son söz kahramanca olmalıdır

mustafa lütfi kıyıcı

“son söz kahramanca olmalıdır”
deniz gezmiş

birileri çıktı, kendilerine enternasyonal solcu diyen. solculuk bizatihi enternasyonalist değilmiş gibi. biz de olduk ulusal solcu. küreselleşme adına, anti-emperyalist mücadeleyi, bağımsızlık özlemini milliyetçilik sayan, üretici güçleri geliştirdiği iddiası ile emperyalizm yardakçılığı yapan bir anlayış pervasızca saldırıyor.

hedeflerine deniz’i, “denizleri” aldılar. üretici güçleri geliştirdiği iddiasıyla bağımsızlık özlemlerine saldırınca akla 12 martın inkârcı ve itirafçıları geliyor. onlar da aynı gerekçeyle abdülhamit’i, demirel’i, kapkaççı kapitalizmi aklamışlar, tüm bağımsızlıkçı hareketleri inkâr ederek sorgulardan başlayarak mahkemede devam eden bir inkâr ve itiraf furyası başlatmışlardı. ilginçtir 68 döneminde “ilkel oportünist”likle suçladığımız sonraları sahte tkp’nin birinci adamlığına kadar yükselen biri de aynı görüşleri savunuyor. ve bizleri de milliyetçi solculukla suçluyor.

baştan düzeltmeli biz goşist/solcu falan değil sosyalist düşünceye inanan yirmili yaşlarda delikanlılardık.

68’in eylemci gençliğini, durgun suya düşen ve gittikçe büyüyen halkalar oluşturan bir odak gibi düşünürsek eğer, kim bilir kaçıncı halkada yer alan bir dönemdaşın oğlu olan ve intihalciliği belgelenen bir kişi çıktı ve popülerliğe meftun halde, deniz’e saldırıyor ve genelleştiriyor. “denizler” diyor samastların, hayallerin artık kimlerse başkalarının esin kaynağıdır. “etnik milliyetçi”. yetmiyor ittihatçı olmakla, yetmiyor yakup cemil’i lider kabul etmekle “suçluyor”. zaten kemalistlik de çoktandır baş suçlama konusu. sosyalist amaçlara erişmek isteyenlerin, kemalizmi önemsediklerini söylemeleri bile aynı kapıya çıkıyor.

zemzem kuyusu ve ilişen arap meseli vardır belleğimizde. mesel bu ya adam meşhur olmuş, adı duyulur olmuş. sonu benzemesin. meşhur olmak isteyen deniz’i diline doluyor. canımızı acıttığının farkında değil.

deniz’in babasına hitaben yazdığı iddia edilen ve cumhuriyette 29.12.1971 tarihinde yani banka soygunu ve amerikalıların kaçırılıp sağ salim serbest bırakıldığı döneme denk bir zamanda yayınlanan ve büyük ölçüde babasını daha çok da annesini teselli etmek amaçlı bu mektubu etnik milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının, ermeni düşmanlığının dayanağı yapıyor. burada deniz; “baba beni kemalist düşünceyle yetiştirdiğin için sana teşekkür ederim.” diyor. yabancılara her zaman düşman olduğunu söylüyor.

yabancılardan kasıt emperyalistler olduğundan kuşku yok. ama anti-emperyalist mücadeleyi, emperyalizm olgusunu, benimsediği küreselleşme adına yok sayan bu enternasyonalist “solcu” kişi bunu anlamazlıktan geliyor ya da kelle koltukta her türlü iftiranın, kötülemenin odağındaki bir eylem adamının duygularını anlayamıyor. empati yok. beklenemez de.

cemil amca da cevaben yazdığı mektupta deniz’in ırkçılar tarafından karalanmak adına ermenilikle suçlanmasına cevaben; “babanın üç dayısı erzurum’un geri alınmasında ermeniler tarafından şehit edilmişti. işte sen bu biçim ermenisin!” gibi kinayeli, ironik şeyler söylüyor. bu sözlerde ermenileri “iğrenç” bulan ırkçı bir anlam mı var, yoksa tarihsel bir olgudan mı bahsediliyor? burada yazarın anlama yeteneği sorgulanmalıdır. ırkçılık bunun neresinde?

bir olay. hukuk ve iktisat fakültelerinin müşterek kullandığı bir kütüphaneye vedat demircioğlu kütüphanesi adını vermiştik. sağcı tmtf yöneticileri başkanları ekrem özer yönetiminde kalabalık bir grupla üniversiteye gelip bizim levhayı çıkarıp ziya gökalp kütüphanesi levhasını takmışlar. haber alınca bulunduğumuz yerden kalabalık grupla üniversiteye gittik. olay yerine gelene kadar ardımızdakilerin azaldığının farkında değiliz. faşistlerle karşı karşıya kalınca bir de fark ettik ki önde hep ermenilikle suçlanan deniz, yanında sonradan ddko başkanlığı yapacak olan hikmet bozçalı (kürt ), masis kürkcügil (ermeni ) ve kafkas 93 muhaciri bir aileden gelen ben… bu tabloda etnik milliyetçi olmak mümkün mü?

“denizler” diye genelleme yapınca kişiye sormak gerekir: senin hiç fındık ablan oldu mu? ya da hiçbir kan bağın olmayan bir kadına eme/hala, eşine enişte dedin mi? ikisi de, tehcirde ailelerimizce saklanan, korunup kollanan yakın akrabalarımızdı. fındık abla ve ailesi ise sivas’tan, son kilisenin yıkılmasından sonra fransa’ya göçtü.

bunlar realite ve yaşanılan, kişiyi biçimlendiren ortam.

bunlar güya, demokratik kürt hareketine arka çıkıyorlar. istanbul üniversitesinin işgal ve boykot hareketleri, dolmabahçe’den amerikalıların denize dökülmesi, samsun –ankara yürüyüşü, komer’in arabasının yakılması olayı gençlik hareketleri içersinde önemli kilometre taşlarıdır. işgal ve boykot hareketlerinde tüm fakültelerin boykot ve işgal komiteleri başkanı bir kürt olan kemal bingöllü’dür. bu, hep bizlerle hareket etmiş, bizimle cezaevlerinde yatmış, bozkurt nuhoğlu’ya rağmen deniz’in önerisi ile gerçekleşmiştir. bozkurt’un eş başkanlığı daha sonradır. işgalin savunma başkanı yine bir kürt olan “mareşal cevat”tır. devrimci/demokrat kürtler süleymaniye kıraathanelerindeki kabuklarından bu olayla birlikte çıkmıştır.

ddko da bu olaydan sonra kurulmuştur. deniz en azından fahri üye oldu mu, olmadı mı –biliyorum aslında- bu konuya açıklık getirecek kişi ddko başkanlığı yapan av. hikmet bozçalı’dır. biz ise sosyalizm kurulunca etnik kökene bakılmadan bir kurtuluş gerçekleşeceğine göre ddko’nun kuruluşunu gereksiz görmüştük. naiflik mi?

deniz’in idam sehpasındaki kürt ve türk halkı ile ilgili sözleri bütünselinde olaylara bakarsanız bir sonuca ulaşabilirsiniz, bir sonuç çıkarabilirsiniz.

bir de bu tabloya, samsun –ankara arasında yapılan, kısaca bağımsızlık için mustafa kemal yürüyüşü dediğimiz o bilinen eylemin sonunda anıt kabir’de ddko’nun flamasıyla katılmasını ekleyin. o dönem ddko yöneticilerinin kürt hareketinin önemli yöneticileri olmasını da unutmayın. tablo tamam olur. o günlerden bugünlere geldik. kimler bozdu bu tabloyu? diyarbakır cezaevini yaratanlar değilse kim?

ittihatçılık ve yakup cemil meselesine gelince… toprak nasıl kimyasına uygun ürün verirse toplumun da geçmişini oluşturan siyasal yapılaşmalardan etkilenmesi kaçınılmazdır. ittihatçı mustafa ragıp esatlı’nın çok az kişide var olduğunu sandığım, ”ittihat ve terakki tarihinde esrar perdesi” isimli kitap da dâhil pek çok kitap okumama rağmen bu konu siyaset uzmanlarının konusudur. bazıları da zaten kemalizm ile ittihatçılığı bilerek değil, duyumlarıyla/zannettikleriyle yazdıkları için uzmanlığa da gerek yok gibi gelir. kemalizm elma ise ittihatçılık armuttur. biri çöken bir imparatorluğu kurtarabilmek için osmanlıcılığın, giderek türkçülüğün, turancılığın ve çöküşün, biri kurtuluş ve kuruluşun “ideolojisi” olmuştur sonuçta.

biliyorduk ki biri tehcir olayı ile malul olanın, soykırım müzesi müdürü ermeni tarihçisi hayk demoyan’dan öğreniyoruz ki tehcire gönderileni kurtardığı için kahraman ilan edilen mustafa kemal’in ideolojisi.

yazar, “68’in devrimci aktörlerinden birinin tanıklığıyla”, diye cümleye başlayınca verilen intiba 68’in liderlerinden biri sanıyorsunuz. oysa önceki yazılarında bunun bir tiyatrocu olduğunu yazmıştı. hafiften bir önemli tanıklığa dayanma güdüsü. bilmediğimiz platform sözcülüğü vs. sonra kullandığı/vazgeçtiği senaristlik işe yarıyor galiba kurmacalıkta. tanık kim? “68’in devrimci aktörü”! .önemli.

deniz’in örnek aldığı yazılan, yakup cemil kim? ittihatçıların birçok silahşorundan biri. trablusgarpta, sırf zenci olduğu için üsteğmen şükrü’ye, hem de çadırında uyurken kurşunlarının tamamını kalleşçe boşaltan bir katil. gerekçesi ne? rengi nedeniyle casus olabileceği şüphesi… buraya bir mim koyalım.

bir de gemerek’te, kaçabilmek için otomobilini almak istediği başçavuşun kapalı kapı ardındaki karısını elinden yaralayan deniz’in, başçavuştan kırk kere özür dilemesini düşünün ve iki olayı yan yana koyun.

benzerlik? özdeşlik? örnek kabul etme? hangisi var? önce bilecek sonra yazacaksın!

bu yalanlar kimseye itibar kazandırmaz.

yakup cemil önemli bir figür olmakla beraber aramızda konuşulur olması sadece harbiye nazırı nazım paşa’yı vurduktan sonra, infiale kapılan enver paşa’ya söylediği rivayet olunan ; ”sana mühür mü lazım yoksa nazır paşa mı!” makyavelist lafıdır. bu toptancı tavrı deniz’in hoşuna giden bir haldi. kızlarla münasebetlerinde bile, bakalım bu konuda bizim üstat ne der diye yakup cemil’e göndermeler yapar, kendiliğinden fikir yürüttüğü bile olur. ardından da kızları kızdırmak için gibi; ya da dönemin resimli romanlarından kaptan swing’in kahramanlarından biri olan kızılderili gamlı baykuş’un maço bir sözünü söyleyebilir, bu uyduruk anlatılar da kız arkadaşların kızmasına erkeklerin gülüşmesine neden olurdu. bunlar esprilerdi. ve deniz espiritüel, şaka yapmayı seven, mizah duygusu gelişkin, yeri geldiğinde kendine has küfürleri savurmaktan sakınmayan biriydi. bu ve benzeri şeylerden olumsuz teorik sonuçlar ve suçlamalar çıkarmak hangi art niyetli zihnin, mantığın eseridir anlaşılır değil.

niyetim deniz’i methetmek değil. o kamuoyunda dost ve düşmanları arasında layık olduğu yeri almıştır. 12 mart sırasında benim sorumluluğumda çıkan haftalık türkiye solu dergisinde ;”selam onlara !” başlıklı bir yazı ile antifaşist dayanışma adına bir yazı yazmış, kendi ceza hukuku hocalarım bile ki kadrolu bilirkişilerdi kendileri, 146’dan yargılanmamı istemişlerdi. neticede suç ve suçluyu övmeyi düzenleyen yasa maddesine muhalefetten hüküm giymiştim. niyetim yeniden aynı konuma düşmeden tanıklıklarımı iletmek/paylaşmak. dönem konusunda senteze ulaşmak isteyenlere bilgiler aktarmak. isteyen teorik meşrebine göre kendisini haklı çıkaran “teorik” sonuçlara ulaşabilir. bunda bir beis yok. ancak canımızın da acıdığını bilmelidir.

deniz’in cezaevlerinde bulunduğu dönemlerde düzenlenen toplantılarda, gösterilerde deniz’den mesajlar okunurdu. bunların bir kısmı deniz’i anlatan kitaplarda vardır. bunlar hepsi de deniz’in kaleminden çıkan mesajlar değildi. dışarıdaki arkadaşları yani bizler tarafından kaleme alınan mesajlardı. bizim içeride olduğumuzda da aynı şeyler yapılırdı. neredeyse 24 saatini birlikte geçiren arkadaşlarının farklı düşünmesi olanaksızdır. bir duygu ve düşünce bütünselliği yaşanır. bunda yadırganacak bir şey yok.

mektup konusuna gelince; söylemek istediğim şudur; mektupun ayrıntıları doğru olmakla beraber, bu mektup deniz’in kaleminden çıkmış olamaz. kaligrafisini görmeden buna inanmak zor. cumhuriyette çıkmış olması bunun “sahihliğinin” de delili olamaz. arkadaşlarından birisi böyle bir mektup yazsa ve doğru bir kanaldan cumhuriyet’e, milliyet’e veya herhangi bir gazeteye iletse bu o dönemde yayınlanırdı. çünkü o dönemde yani mektubun yazıldığı ve yayınlandığı tarihte deniz amerikalıların kaçırılmasından ve iş bankası soygunundan dolayı aranmakta idi. ve basının tüm manşetleri onlarla ilgili ve dolaylı olarak onların aleyhineydi.

bu onların üzerindeki yıldırıcı baskıyı hafifletmek, kamuoyu önünde olumlu bir hava yaratmak için gazeteye gönderilmiş olabilir.

paralel başka bir örnek vermek istiyorum. devrim gazetesinde deniz ile yapılmış gibi bir söyleşi yayınlanmıştır. (devrim, sayı 10 s.2-7) sosyalizm sözü ve iması dahi geçmeyen, kemalist söylemlerle dolu bir söyleşidir bu.

bu da deniz ile konuşularak yapılmış bir söyleşi değildir. halisane duygularla yapılmış bu yayın konusunda devrim’in hasan cemal ile birlikte dönüşümlü yazı işleri müdürlüğünü yapmış olan uluç gürkan tanıktır. açıklamayı da zaten uluç gürkan yapmıştır.

bunlar, deniz’in silahlı hareketlerine katılmasalar bile onların üzerlerindeki faşist baskıyı azaltma çabalarıdır. istanbul’dan bir arkadaşı ankara’ya gitmiş ve sbf yurdunda karşılaştığı, yine silahlı hareketlere katılmamış bir merkez yürütme üyesine bu baskıları hafifletmek amacıyla ve faşist güçlerin ilgisini başka odaklara çekmek amacıyla farklı yerlerde demokratik hareketler yapılmasını önermiş ve bunlar da yapılmıştır. bunlar da halisane çabalardır.

bu nedenlerle bu belgelere dayanılarak yapılan yorumlar tartışılır.

aslolan son sözleridir. son mektubudur. mahkemelerdeki savunmalarıdır.

son sözüm. bizim aramızdan ne teorisyen ne de hatip çıktı. deniz de ne teorisyen nede bir hatipti. ama iyi bir ajitatör ve örgütleyici idi. bu dar kadronun ortak özelliğiydi zaten. teorik yazıları yoktur deniz’in. vietnam kurtuluş savaşının lideri ho şi minh’e batılı gazeteciler sormuşlar: “sorunlarınız konusunda neden yazmıyorsunuz!” diye. cevabı: “mao hangi konuyu boş bırakmış ki!” olmuş. bu cevap bu konudaki genel tembelliğin bahanesi olmuştur.

sonraki zor zamanlarda teoride ve kitle önünde konuşmada yetkin ankaralı arkadaşlardan yardım almışızdır. o da dev genç döneminde. mahir’in sık sık istanbul’a gelişi bundandır.

tekrarlamak gerekirse, deniz’in geride kalanlara bıraktığı teorik miras, hayatı, son mektubu ve son sözleridir. kimseye kardeşine bile kendi yolundan gitmeyi önermemesi ve kardeşinin bilim adamı olmasını istemesi vasiyet niteliğinde önemli bir son sözdür.

bu tanıklıklar bazı taraf yazarları ve türevlerinin, bildik görüşleri nedeniyle bulanıklığı gidermek üzere yazılmıştır.

“son söz kahramanca olmalıdır” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.