Ulaş Bardakçı

Hale Özgür Kıyıcı

Hüseyin’in (Cevahir) Maltepe’de öldürülüşünden kısa bir zaman önce Mahir (Çayan) bize gelmişti. 12 Mart muhtırası verilmiş ama sıkıyönetim ilan edilmemiş ve arananların listeleri radyolarda anons edilmeye başlanmamıştı henüz. Bu fırtına öncesindeki sessizliği yaşıyor idik; Halaskar Gazi Cad. No. 214/8, Suat Derviş’le beraber yaşadığımız evimizde idik. Mahir’le son Dev-Genç kongresinden sonra ilk karşılaşmamız idi. Mustafa Lütfi’nin Türkiye Solu dergisini çıkarmak için her türlü engeli aşmaya kararlı bir dönem içinde olduğunu herkes biliyordu. Mahirlerin evi, bizim Ankara’ya gittiğimiz dönemlerde kaldığımız, annesi Naciye teyzenin yatağını bize verdiği bir can dost evlerinden biriydi. Mahir’le çok özel bir arkadaşlığımız vardı.

Mahir, DÖB’ün FKF’ye katıldiği ve FKF’in de Dev-Genç adını aldığı kongrede birlikte çalıştığı, onun önerisi ile İstanbul’a gelip teorik açılımlar yapılan konferanslar verdiği M. Lütfi’yi ikna etmekte ve kendi oluşumlarının içinde var olmasında epey ısrarcı olmuştu. Bizi ziyarete geldiğinde yolların çok önceden ayrıldığını da biliyordu. Son Dev-Genç kongresinde M. Lütfi kongre 2. başkanlığına seçilmişti ama pratikte kongre yönetimini üstlenmişti. Köprülerin atıldığı bir dönemdi. Kongreye 1-2 gün kala görev başında olan Merkez Yürütme ipe sapa gelmez bir nedenle Ankara Merkez Cezaevine yollanmıştı. Başkan Atilla Sarp, Ruhi Koç, Ahmet Bozkurt, Mehmet Demir ve diğerleri…

Kongre sonrası İstanbul Bölge Yürütmenin önceki yönetimi de tevkifata dâhil edilince, Hüseyin Cevahir ile Ankara Merkez Cezaevinde beraber kalmıştı M. Lütfi. Aralarındaki dostluk ise Mahir’le olan arkadaşlık gibi bir başka dostluktu.

Kapıyı açtığımda M. Lütfi ile beraber Mahir’i karşımda gördüğümde nereden bilebilirdim ki bu son görüşümdü. Suat ablanın da katıldığı bir konuşma olmuştu. Mahir sanki veda etmeye gelmişti. Oğlumuz Sinan Taylan’a hamileydim. O gece sabaha kadar sohbetle geçmişti. İstanbul kadrosunu yeteri kadar tanımıyordu. Yola çıkacağı kişiler ise az çok belli idi. Yolunuz açık olsun demekten başka bir söz gelmemişti aklımıza. Mahir’i yolcu ederken elini karnıma koyup “Hoşça kal çocuk, güzel günler yakın” derken ben kapının dibinde ağlamaya başlamıştım bile.

Hele Ulaş’a, Ulaş’a…

Ankara’nın ve ODTÜ’nün en renkli simalarından biriydi Ulaş. Annem ve babam çok severdi Ulaş’ı. Taylan’ın İstanbul’a Deniz’le beraber gelme kararı aldığı akşamki son resmini 1×1 ebatlarda yaptırarak getirmişti. İstanbul’a geldiğinde annemlerde kalır, iskambil kâğıtları ile yaptığı el becerilerini sergilemekten çok mutlu olurdu. Annemin bir başka çocukları idi Alpaslan, Hüseyin (İnan), Ulaş, Halil, Müfit.

Ulaş, 19 şubat 1972 yılında öldüğünde, bu evle ilgili arkasında bir dolu sırla beraber gitti. 19 Şubat nokta baskınlarla Fındıkzade ve Arnavutköy baskınlarını anlatacak birileri olmalı. Ulaş öldü konuşamaz ama…

Ulaş Bardakçı’nın katledildiği ev Arnavutköy’de. Bu apartman İstanbul Emniyeti 1. Şube Müdürü Mayk Mahmut lakaplı Mahmut Dikler’e aittir.

Ulaş’ın götürüldüğü ev ise, İzmir Sıkıyönetim Komutanı olan şahsın kızının evi. Ş.S İzmir Sıkıyönetim Komutanının kızı idi ve L.A. kız arkadaşı Ş.S. ile beraber bu evde yaşıyordu! THKP-C davasında hiçbir zaman yargılanmayan biri…

Evin bir diğer kiracısı ise; basit aşk üçgeni dizilerine de konu ederek bir dönemi anlattığını sanan bir garibin yakını, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde asistan…

Ulaş’ı barındırdığı için yargılanan kişi ise yargılanmayan/yargılanamayanın ev arkadaşı.

Acaba Ulaş bunları biliyor muydu? Acaba Ulaş bu ilişkileri bilerek mi gitmişti bu eve? Hiç sanmam. Ulaş, zekâ-akıl düzeyi yüksek bir çocuktu. Niye diğer arkadaşı o eve gitmekten son anda vazgeçti de Fındıkzade’ye gitti? Ulaş o eve gittiğinin ertesi günü öldürüldü.

Gel de Uğur Mumcu’yu arama!

O dönemi yaşayan arkadaşlarla bir sohbette konu Ulaş’ın öldürülüşündeki muamma idi. Ulaş’ın kaldığı evi kimin deşifre ettiğine geldiğinde, bir arkadaşımız, Osman’a dönüp; “Bu soracağım soruyu ilk ve son kez soruyorum. gazeteci bir arkadaşımla beraber İstanbul 1. Şube’de (siyasi şube) gözaltına alındığımda, senin Ulaş’ın öldürüldüğü evi deşifre ettiğini söylemişti arkadaşım. Bu doğru mu?” diye sordu. Osman’ın yanıtı ise ”Ben değil Rıza götürdü” olmuştu.

Rıza, Cihanları kamyonetin arkasında beyaz eşya nakliyesinde kullanılan kolilerde Ankara’ya Ertan Saruhan ile beraber götüren kişi. Rıza, TİP Samsun İl Yönetiminden bir arkadaştı. Rıza yeni vefat etmişti. Bunu ona soramazdık. Herkesin sevdiği Rıza ile geçmişte bir gün Osman’ın evinde karşılaşmıştık. Bu ankara yolculuğunu uzun bir zaman konuşmuştuk. Ankara yolculuğunu, Cihanların gidişini anlatırken hafızamdan silinmeyen anıyı da aktarmak isterim.

“Ben takip edildiğimizden emindim. bu duygumu Ertan’a da anlattım. Bizi karşılayan kişilere de bu duygumu anlatmıştım. Bana inanan bir tek Cihan olmuştu. Bizi karşılayanlar THKP-C’nin askeri kanadından genç subaylardı. Her yerde Maltepe Askeri Cezaevinden firar edenler aranıyordu. İstanbul-Ankara yolunda bir kere bile durdurulmamıştık, aranmamıştık. Sanki bir eskort eşliğinde şehirden şehre nakillerimiz yapılıyordu. Bu Cihan’da da huzursuzluk yaratmıştı. Cihan, ankara sınırlarında olmaktan mutlu idi. Onun tek derdi Denizleri nasıl oradan çıkaracağı idi.”

Cihanları aldığı ev ise cezaevinde bağırsak düğümlenmesinden ölen Hatice Alankuş’un Levent’teki evleri idi. Ulaş, İstanbul’da o evde Kıbrıslı mücahit bir kızla (geçmişte adı sanı bilinmeyen, Ankara Hukuk’ta okuyan biri… Nasıl bir ilişki ağıdır bilinmez.) kalırken ev basılır ama Ulaş karmaşada kaçar. Gidecek yerler de artık sınırlıdır. Bu kargaşada Ulaş’ı Beşiktaş’tan Arnavutköy’deki bu eve yolcu edenler de sağ. Geçmişteki bu ilişki ağlarını mesleği olan tiyatroya da monte edenlere söylenecek çok laf var ama daha sıra gelmedi. Özgürlük eylemlerinin önünde izlemekle meşgulüz bu zat-ı muhteremi. Bu türler sanırlar ki herkeste balık hafızası var!

Evin sahibelerini tanıyan bu” tiyatro sanatçısı” ve diğerlerinin anlatacağı çok şey olmalı. ABD’de yaşayan eski MİT mensubu Ziverbey ve Kızıldere cellâdının anılarına verecekleri bir cevap da olmalı.

12 Mart’ın Ziverbey cellâtlarından biri olan (Kızıldere’nin de) MİT Kontrgerilla Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün “Analiz” ve “Sentez” kitaplarındaki anılarını okursanız bilmediğimiz neler varmış görebilirsiniz. Bir varmış, bir yokmuş…

Bu cellâdın kitabından bir alıntı yapmakta fayda var.

“Sohbet etmeye başladık. Rahatlamıştık. O günden sonra L.A. ile aramızda, orada bulunan diğerlerine kıyasla yakın bir ilişki başladı. Nöbetçiler vasıtasıyla beni çağırtıyor, yanında oturup kendisi ile konuşmamı istiyordu. Hemen her gün L.A.’nın odasına gidip uğruyor, oturup konuşuyordum. Ayrılırken üzülüyordu… Bir gün Hiram Abas, benim bir baskında öldüğümü söylemiş, L.A. çok üzülmüş ve ağlamış. L.A. ile yakınlığımı Memduh Ünlütürk Paşa’ya ve diğerlerine de söyledim. Bir sol yayında Ziverbey’i anlatırken Hiram beyden bahsetmiş ve onu tanımadığını, işkenceci, sadist olduğunu söylemişti. Bana ise torpil yapıp, hatıratında bahsetmemişti. Onun bu kitabı okuyacağını ümit ediyor ve içten mutluluk dileklerimi gönderiyorum.”

Arnavutköy’den geçerken içinizin sızladığı olur mu?

Gerçek şu ki, işkencenin reçetesi yazılmaz. Herkesin pes diyeceği bir nokta olabilir. Verilen bilgiler kayıtlara da geçmemiş olabilir. Ama bunu da polis bilir. Ama o ölümü küçümseyen ve bu uğurda ölümü göze almış kişi bilemez. Çünkü onlar artık aramızda yok… Peki, varsa vicdanın, yüreğin ne âlemde…

Hâlâ polisin bildiği anlatıları saklayarak, ahkâm kesmek niye? Sürekli en devrimci rolleri oynamak niye? İnandıkları için ölenler 20’li yaşlardaydı. Bu günahları ile yaşayanlar kaç yaşına geldi…

Sahil kasabalarında çok güzel villalarınız-arazileriniz, deniz manzaralı şatolarınız da olabilir. Nemalandığınız devrimciliğinizle hala kendinize devrimci bile diyebilirsiniz. elleri kana bulanmış insanları da savunabilirsiniz, milletvekili, bakan da olabilirsiniz. ama sizleri bir gölge gibi takip eden o ihanetlerinizden kurtulamazsınız.

Ulaş 19 şubat’ta öldürüldü. 11 Şubat tarihinde iki kişi bağlantılı olarak yakalanıyor. 12 Şubat’ta iki kişi… ve birden sayı 438 kişiye fırlıyor. 53 kişi hakkında görevsizlik, 5 sanık hakkında yetkisizlik, 114 sanık hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, 1 sanığın geçici olarak tatiline, 9 sanığın geçici olarak tefrikine karar verilmiş.

İddianame ve gerekçeli kararda yazılanlar tabii ki her zaman geçerli/doğru olmayabilir. Ziverbey’de yapılan işkencelerin ne olduğunu orada yaşayanlar bilir. Hangi şartlarda o ifadelerin alındığı da malum. Ama bir gerçek var ki; sorulmayanları da anlatanlar vardır. En keskin çizgilerden, pişmanlıkla sıkıyönetim komutanlarıyla pazarlık etmeye kalkanlar da! İnkâr ve itiraf furyasını başlatanlar da!

Arnavutköy’den geçerken Ulaş’a merhaba demeyi unutmayın.

***
Taylan’ın öldürülüşünün üzerindeki sır perdesi nasıl aralanmaya başladı ise, Kızıldere, Ulaş, Hüseyin, Nurhak ve diğerleri de açığa çıkacaktır. Yeter ki bu katliamları çözmek için yüreğimiz yetsin. At izi it izine karıştırılmadan…

Kaynak: Yeni Harman Dergisi, 2007 Şubat

SimurgZine, 14 Şubat 2009 19:32

4 thoughts on “Ulaş Bardakçı”

  1. öncelikle sevgili hale özgür kıyıcı ‘ya teşekkür ediyorum. çok önemli bir dönemin canlı tanığı. sözünü ettiği tüm olayları bugün gibi anımsıyorum. deniz ve mahir’le de tanıştım. ama hale kadar yakından tanıma olanağım olmadı. 68 kuşağının erkencilerindenim. 1966’da gazi’yi bitirdikten sonra öğretmen olarak devrimci hareketin içinde oldum. 1971 doğumlu oğluma ilk devrim şehitlerinden taylan özgür’ün adını vererek teselli olmaya çalıştım.

    bir toplumun geleceğinin aydınlık olabilmesi için geçmişinin aydınlatılması gerekir. bu da yetmez; bu geçmişin tüm pisliklerden temizlenmesi gerekir. bu nedenle bu amaçla kim ne biliyorsa, kim bu konuda katkı yapabiliyorsa yapmalıdır. aydınlatılan her karanlık olay geleceğimize ışık olacaktır. ayrıca tüm bu aşağılıkların kahramanlarını deşifre ederek toplumun vicdanında sonsuza dek mahkûm edecektir. böylece bu pisliklerin nesli azalarak tükenmiş olacaktır.

    tüm devrim şehitlerinin kutsal anıları önünde saygıyla eğiliyorum. onlar ‘dövüşerek öldüler, güneşe gömüldüler’ ve kendileri oldular. bu işten nemalananlar da kendilerine yakışanı yaparak onlar da kendileri oldular.

  2. 16 şubat… duran erdoğan, ali turgut aytaç…

    19 şubat… ulaş bardakçı…

    susmaya devam mı edeceğiz?

    özgürlük için, kardeşlik için, daha güzel bir dünya için, bizim için; emperyalizme karşı verdikleri onurlu mücadelelerinde yoldaşlarımızı katledenlere hesap sormayacak mıyız?

    yüreğimiz yetmeyecek mi?

    susmak, unutmak, unutturmak… ihanettir!

  3. susarsak, susturulursak, bu kavgada düşmüş yoldaşlarımıza ihanet olmaz mı? bu ülke bizimse ona sahip çıkmamız gerekmez mi? en önemlisi bu ve buna benzer olayların ortaya çıkması, aydınlatılması şarttır. güzel günleri görmek istiyorsak bu gereklidir. bu konuda üstümüze düşen ise ödevimizdir, mücadelemizdir.

    geçmişte ise mücadelelerini, ödevlerini bilen bütün devrimci yoldaşların anıları önünde saygıyla eğilirim. fakat şimdi sıra bizdedir. üstümüze düşen sorumluluklarımızı bilmektir.

  4. Hale abla,

    Kararlı, tutarlı inatçı ve yılmak bilmeyen azminle bizlere ve mücadelemize ışık tutuyorsun.Elin devrimci katillerin ve işbirlikçilerinin yakasından hiç düşmeden verdiğin mücadeleyle; kendilerini demokrat ,devrimci ilerici diyerek satmaya çalışanların maskelerini tek tek düşürüyor ve tehşir ediyorsun.

    Yüreğine sağlık..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s