. Hele limon dondurması… Hala tadı damağımda.

29 Aralık 2006, 14:50

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.