Suat Derviş

Hale Özgür Kıyıcı

Suat Derviş’in romanları her nedense kendi ülkesinde değil de, Avrupa’da ün kazanmış. Suat Derviş; Türkiye’de edebiyat “otoriterleri” diye bellediklerimiz tarafından okuyucusundan uzak bırakılmıştır. Cumhuriyet’in ilk gerçekçi kadın yazarlarından biri olmanın hak edilen alkışını her nedense ülkesinde duyamamıştır. Burada ideolojik yapısının romanlarına yansımasının elbette ki rolü vardır.

Uluslararası platformda ise olumlu yankılar bulmuştur. Bazılarını aktarmakta yarar var.

Okumaya devam et Suat Derviş

Hüseyin Cevahir

Hale Özgür Kıyıcı

“Hafıza, şiddeti yaşayanlara verilmiş bir tanrı krallığıdır”
Charles Peguy Raymound Queneau

Devrimci Gençlik Federasyonu’nun (Dev-Genç) merkezi Ankara’da olduğundan, Dev-Genç imzalı her olay sonrası İstanbul Bölge Yürütmenin belli isimlerini paketleyip Ankara’ya götürürlerdi. Mustafa Lütfi’nin Ankara Merkez Cezaevini bu kadar çok ziyaret edişi bu nedenle idi. Ankara yollarını bu nedenle epey eskittik.
Okumaya devam et Hüseyin Cevahir

Türkiye Komünist Partisi’nin Unutulmaz İsmi: Reşat Fuat

Hale Özgür Kıyıcı

Reşat Fuat Baraner 14 Ağustos 1968’de “Elveda dünya, merhaba evren” diyerek aramızdan ayrılmıştı. 41 yıl geçmiş aradan. 41 yıldır Feriköy 41. Adada TKP’li arkadaşlarının yanında saf tutmuş yatıyor. Sanırım, sınıf mücadelesinin günümüzde ne hale geldiğini, çok daha olumsuz şartlarda verdikleri mücadelenin günümüzde yerlerde süründüğünü izleyerek kahroluyordur/kahroluyorlardır. Ya da umarım umudun yaşamasını hep coşkuyla bekliyorlardır. O 41. Adada kimler yok ki? TKP’nin sürgünde ölen lideri Dr. Şefik Hüsnü Bey, Suat Derviş, Mustafa Özçelik, Şevki Akşit, İbiş Aydınlatan, Neriman Hikmet, Muammer Ağabey, Congo Ali, Cemil Ağabey, Kerim Sadi, aklıma gelmeyen daha birçok isim.

Mustafa Ağabey’in (Özçelik) anılarından Reşat Fuat’ı aktarmak istiyorum.

“İşçi sınıfı mücadelesinde göstermiş olduğum başarımı ödüllendirmişlerdi. Benim için mükâfattı. S.S.C.B’ne, KUTV’a gitmem. Şark Halkları Darülfünunu, yani Doğu Halkları Üniversitesi… Sınırı Ahmet Fırıncı vasıtası ile geçecektik. Ahmet, bu geçişleri sağlayan arkadaştı. Partinin üyesi idi.

Komintern’de bizi Reşat Fuat karşıladı. KUTV’un Rektörü idi. Bize nefis yemekler yedirdikten sonra, içeriye yaşlı bir hanım girdi. Bizi kucakladı ve ağlamaya başladı. Bizim gençliğimiz duygulandırmıştı Kopulova yoldaşı.

KTUV’a kayıt olmuştuk ama sağlık problemlerimiz olduğu ortaya çıktı. Beni ve Zehra’yı (Kosova) Feodosya’da bulunan bir sanatoryuma yerleştirdi Reşat Fuat. Sanırım üç ay burada kaldık. Hem tedavi gördük hem de istirahat ettik. Çok iyi beslenmiştik. Bu üç ay boyunca kaldığımız şehrin müze ve tarihini yerlerini gezdik.

Moskova’ya dönüşte dersler başlamıştı. Azerbaycan Türkçesi ve Rusça öğrendiğimiz için dersler ağır gidiyordu. Çok kısa bir zaman diliminde Rusçayı öğrenmiştik. Tiyatro bile izleyebiliyorduk.

KUTV’daki birinci yılımızı büyük bir başarı ile bitirmiştik. Ödüllendirilmiştik. Rektörlük 15 günlük ekiskursiyon, yani tüm ülkede gezi, kültür gezisi imkânı tanımıştı. Bizim sınıf 28 kişiydi. Bu başarımızdan dolayı Şefik Hüsnü, Dimitrov, Reşat Fuat, Wilhelm Pieck, okul müdürümüz baytar Cevdet ziyaretimize gelmişlerdi. 3. Enternasyonal’in sekreteri, Merkez yürütme kurulu üyeleri elinden almıştık bu ödülü. Hep birlikte yemek yedik. Nazım Hikmet de bu okulda eğitim almıştı. Ne tesadüftür ki onun kaldığı oda bana verilmişti. İki yıl bu okulda okudum. Mezuniyet diplomamı Reşat Fuat’ın elinden almıştım. İspanya iç savaşına bizi Reşat Fuat hazırladı. Tüm askeri eğitimi ondan almıştık.

Reşat Fuat ve Şefik Hüsnü Beyin erken ölümleri TKP’de onarılmaz yaralar açtı. 1951 tevkifatı ise TKP’ye pahalıya mal oldu. Reşat Fuat; Mustafa Kemal’in teyze oğlu idi. Bir gün bile bunu hissettirmedi. Yani bazı yılgınlar gibi değildi. Dimdik ve tavizsiz sınıf mücadelesinin içinde yer aldı. O, yaşamını eşi Suat Derviş ile beraber işçi sınıfına adamıştı. Onu çok özlüyorum.” (Reşat Fuat anması.1984)”

Zehra Ablanın (Kosova) anıları da farklı değildi.

Dr. Hayk Açıkgöz, 1944 tevkifatında emniyette ve cezaevindeki Reşat Fuat’ı anlatırken duygularını herkes için açıkça anlatıyor.

“Parti Birinci Sekreteri Reşat Fuat, hem polisteki hem de mahkemedeki durumuyla ve bilhassa müdafaasıyla herkesin hürmet ve itimadını bir daha kazanmıştır. Reşat Fuat kendini değil, müdafaasında davayı savunmuştur.

Reşat Fuat işkence altında bütün söylenenlerin ve ifadelerin yalan olduğunu (bu sözleri duydum, yapılan işkence seslerini de duyuyordum.) kendisinin askerden kaçıp İstanbul’a yeni geldiğini, sorulan soruların hiç birinden haberi olmadığını söylüyordu. Gayesi, zaman kazanmak… Nelerin söylendiğini öğrendikten sonra da Reşat Fuat ifade veriyor, birçok şeyleri üstüne alıyor ve çıkanlarla davayı bağlamaya, tevkifatın daha fazla büyümesine mani olmaya çalışıyordu. Emniyette yemek bile vermiyorlardı. Bir gün bana gelen böreklerden birkaç tanesini kapısının altındaki aralıktan içeri itmiştim. O gece beni ifadeye almadıkları için Reşat Fuat’ın hücre kapısının altındaki aralıktan bir sürü yiyecek ittim.”

Zihni Anadol’un yüreğinde Reşat Fuat ve Suat Derviş için farklı bir yer vardı. “Reşat ağabey” derken yüz ifadesinden o duyguları paylaşırdınız. Nasıl bir yoldaşlık ki yürekleri titrerdi birbirleri için.

“Dışarısının soğuk havası volta atmamıza elvermediği günlerde odamızda hep mangalımız yanar, hem de yemeğimiz üstünde kaynayıp sıcak buğularını odamıza doldururken, bu demir kapılı, kalın duvarlı odamız Reşat Fuat’ın söyleşileriyle sımsıcak olurdu. Sayıyla dağıtılan zeytin, ölçülü kaşıklarla tabağımıza konulan çorba, günde 5 adet dağıtılan köylü sigarası, haftada üç bardak çay, bizlere cennet taamı gibi gelirdi. Suat Derviş’ten önce Alman Komünist partisi yöneticilerinden Margareta adında biri ile evli imiş. Türkiye’ye kaçak olarak girişinde yakalanıp iade edilmiş. Naziler ise kurşuna dizmiş. Bu evlilikten bir oğlu vardı. Bu oğlu halen Almanya’da yaşıyor. Bu Çocuğu arayıp bulan da Suat abladır.

İşkencelerde, zindanlarda, hapishanelerde didik didik aranan cüzdanından her şeyini aldılar, oğlunun küçücük vesikalık resmini alamadılar.”

Fosforlu Cevriye, Nazım Hikmet ile özdeşleşen bir anlatımdır. Hayır, bu gerçek bir yaşam öyküsüdür ve Reşat Fuat’a aittir. Suat ablanın bizlere söylediği bir gerçektir.”

12 Mart döneminde ben ve eşim Onların evinde yakalanmıştık. Suat Abla, Reşat Ağabeyi kaybetmenin ıstırabını yaşarken bizimle beraber oturmak istediğini ısrarla söyleyince biz de bu eve taşınmıştık. Kapalı bir oda vardı. O oda, Reşat Fuat’ın ve Dr. Şefik Hüsnü beyin özel eşyalarına aitti. Sanki bir müze gibi korunuyordu. Bize de hatıra olarak Dr. Şefik Hüsnü beyin sigara tabakası, Reşat Fuat’ın bir kol saati hediye edilmişti. Köşede duran bir baston dikkatimi çekmişti. Kimindi diye sorduğumda, Suat Abla Dr. Şefik Hüsnü beye ait olduğunu söyleyince, Dr. Şefik Hüsnü beyin eşi Madam Leokodya “İstersen alabilirsin” demişti. Manisa’da sürgünde iken kullandığı sıradan bir baston idi ama bizim için çok kıymetli idi.

Eşim Mustafa Lütfi, Reşat Ağabeyi Samatya SSK hastanesinde yatarken sık sık ziyarete gittiğinde, başında Mustafa Özçelik, Zehra Abla, Suat Abla, Zihni Ağabey (Anadol) ve tütün işçilerinin bulunduklarını ve yanından hiç ayrılmadıklarını anlatır. TKP’nin ülkede kalarak mücadelesine devam eden bu çınarlarını unutmayacağını bilmek yüreğimdeki acıyı hafifletiyor.

Bazen kendime soruyorum; TKP’ye ihanet edenleri affederler miydi diye. Sanırım itibarlarını geri vermezlerdi.

41. Ada Feriköy’de… Bir gün yolunuz düşerse bu çınarlara bir merhaba demeyi unutmayın. En azından mezarlarının üstünü kaplamış yaban otlarını temizlersiniz. Çünkü orası bizim tarihimizi ağırlıyor. Hepsinin anısı önünde saygı ile eğiliyorum.

Ulaş Bardakçı

Hale Özgür Kıyıcı

Hüseyin’in (Cevahir) Maltepe’de öldürülüşünden kısa bir zaman önce Mahir (Çayan) bize gelmişti. 12 Mart muhtırası verilmiş ama sıkıyönetim ilan edilmemiş ve arananların listeleri radyolarda anons edilmeye başlanmamıştı henüz. Bu fırtına öncesindeki sessizliği yaşıyor idik; Halaskar Gazi Cad. No. 214/8, Suat Derviş’le beraber yaşadığımız evimizde idik. Mahir’le son Dev-Genç kongresinden sonra ilk karşılaşmamız idi. Mustafa Lütfi’nin Türkiye Solu dergisini çıkarmak için her türlü engeli aşmaya kararlı bir dönem içinde olduğunu herkes biliyordu. Mahirlerin evi, bizim Ankara’ya gittiğimiz dönemlerde kaldığımız, annesi Naciye teyzenin yatağını bize verdiği bir can dost evlerinden biriydi. Mahir’le çok özel bir arkadaşlığımız vardı.
Okumaya devam et Ulaş Bardakçı

Şükran Soner’in 9 Mart Darbesi İnkârı

Hale Özgür Kıyıcı

haleozgurkiyiciHaber Türk kanalında “…Geçmişte de böyle bir komploya alet edildik” beyanlarını dinlerken, inanın kanım dondu. Hayretler içinde Şükran’ın bu anlatımlarına kendisini de nasıl inandırdığını izlemek beni gerçekten üzdü. MİT ajanı olarak anlattığı Mahir Kaynak bey için o darbe girişimi içindeki ekibe referans olanlar kendileri.

Birebir dinlediğim ve yaşadığımız bir gerçek olup, geçmişe yönelik bir anıdır anlatacaklarım.
Okumaya devam et Şükran Soner’in 9 Mart Darbesi İnkârı

Necmettin Büyükkaya, yani Neco

Hale Özgür Kıyıcı

Eşim M. Lütfi, gazetede çıkan anma ilanını kesip kütüphanenin bir köşesine bantlarken, eminim o da benim gibi yıllar ötesindeki bu güzel adamı, devrimci Kürt hareketinin yiğit 68’li arkadaşını yüreği yanarak anmıştı.

Devrimci Kadınlar Birliği’nin kuruluş aşaması bitmiş, annem Necla Özgür genel başkan seçilmişti. Birliğin çalışması için bir mekâna ihtiyaç vardı. Neco’nun önerisi ile Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na ait dairenin bir odası devrimci kadınlara tahsis edilmişti. Orada tanımıştım Neco’yu… Kardeşlik, yoldaşlık ilişkisinin en güzel yıllarıydı.
Okumaya devam et Necmettin Büyükkaya, yani Neco

Rüçhan Manas

Hale Özgür Kıyıcı

D–2 101 Hasımlılar,
Siyasi Kadınlar Koğuşu.
Sağmalcılar/İstanbul

1970 yılının soğuk bir kış günü kalorifer arızalanmış, Suat Abla (Ferviş) ile kara kara düşünmeye başlamıştık. “Ördek soba” tabir edilen sobayı almayı ve kurmayı düşünürken, M. Lütfi gelmeden bu işleri becerip halletmeyi düşünmek sanırım bir kaç saatimizi almıştı. İkimiz de beceriksiz idik bu konularda. Nereden alabileceğimizi bile bilmiyorduk. Sonuçta sobamızı kurmuş, 2 çeki odunumuzu bile almıştık.

M. Lütfi, İTÜ’nün İnşaat Fakültesi lokalinde 16.30’da buluşmak üzere evden ayrılmıştı. Lokali işleten Enver Nalbantoğlu’nun bulunduğu binaya geldiğimde, Kıyıcı’yı göremeyince anlamıştım, yine gözaltına almışlardı. (Randevusuna bir kere geç gelmişti, Işıtan Gündüz ve Işıl bu konuyu çok iyi hatırlarlar.)

Birinci Şubenin bildik polisleri, “On dakikalık bir iş… Savcı emri var, yoksa yarını beklerdik.“ diye ısrar etmişler. O da üstündekileri bırakmak şartıyla gitmeyi kabullenmek zorunda kalmış. Üstündekileri Nahit’e bırakmış ve “on dakikalık bir iş!” için gitmek zorunda kalmış. (Meşru müdafaanın başladığı bir dönemece girilmişti.) Her zamanki gibi cezaevi…

Edip’in (Sakarya) bana doğru yürüyüşünden belli idi bir şeyler olduğu. Edip, Dev-Genç İstanbul Bölge Yürütme saymanı idi. Yol arkadaşımızdan öte yoldaşımızdı. Edip’le beraber Sirkeci’nin yolunu tutmuştuk. O dönem 1. Şube şimdiki Adliye binası idi. Sansaryan Han… Kapıdaki nöbetçi polise eşimi sormaya geldim desem, beni içeriye sokmayacağını biliyordum deneyimlerimden. 1. Şube müdürü ile randevum olduğunu söyleyerek buyur edilişime Edip şaşırmış, beni aşağıda beklemesini söyleyince de hiddetlenmişti. Cihan’ı da (Alptekin) gözaltına almışlardı.

Üst kata çıktığımda 1. Şubenin kapısını açan polis memuru Habib’in hayretler içinde yüzüme bakışını unutamam. Her olaydan sonra M. Lütfi’nin gözaltına alınmasından, sorgulanmasından bıktığımızı anlatırken, 1. Şube müdürü Ilgız Aykutlu’nun sesinden anlamıştım ki Kıyıcı’yı ankara göndermişlerdi. ”Hale, Ankara’dan istediler. Kıyıcı şimdi uçakla Ankara yolunda!” (Bana yalan söylediklerini daha sonra M. Lütfi anlatmıştı. Benim avaz avaz bağrışımı telefonlu hücreden başındaki memurlarla birlikte duyuyormuş.) 12 Mart öncesi Ankara adliyesindeki, Dev-Genç tutuklaması…

Kös-kös aşağıya inmiştim. Edip’le Galata köprüsünü yürürken benim Ankara’ya gideceğimi anlamış olmalı ki; ”Otobüsle mi, trenle mi gitmek istiyorsun?” diye sormuştu.

Suat Ablayı da alıp Ankara yollarına düşmüştük. Suat Ablayı almadan gitmek mümkün değildi.

Bavullarımızı da büyük bir itina ile hazırlamış, M. Lütfi için özel alışverişe çıkmıştı. Zira Kıyıcı her cezaevi çıkışında tüm eşyalarını içeride kalanlara bırakırdı. Adettendi.

Siyasal Bilgiler Fakültesi yurduna gittiğimizde, her zamanki gibi Rüçhan’ı aramıştık. Dev-Genç’in tutukluları ile Rüçhan ilgilenir, cezaevine yemekleri götürür, avukatlar ile ilişkileri sağlar, cezaevinde bulunan arkadaşların dosyaları, tüm ihtiyaçları ile Rüçhan ilgilenirdi. Ankara Merkez Cezaevinde yatıp da onu tanımayan ve sevmeyen yoktur. Dev-Genç’in hukuk bürosundan bazı arkadaşlarla birlikte o sorumlu idi. Biz Şekibe Ablalara (Çelenk) giderken, canım Rüçhan Ankara Adliyesinin yollarına düşmüştü.

Sıra neferi sıfatı erkeklere özgü sanılır. Yanılırlar…

Oğlumuz Sinan Taylan’a 2 aylık hamileydim. Bunu Suat Abla bile bilmiyordu.

Yanık bir sesi vardı. Azeri türkülerini onun sesinden dinlemek insana huzur verirdi. Güleç yüzü, bakımlı saçları, esprileri, kendisine yapılan kötülükleri bile karikatürize ederek anlatışını sanırım herkes anımsar.

THKP-C davasının ilkinde yargılanmıştı.

Sonraları Maltepe, Selimiye ve Bayrampaşa cezaevlerindeki yıllarında kendisine yapılan haksızlıklar, ona migren hastalığı denen illeti getirmişti. Sanırım bu konuda söyleyecek çok lafı vardı Rüçhan’ın… Bir gün bile bu konudaki acımasızlıklardan bahsetmedi.

Arka sıra (soldan sağa) Nazan Alp, Akgül Yulkaslan, Güher Karaçavuş, İnci Atabek, Füsun Özbilgen, Filiz Yılmaz-Eren, Leyla Dedeal, Gönül Elif Tolun, Ferdane Yurtseven, Safiye Özkan, Rüçhan Manas, Hale Özgür Kıyıcı, Ülker Akgöl, Fatma Yeşil. Orta sıra (soldan sağa): Nazife Kaya, Ayşe Naykara, İlkay Demir, Kadriye Deniz Özen. Ön sıra (soldan sağa): Hatice Alankuş, İnci Tanrıöver, Ayşe Bilge Dicleli, Türkan Şahin, Selma Reisoğlu, Lale Arıkdal, Ayşe Emel Mesci, Muzaffer İlgen, Taciser Belge.
Arka sıra (soldan sağa) Nazan Alp, Akgül Yulkaslan, Güher Karaçavuş, İnci Atabek, Füsun Özbilgen, Filiz Yılmaz-Eren, Leyla Dedeal, Gönül Elif Tolun, Ferdane Yurtseven, Safiye Özkan, Rüçhan Manas, Hale Özgür Kıyıcı, Ülker Akgöl, Fatma Yeşil. Orta sıra (soldan sağa): Nazife Kaya, Ayşe Naykara, İlkay Demir, Kadriye Deniz Özen. Ön sıra (soldan sağa): Hatice Alankuş, İnci Tanrıöver, Ayşe Bilge Dicleli, Türkan Şahin, Selma Reisoğlu, Lale Arıkdal, Ayşe Emel Mesci, Muzaffer İlgen, Taciser Belge.

12 mart cezaevi günlerindeki yaşamını, cezaevi sonrasındaki yaşamını anlatabilmek sanırım zor…

Cezaevinde oğlum Sinan Taylan’a olan ilgisi hep anılarımda… Altını temizlerken gül suyunu ihmal etmeyişi, avluya çarşaf yayıp Dinan Taylan’ın beğciklemesini seyrederken, Leyla’nın Sinan Taylan’la beraber yuvarlanışını, attığı kahkahalarını unutmak mümkün mü?

Kızıldere’de katledilen Sinan Kazım Özüdoğru ile nişanlı idi Rüçhan.

Nasıl birbirlerini seven iki insandı onlar…

Aşka ait ne kadar türkü varsa bilirdi Rüçhan…

M. Lütfi’nin Ankara’da tutuklu olduğu günlerde, Siyasal’ın kız yurdunun girişinde Hüseyin’in (Cevahir) M. Lütfi’den getirdiği haberleri beraber dinlemiştik. O gün tahliye olmuştu Hüseyin. Suat Ablayı Mülkiyelilerin oteline yerleştirmiş, biz de sabahlara kadar sohbet etmiştik.

Babası, benim babam gibi subaydı. Bu subay kızlarının başkaldırışını tartışmıştık.

Cezaevinde bizim koğuşa gelen maddi yardımlar daha fazla idi. Erkekler koğuşuna dayanışmayı Rüçhan örgütlemişti. Zeytinleri bile tane ile dağıtırdı. Yeter ki erkek arkadaşlarımıza biraz daha fazla destek olalım diye.

Canım Rüçhan; seni çok özlüyoruz.

1978 yılında cezaevinden çıktığın zaman saçların beyazlamıştı. Yurt dışına çıkarken seni görmüştük. Mutluluğu yakalamıştın İsviçre’deki evliliğinde ama o mutluluk da çok az sürdü, eşini kaybettin. Türkiye’de yaşamak istiyordun, o da olmadı.

Rüçhan, sana M. Lütfi ve Sinan Taylan’la bir şiir gönderiyoruz. Eminim okuyup çok seveceksin. Sinan Taylan 38 yaşında. Cezaevinde ördüğün tulumu saklıyoruz.

(…)

vurulsam kaybolsam derim,
çırılçıplak, bir kavgada,
erkekçe olsun isterim,
dostluk da,
düşmanlık da.
hiç biri olmaz hâlbuki
geçer süngüler namluya.
başlar gece devriyesi jandarmaların…

(Ahmet Arif)

Seni evrene uğurlarken sevdiğin türküleri dinlemek bize huzur verdi. Arkadaşlarımız evrende seni karşılarken, eminim şu lafları ettiler:

”Türkülerini ve güleç yüzünü özlemiştik Rüçhan, hoş geldin.”

Ya biz, Rüçhan,

Bizlere çok erken elveda dedin.

Simurg’un notu: İlk kez “Yeni Harman dergisi“nde yayınlanmıştır.