12 Eylülcülerin ve Diğerlerinin Yargılanması Karşısındaki Tavırlar Üzerine

Demir Küçükaydın

Çok uzunca bir süredir, kimi sosyalistlerin geçmişte yaşananlara (12 Mart, 12 Eylül vs.) ilişkin intikamcı bir tonla söylediklerini okudukça; bu konuda sosyalist teorinin tüm öncüllerinin ve mantık sonuçlarının, eski güzel geleneklerin unutulduğunu acıyla gördükçe; buna karşı bir şeyler yazmak gerekir, keşke biri yazsa diye aklımdan geçirmeden edemiyordum. Kimseden ses çıkmayınca gene iş başa düştü diye uygun bir zaman bulmaya çalışıyordum.

En son geçen hafta sonu, “Sosyalist Yeniden Kuruluş” isimli girişimin İstanbul’da yaptığı üç toplantıdan birine gitmiştim. Bizim sosyalistler nerede, ne yapıyorlar, neler tartışıyorlar; bakalım, buradan bir şeyler çıkar mı diye. Radar ekranından yitirmemek için.

Oradaki kimi konuşmaları dinleyince, artık geciktirmemeli sorun çok daha derinde ve metodolojik diye düşünüp hemen yazmaya karar verdim. Dün sabah kalkınca bu yazıyı yazdım. Sonra bir gün demlensin hele diye beklemeye bıraktığımda, Radikal’de, 28 Şubat’ta ordudan atılmış, işinden, evinden olmuş İskender Pala ile yapılmış “28 Şubat soruşturmasına sevinemiyorum” başlıklı, “Haksızlıklardan intikam alınmaz”, “çünkü intikama başladığınızda siz çok daha büyük haksızlıklar yapmaya başlarsınız” sözleri öne çıkarılmış söyleşiyi okuyunca, artık daha fazla geciktirmemeli diyerek, bu gün son şeklini vererek yayınlıyorum.
***
Pazar günkü toplantıda, her şey her zaman olduğu gibi yine yeterince can sıkıcıydı: yüz elli civarı bir katılımcı, yaşlı ve erkek ağırlıklı bir topluluk…

Ertuğrul Kürkçü’nun, Kürt özgürlük hareketi gibi ezilen kitlelere dayanan bir hareketle yakın ilişkiye girdiğinden ve onların öz suyundan beslenmeye başladığından beri, beri kat ettiği yolu ve olumlu gelişmeleri yansıtan konuşması haricinde bütün konuşmalar o topluluğun bileşiminden de daha moral bozucuydu. Bir tek politik veya teorik, zeka parıltısı olan konuşma yoktu. Ve yine her zaman olduğu gibi, eğer küçük bir umut ışığı veren konuşmalar vardıysa, bunlar da yine birkaç kadının ve gencin yaptığı konuşmalardı.

Daha kötüsü çoğu onlarca yıldır sosyalist olan konuşmacıların, konuşmalarında, Ertuğrul Kürkçü’nün açılışta yaptığı ve tartışmalara zemin olarak sunduğu konuşması tam da teorik ve politik konularda olmasına ve böyle bir tartışma zeminine bir davet anlamına gelmesine rağmen, bir tek teorik ve politik sorunlara değinen söz yoktu neredeyse…

Ama bundan daha da kötüsü, konuşmacılar, öncüllerini, bildiklerini de unutmuşlardı. Çoğu, söyledikleri sözlerin nereye gideceğinin, mantık sonuçlarının ne olacağının bile farkında değildi. Bilgeliğin son perdesi olarak söyledikleri veya üzerine tartışılması gereği bile duymadan kabul ettikleri aksiyom derekesindeki temel görüş: eğer “Sosyalist” veya “devrimci” veya kurulmak istenen toplumun örneği ilişkiler şimdiden kurulamazsa veya böyle kişilikler şimdiden oluşmazsa, bu girişimin de diğerleri gibi başarısızlığa uğrayacağıydı.

Marksizm’in tam da bu görüşlerle çatışma ve mücadele içinde doğduğunu unutmuşlardı. Kendilerini Marksist sanıyorlardı hala ve aslında Marksizm’in kendisine karşı mücadele içinde doğduğu görüşleri savunuyorlardı ve bunun farkında bile değildiler.

Bu temel yanlış, idealizmdi; yani varlığın düşünceyi değil; düşüncenin varlığı belirlediği ön kabulü. Bu metodolojik temel yanlış itirazsız egemenliğini sürdürüyor ve her yerden yedi başlı ejderha gibi bir başını çıkarıyordu.

Gerçi Türk solunda bu idealizmin her zaman derin kökleri olmuştu onun köylü, esnaf veya küçük burjuva toplumsal temeline bağlı olarak.

Örneğin sınıfların nesnel toplumsal bölünmeler değil de bilinçle oluşan bölünmeler olduğu yönündeki yaklaşım; bunun “halk safları”nı politik ve ideolojik kriterlerle belirleme biçiminde ortaya çıkması. Yani düşüncenin varlığı belirlemesi. Böylece nesnel olarak ezilen sınıflarda yer alanlara karşı ikna değil, imha politikalarının yerleşmesi ve içine kapanıp sektleşme.

Örneğin, bir partinin merkez komitesinin bir kararı veya bileşiminin değişmesiyle (Kuruçef’in veya Çu En Lay’in partiye egemen olması gibi) ülkenin sosyo ekonomik yapısının değişmesi, yani bir anda, revizyonist (“revizyonist ülkeler” – revizyonizm nasıl bir rejim veya üretim biçimi veya sosyo ekonomik formasyondur o da ayrı bir sorun ve yanlış), kapitalist veya emperyalist olması (“Sovyet Sosyal Emperyalizmi” örneğin). Yani yine düşüncenin varlığı belirlemesi.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama artık o ülkelerin ve tartışmaların olmadığı bu dünyada aynı idealizm, aynı temel metodolojik yanlış bu sefer kendini başka biçimlerde ele veriyor; Meduza başını başka biçimlerde ve tartışmalarda çıkarıyor. O Meduza başı, Sosyalist Yeniden Kuruluş tartışmasında da yansıyan ve her yerde duyulabilecek; sosyalist veya devrimci ilişkilerin veya ahlakın ya da kişiliklerin bizlere egemen olmadıkça eski yanlışların tekrarlanacağı veya başarısız olunacağı gibi önermelerde çıkıyordu. Yani önce bizler, kafalar değişecek ancak o zaman toplumsal düzen değişecek diyen aynı değişmeyen Meduza kafasıydı.

Ama bununla sanki ilgisizmiş gibi görünen intikamcılıkta, cezalandırmayı toplumsal sorunların çözümüymüş gibi sunan veya algılayan yaklaşımlarda da aynı metodolojik yanlış kafasını çıkarıyor. Ve bu aynı temel ve metodolojik yanlış bakımından, sosyalistlerin çoğu ile Recep Tayyip, ne kadar zıt görünürlerse görünsünler, aynı yerde bulunuyorlar.

Geçenlerde Recep Tayyip de, bu darbecilerin cezalandırılmasının başka darbecilere ders olacağı ve bunun darbeleri önleyeceği türünden bir sözler ediyordu. Ve bir de üstüne üstlük bunları intikamcı olmadıklarının kanıtı olarak, çoğu sosyalist olan kimi muhaliflerin, 12 Eylülcülere yeterince sert ve güçlü, ibretlik cezalar verilmeyeceği, bunun yolunun yapıldığı itirazlarına cevap olarak.

Halbuki bırakalım Marksizm’i bir yana, olağan burjuva toplumunun Kriminoloji veya hukuku bile, cezaların ve onların sertliğinin hiçbir caydırıcılığının olmadığını; önemli olanın o suç oluşturan eylemi yaratan koşulların ortadan kaldırılmasının önemli olduğunu söylemez mi?

En caydırıcı ve ibretlik cezalar verilse bile, toplumsal koşullar uygunsa ve pahalı, baskıcı, bürokratik ve militer bir devlet cihazı varlığını sürdürüyorsa; en geniş fikir ve örgütlenme özgürlükleri ortamında ezilenler birlerce biçimde örgütlenmemişse darbeleri engelleyemez. Darbeleri engellemenin bir tek yolu vardır. Devletin merkezi, bürokratik, militer yapısına son vermek; en geniş fikir ve örgütlenme özgürlükleri ile geniş ezilen yığınların örgütlenme ve kendilerini savunma mekanizmalarının yollarını açmak.

Ve tarihin acı alayı odur ki, sözde bir daha darbeler olmasın diye yapılan bu mahkemeler, aslında tam da bütün bunların yapılmadığını gizleyen, bir yanılsama yaratan bir sis örtüsü olarak kullanılmaktadır. Yani darbelere karşı mahkemeler aslında gelecekte yapılabilecek olası başka darbelerin yollarına taşlar döşemektedir.

Ama sosyalistler, eleştirilerini, darbecilerle hesaplaşmanın yeterince güçlü ve sert yapılmadığı gibi bir noktadan yaparak, bu politikanın basit bir aracına veya piyonuna dönüşmektedirler. Ve üstüne üstlük, intikamcı bir söyleme de hapsolarak, iktidara bir de ahlaki üstünlük ve erdem kaftanı bahşederek.

Metodolojik hatalar böyledir. En zıt göründüklerinizle aynı yerde ve varsayımlarda buluşur ve ittifaklar kurarsınız. Şimdi artık unutulmuş olan Marksizm, şimdi hor görülen o teorik tartışmalar, o “zıtların birliği”ni görmenin kavramsal araçlarını sunardı en azından.
***
Marksizm’in doğum çığlığı, temel önermesi, “insanların düşüncelerinin varlıklarını değil, varlıkların düşüncelerini belirlediği” önermesidir.

Toplumsal hayatın maddi temelleri (üretim, bölüşüm, tüketim, değişim ilişkileri) anlaşılmadan kendisinin anlaşılamayacağına ilişkin bu materyalist denen sosyolojik önerme, aslında en manevi değerlerin temelidir.

Bu önermenin mantıki ve ahlaki sonucu, egemen sınıfların dahi kötü ya da suçlu olmadığı; onların toplumsal koşulların sonucu olarak sömürdükleri; bizlerin sorununun insanlar ve cezalandırılmaları değil; o sömürüyü ve baskıyı yaratan toplumsal koşulları değiştirmek olduğu; bu nedenle sosyalizmin sadece ezilenleri değil; ezenleri ve sömürenleri de kurtarıcı olduğudur.

Tam da bu mantıki sonuçları nedeniyle bu materyalist önerme aynı zamanda en humanist (insancıl) ve maddiyata zerrece değer vermeyen bir ahlakın temelidir.

Eğer “esirgeyip bağışlayan Allah” ile söze başlayan İslam’ın diliyle konuşursak, bu “düşüncenin varlığı değil; varlığın düşünceyi belirlediği” önermesi; tıpkı İslam’ın Allah’ı gibi, insanların suçlardan esirgenmesinin ve suçlarının bağışlanmasının temel ilkesi ve gerekçesidir.

Çünkü, eğer insanların düşüncelerini varlıkları belirliyorsa, sosyolojik düzeyde, her insan prensip olarak (hikmetinden sual olunmayan Allah gibi) sırrına erilememiş toplumsal kuvvetlerin bir kurbanı olarak görülebilir. Böyle bir görüş açısından ise, insanlar değil, o toplumsal kuvvetler ve o toplumsal kuvvetlerin var oluşuna ve etkilerine yol açan düzenler; toplumsal sistemler ve onların ardındaki üretim ilişkileri temel neden olarak görülürler.

Ve tam da bu nedenle, sosyalist düşüncenin ve değişim programlarının insanlarla değil, toplumsal düzenlerle sorunu vardır. İnsanların ancak onları şöyle veya böyle davranmaya zorlayan toplumsal düzenler değiştirildiklerinde değişebileceklerini söyler sosyalist düşünce.

Ne yazık ki o Pazar günkü toplantıda da görüldüğü gibi, bu çok temel materyalist önerme ve bunun ardındaki derin humanizm çoktan unutulmuş bulunuyor. Sosyalistlerin her toplantısında, kendilerine sosyalist diyenlerin, insanlar arasındaki sosyalist ilişkileri kurmaktan; kurmayı düşündükleri toplumun ilişkilerinin bu günkü toplumda minyatür örneklerini kurmaktan söz ettiklerini, bunlar olmadan hiçbir şeyin düzelemeyeceğini söylediklerini duyarsınız.

Marksizm’i bilmeyen daha genç kuşakların veya uzun gericilik yıllarında amneziye uğrayıp bildiklerini de unutmuş sosyalistlerin bu ifadelerini duyunca, insanın aklına gelecek tasavvurlarının geleceği değil, o tasavvurları yapanların dünyasını yansıtmaktan başka bir şey yapmadığı, yani yine unutulmuş bir başka gerçek geliyor. Böylesine basit bir gerçeği bile kavrayamayışlar ve unutuşlar karşısında çaresizlikle kıvranmaktan başka bir şey gelmez insanın elinden.

O arkadaşların, “sosyalist ilişkiler”, “devrimci ilişkiler”, “sosyalist” ya da “devrimci” ya da “demokrat kişilikler” dedikleri, bir küçük burjuvanın, bir esnafın veya bir köylünün dünyasından, ilişkilerinden ve kişiliğinden başka bir şey değildir. Devrimci ahlak dedikleri henüz modern olmayı bile becerememiş bir dünyanın birbiriyle rekabet içindeki esnaf, köylü ve küçük burjuvalarının antika ahlak anlayışından ötesi değildir.

Bir zamanlar, şimdi tıpkı kendilerinin “sosyalist kişilikler” ya da “ilişkiler” yaratmaktan söz etmeleri gibi, Ekim Devrimi’nden sonra bir “proleter kültür”ü yaratmaktan söz edenlere, Lenin’in önce hele bir “kültürlü tüccarlar” olabilelim deyişleri geliyor insanın aklına.

Ama öylesine hafızasını yitirmiş; teoriye ilginin öylesine yok olduğu; insanların genelleme yeteneklerini öylesine yitirdiği bir dönemdeyiz ki, Ekim Devrimi’nden sonra yapılmış bu tartışmaları kim bilir ve kimin ilgisini çeker? Hele bunları iyi kötü bilenlerin bile bildiklerini veya onlardan çıkacak mantıki sonuçları unuttukları bir dönemde kim dinler bunları?
***
İnsanların düşünceleri varlıklarını değil; varlıkları düşüncelerini belirliyorsa, bu önermenin kimi sonuçları vardır.

Bu sonuçlardan birincisi, geleceğin toplumunun ilişkilerinin (veya kişiliklerinin) bu günkü toplumda yaratılamayacağıdır. Bu yöndeki ahlaki vaazların hiçbir anlam ifade etmediği ve bütün bunların aslında tam da bu günkü toplumun ilişkilerinin ve düşüncelerinin bir yansıması olduğudur.

Bunun bir sonucu daha vardır. Eğer geleceğin toplumunun ilişkileri bu toplumda yaratılamaz ise, o zaman bütün enerjinin ve zamanın, o geleceğin toplumunun maddi ilişkilerine ulaşma mücadelesine yöneltilmesi gerektiğidir. Yani her şeyden önce ekonominin ve bunun için de öncelikle politikanın; yani devletin değiştirilmesine; yani özel mülkiyete, kara dayanan ekonomiye, devlete, devletler de milletler biçiminde örgütlendiğinden millete ve milletlere karşı bir mücadeleye girmek gerektiğidir. Bunun için gereğinde iğneyle kuyu kazarcasına bir ömür boyu uğraş vermek ve her yenilgi, yanlış veya başarısızlıktan sonra, her seferinde Sisyphos gibi yeni baştan başlamak gerektiğidir.

İşte o toplantıda, olmayan bu politik bakıştı. Bu politik bakış yokluğu ile geleceğin ilişkileri ya da kişiliklerini şimdiden kurma anlayışının varlığı, aynı madalyonun iki yüzüdür.

Ama bu anlayışın bir sonucu daha vardır. Eğer insanların düşüncelerini toplumsal varlıkları belirliyorsa, kendilerine karşı mücadele ettiğimiz burjuvalarla, diktatörlerle de insanlar olarak bir sorunumuz yoktur. Biz onlara karşı bu mücadelede karşımıza çıktıkları için mücadele ederiz.

Kişileri cezalandırma, onlardan intikam alma gibi bir sorunumuz olamaz. Biz kişileri öyle veya böyle davranmaya zorlayan toplumsal ilişkileri değiştirmeyi esas alırız.

Yani burjuvaları işçileri sömürdükleri için cezalandırmak gibi bir derdimiz olamaz bizim. Onları işçileri sömürdükleri için çalışma kamplarında yaşatmak veya yoksulluğa mahkum etmek gibi bir sorunumuz olamaz bizim. Aksine, eşitlikçi bir düzenin, sadece ezilenlerin değil; ama aynı zamanda ezenlerin de kurtuluşuna hizmet edeceğinden hareket ederiz.

Tam da bu kabuller nedeniyle, ezilenler, egemen sınıfları, burjuvaları, insanları sömürdükleri için yargılama ve cezalandırma gibi yöntemlere başvurmayacaklardır ve vurmamalıdırlar. (Bunu şimdi yazmak ve hatırlatmak zorunda kalmak bile nasıl bir hafıza kaybıyla malul olunduğunun bir başka delili aslında) Sömürüyü ortadan kaldırmanın yolu, burjuvaları cezalandırmak değil; mülkiyet ilişkilerini; toplumsal ilişkileri değiştirmektir.

Aynı mantık, sadece mülkiyet ilişkileri için değil; aynı zamanda kendisi de bizzat o mülkiyet ilişkilerinin ürünü olan devlet ve rejimler için de geçerlidir. Sorun o devletlerin yapısında ve rejimlerin örgütlenişinedir. Onların değiştirilmesi gerekir. Her biri aslında korkak ve aciz; korkak ve aciz olduğu kadar ve bir bakıma tam da bu nedenle gaddar ve keyfi memurlara da eğer sistemi değiştirme mücadelesine bir direniş içinde değillerse ve mücadelenin olağan karşılaşmaları ötesinde, cezalandırma gibi bir sorunu olamaz ezilenlerin.

Ama ortada bir direniş varsa düzenin ve devletin yapısının değiştirilmesine karşı, elbette bu mücadelenin bir parçası olarak; bütün savaşlarda olduğu gibi hukuki veya askeri araçların kullanılması; karşı tarafın direncinin kırılması gerekir. Ama bu başka bir sorundur; orada savaşın kendi kuralları ve mantığı vardır.

Ve hatta egemenlerin direncini eğer daha barışçı araçlarla kırmak veya onları tarafsızlaştırmak, yani onları satın almak mümkün ise, en büyük maddi fedakarlıkları bile yapabilmeyi göze almalıdır ezilenler.

Marks, bir yerde (tam hatırlayamıyorum şimdi neredeydi), eğer der egemen sınıfların sert bir direnişini engelleyecekse ve onları tarafsızlaştıracaksa, onların ellerindeki toprakların ve üretim araçlarının gereğinde tazminatla toplumsallaştırılmalarının, direnişin ve onu kırma çabalarının yol açacağı insan, zaman vs. kayıplarını göz önüne alarak, en ucuz yol olacağından söz eder.

Şimdi bunları aktaralım bakalım Kenan Evren veya 12 Eylülcülerin yargılanması ile ilgili davaya ve o davalar esnasında kimilerinin söylediklerine.

Sosyalistlerin demesi gereken neydi öncelikle?

Nasıl kimi toprakların veya fabrikaların kimi kapitalistlerin elinden alınıp başka kapitalistlerin eline verilmesi ve eski sahiplerinin cezalandırılması sömürüyü ortadan kaldırmazsa; yapılması gerekenin mülkiyet münasebetlerini değiştirmek gerektiği; yani toprakların ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması gerektiği; ancak bu koşullarda sömürünün ortadan kaldırılabileceği ise; aynı kural devlet için de geçerlidir.

Bu pahalı, baskıcı, bürokratik ve militer devlet cihazı ve tümüyle anti demokratik yasalar radikal bir şekilde ortadan kaldırılmadığı sürece; darbeci generallerin, politikacıların cezalandırılması, sermayenin bir elden diğer ele geçmesinden farklı değildir. Çünkü, demokrasiyi çoğunluğun karar alabilmesi olarak görmenin kendisi anti demokratik ve gerici bir ilkeyi savunmaktır, çünkü genel olarak, çoğunluğun karar alma hakkı olarak demokrasi, en korkunç gericilikle bir arada bulunabilir. Çoğunluk ancak demokratik ilkelerin ve hakların savunucusu bir çoğunluk olduğunda demokrasiden söz edilebilir. Çünkü, çoğunluğun kendisini demokratik ilkelere bağlamadığı ve bunları savunmadığı, demokratik olmayan bir ülkede, çoğunluk, azınlıkların bire kadar kırılmasını gayet demokratik bir şekilde çoğunluk olarak karar altına alabilir. Örneğin Türkçe konuşan çoğunluk, gayet demokratik bir şekilde, Kürtleri Türkçe öğrenmeye mecbur kılarak en anti demokratik kararları almakta ve savunmaktadır. Örneğin Sünni çoğunluk, dinsizleri, Alevileri ve Hıristiyanları vs. kendisi gibi yaşamaya; din derslerine zorlayan kararlar aldırmakta; azınlıkları beş vakit sonuna kadar açılmış ve bir terör ve güç gösterisine dönüştürülmüş ezanları dinlemeye zorlamakta veya onlardan Sünni ve Müslüman Diyanet işleri için zorla vergiler alabilmektedir.

Politik karar yetkisinin, generallerden demokratik hedefleri olmayan; yani bu devlet cihazını parçalamak gibi bir hedefi olmayan bir çoğunluğun eline geçmesi, ne demokrasinin gelmesi ne de darbe tehlikelerinin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Aksine bu ikisi birbirini besler. Anti demokratik çoğunluğun yaratacağı memnuniyetsizlikler, bir süre sonra, o güclü, militer, bürokratik cihazın varlığında temelini bulan; binlerce yıllık tecrübeli; ta Firavunlar, Nemrutlar çağından kalma; gereğinde çok esnek ve geri çekilmeyi bilen; ve hatta gereğinde, son yıllarda olduğu gibi, çıkarları çatıştığında nasıl “doğucu” ve “anti-emperyalist” oluyorsa “demokrat” da olabilen askeri bürokratik oligarşinin yedeği olabilir ve hatta askeri bürokratik oligarşi, milletin teveccühünü tekrar kazanmış olarak son derece demokratik yollardan eskisi gibi karar alma gücünü tekrar da kazanabilir ve böyle giderse kazanacaktır da.

Böyle bir anlayışı ifade eden bir tavır, hem politik olarak radikal bir demokrasinin savunusu; AKP’nin (yani burjuvazinin) olduğu kadar askeri bürokratik oligarşinin de eleştirisi ve onlara karşı radikal demokrat bir alternatif olur; hem de intikamcılık veya cezalandırmacılığın karşısında çok daha insani, aynı zamanda çok daha teorik ve metodolojik olarak da doğru olurdu.

Sol ve radikal demokrat bir politik güç yokluğunun temel nedenlerinden biri, bir bakıma düşüncenin varlığı belirlediği noktasına varan metodolojik temel yanlışlarda bulunmaktadır.

Ve yapılan nedir? Ortalıkta görülen nedir?

“Hesap soracağız”; “Kafeste getirilsin” gibi intikamcı söylemler.

Bu intikamın yeterince şiddetle alınmasın veya cezalandırılmanın yeterince yapılmayacağı; bunu engellediği noktasından hükümete yönelik bir eleştiri.

Demokratik bir program ve hedefler üzerine (Bugünkü pahalı, baskıcı, bürokratik, militer cihazın tasfiyesi ve parçalanması) politik bir mücadelenin yokluğu ile intikamcı; hesap sorucu, cezalardan medet umucu bir bayağılığın varlığı. Aynı madalyonun iki yüzü.

Ve böylece hükümet solcuların eline bir oyuncak veriyor. Onların bu oyuncakla oynaması aracılığıyla; Kenan Evren’in yargılanmasının gündemi belirlemesini sağlıyor ve bunu sanki darbelere ve darbecilere karşı bir mücadele gibi gösterebiliyor.

En ağır cezalar verilse de; hatta bununla yetinilmeyip, tıpkı hakikat komisyonları gibi komisyonlar kurulup darbeler toplumun vicdanında mahkûm edilse de; eğer bu pahalı; baskıcı; bürokratik; merkezi; militer devlet cihazı yerinde duruyorsa; bu gücü yerinde duran devlet, her zaman, koşullar ve sınıf ilişkileri uygun olduğunda var olan düzeni ve kendi varlığını korumak için darbeler yapabilir ve yapacaktır.

Liberaller, bu pahalı ve baskıcı, merkezi, bürokratik, militer cihazı hiçbir şekilde ortadan kaldırmayı hedeflemeyen; aksine onu reforme edip yetkinleştiren ve şimdilik seçilmiş bir hükümetin egemenliğinin aracı olarak kullanan hükümetin yaptıklarını demokratikleşme diye ne kadar boyayıp satmaya çalışırlarsa çalışsınlar; yarın öbür gün dünyanın ve ülkenin koşullarındaki bir değişmeye bağlı olarak ortam ve sınıf ilişkileri uygun olduğunda; dokunmadıkları cihazın sınıflardan bağımsız bir güç gibi kendilerine ve şimdi destekçisi oldukları hükümete karşı yapacağı darbeleri veya askeri bürokratik oligarşinin uygun sınıf ilişkilerini kullanarak tekrar legal yollardan iktidarı ele geçirdiğini ve şimdi kendisine yapılanların intikamını alacağını göreceklerdir. 10 yıllık DP iktidarı ve sonraki 27 Mayıs bunun geçmişteki bir kanıtıdır.

Ama liberallere ve hükümete karşı karşı çıkan, en radikal muhalefeti 12 Eylülcüleri yeterince sert ve kapsamlı olarak mahkemeye çıkarmadığı veya cezalandırmadığı için eleştiri noktasında yapan ya da tam da böyle gerekçelerle müdahil olmayı reddeden veya müdahil olan “yetmez ama evet”çi veya ulusalcı sosyalistler bu askeri bürokratik cihazın değiştirilmesini gündemden uzaklaştırmanın araçlarına dönüşerek bu yenilgilerini bile zafer gibi gösteriyorlar veya görüyorlar.

Hayır baylar, biz sosyalistler, gerçek ve radikal demokartlar olarak bu oyuna gelmeyiz. 12 Eylülcülerin yargılanması ne darbelere, ne keyfiliğe karşı demokrasi yolunda en küçük bir adım bile oluşturmaz. Aksine, bu adımların yokluğunu gizler ve ezilenlerin gözüne kül atar.

Bizim sorunumuz 12 Eylülcülerin yargılanması değildir. Örneğin tüm emniyet kuvvetlerinin Avrupa’daki gibi seçilmiş mahalli yetkililerin emrine verilmesidir. Bizim sorunumuz merkezden atanan Vali, kaymakam gibi bütün kurumların kaldırılması bunların yerini seçilmiş yönetici ve meclislerin almasıdır. Her türlü fikir ve örgütlenme özgürlüğü sınırlarının kaldırılması; böylece halkın en geniş şekilde örgütlenip kendini savunabilmesinin koşullarının yaratılmasıdır. Bu ordunun bütünüyle tasfiyesi ve İsviçre’deki gibi tüm emekçilerin silahlı olduğu, sadece çok özel teknik birliklerden (radar vs.) ibaret küçük bir profesyonellerden ibaret bir ordunun bugünkünün yerini almasıdır.
Böyle halkın örgütlü olduğu; merkezi cihazın çok sınırlı yetki ve gücünün olduğu; tüm düzeyde tüm yöneticilerin seçimle geldiği ve emniyet kuvvetlerinin bunların elinde bulunduğu; halkın en küçük hücresine kadar bağımsızca örgütlendiği; çoğunluğu oluşturan çalışan nüfusun bizzat kendisinin ordu olduğu bir ülkede, ordu hem kendi vatandaşlarına karşı bir darbe yapamaz; hem hiçbir ülkeyi tehdit edemez hem de hiçbir ülke, böyle bir anda milyonlarca insandan oluşabilecek bir orduya sahip bir ülkeyi işgal etme gibi bir şeye cesaret edemez.

Bizler eleştiri ve tartışmaları örneğin böyle noktalara çekip; hükümetin ve burjuvazinin korkaklığını, Askeri bürokratik oligarşiyle kayakçı dövüşünü bitip tükenmezce sergileyecek; bu demokratik talep ve hedefleri adım adım geniş yığınların bilincinin derinliklerinde biriktirecek yerde; 12 Eylülcülerden hesap sorma; mahkemeye kafeste getirme gibi hedeflerle, sadece liberallerin ve hükümetin basit piyonlarına dönüşürüz. İster ulusalcı sol, ister liberal sol olunsun, sonuç değişmez ve temeldeki metodolojik hata aynı hata olarak kalmaya devam eder.

Hiç de rastlantı değildir, bir yanda geleceğin ilişkilerini (bunlar demokrasi, sosyalizm, demokratlık vs. oluyor söylemine göre) şimdi kurmaktan söz edip de bu olmadan bir şey olamayacağını söyleyenlerin aynı zamanda 12 Eylül’den hesap sormayı programatik bir hedef haline getirenlerin aynı solcular ve sosyalistler olması.

Çünkü hepsinin temelinde aynı metodolojik yanlış yatmaktadır. İnsanların varlıklarının düşüncelerini belirlediğini unutmuşlar ve düşüncelerinin varlıklarını belirlediğini var saymaktadırlar.

Ama tam da düşüncelerin varlıkları belirlediği düşüncesinin kendisi; varlıkların düşünceleri belirlediğinin bir delilidir. Çünkü bu küçük burjuvazinin varlığında kaynağını ve temelini bulan bir düşünce ve yöntemdir.
***
Burada, bizlerin nasıl intikamcılıkla işimizin olmadığına ve gereğinde intikamcılara karşı intikamın nesnesi olanları korumakla da yükümlü olduğumuza dair Deniz Gezmiş’e ilişkin bir anımızı anlatalım.

1968’lerde İstanbul Üniversitesi, faşistlerle bir seri silahlı çatışmalar sonrası ve bu çatışmalarda faşistlerin fiilen askeri yenilgilere uğratılmasıyla devrimcilerin özgürce ve korkmadan fikirlerini ifade edebilip savundukları yer haline gelebilmişti.

Bu çatışmaların en sonuncusunda, Faşistleri, kelimenin tam anlamıyla, İstanbul Üniversitesi yemekhanesinin oradan Bakırcılar Çarşısı’na dökmüştük.

İşte bu nihai çatışma başladığında, önceleri bizler hukuk binasının içindeydik ve faşistler dışarıdan bize saldırıyorlar ve askeri bakımdan çok elverişli bir konumda bulunuyorlardı.

Biraz aşağıda yemek kuyruğunda yüzlerce öğrenci sanki o çatışma kendi gelecekleriyle de ilgili değilmiş gibi bekliyorlar ve bizi seyrediyorlardı. Aslında beş on kişi oradan taşlarla faşistlere saldırsalar, hatta birkaç slogan atsalar, faşistler iki ateş arasında kalabilir faşistlerin terörüne son verilebilirdi. Durumumuz çok kritikti.Bu arada bizler faşistleri arkadan çevirmeyi akıl edip, bir kısmımız onları binanın içinden oyalarken, biz (Deniz, Cihan vs.) faşistleri arkan kuşatıp, çok küçük bir güç olmamıza rağmen, iki ateş arasında bırakarak, onları paniğe uğratıp bakırcılar çarşısına doğru kovalamış ve oradan dökmüştük.

Güç dengesi bizden yana dönüşüp de kazanacağımız anlaşılınca, o ana kadar hiçbir şey olmamış gibi yemek kuyruğunda duranlar, o son noktada hep güçlüden ve zafer vaat edenden yana kayan çoğunluk, birden bizlerin safına geçmiş ve bizlerden çok daha büyük bir heyecan ve aşırılıkla zaferi kutlamaya başlamışlardı.

İşte tam bu arada, “bu da onlardandı, bu da faşitti” diye bu sonradan saflara katılanların bazılarının birisini bir köşeye sıkıştırıp dövmeye başladıklarını, hatta linç etmek üzere olduklarını gördük.

İşte bu noktada bizim yaptığımız, yalnız ve silahsız bir insana vurulmayacağını söyleyip çocuğu linçten kurtarmak oldu. Ve tam bu noktada Deniz Gezmiş, dövülen çocuğun üzerine kapanıp, kendisi darbeler yeme bahasına onu darbelerden korudu. Sonra biz duruma hakim olunca, çocuğu sağ salim oradan uzaklaştırdık.

Sıradan biri de olabilirdi. Ama büyük bir olasılıkla az önce bize taş ve kurşun atanlardan ve belki imkân bulsa, “Allahsız komünistler”i işkenceyle öldüreceklerden biriydi.

Devrimciler sosyalistler böyle davranmalıdır.

Kafeste getirme talepleri ortaya atan kimilerine karşı; bizlere nice acılar çektirmiş Kenan Evren’in üstüne kapanıp, “bu yaşlı bir insandır; hele yaşlılar ve hastalar, eğer yargılanacaklarsa bile onların bu durumları göz önüne alınarak insanlara uygun koşullar sağlanıp yargılanmalıdır veya bu koşullar sağlanamıyorsa gereğinde yargılamaktan vaz geçilmelidir” diye savunacak bir sosyalist kalmadı mı bu ülkede, Deniz’in o az önce bize belki taş atan veya kurşun sıkan; bulsa bir kaşık suda boğacak olan faşistin üzerine kapanıp onu linçten koruduğu gibi?

“O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler.”

Kaynak: Demirden Kapılar, 17 Nisan 2012 Salı ayrıca KöXüz

Email: demiraltona@gmail.com

Ek:

Bu yazıyı okuyan bir okuyucum bana Hz. Ali’nin şu meselini anlattı. Ali bir savaşta tam bir düşmanının kafasını koparacakken, düşmanı Hz. Ali’ye küfretmeye başlıyor. Bunun üzerine Ali adamı öldürmekten vazgeçiyor. Adam küfre devam ediyor, Ali yine hiçbir şey yapmıyor, kılıcını indiriyor. Bunun üzerine adam, beni niye öldürmüyorsun deyince, Hz. Ali, ben Allah için savaşıyorum (yani adil ve insanca bir düzen için savaşıyorum), şimdi seni öldürsem, bana küfrettiğin için seni öldürdüğüm sanılabilir diye cevap veriyor.

Bu mesel, anlatmak istediklerimi çok daha kısa ve özlü anlatıyor.

“12 Eylülcülerin ve Diğerlerinin Yargılanması Karşısındaki Tavırlar Üzerine” için bir yorum

  1. İnsanın geldiği evrim noktasında ve kapitalist kültürün egemen olduğu dünyada bu yazdıkların mesel gibi, İslamcı kardeşlerimin bitmez örnek hikayeleri gibi. Uygulaması görülmüyor o hikayelerin. Benim yaşamım yazdığın gibi ama bi boka yaramıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s