Ahmet Demirel’den Geri Çekilen İki Yazı

Geri Çekilen Yazılar 1

MİLLİ DEVLETİN DOĞUŞU VE MİLLET EGEMENLİĞİNE GEÇİŞ

MECLİSİN TOPLANMASI VE ÜLKE YAZGISINA EL KOYMASI

Rejimin temelleri

23 Nisan 1920’de Ankara’da olağanüstü yetkilerle donatılarak açılan Birinci TBMM, bir yandan işgalci güçlere karşı ulusal direniş hareketini yöneterek başarıya ulaştırmış, bir yandan da çeşitli yasal düzenlemelerle Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmıştır. Bütün bunlar olurken, meclis içinde son derece demokratik bir iktidar–muhalefet mücadelesi yaşanmıştır. Olağanüstü koşullara rağmen, kurulan meclis üstünlüğüne dayalı sistem ve bu meclis içindeki sınırsız, serbest tartışma ortamı, bu meclisin Türkiye’nin gelmiş geçmiş en demokratik meclislerinden biri olarak anılmasını olanaklı kılmıştır. İşgal altında çok ağır koşullarda yaşayan ülkenin, böyle bir dönemde, olağanüstü koşullara rağmen demokratik bir meclise sahip olması ve bu yapıyı titizlikle korumuş olması, Türkiye’nin demokrasi tarihi açısından önemli bir mirastır.

Meclisin açılışından, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Birinci Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun (A-RMHG) kurulduğu 10 Mayıs 1921’e kadar geçen süre içinde rejimin temelleri atılmış, Ankara meclis ve hükümeti milli hareketin tek meşru temsilcisi haline gelmiştir.

Meclisin, 23 Nisan’da, en yaşlı üye Sinop Mebusu Şerif (Avkan) Bey’in başkanlığında yapılan ilk toplantının ardından, 24 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa mütarekeden meclisin açılışına kadar geçen süredeki gelişmeleri özetlediği ünlü nutkunu okudu. Mustafa Kemal Paşa nutkunun sonunda hükümet kurulmasına yönelik önergesini açıkladı. Kuvvetler birliği esasına dayanan önerge, özetle, yasama ve yürütme yetkilerinin meclisin elinde toplanması ve meclisten seçilmiş bir heyetin hükümet işlerini yürütmesini istiyor, meclis başkanının, bu heyetin de başkanlığını üstlenmesi gereğine işaret ediyordu. Mustafa Kemal Paşa, padişahın İstanbul’da esir olduğunu, bu nedenle İstanbul’la ilişkiye girmenin hiçbir yararı olmadığını belirterek, ülkenin yazgısına bütünüyle el konması gerektiğini sözlerine ekliyordu. Mustafa Kemal Paşa, yedi yıl sonra okuduğu Nutuk’ta “bu esaslara dayanan hükümetin mahiyeti kolaylıkla anlaşılır ki, hâkimiyet-i milliye ye dayanan bir cumhuriyettir. Dayanağı da kuvvetler birliğidir” demektedir.

Aynı gün ayrı ayrı yapılan iki seçim sonucunda Mustafa Kemal Paşa kullanılan 120 oyun 110’unu alarak Meclis Reisi, Celalettin Arif Bey ise 109 oyla İkinci Reis seçildi. 25 Nisan 1920’de Celalettin Arif Bey’in teklifi üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında 7 kişiden oluşan Geçici İcra Encümeni kuruldu.

29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu kabul edildi. Birinci maddede meclisin amacının “yüce hilafet ve saltanat makamını ve Osmanlı ülkesini yabancı güçlerden kurtarmak” olduğu belirtildi ve bu amaçla kurulan TBMM’nin meşruluğuna karşı koyanların vatan haini sayılacağı hükme bağlandı. Sekizinci maddede ise bu kanun uyarınca mahkemelerin vereceği kararların kesin olduğu, bu kararların TBMM tarafından onaylandıktan sonra infaz edileceği ve onaylanmaması halinde meclisin kararının geçerli olacağı belirtiliyordu. Böylece meclise yasama ve yürütme yetkisine ek olarak bir de yargı yetkisi verilmiş oldu.

2 Mayıs 1920’de önemli bir adım olarak İcra Vekillerinin Seçim Şekline Dair kanun kabul edildi. Layiha Encümeni’nin hazırladığı ve meclisin benimsediği kanunun birinci maddesinde “meclisin”, aşağıda sayılan “işlerini görmek üzere, 11 kişiden oluşan bir İcra Vekilleri Heyeti vardır” deniyordu. Vekâletler şöyle belirlendi: 1. Şeriye ve Evkaf, 2. Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye, 3. İktisat, 4. Maarif, 5. Adliye, 6. Maliye, 7. Nafıa, 8. Dâhiliye, 9. Müdafaa-i Milliye, 10. Hariciye, 11. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye. İkinci madde vekillerin meclis üyeleri arasından salt çoğunlukla teker teker seçileceğini, dördüncü madde vekiller arasında çıkacak anlaşmazlıkları meclisin halledeceğini hükme bağladı. Teklifin beşinci maddesi ilginç tartışmalara yol açtı. Maddede, meclisin toplanmadığı zamanlarda vekillerden istifa eden olursa Meclis Reisi’nin sonradan meclisin onayına sunulmak üzere, yeni vekili tayin edeceğini belirtiliyordu. Meclisin toplanmadığı zamanlar ihtimalinden söz edilmesi mebusların tepkisini çekti ve bu madde reddedildi. Kanunun kabul edilmesinin ardından 3–4 Mayıs 1920 tarihlerinde vekiller meclis tarafından teker teker seçildi.

7 Haziran 1920’de kabul edilen bir kanunla, İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920’den itibaren TBMM’nin onayı dışında olarak İstanbul’ca yapılmış bütün antlaşmalar ve icraat geçersiz sayıldı.

5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu, bir yandan meclis üye sayısındaki belirsizliğin giderilmesine katkıda bulunurken, bir yandan da meclisin amacını bir kez daha tanımladı. Kanunun birinci maddesinde, “BMM, Hilafet ve Saltanatın, vatan ve milletin kurtarılması ve bağımsızlığından ibaret olan gayesine ulaşıncaya kadar aşağıdaki şartlar çerçevesinde aralıksız toplanır” deniyordu. Kanunla ilgili olarak belirtilmesi gereken önemli bir nokta, dördüncü maddenin heyet-i vekile üyelerini meclisin memuru saymasıdır.
4 Kasım 1920’de “İcra Vekillerinin Seçim Şekline Dair Kanun”da bir değişiklik yapılarak, vekillerin meclis üyeleri arasından doğrudan seçilmesi yöntemi yürürlükten kaldırıldı ve vekillerin Meclis Başkanı’nın göstereceği adaylar arasından seçilmesi yöntemine geçildi. Aday gösterme yöntemi olarak bilinen bu yöntem, izleyen dönemde meclis içindeki temel çatışma konularından birini oluşturdu. Bazı milletvekilleri, vekillerin yalnızca meclis başkanınca gösterilen adaylar arasından seçilmesini meclisin yetkilerini sınırlamak olarak değerlendirdiler ve ilk günlerden itibaren bu yönteme karşı çıktılar. Kanunda değişiklik yapılarak vekil seçiminde aday gösterme yöntemine geçilmesinin temelinde, doğrudan seçim yöntemi sonucunda, Mustafa Kemal Paşa’nın birlikte çalışmayı istemediği kişilerin de vekil seçilebilmesi yatıyordu. Nitekim 4 Eylül 1920’de Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’ndan Tokat mebusu Nazım (Resmor) Bey Dâhiliye Vekili, 1 Kasım 1920’de de ‘Tesanüt Grubu’nun yönetim kurulu üyesi, (yazar Orhan Kemal’in babası) Kastamonu mebusu Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey Adliye Vekili seçilmişti. Mustafa Kemal Paşa her iki vekile de birlikte çalışmalarının mümkün olmadığını bildirmiş ve her iki vekil de seçimi izleyen birkaç gün içinde vekillikten istifa etmek zorunda kalmışlardı (Nazım Bey’in istifası 6 Eylül, Abdülkadir Kemali Bey’inki 4 Kasım’dır).

Bir başka önemli gelişme, 11 Eylül l920’de, büyüyen asker kaçakları sorununu çözmek amacıyla kabul edilen “Firariler Hakkında Kanun”la istiklal mahkemelerinin kurulmasıydı. Bu mahkemeler, meclisin seçeceği üç mebustan oluşacak, kendi aralarından birini başkan seçecekti (Madde 2). Mahkemelerin görevi, asker kaçaklarını, askerden kaçmaya yol açanları, kaçakların yakalanması ve sevkinde ihmali bulunanları ve kaçaklara yataklık edenleri yargılamaktan ibaretti (Madde 1). Sayısı ve bölgeleri Heyet-i Vekile’nin teklifi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce belirlenen mahkemelerinin (Madde 3) kararları kesindi ve askeri ve sivil tüm devlet görevlileri kararların infazından sorumlu tutuluyordu (Madde 4). Mahkemelerin karar ve emirlerini infaz etmeyenler ya da infaz edilmesinden kaçınanlar da bu mahkemelerde yargılanacaktı (Madde 5).

Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır olmak üzere sekiz bölgede kurulan İstiklal Mahkemeleri üyelerinin seçim işlemleri, kanunun mahkemelere olağanüstü yetkiler vermesine karşı çıkan muhalif mebusların çekimser kalarak yaptıkları engelleme yüzünden bir hayli uzadı. 26 Eylül 1920’de Antalya mebusu Rasih (Kaplan) Efendi’nin teklifiyle, sadece asker kaçaklarıyla sınırlı olan mahkemelerin görev alanı, vatan hainliği, casusluk, memleketin maddi ve manevi gücünü her ne şekilde olursa olsun kırmaya çalışmak suçlarını da kapsamına alarak iyice genişletildi. Böylece mahkemeler hemen hemen her konuda yetkili kılındı.
Mahkemelerin uygulamaları sık sık meclise getirilerek eleştiri konusu yapıldı. Bu uygulamalar arasında, kaçakların yerine yakınlarını askere götürmek, yoksa köy ve mahallelerinden para cezası almak, kaçağın mal ve mülkünü yakmak veya el koymak gibi uygulamalar da vardı. Bu durum, mecliste, mahkemelere karşı tutumun güçlenmesine yol açtı ve mahkemelerin yetkilerinin sınırlandırılmasından, tamamen kaldırılmalarına kadar çeşitli önergeler verildi.

Nihayet, 17 Şubat 1921’de, Meclis Başkanlığı’nın aldığı İstiklal Mahkemelerine “şimdilik” ihtiyaç kalmadığı belirten ve zorunluluk halinde meclisin karar ve onayıyla gerekli yerlerde yeniden kurulabileceğinden, Ankara İstiklal Mahkemesi dışındaki İstiklal Mahkemelerinin faaliyetlerine son verilmesini isteyen karar, meclis tarafından kabul edildi ve mahkemelerin görevine son verildi.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu

Rejimin temelleriyle ilgili en önemli adım 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’yla, bir başka deyişle 1921 Anayasası’yla atılmıştır. Bu anayasa, bir bütün olarak bakıldığında, millet egemenliği ile yasama organı arasında özdeşlik ilişkisi, yasama ile yürütme arasında vekâlet ilişkisi ve yürütme ile bürokrasi arasında bağımlılık ilişkisi kuran demokratik bir içeriğe sahiptir.
Anayasanın hazırlanma süreci içinde, 8 Eylül’de Yenigün gazetesinde yayınlanan Halk Zümresi’nin siyasi programının önemli rolü olmuştur. 13 Eylül’de meclise hükümet programı olarak sunulan Halkçılık Programı’yla, Halk Zümresi’nin siyasi platformuna sahip çıkılmış, ancak programın içine hilafet ve saltanat makamının geleceğine ilişkin bazı maddeler serpiştirme gereği de duyulmuştur. Halkçılık Programı’nın ilk maddesinde TBMM’nin ulusal sınırlar içinde bağımsızlığın ve hilafet ve saltanat makamının kurtarılması yeminiyle kurulduğunu belirtiliyordu. Bu program, Anayasanın temelini oluşturmuştur.

Halkçılık Programı üzerinde çalışmalarını tamamlayan özel komisyon teklifini 18 Kasım 1920’de meclise sundu. Tartışmasız kabul edilen, birinci maddede egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, yönetim usulünün halkın kaderini doğrudan doğruya ve fiili olarak kendisini yönetmesi esasına dayandığı belirtiliyordu. Yani, adı konmadan cumhuriyet esası benimsenmekteydi. İkinci maddeyle yasama ve yürütme yetkisi meclise veriliyor, üçüncü maddede Türkiye devletinin TBMM tarafından yönetildiği ve adının TBMM hükümeti olduğu belirtiliyordu.

Tasarının 4. maddesi milletvekili seçimlerinin mesleki temsil esasına göre yapılmasını öngörüyordu ve bu madde meclisteki görüşmeler sırasında büyük tartışmalara yol açtı. İtirazlar genel olarak ülkede mesleklerin bu esasın uygulanmasına imkân verecek kadar gelişmiş olmadığı şeklindeydi. Sonuçta mesleki temsil esasına göre seçim ilkesi meclis çoğunluğu tarafından reddedildi ve madde mebusların vilayetler halkınca seçileceği şekline dönüştürüldü. Tasarının 7. maddesi seçimden sonra mebusların sadece bir bölümünün meclis çalışmalarına katılmasını, diğerlerinin ise seçimden sonra seçim bölgelerine gönderilmelerini öngörüyordu. Bu madde de meclis çoğunluğu tarafından reddedilerek nihai metinden çıkarıldı.

Yeni yedinci maddede, TBMM’nin görevleri sayıldı. Meclis görüşmeleri sırasında muhalif mebuslar, TBMM’nin görevlerinin bu şekilde sayılarak sınırlanamayacağını, izlenmesi gereken yolun hangi görevlerin heyet-i vekileye bırakıldığını sayarak, kalan görevlerin tümünün meclise ait olduğunun belirtilmesi olduğunu öne sürerek maddeye itiraz ettiler, ama bu itirazlar sonuçsuz kalarak madde benimsendi.

Dokuzuncu maddeyle TBMM başkanına, meclis adına imza koyma ve vekiller heyetinin kararlarını onaylama yetkisi verildi. Aynı madde, heyet-i vekilenin aralarında toplanarak kendi içlerinden bir vekili sadece vekiller arasındaki koordinasyonu sağlamak üzere reis seçmelerini hükme bağladı. Ama maddede meclis başkanının, aynı zamanda, heyet-i vekilenin de tabii reisi olduğu vurgulandı. 24 Ocak 1920’de, Anayasa’nın bu maddesi uyarınca Fevzi (Çakmak) Paşa ilk heyet-i vekile reisi seçildi.

Birinci meclisin görev süresi anayasanın ayrı maddesiyle düzenlendi, Buna göre, toplantı halinde bulunan Büyük Millet Meclisi, 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun birinci maddesinde gösterilen gayesine ulaşıncaya kadar aralıksız toplantı halinde bulunacaktı. Bu nedenle meclislerin görev süresini iki yıl olarak belirleyen anayasanın beşinci maddesi, ancak mevcut meclisin üçte iki çoğunluğunca gayenin ulaşıldığına karar verildiği takdirde yapılacak olan yeni seçimden sonra yürürlüğe girecekti.

Sevr antlaşması ve Londra konferansı

Meclis açıldıktan sonra uluslararası arenadaki önemli gelişmeler İstanbul hükümeti ile itilaf devletleri arasında Fransa’da Paris’in güneybatı kesimindeki Sevr’de bir barış antlaşmasının imzalanmasıdır. Türkiye açısından çok ağır koşullar içeren Sevr antlaşmasına göre Arabistan ve Mezopotamya’daki toprakların tamamı İngiltere’ye; Mardin, Urfa, Antep’in yanı sıra Suriye’nin tamamı Fransızlara; Trakya’nın büyük bölümü, İmroz ve Bozcaada, İzmir ve çevresindeki geniş bir bölge Yunanistan’a; İzmir bölgesinin kuzeyinden başlayıp Sapanca gölünün batısından Karadeniz’e ulaşan ve boğazlarla birlikte Marmara denizini de tamamen içine alan bölge ortak olarak bütün itilaf devletlerine bırakılıyordu. Antlaşmada ayrıca Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun büyük bölümünü kapsayan bir bağımsız Ermenistan devletinin ve yine Doğu Anadolu’da özerk bir Kürdistan’ın kurulması öngörülüyordu. Türkiye’yi sadece Orta Anadolu’nun küçük bir bölümüne hapseden bu antlaşma Ankara hükümetince başından beri yok sayılmıştır. Zaten yukarıda da değinildiği gibi, TBMM 7 Haziran 1920’de kabul ettiği bir kanunla, İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920’den itibaren İstanbul’un yapmış olduğu ve o tarihten sonra yapacağı bütün antlaşmalar ve icraatı geçersiz kılmıştı. Dolayısıyla Sevr antlaşması daha başından beri sadece kâğıt üzerinde kalan bir antlaşma olmuştur.

Sevr imzalandığında işbaşında bulunan Damat Ferit hükümeti 17 Ekim 1920’de istifa etmiş, yeni hükümeti 20 Ekim 1920’de Tevfik Paşa kurmuştur. İstanbul ile Ankara arasındaki gergin ilişkileri yeniden yumuşatan ve çoğu kez Ankara ile işbirliği içinde çalışan Tevfik Paşa ve hükümeti 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılıncaya kadar işbaşında kalacaktır.

Tevfik Paşa hükümeti döneminde Ankara ile ortaklaşa yürütülen önemli bir uluslararası temas birinci İnönü Savaşı’ndan sonra 21 Şubat–11 Mart 1921 tarihleri arasında gerçekleşen Londra Konferansı’dır. Konferansta Türkiye’yi TBMM hükümetinin dışişleri bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey ile İstanbul hükümetinin başındaki Tevfik Paşa temsil etmiştir. Konferansın ilk gününde Tevfik Paşa’nın Türk ulusunu temsil hakkının TBMM temsilcisi Bekir Sami Bey de olduğunu söyleyerek görüşmeleri sadece izlemekle yetinmesi oldukça anlamlıdır. Konferansta itilaf devletlerinin Sevr antlaşmasında yapmayı düşündükleri değişiklikler dile getirilmiş, ama bu sırada Yunan ordusunun Anadolu’nun içlerine doğru yine bir saldırıya geçmesi üzerine konferans bir sonuç alınamadan dağılmıştır. 1921 ilkbaharında Yunanistan için durum artık başlangıçtaki gibi değildir ve değişmiştir. Artık Fransa ve İtalya Yunanistan üzerindeki desteğini çekmişlerdir. İngilizlerin desteği de başındaki kadar güçlü değildir ve azalmıştır.

MECLİSTE İKTİDAR – MUHALEFET AYRIŞMASI

A-RMH Grubunun (Birinci Grup) kurulması

TBMM’nin açılışından 1921 İlkbaharına kadar geçen dönem içinde bir yandan cephelerde önemli gelişmeler yaşanmış, bir yandan iç isyanlar büyük ölçüde bastırılmış, bu arada kuva-yı milliye örgütlenmesinden düzenli orduya geçilmişti. Ayrıca TBMM’nin birbiri ardına çıkardığı kanun ve aldığı kararlarla TBMM hükümeti rejiminin temelleri atılmıştı. Bu yasal düzenlemeler çerçevesinde Mustafa Kemal’in şahsında önemli bir yetki toplulaşması sağlanmış ve Mustafa Kemal Paşa bir lider olarak sivrilmişti. Mustafa Kemal Paşa, anayasaya göre hem yasama, hem yürütmenin başı idi. Ayrıca, aday gösterme yöntemi sayesinde birlikte çalışmayı istediği kişileri vekil seçtirebiliyordu. Buna karşılık yüzyıllardır toplumun meşruluğunu değil tartışmayı, aklına dahi getirmediği hilafet ve saltanat kurumunu temsil eden kişi artık açıktan açığa hainlikle suçlanabiliyordu. Padişahın işgalci güçlere karşı izlediği teslimiyetçi politika temsil ettiği kurumun meşruluğunun tartışılmasına zemin oluşturmuştu.

Bu arada, meclisin açılmasından 1921 ilkbaharına kadar geçen süre içinde mecliste faaliyet gösteren çeşitli küçük gruplar olmuştu. Bunların başlıcaları Tesanüt Grubu, İstiklal Grubu, Müdafaa-i Hukuk Zümresi, Halk Zümresi ve Islahat Grubu idi. Ayrıca 1920’nin son aylarında Türkiye Komünist Fırkası ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası adlı iki de sol parti kurulmuştu. Ama bu örgütlerin tümü, 1921 İlkbaharına gelinceye kadar, geride kayda değer bir iz bırakmadan dağılmıştı. Tek istisna, Halk Zümresi Siyasi Programı’nın Halkçılık Programına esin kaynağı olması, buradan da 1921 Anayasası’nın çıkmasıydı.

Bu ortam içinde Mustafa Kemal Paşa, başından beri meclis çoğunluğundan destek görmekle birlikte, mecliste kendisine yakın mebuslardan bir grup oluşturarak, meclis çoğunluğunu örgütlü bir yapı içine sokmayı tasarladı. Mustafa Kemal Paşa, kendine yakın mebuslarla önce teker teker sonra gruplar halinde görüşerek Sivas Kongresi’nde kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (A-RMHC) meclis grubunu oluşturma yoluna gitti. Grup 10 Mayıs 1921’de kuruldu. Burada dikkati çeken nokta, meclis açılırken tüm mebusların A-RMHC üyesi kabul edilmesi, buna karşılık cemiyetin meclis grubu kurulurken, bazı mebusların grup dışında bırakılmış olmasıdır. Grup kurulurken mebusluğu fiili olarak sürmekte olan 90 kişi grup dışında bırakılmıştır.

Grup toplantı tutanaklarının giriş bölümünde “A-RMHC üyelerinin mecliste bir tür parti disipliniyle hareket etmelerini sağlamak üzere kurulduğu” belirtilen A-RMH Grubunun ilk genel kuruluna, o andaki meclis çoğunluğunu oluşturan 133 mebus katıldı. Genel kurul Mustafa Kemal Paşa’yı grup başkanlığına seçti. Grubun programı iki maddeyle belirlendi:

1. Misak-ı Milli’nin sağlanması;
2. Devlet teşkilatının anayasa çerçevesinde adım adım oluşturulması…

Bu iki maddeye mecliste karşı çıkan herhangi bir mebus yoktu ve zaten tüm mebuslar Ankara’ya A-RMHC’nin üyesi olarak gelmişlerdi. Grubun bu şekilde kurulması, beklenebileceği gibi, grup dışında bırakılanların büyük tepkisini çekti. 12 Mayıs 1921’de konuyla ilgili bir önerge veren Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, meclisteki bütün mebusların zaten, kurulan grubun programını oluşturan esas maddenin gerçekleşmesi için çalıştıklarını belirtikten sonra, bu grubun kurulmasının, mecliste bu gayeye muhalif kimselerin mevcut olduğu izlenimi yaratabileceğini vurguladı. Hüseyin Avni Bey bu gibi yanlış izlenimlere meydan vermemek için, grubun esas maddesinin mecliste bir kez daha kabul edilmesini ve buna ait zaptın gazetelerde yayınlanması istedi.

İktidar ile muhalefet arasındaki temel çatışma konuları

Birinci Grup’un kurulduğu 10 Mayıs 1921’den muhalif milletvekillerinin İkinci Grup adıyla örgütlendikleri 1922 Temmuzu’na kadar geçen dönemde, iktidar yanlısı mebuslarla, örgütsüz muhalif milletvekilleri bazı temel konularda sürekli çatıştılar. Bu temel çatışma konuları yedi ana başlıkta toplanabilir:

1. Meclis üstünlüğü: A-RMH Grubu dışında bırakılan muhalif mebuslar, anayasa ve diğer ilgili kanunlarla yasama ve yürütme yetkisiyle donatılan meclisin, uygulamada zaman zaman devre dışında bırakılmasını ve görev ve sorumlulukları bir kanunla açıkça belirlenmemiş olan heyet-i vekilenin meclisin bilgisi dışında bazı uygulamalar yapmasını, meclis üstünlüğü ilkesinin ihlali olarak değerlendirdiler. Mecliste bu tür uygulamalar nedeniyle sık sık tartışmalar çıktı.

2. Heyet-i Vekile’nin görev ve sorumlulukları: Anayasanın 7. maddesi heyet-i vekilenin görev ve sorumluluklarının özel bir kanunla tayin edileceğini hükme bağlıyordu. Konuyla ilgili çalışmalarını yürüten ve Hüseyin Avni (Ulaş) ve Salahattin (Köseoğlu) Beyler gibi muhaliflerin egemen olduğu özel komisyon, konuyla ilgili olarak hazırladığı teklifi 24 Kasım 1921’de meclise sundu. Komisyonun teklifi, heyeti vekilenin görevlerini saptamanın yanı sıra esas teşkilatlanmada önemli değişiklikler de getiriyordu. Teklifte, güçler ayrılığı ilkesi benimseniyor ve kabine sistemine geçilmesi öngörülüyordu. Buna göre, meclis heyet-i vekile reisini seçecek, bu kişi heyet-i vekileyi oluşturarak meclisin güvenoyuna başvuracaktı. Meclis başkanı adeta “sorumsuz bir devlet başkanı” konumuna getiriliyordu. Teklif, büyük tartışmalar sonucunda, iktidarı destekleyen milletvekillerinin oylarıyla reddedilerek komisyona iade edildi.

3. Vekil seçimlerinde meclis başkanınca aday gösterilmesi: Meclisin açılışını izleyen ilk aylarda heyet-i vekile üyelerinin meclis tarafından doğrudan seçilmesi yöntemi benimsenmişti. Bu yöntemle yapılan seçimler sonucunda Mustafa Kemal Paşa’nın istemediği bazı mebuslar vekil seçilince, 4 Kasım 1920’de bu yöntemden vazgeçilmiş, vekillerin Meclis Reisi’nin göstereceği adaylar arasından seçilebilmesi esasına geçilmişti. Aday gösterme yöntemi, bu yöntemi meclisin yetkilerinin kısıtlanması olarak nitelendiren muhalif mebuslarla, iktidar yanlısı mebuslar arasında, uzun süren ve zaman zaman sertleşen tartışmalara yol açtı. Muhalifler, zamanla, seçimde gösterilen adayların hiçbirine oy vermeyerek ve çekimser kalarak, aday1ardan herhangi birinin çoğunluğa ulaşmasını engelleme yöntemini benimsedi. Bunun sonucunda ilk turda sonuç almak hemen hemen imkânsız hale geldi. Birçok seçimde, iki, üç, hatta dördüncü kez yapılan oylamalardan sonra sonuç alınabildi.

4. Meclis Başkanlık Divanı’nın tarafsızlığı: Meclis Başkanlık Divanı üyelerinin, meclisteki her türlü fırka, grup ve zümreden uzak durması konusu, muhalif mebusların öteden beri savunduğu bir ilke oldu. Muhalif mebuslar, bunu, Başkanlık Divanı’nın meclis görüşmelerini tarafsız yönetmelerinin güvencesi olarak gördüler. Bununla birlikte, başta Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Meclis Başkanlık Divanı üyelerinin, aynı zamanda Birinci A-RMH Grubu’na da üye olmaları, muhalif mebusların tepkisini çekti, oturum başkanları zaman zaman taraflı davranmakla suçlandı.

5. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin sorunlar: Muhalif mebuslar, ülkede kanun hâkimiyetinin sağlanması, kişi hak ve özgürlük1erinin güvence altına alınması konusunda da oldukça duyarlı davrandılar ve bunların eksikliğinin sorumluluğunu Heyet-i Vekile’ye yükleyerek bu konuda sert eleştiriler yaptılar.

6. Başkumandanlık Kanunu’yla Başkumandana verilen olağanüstü yetkiler: Meclis yetkilerinin kullanılış biçimiyle ilgili en temel tartışma konularından birini Başkumandanlık Kanunu’nun çizdiği hukuki çerçeve oluşturdu. Cephelerde durumun kötüye gittiği bir dönemde Mustafa Kemal Paşa, meclisin yetkilerini kullanma hakkı gibi olağanüstü bir yetkiyle donatılarak başkumandanlığa getirildi. Muhalif mebuslar, Mustafa Kema1 Paşa’nın başkumandanlığa getirilmesine karşı çıkmayıp buna destek de verdiler. Buna karşılık, bu kanunla Başkumandana meclis yetkilerini kullanma hakkının verilmesine başından beri karşı çıktılar.

Başkumandanlık kanununun meclisten geçmesinde 10 Temmuz 1921’de Yunan Ordusu’nun kesin sonuç almak amacıyla Bursa ve Uşak yörelerinden saldırıya geçmesi ve 25 Temmuz’a kadar aralıksız 15 gün süren çarpışmalar sonucunda Türk ordusunun büyük kayıplar vererek Sakarya’nın doğusuna çekilmesinin büyük payı vardır. Savaş tarihinde “Kütahya-Eskişehir Muharebeleri” olarak bilinen bu savaşta, Genelkurmayın verilerine göre, Türk tarafından 1.634, Yunan tarafından 1.084 kişi yaşamını yitirdi. Yaralı ve tutsaklarla birlikte Türk tarafının kaybı 6.998, Yunan tarafının kaybıysa 4.718 kişiye ulaşıyordu. Ayrıca 30.809 asker, dağılan birliklerinden ayrılarak kaçmıştı. Savaşın kaybedilmesi askeri açıdan büyük tehlike oluştururken, Ankara’da açık bir sarsıntıya yol açmış ve TBMM’nin gizli toplantıları giderek sıklaşmıştı. 23 ve 30 Temmuz 1921’de yapılan gizli toplantılarda büyüyen tehlike karşısında TBMM’nin Kayseri’ye nakledilmesi konusu bile gündeme gelmişti. 2 Ağustos 1921 tarihli gizli toplantıda, cepheden dönen Sinop Mebusu Rıza Nur, Karesi Mebusu Mehmet Vehbi (Bolak) ve İzmir Mebusu Mahmut Esat (Bozkurt) Beylerin hazırladıkları rapor görüşülmüştü. 4 Ağustos’ta da askeri durum üzerine yapılan görüşmeler sırasında bir başkumandanlık makamı oluşturulması fikri ortaya atılmış ve TBMM Reisi’nin Başkumandanlığı da üzerine alması görüşü ağırlık kazanmıştı.

5 Ağustos 1921’deki gizli toplantı, Mustafa Kemal Paşa’nın bir gün önce verdiği önergeyi okumasıyla başladı ve bu oturumda başkumandanlık kanunu görüşülerek kabul edildi. Mustafa Kemal Paşa, önergesinde “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu meşru yetkileri fiilen kullanmak koşuluyla” başkumandanlığı kabul ettiğini ve bu yetkilerin üç aylık bir süreyle sınırlandırılmasını istedi.

Önergeye iki noktadan itiraz geldi: Birincisi, makama başkumandan yerine başkumandan vekili adının verilmesi; ikincisi TBMM’ye ait yetkilerin tek bir şahsa devredilmesinin söz konusu olup olamayacağı… Mustafa Kemal Paşa’nın önergesini okunmasından hemen sonra söz alan ve bir yıl sonra İkinci Grup’un kurucuları arasında yer alacak olan Mersin Mebusu Salahattin (Köseoğlu) Bey, unvanın başkomutan yerine başkomutan vekili olmasını istedi, ama Mustafa Kemal Paşa derhal buna karşı çıktı. Sinop Mebusu Hakkı Hami (Ulukan) Bey de TBMM’nin yetkilerinin verilmesinin söz konusu olamayacağını belirtti. Mustafa Kemal Paşa, bu itirazı cevaplandırırken, geçici bir süre için bile olsa, TBMM’nin yetkilerinin bir şahsa devredilmesinin esas olarak doğru olmadığını vurguladı ve şunları söyledi:: “İtiraf etmek lazımdır ki bu yetki büyük bir yetkidir. Meclisin yetkisidir – ki bana veriyor. Böyle olmakla beraber, üç ay sonra elbette ya yenilersiniz veya yürürlükten kaldırırsınız. Böyle bir yetki vermek doğru değildir. Bunun için üç ay gibi kısa bir zaman ile sınırlayınız”.

Gizli toplantıda yapılan oylama sonucunda kanun, 13 red oyuna karşılık, 169 oyla kabul edildi. Aynı gün açık celseye geçildiğinde, Mustafa Kemal Paşa’yı olağanüstü yetkilerle başkumandanlığa getiren kanun, bu kez, üzerinde hiç tartışma yapılmaksızın, oturumda hazır bulunan 184 üyenin oybirliğiyle kabul edildi. Gizli toplantı sırasında kanunun reddi yönünde oy kullanan 13 mebus, o günün olağanüstü koşullarını göz önünde tutarak, başkumandanlık konusu üzerinde TBMM’de herhangi bir görüş ayrılığı olmadığı izlenimini vermek amacıyla, açık celsede kabul oyu verdi. Böylece Mustafa Kema1 Paşa bir tartışmalı gizli ve bir tartışmasız açık toplantının ardından meclis yetkilerini üç ay süreyle üzerine alarak başkumandanlığa getirildi. Artık başkumandan sıfatıyla vereceği emirler, kanun niteliği taşıyacaktı.

Başkumandanlık kanunu yürürlüğe girer girmez Mustafa Kemal Paşa, 7–8 Ağustos 1921’de halkı maddi ve manevi kaynaklarıyla milli mücadeleye katılmaya çağıran “Tekâlif-i Milliye” emirlerini yayınladı. Emirlerin uygulanması ve yüzde 40 vergi toplamak üzere Tekâlif-i Milliye Komisyonları kuruldu. Emirleri yerine getirmeyenlerin cezalandırılması görevi de yeniden kurulan İstiklal Mahkemelerine verildi. Hemen arkasından Kurtuluş Savaşının önemli bir dönüm noktasını oluşturan Sakarya Savaşı kazanıldı. 23 Ağustos 1921’de başlayan çarpışmalar 5 Eylül’e kadar aralıksız sürdü. Yunan ordusunun Sakarya nehrinin batısına çekilişi 13 Eylül’e kadar sürdü. Genelkurmayın verilerine göre, bu savaşta, Türk tarafından 5.713, Yunan tarafından 3.958 kişi yaşamını yitirdi. Savaşın kazanılmasıyla, tehlike bertaraf edilirken 19 Eylül’de TBMM Mustafa Kemal Paşa’ya gazilik unvanı ve mareşal rütbesi verdi. Sakarya Savaşı’nın önemli sonuçlarından biri, zaferin ertesinde, 20 Ekim 1921’de, Fransızlarla Ankara Antlaşmasının imzalanmasıdır. Sakarya Savaşı’nın bir başka önemli sonucu da Eylül başında Batum’da bir kongre düzenleyen Enver Paşa’nın Türkiye’ye dönme ve milli mücadelenin önderliğini üstlenme arzusunu da sona erdirmesi olmuştur. Savaşın kazanılmasından sonra iki hafta kadar daha Kafkaslarda bekleyen Enver Paşa durum açığa kavuşunca Türkiye’ye dönme fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı ve bir Türk–İslam imparatorluğu kurma hayallerini hayata geçirmek üzere buradan ayrıldı. Bu hayali 1922 Haziranında Kızıl Ordu birliklerine karşı savaşırken can vermesine kadar sürecektir.

Başkumandanlık kanununun süresinin dolması yaklaşırken TBMM’nin 31 Ekim 1921 tarihli gizli toplantısında, yine uzun tartışmalardan sonra, kanunun süresi, 5 Kasım’dan geçerli olmak üzere, aynı koşullarla üç ay daha uzatıldı (3 çekimser, 12 red, 154 kabul). Aynı günkü açık toplantıda hiçbir tartışmaya girilmeksizin, aynı teklif oy çokluğuyla kabul edildi. Üç ay önceki açık toplantıda oybirliğiyle kabul edilen kanunun bu seferki açık toplantıda oy çokluğuyla kabul edilmiş olması, mecliste bu konuda beliren muhalefetin giderek su yüzüne çıkmaya başladığına işaret ediyordu.

2 Şubat 1922 tarihli gizli toplantıda, kanunun süresi 5 Şubat’tan geçerli olmak üzere, aynı koşullarla üç ay daha uzatıldı. 4 Şubat 1922’de konu bu kez açık toplantıda öncelikli olarak ele alındı. Bu açık toplantıda muhalifler, Mustafa Kemal Paşa’nın olağanüstü yetkilere sahip olmadan, üç ay daha başkumandanlıkta kalması yönünde bir karşı önerge verdiler. Uzun tartışmalardan sonra, oturum başkanı, bu teklifi komisyona gönderip oya sunmadı ve Başkumandanlık Kanunu’nun aynı koşullarla üç ay daha uzatılmasını öngören teklifin kabul edildiğini belirterek tartışmaların uzayıp gitmesini önledi.

İzleyen günlerde, Başkumandanlığın bazı uygulamaları meclis gündemine getirilerek eleştiri konusu yapıldı. Örneğin, 6 Mart 1922 tarihli gizli toplantıda, “Başkumandanın, yedi mebusu önemli bir vatani göreve, iki mebusu da bazı asker alma kurumlarını denetleme görevine memur ettiğini” bildiren iki ayrı tezkeresi okununca, muhalifler, “meclisin söz söylemek hakkı yok mu? Meclisin yetkisi ve hâkimiyeti nerede kalıyor?” diyerek bu görevlendirmelere itiraz ettiler.

Daha önce faaliyetleri sona erdirilen ama Başkumandanlık kanunu çıktıktan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle yeniden kurulan İstiklal mahkemeleri de zaman zaman mecliste sorun yarattı. Buna bir örnek olarak Kayseri İstiklal Mahkemesi Başkanlığından meclise gönderilen ve altında mahkeme heyeti adına Hakkâri Mebusu Mazhar Müfit (Kansu) Bey’in imzası bulunan telgraf gösterilebilir. 21 Mart 1922’de mecliste okunan telgrafta, söz konusu İstiklal Mahkemesi’nde daha önce İngiliz casusluğuyla yargılanan ancak delil yetersizliğinden beraat eden Azerbaycanlı Nuri adlı bir şahsın ortaya çıkan yeni delillere dayanılarak yeniden yargılanması isteniyor ve adı geçen kişi, daha önce aynı davadan yargılanıp beraat etmiş olduğundan, bir kez daha yargılanabilmesi için meclis kararına gerek duyulduğu belirtiliyordu. Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey bu telgrafa tepki göstererek, Başkumandan emriyle tayin edilen Mazhar Müfit (Kansu) Bey’in İstiklal Mahkemesi üyeliğini tanımadığını dile getirdi. Hüseyin Avni Bey, itiraz ederken “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Mazhar Müfit Bey adında istiklal mahkemelerinde bir hâkimi yoktur. Başkumandanlığa biz böyle bir yetki vermemişizdir” dedi. Oturum Başkanı telgrafın Adliye Komisyonu’na gönderilmesini oya sundu, ama meclis bunu kabul etmedi. Bunun üzerine bu kez konunun meclis gündemine alınarak görüşülmesi oya sunuldu. Bu da kabul edilmeyince, konuyla ilgili herhangi bir işlem yapılmaması karara bağlandı.

Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin aynı koşullarla üç ay daha uzatması konusu, 4 Mayıs 1922’de yapılan bir gizli toplantı sırasında yeniden gündeme gelince çok hararetli tartışmalar yaşandı. Bu gizli toplantıya Mustafa Kemal Paşa katılmamıştı. Toplantıda TBMM’nin yetkilerinin bir şahsa devri konusunda öteden beri süregelen muhalif tutum öncekilere kıyasla çok sert biçimde ortaya kondu. TBMM’de yapılan görüşmeler, muhaliflerin iyice güçlendiğini ve artık organize bir yapı içine girdiğini de gösteriyordu. Genel olarak, sürekli söz alıp, uzun eleştirilerde bulunan muhaliflerin hâkimiyeti altında geçen toplantıda, muhalifler, kanunun ikinci maddesinin iptalini talep eden 17 imzalı şu önergeyi verdiler: “Uzatılması teklif olunan Başkumandanlık Kanunu’nun ikinci maddesinin yürürlükte kalması yüksek meclisin yasama yetkisini sınırladığından ve azalttığından bu maddenin iptalini ve iptali konusunun isim belirlemek suretiyle oya konmasını teklif ederiz”. Bu önerge, 12 çekimser, 73 kabul oyuna karşılık 91 oyla reddedildi. Kanunun Başkumandana olağanüstü yetkiler veren ikinci maddesinin yürürlükten kaldırılmasını isteyenlerin sayısının üç ay içinde bu denli artması, muhalefetin artık iyice güçlendiğini gösteriyordu. Teklifin reddedilmesinden sonra, kanunun aynı koşullarla, üç ay süreyle yeniden uzatılması yolundaki önerge oy çokluğuyla kabul edildi. Bu gizli görüşmenin hemen ardından açık oturuma geçildi ve kanunun maddeleri teker teker oylanarak kabul edildi. Bununla birlikte, kanunun tümü oya sunulurken, muhaliflerin oylamaya katılmayarak yaptıkları engelleme yüzünden, mecliste görüşme yapılabilmesi için gerekli olan görüşme yetersayısına ulaşılamadı. (Nisab-ı Müzakere Kanunu’na göre, mecliste görüşme yapılabilmesi için her toplantıya en az 161 mebusun katılması gerekiyordu. Muhalifler oylamaya katılmayınca oy kullananların sayısı 161’in altında kaldı ve oylama geçersiz sayıldı). Bu engelleme sonucunda, Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin üç ay daha uzatılmasına yönelik teklif meclisten geçmemiş oldu. Kanunun daha önce öngörülen üç aylık uzatma süresinin dolduğu 5 Mayıs günü TBMM toplanmadı. Böylece, hukuki açıdan kanun yürürlükten kalkmış oldu.

Muhaliflerin bu direnişi karşısında, Mustafa Kemal Paşa, bir önceki gizli oturumda ileri sürülen görüşleri cevaplandırmak ve sorunu çözmek üzere 6 Mayıs 1922’de bir gizli toplantı yapılmasını istedi. Mustafa Kemal Paşa, iki gün önceki toplantılara rahatsızlığı nedeniyle katılamadığını; görev süresinin uzatılması işlemi tamamlanamayınca, toplantılarda söylenen her sözü gözden geçirdiğini, verilen oyları da incelediğini, böylece cereyan eden görüşme konusunda, toplantıda hazır bulunanlar kadar bilgi sahibi olduğunu belirtti ve kanuna yöneltilen eleştirileri sert bir dille cevaplandırdı. Gizli toplantıdan hemen sonra geçilen açık toplantıda hiçbir tartışma yapılmadan doğrudan oylamaya geçildi ve Başkumandanlık Kanunun süresi 15 çekimser ve 11 red oyuna karşılık, 175 oyla üç ay daha uzatıldı.

7. İstiklal Mahkemeleri: İstiklal mahkemeleri ilk defa 11 Eylül l920’de, büyüyen asker kaçakları sorununu çözmek amacıyla kurulmuş, 17 Şubat 1921’de kaldırılmıştı. Kütahya – Eskişehir savaşlarında alınan yenilgi üzerine İstiklal Mahkemeleri’nin yeniden kurulmasını gündeme geldi ve 23 Temmuz 1921’de Fevzi (Çakmak) Paşa’nın önerisi üzerine Kastamonu, Konya ve Samsun’da üç İstiklal Mahkemesi kurulması kararlaştırıldı.

5 Ağustos 1921’de, Mustafa Kemal Paşa Başkumandanlığa getirilince İstiklal Mahkemeleri doğrudan Başkumandana bağlandı. 8 Eylül 1921’de, Mustafa Kemal Paşa, Başkumandanlık emriyle, o sırada faaliyetlerini sürdürmekte olan Ankara, Konya, Kastamonu ve Samsun İstiklal Mahkemelerine ek olarak Yozgat’ta da yeni bir İstiklal Mahkemesi kurdu. Mahkemelerin istifa eden bazı üyelerinin yerine, yeni üyeler de Başkumandan tarafından atandı.

Olağanüstü yetkilerle donatılan İstiklal Mahkemeleri’nin Başkumandana bağlanması, üyelerinin artık seçimle değil, Başkumandanın atanmasıyla belirlenmesi, ayrıca mahkemelerin verdiği kararların sertliği ve her türlü denetimin dışında kalması, mecliste huzursuzluk yarattı. Muhalifler, Başkumandanın atadığı mahkeme üyelerinin üyeliklerini tanımadılar, mahkemelerin kaldırılmasına ya da hiç değilse meclisin denetimi altına girmesine çalıştılar. Bu yöndeki faaliyetler, 1922’nin Ocak ayından itibaren giderek yoğunlaştı.

Muhalefetin örgütlenmesi: İkinci Grup’un kuruluşu

Mustafa Kemal Paşa’nın şahsında gerçekleşen yetki toplulaşması ve meclis üstünlüğü ilkesine aykırı olduğu ileri sürülen ve yukarıda sayılan çeşitli uygulamalara karşı beliren muhalefet hareketi, Birinci Grup’un kuruluşundan 14 ay sonra, 1922 Temmuzu’nda İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla örgütlü bir yapı içine girdi. Grubun önderlerinden Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, 30 Nisan 1923’te Tevhid-i Efkâr Gazetesi’ne verdiği bir demeçte, grubun kurucularının kendisiyle birlikte, Canik Mebusu Emin (Geveci), Erzurum Mebusu Süleyman Necati (Güneri), Kastamonu Mebusu Mehmet Besim (Fazlıoğlu), Kayseri Mebusu Rıfat (Çalıka), Sivas Mebusu Vasıf (Karakol) ve Mersin Mebusu Salahattin (Köseoğlu) Beyler olduğunu açıkladı. Bu yedi kurucudan dördünün önceden Birinci Grup’la hiç ilişkisi olmamış, buna karşılık Emin, Rıfat ve Vasıf Beyler daha önce, bir süre Birinci Grup içinde çalıştıktan sonra, buradan istifa edip İkinci Grup’un kurucuları arasında yer almıştı. Adı geçen yedi kişiden beşi hukukçu, ikisi askerdi.

Uzun süre, örgütlü bir yapı içinde ortaya çıkmak yerine, mecliste bireysel karşı çıkışlar yaparak, çoğunluğun görüşünü etkilemeye çalışma yolunu seçen muhaliflerin, sonunda örgütlenmeye karar vermelerinin ardında, öteden beri eleştirdikleri konularda kendi görüşleri doğrultusunda daha kolay sonuca ulaşma isteği vardır. Bununla birlikte, fiili örgütlenmeye yol açan en önemli gelişme, Birinci Grup’tan bazı mebusların, önemli meseleleri meclisten geçirebilmek için, gizli bir örgüt kurmaları ve bu gizli örgüt yoluyla meclis çoğunluğunu denetim altına alma çabasına girişmeleridir. Muhalif mebuslar, iktidarın bu gizli örgüt sayesinde meclis çoğunluğunu kesin olarak ele geçireceği endişesiyle, bir karşı önlem olarak hızla örgütlendi. Muhalif mebuslar Birinci Grup içinde kurulan bu gizli örgüte, Fransız Devrimi’nden esinlenerek, Selamet-i Umumiye Komitesi adını verdiler.

Rauf (Orbay) Bey, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından gıyabında hapis cezasına çarptırıldığı 1926’da, Paris’ten Meclis Başkanlığı’na gönderdiği bir mektupta, İkinci Grup’un örgütlü bir güç olarak ortaya çıkmasını, Selamet-i Umumiye Komitesi olarak adlandırılan bu gizli örgütün kurulmasına bağlamıştır. Rauf (Orbay) Bey’in mektubun bu bölümü şöyledir: “Birinci Büyük Millet Meclisi’nde İkinci Grup’un kuruluş nedenine gelince: Sizce de unutulmamış olacağı gibi, Müdafaa-i Hukuk grubu içinde bugün mahkeme başkanlığını iddia eden kişinin [Ali Çetinkaya] de bulunduğu yeminli ve gizli bir komitenin kurulması ve gizli görüşmeler yaparak, Grup’taki diğer arkadaşların iyi niyet ve güvenlerini kötüye kullanarak, Grup kararları üzerinde azınlık tahakkümü şeklinde etki yapılmasından ibarettir”.

Selamet-i Umumiye Komitesi, İkinci Grup’un kurulmasından hemen önce, 1922 İlkbaharı başlarında faaliyete geçti. Böyle bir komitenin kurulmasına yol açan nedenleri anlayabilmek için, bu dönemde mecliste oluşan ortam üzerinde durmak gerekir.
Üçüncü toplantı yılına girildiğinde (1 Mart 1922), iktidarın çetin bir muhalefetle mücadele etmek zorunda kalacağı hemen ortaya çıkmıştı. Başkumandanlık Kanunu’yla verilen olağanüstü yetkiler, vekil seçimlerinde aday gösterme yöntemi, meclisin bilgisi dışında yetki kullanımı, İstiklal Mahkemeleri gibi temel konularda yapılan eleştiriler iyice şiddetlenmişti. Birinci Grup üyelerinin bir bölümünün, zaman zaman, grup kararlarına uymayarak mecliste muhaliflerle birlikte oy kullanmaları, her meselenin, meclisten iktidar grubunun istediği biçimde geçmesini de güçleştirmişti. 6 Mart 1922 tarihli bir gizli toplantıda, Mustafa Kemal Paşa’nın meclisten bazı talepleri karşısında, Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in “meclis, öyle, gelişigüzel, basmakalıp gibi her şeyi kabul eder gibi bir zihniyet oluşmasın”, Mersin Mebusu Salahattin (Köseoğlu) Bey’in “yüksek meclis görüşme ve tartışma makamıdır, onay makamı değildir. Buradan millete emir olunmaz. Millet, buradan isteklerini beyan eder. Böyle şeyler görüşme yapılmaksızın geçerse, o zaman meclis yok demektir. Meclisin şahsına hürmet edilmelidir”, diyerek karşı çıkışları muhaliflerin kararlılığını açıkça gösteriyordu.

Muhalefetin sertleşmesi ve mecliste zaman zaman kendi görüşlerine uygun bir ortam yaratması, Mustafa Kemal Paşa ve bazı Birinci Grup üyelerini karşı önlem almaya yöneltti. Bu önlemler arasında, önde gelen muhaliflerin, mebusluktan düşürülmesinden, meclisin feshedilmesine kadar oldukça radikal düşünceler de vardı. Sabahattin Selek, Kazım (Özalp) Paşa’nın kendisine anlattıklarına dayanarak, Birinci Grup mebuslarından bazılarının, Mustafa Kemal Paşa’ya başvurarak İkinci Grup’un önde gelen bazı üyelerinin birer bahane ile mebusluktan düşürülmesini istediklerini, ama Mustafa Kemal Paşa’nın “böyle şey olmaz. Buna tahammül etmek lazımdır. Fikirlerini beğenmediklerimizi atıp kendimize göre adam seçtirmeye kalkışırsak, bu meclis, meclis olmaktan çıkar ve Büyük Millet Meclisi’nin dünya kamuoyu önünde durumu sarsılır” diyerek buna yanaşmadığını ileri sürer.

Selek, Mustafa Kemal Paşa’nın, muhaliflerin mebusluktan düşürülmesi önerisine sıcak bakmadığını belirtmekle birlikte, İsmet (İnönü) Paşa, anılarında, Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine 1922 Martı’nda bir haber göndererek, meclisin faaliyetini sona erdirmek istediğini ve bu konuda görüşünü sorduğunu açıklar. İsmet (İnönü) Paşa, bunu anılarında şöyle anlatır:

“Gayet iyi hatırladığıma göre, Atatürk muharebeler esnasında, meclis ile beraber çalışmanın artık mümkün olamayacağı kanaatine varmış ve ümidini kaybetmiş duruma birkaç defa gelmişti. Ben böyle bir zamanda, Atatürk’ten bir telgraf aldığımı bilirim. ‘Artık meclis ile beraber çalışmamız mümkün olmayacak, meclisin faaliyetine nihayet verdikten sonra orduda ve memlekette hasıl olacak vaziyet hakkında mütalaan nedir?’

Benden bunu soruyordu. Kendisine cevap verdim:

‘… bilmek gerekir ki, şimdiye kadar bir Millet Meclisine dayanılarak, millet namına muharebe etmenin bu mücadelemizde bize çok itimat veren tarafı vardır. Şimdiye kadar ¬buna dayanarak bu mücadeleye devam edebildik. İstanbul Hükümeti, padişah, bunların hepsi düşman elindedir. Meclis dağıtılırsa, millet namına, milletin kararı ile mücadele ediyoruz tezi, elimizden gitmiş olacaktır. Bunu tamir etmek lazımdır’.

Benim mütalaam bundan ibaretti.

Atatürk’ün 1922 Martı’nda meclisi dağıtmak istediğini bildiren ve mütalaamı soran telgrafına verdiğim cevabın sonunda dedim ki:
‘Ne karar verirsiniz, bunu tayin edemiyorum. Bunu tayin etmek benim için mümkün değildir. Şartları siz biliyorsunuz. Biz vereceğiniz kararı tatbik ederiz. Mülahazalarım bundan ibarettir’

Cevap geldi. Hallolunmuştur, çalışmaya devam ediyoruz, diyordu”.

Mustafa Kemal Paşa’nın önce meclisin feshine karar vermesi, ardından “mesele hallolmuştur” diyerek bundan vazgeçmesi, muhtemelen, bu arada, güçlenen muhalefete karşı bir önlem olarak Selamet-i Umumiye Komitesi’nin kurulmasıyla ilgilidir. Bu gizli örgütün kurucularından, Bursa mebusu Dr. Emin (Erkul) Bey, anılarında komitenin kuruluşu hakkında önemli bilgiler verir. Emin Bey, Birinci Grup’taki disiplin sayesinde, önceleri, muhaliflere karşı bir üstünlüğün sağlandığını ve bu üstünlüğün bir yıl kadar korunduğunu, ancak daha sonra grubun sarsılmaya yüz tutuğunu belirtir ve önlem olarak, Mustafa Kemal Paşa’nın direktifi üzerine, söz konusu gizli örgütün kurulduğunu anlatır.

Dr. Emin (Erkul) Bey, örgütün kurucularının, kendisiyle birlikte, İstanbul Mebusu Dr. Adnan (Adıvar), Saruhan Mebusu Celal (Bayar), Cebelibereket Mebusu İhsan (Eryavuz), Gümüşhane Mebusu Hasan Fehmi (Ataç), İzmir Mebusu Mahmut Esat (Bozkurt), Saruhan Mebusu İbrahim Süreyya (Yiğit), Kozan Mebusu Dr. Fikret (Onuralp), Gaziantep Mebusu Kılıç Ali, Van Mebusu Hakkı (Ungan), Van Mebusu Haydar (Vaner), Karahisar-ı Sahip Mebusu Ali (Çetinkaya), Kayseri Mebusu Atıf (Tüzün) ve Bursa Mebusu Muhittin Baha (Pars) Beyler olmak üzere 14 kişi olduğunu açıklar. Dr. Emin (Erkul) Bey’in anlattıklarına göre, örgüt kurucuları ilk kez Hasan Fehmi (Ataç) Bey’in evinde gizli bir toplantı yaptılar, burada, daha sonra örgüte alınacak kişilerin mutlaka tüm kurucuların ortak kararıyla kabulü şart koşuldu, böylece kuruculara ileride örgüte alınacak kişiler hakkında veto yetkisi tanındı. Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa örgüt başkanı kabu1 edilerek kendisiyle bağlantı kurma görevi Adnan (Adıvar) ve İhsan (Eryavuz) Beylere verildi.

Örgüt üyelerinin sayısının daha sonra 35’e ulaştığını belirten Emin (Erkul) Bey, komitenin tam bir dayanışma içinde hareket ettiğini ve evlerde gizli oturumlar düzenleyerek meclis gündemindeki konuları önceden sonuca bağladığını, alınan kararların Birinci Grup toplantılarından önce Birinci Grup’taki diğer “yakın arkadaşlara” telkin edildiğini ve grup toplantısında savunularak, kararın grup çoğunluğunun kararına dönüştürüldüğünü, grubun çoğunluğunca kabul edilen karara muhalif ve çekimser kalanların, mecliste grup disiplini gereğince çoğunluk kararına uymasıyla çoğunluğun sağlandığını açıklar.

Kazım (Özalp) Paşa’nın Selamet-i Umumiye Komitesi’ne ilişkin anlattıkları da, Dr. Emin (Erkul)’un açıklamalarını doğrular niteliktedir. Kazım Paşa da anılarında, başlarında Salahattin, Kara Vasıf ve Hüseyin Avni Beylerin bulunduğu muhaliflerin, mecliste çok ustalıkla propaganda yaparak, kendi görüş ve isteklerine uygun havayı zaman zaman yarattıklarını, bu durum karşısında, Birinci Grup’tan bazı mebusların, önemli meselelerin meclisten geçmesini sağlamak amacıyla, gizli bir örgüt kurduklarını anlatır. Bu gizli grubun yaklaşık 50 mebustan oluştuğunu, özel evlerde toplanarak mecliste görüşülecek olan önemli meseleleri önceden aralarında tartıştıklarını ve bir karara vardıktan sonra, bunu mecliste birlikte savunduklarını da belirten Kazım Paşa, ayrıca muhalif görüşlü mebuslardan bazılarının bu gizli grubun içine sızdığını ve bu durumun grup içinde anlaşmazlıklar doğurduğunu ileri sürer. Kazım Paşa, o sıralar oldukça önemli olan nakil araçlarını bulma konusunun, önceden gizli grupta görüşülmesini sağladığını, konunun yaklaşık 50 mebusun katılımıyla Van Mebusu Haydar (Vaner) Bey’in evinde ele alındığını, ancak grup içinde yer alan Kara Vasıf Bey gibi muhalif görüşlülerin her söze itiraz etmeleri nedeniyle bir karara varılamadığını anlatır. Konunun bir başka gün yeniden görüşüldüğünü ve kanunun meclisten zorla geçirildiğini belirten Kazım Paşa, Selamet-i Umumiye Komitesi’nin bu kanun çıktıktan hemen sonra dağıldığını da açıklar. Kazım Paşa, mecliste böyle bir grubun kurulduğunu haber alan mebusların, gizli bir örgütün etkisi altında bulunmayı şiddetle eleştirmelerinin ve grup içinde de değişik fikirlerin artmasının grubun dağılmasında etkin rol oynadığını sözlerine ekler.

Selamet-i Umumiye Komitesi sorunu, Kazım (Özalp) Paşa’nın sözünü ettiği “Mükellefiyet-i Nakliye-i Askeriye Kanunu Layihası’nın, 14 Mart 1922 tarihli bir gizli toplantıda görüşülmesinden, iki gün sonra muhaliflerce meclis gündemine getirildi. Kastamonu Mebusu Mehmet Besim (Fazlıoğlu) Bey, 16 Mart 1922’de, Selamet-i Umumiye Komitesi hakkında Dâhiliye Vekâleti’nin cevaplandırmasını istediği bir soru önergesi verdi. Önergede, “Selamet-i Umumiye Komitesi adıyla bir cemiyetin kurulduğu doğru mudur, maksat ve mesleği nedir?” dendi. Bu soruyu, Dâhiliye Vekili adına Mehmet Vehbi (Bolak) Bey, 3 Nisan 1922’de şöyle cevaplandırdı: “Anadolu’da Selamet-i Umumiye Komitesi adında cemiyet kurulduğuna dair Dâhiliye Vekâleti’nde bilgi kaydı yoktur ve bu adı taşıyan bir cemiyet bulunmamaktadır”. Bu cevap üzerine, Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, “ya kendileri de oraya dâhilse, Heyet-i Vekile’den dört kişi bu cemiyete dâhil imiş” diyerek itiraz ettiyse de konu geçiştirildi.

Birinci Grup içinde Selamet-i Umumiye Komitesi’nin ortaya çıkışı, Rauf (Orbay) Bey’in yukarıda belirtilen mektubunda değindiği gibi, muhalifleri bir karşı önlem almaya yöneltti ve böylece muhalifler, muhalefetin ilk ortaya çıkışından çok uzun bir süre sonra, İkinci Grup adıyla örgütlendiler.

İkinci Grup kurucularından, Hüseyin Avni (Ulaş) ve Salahattin (Köseoğlu) Beylerin, İkinci Grup’un “bazı olayların sevkiyle kurulmak zorunda kaldığını” açıklamakla yetinmelerine karşılık, Mustafa Kemal Paşa, 16–17 Ocak 1923’te İzmit’te İstanbul basın mensuplarına verdiği demecinde, Birinci Grup’un kuruluşundan İkinci Grup’un kuruluşuna kadar geçen dönemdeki olaylar hakkında görüşlerini açıkladı. Mustafa Kemal Paşa, bu konuşması sırasında, isim vermeden Selamet-i Umumiye Komitesi’ne de değindi. Mustafa Kemal Paşa’nın bu açıklaması yukarıda anlatılan gelişmeleri doğrular niteliktedir. Mustafa Kemal Paşa’ya göre, Birinci Grup kurulduktan sonra, esas program olmak üzere ortaya konan iki noktadan birincisi olan Misak-ı Milli’nin sağlanması konusunda tüm meclis üyeleri aynı biçimde düşünmekteydi. Buna karşılık anlaşmazlık, ikinci nokta olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan çıkmıştı. Mustafa Kemal Paşa olayların gelişimi konusundaki görüşlerini şöyle sürdürüyordu: “(Birinci) Grup, gerçekten çoğunluğu sağladı. Dışarıda kalanlar azınlık halinde kaldı ve bir örgüt halinde kalmadı. Kendi başlarına kaldılar ve birçok zamanlar böyle devam etti. Ancak itiraf etmek lazımdır ki, grup haline getirdiğimiz kişiler, gerçekten fikir ve anlayış bakımından birbirleriyle tamamen birlikte olan insanlar değillerdi. Belki o günün hissiyatıyla daha doğrusu kişisel anlayışlarıyla toplanmış insanlardı. Dolayısıyla bir süre sonra, mecliste sonuçta ortaya çıkmış bulunan durum, yani ufak parçalar, yavaş yavaş grubun içerisinde de ortaya çıktı. Hatta o zaman grubun içinde bazı arkadaşlar daha sıkı, birbirlerine daha bağlı bir hizip yapmak için özel girişimlere başladılar. Arkadaşları birbirine bağlayabilmek için böyle gayet genel hedefler vermek yetersiz kaldı. Çünkü genel şeyler üzerinde birleşebiliyorlardı. Ancak genel şeylerin uygulamasına girişilince kişisel bakış açılarının birbirine uymadığı görülüyordu. Ve bu kişisel bakış açıları programın ayrıntılı olmasını gerekli kılıyordu. Daha ayrıntılı program ise bu kuruluşun parti anlamına geleceği ve parti kurulması karşı partilerin kurulmasına meydan verebileceği için bundan kaçınıldı. Onun için bunu sözlü olarak belirtmemek üzere grup ve grubun içinde herhangi bir anlamda bir kuruluş başladı. Ancak bu kuruluş bile bir takım yanlış anlamalara yol açtı ve özel bir tedbir olarak bundan vazgeçildi. Sonuçta, dışarıda kalan insanlarla, gruba katılmış olan ve grupta her nasılsa memnun edilemeyen bir takım insanlar daha girdiler ve bu memnun olmayanlar birkaç nedenle memnun olmuyorlardı. Bütün neden kişisel idi. Pek azı ise doğrudan doğruya benim şahsımdan memnun değildi. Birçokları diğer kişilerin, yani benimle beraber çalışan arkadaşların şahıslarından memnun olmadığı için çekilmişlerdir. Nihayet bu memnun olmayanlar beraber çalışmaya başladı. Beraber çalışa çalışa sayıları çoğaldı ve sayıları çoğalan bu kişileri iyi bir şekilde yönetebilmek için bir yönetim kurulu seçmeye karar verdiler. Sözün kısası, bir yönetim kurulu oldu ve o yönetim kurulunun etrafında çalışan insanlar bulundu, fakat ismi yoktu. İşte İkinci Grup dediğimiz şey bu şekilde kurulmuştur. Fakat bunlar bir isim aradılar. Kendilerine uygun düşecek bir isim bulamadılar. Ve sonuçta dediler ki, biz de Anadolu Ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne mensubuz. Onlardan hariç değiliz. Biz de aynı isimle fakat iki numaralı grubuz dediler.

Efendim, bu grubun üye sayısı zaman zaman azaldı. Ancak kuvvetli göründüğü zaman kuvveti kendinden gelmiyordu. İki grup arasında kalmış bir takım mülteciler, bir takım çıkarcılar vardı. Bunlar kendi çıkarlarını hangi taraf alırsa, o tarafı tercih ederlerdi. Ve hariç kalan insanlar hiçbir çıkarı sağlanacak insanlar değillerdi ve onun için dürüst hareket etmek isteyen birinci gruptan bunlar genellikle uzak durdular.

Şimdi bu ayrılan adamlar, bu grup ile öteki grup arasındaki hakikatte aramızda bir prensip ihtilafı yoktur. Bu ihtilaf, fikir ve içtihat ihtilafı mıdır diye mukayese ettiğimiz takdirde görürüz ki sırf menfaat ve hissi şeylerden doğma bir şeydir”.

Mustafa Kemal Paşa’nın, 1923’te “sıcağı sıcağına” yaptığı bu değerlendirmede, çoğu inkılâp tarihi kitabında yer alan, “Birinci Grup’un laik, demokrat, ilericilerden, İkinci Grup’un ise dinci, saltanatçı, gericilerden oluştuğu” biçimindeki klişeden eser yoktur. Mustafa Kemal Paşa, olayların gelişimini meclis çoğunluğunu sağlamaya çalışma ekseni etrafında açıklıyor ve eleştiri oklarının sivri ucunu, İkinci Grup’tan çok, iki gruba da girmeyen bağımsızlara yöneltiyordu.

İkinci Grup’un temel görüşleri ve programları

İkinci Grup’un temel görüşleri incelenirken göz önünde tutulması gereken ilk nokta, bu muhalefet hareketinin esas olarak meclisteki bir takım uygulama girişimleri çerçevesinde oluşmuş olmasıdır. Grup, yalnızca duyarlı olduğu konularda muhalefet yapmış ve çoğu kez meclis tartışmalarını belirlemiştir.

Dikkat edilmesi gereken ikinci nokta, İkinci Grup’un, Milli Mücadele başarıya ulaşana kadar, meclisteki birlikteliğin ortadan kalkmaması konusunda duyarlı davranmış olmasıdır. Bu duyarlılık grubun isminde de yansımış, grup farklı bir isim almak yerine, İkinci Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adını benimsemiştir. Grubun önde gelenlerinin meclis konuşmaları ve grubun görüşlerini yaymak amacıyla 19 Ocak 1923’te yayımlanmaya başlayan Tan Gazetesi’nde yer alan yazılar incelendiğinde, bu birliktelik konusunun sürekli vurgulandığı hemen göze çarpar.

İkinci Grup’un temel eleştiri konularının başında kişi tahakkümüne karşı tavır yer alır. Bu karşı çıkış, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yönelik olarak görülmemelidir. Önceki dönemlerde, özellikle de İttihat Terakki döneminde yaşanan kişisel yönetim tecrübesi, muhaliflerin bu konuda duyarlı davranmalarına yol açmıştır. İkinci Grup, meclis egemenliği kavramına dayanarak, fiilen oluşabilecek her türlü kişise1 yönetime karşı tepki geliştirmiş, meclis üstünlüğü ve bu gücün üzerinde yetkili makam tanımamak konusunda olağanüstü duyarlı davranmıştır. Meclise ait yetkilerin bir bölümünün başkumandana devredilmesi, Meclis Başkanı’nın aynı zamanda heyet-i vekilenin doğal başkanı olması ve vekil seçimlerinde aday göstermesi gibi uygulamalar sonucunda Mustafa Kemal Paşa’nın şahsında gerçekleşen yetki toplulaşmasına karşı eleştiriler bu bağlam içinde değerlendirilmelidir. Meclis üstünlüğü ve onun üzerinde yetkili bir güç tanımama ilkesinden hareket edilince, doğal olarak, heyet-i vekilenin, meclise ait yetkileri meclisin bilgisi dışında kullandığı her uygulama muhalefetin şiddetli tepkisini çekmiştir.

Ülkede kanuna dayanan bir yönetim kurulması ilkesi de İkinci Grup’un temel ilkelerinden biridir. Bunun doğal sonucu olarak İkinci Grup temel hak ve özgürlükler konusunda da hassas olmuştur. İstiklal Mahkemeleri’ne karşı çıkışları da bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

İkinci Grup’un kurucularından Mersin mebusu Salahattin (Köseoğlu) Bey, 1946 yılında Mesuliyet Dergisi’ne yazdığı “Birinci Büyük Millet Meclisi’nde İkinci Grup” başlıklı makalesinde, İkinci Grup’un kuruluş nedenini ve amaçlarını tamamen Birinci Meclis içindeki uygulamalar çerçevesi içinde açıklar. Salahattin Bey, İkinci Grup’un “otokrat şef usulü bir idareye” karşı çıktığını, esas ilkelerinden birinin ve başlıcasının “şahsi hâkimiyetler yerine kanuni hâkimiyetler ikamesi” olduğunu belirtir. Salahattin Bey, grubun Başkumandanlık Kanunu ve vekil seçimlerinde aday gösterme yöntemi başta olmak üzere mecliste bu ilkelere aykırı bulduğu uygulamalara karşı çıktığını da anlatır.

İkinci Grup’un bir başka kurucusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, 30 Nisan 1923’te Tevhid-i Efkâr Gazetesi’ne verdiği demeçte grubun, üye sayısı 35’e ulaşınca, 16 Temmuz 1922’de, “hal için gaye ve maksat olmak üzere” üç maddelik bir program yaptığını açıklar. Bu üç madde şunlardır:

1. Misak-ı Milli dairesinde vahdet ve istiklal-i millinin istihsal ve temini
2. Kavanin-i mevcudenin hâkimiyet-i milliye esasına göre tadil ve ıslahı
3. Hukuk-u umumiyenin masuniyet ve muhteremiyeti.

Bu programın Misak-ı Milli çerçevesinde milli birlik ve bağımsızlığa ulaşılmasını amaçlayan ilk maddesiyle, mecliste tüm mebusların üzerinde görüş birliği içinde bulundukları ve Birinci Grup’un programında da yer alan ilke bir kez daha vurgulamaktadır. Mevcut kanunların milli egemenlik ilkesine göre değiştirilmesi ve düzeltilmesini öngören ikinci maddenin asıl hedefi, Başkumandanlık ve İstiklal Mahkemelerine ilişkin kanunlarla, vekillerin seçim şekline ilişkin kanundur. Bu konuya programda ayrı bir madde olarak yer verilmesi, muhaliflerin bu kanunlara karşı tepkilerindeki kararlılıklarını gösterir. Herkesin hukukunun dokunulmazlığı ve saygınlığını sağlamayı hedefleyen üçüncü madde ise, muhaliflerin temel hak ve özgürlükler konusundaki duyarlılığının, grup programına yansımasıdır.

Hüseyin Avni Bey, aynı demecinde, muhaliflerin, önce bu üç madde etrafında toplandığını ve ilk programın amaca göre, yedi maddede özetlendiğini belirtir ve program yapılırken bütün kanunlarda hâkimiyet-i milliye esasının sağlanması için, yürürlükteki kanunların değişmesi gereken bölümlerinin projelerinin ortaya konmasının kararlaştırıldığını açıklar. İkinci Grup’un, esas olarak karşı çıktığı kanunları ve meclisteki bazı uygulamaları hedef alan bu yedi maddelik programının 1. maddesinde “genel hukukun esas hükümlerine ve milli egemenliğe aykırı yetki, ayrıcalık, kuruluş ve icraat yürürlükten kaldırılmalıdır” denilerek temel esas ortaya konulmakta, izleyen maddelerde ise bu esasa aykırı bulunan kanun ve uygulamalar somut olarak sayılıp, bunların yürürlükten kaldırılması istenmektedir. Hemen eklemek gerekir ki, bu ilk madde, grubun 16 Temmuz 1922’de yaptığı üç maddelik ilk programın ikinci maddesinde belirlenen esasla aynı doğrultudadır ve onu biraz daha açmaktadır.

Başkumandanlık Kanunu, İstiklal Mahkemelerine ilişkin kanun ve vekil seçimlerinde aday gösterilmesini öngören kanun, İkinci Grup’ça, birinci maddede belirtilen ulusal egemenliğe aykırı kanunlar arasında sayıldığından, programın 3, 5 ve 6. maddeleri bunların kaldırılması gereğine işaret etmektedir. 3. maddeyle, ayrıca, Heyet-i Vekile’nin görev ve sorumluluklarının tek tek belirlenerek, Heyet-i Vekile’nin, yetki alanı içinde sayılmayan konularda, meclisin bilgisi dışında icraatta bulunması önlenmek istenmektedir (Birinci mecliste benimsenen anayasal çerçeveye göre meclisin hem yasama hem de yürütme yetkileriyle donatılmış olduğu gözden kaçırılmamalıdır ve “Millet Meclisi içtüzüğünün, meclisin sahip olduğu yürütme yetkisine göre düzeltilerek yetkinleştirilmesini isteyen 4. madde de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir). 6. maddeyle, ayrıca, zorunlu hallerde kurulabilecek İstiklal Mahkemelerinin, kendi başlarına buyruk değil, kanuni sınırlar içinde hareket etmeleri istenmektedir.

Heyet-i Vekile başkanlığı ile Meclis başkanlığının birbirinden ayrılmasını öngören 2. madde, kuvvetler ayrımı ilkesinden hareketle, herhangi bir kişinin şahsında yetki toplulaşmasına karşı düşünülmüş bir önlem olarak değerlendirilmelidir.

Programın meclis başkanlık divanının tarafsızlığıyla ilgili 7. ve son maddesi ise, muhalif mebusların, İkinci Grup kurulmadan önce de mecliste bu konuda gösterdikleri duyarlılığı bir kez daha vurgulamaktadır.

Hüseyin Avni Bey, program maddelerini sayarken, Grup’un, programın 2, 3, 5 ve 6. maddelerde belirlenen esasları mecliste kabul ettirmeyi başardığını da belirtmiştir. (Bu konulardaki gelişmeler aşağıda geniş olarak ele alınacaktır).

İkinci Grup, bu programından sonra, daha ayrıntılı bir başka program yaptı. Hüseyin Avni Bey’in aktardığına göre, Grup, 9 Kasım 1922’den önce bu programın bütününü kabul etti ve tek tek maddeleri görüşmeye başladı. Programda, kişi hak ve özgürlükleri, devlet teşkilatı ve Millet Meclisi’ne ilişkin hükümlerin yanı sıra eğitim, adliye, maliye, ekonomi ve sağlık konularına ilişkin hükümlere de yer verildi.

Programın ilk üç maddesinde, yönetiminde milletin egemenliğini doğrudan ve fiili olarak elinde bulundurduğu belirtildikten sonra, milli sınırları içinde hür ve bağımsız bir üniter devlet esası ortaya konmaktadır.

Program, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda da öngörülen biçimiyle yasama ve yürütme yetkilerinin tümünü Millet Meclisi’nde toplamakta (Madde 14) ve hâkimiyet-i milliye esasının tecelli edebileceği bir seçim kanunuyla seçilen (Madde 16) Büyük Millet Meclisi’nin görevlerini 15. maddede şöyle saymaktadır: “Bütün kanunların teklifi, konulması, feshedilmesi, şeriat ve kanun hükümlerinin korunması ve yürütülmesi, kanunlarca verilen cezaların hafifletilmesi ya da affı, genel af ilanı, seferberlik, savaş, sıkıyönetim ilanı, yabancılarla her türlü antlaşma ve sözleşmelerin yapılması, her türlü vergi konması, kara, deniz, hava kuvvetlerinin kontrolü, icra vekillerinin milletvekilleri arasından seçimi ve değiştirilmesi, heyet-i vekilenin genel ve özel yönlerinin saptanması”.

Programda on maddenin özel olarak kişi hak ve özgürlükleri konusuna ayrılmış olması ilginçtir. Bu maddelerin, programda, devlet teşkilatı ve millet meclisinin yapısına ilişkin maddelerden de önce sayılmış olması, konuya verilen önemi açıkça göstermektedir. Programın 4. maddesi herkesin kişisel ve medeni özgürlüklerini her türlü saldırıya karşı güvence altına almakta, inanç özgürlüğü (Madde 5) ile basın, öğretim, şirketleşme ve toplantı özgürlüğü (Madde 6) üzerinde ayrıca durulmaktadır. Sınıf, aile, servet farklılıkları gözetmeksizin herkesin kanun karşısında ve ülkenin hukuk ve görevlerinde, devlet hizmetlerinde hür ve eşit olduğunu vurgulayan program (Madde 7, 8, 9) hiç kimsenin kanunen ait olduğu mahkemeden başka bir mahkemeye sevk olunamayacağını hükme bağlarken (Madde 11), her türlü müsadere, angarya, işkence ve eziyeti yasaklamakta (Madde 13), siyasi suçlarda idam cezasını kaldırmakta (Madde14) ve Millet Meclisi’nin onayı dışında, vergi ya da başka bir adla, kişilerden para toplanmasını yasaklamaktadır (Madde 12).

Programda, eğitim konusu için özel olarak altı madde ayrılmıştır. Terbiyede birliğin sağlanmasını ana ilke olarak benimseyen program, zorunlu olan ilköğrenimle daha sonraki öğrenimlerin bir bütünlük içinde olduğunu, öğretim programının milli ve yerel ihtiyaçlara ve pratiğe uygun hale getirileceğini belirtmektedir (Madde 17-20). Türkçe’nin Doğu ve İslam aleminin bilimsel dili haline getirilmesi için çeşitli dillerde yayınlanmış başeserlerin Türkçe’ye çevrilmesi ve milli harsın gelişmesi için halk çocuk edebiyatının kurulması öngörülmektedir (Madde 21, 22).

Adliyeye ilişkin hükümlerde “tevhid-i kaza” esası benimsenmekte, mahkemelerin bağımsızlığı üzerinde özel olarak durulmakta, halkın ihtiyaç ve eğilimlerine göre düzenlenmiş, hızlı ve güvenli bir yargılama sistemi öngörülmektedir (Madde 23, 24).

Maliye alanında tasarrufa önem verilmekte, “vergilerin ancak Millet Meclisi oyuyla konulması, adil bir biçimde düzenlenmesi ve denkleştirilmesi, bütçede gereksiz masrafların kısılması ve ülkenin doğal kaynaklarından tam anlamıyla yararlanılması” öngörülmektedir (Madde 25).

Ekonomi alanında, gelişme konusuna özel bir önem verilmekte, bilimsel yöntemlerle faaliyette bulunacak tarım sektörüne ağırlık verilmektedir. Bir devlet bankasının kurulması ve bağımsız bir demiryolu siyaseti izlenmesi gereği üzerinde de ayrıca durulmaktadır (Madde 26).

Sağlık alanında nüfusun azalması konusu temel sorun olarak kabul edilmekte, önlem olarak ülkenin bilimsel bir sağlık haritasının çıkartılması ve öncelikle bulaşıcı hastalıklar ve çocuk ölümleri konusunda önlem alınması gereğine işaret edilmektedir (Madde 27).

Gruplar arasındaki mücadele: Temel sorunlarla ilgili gelişmeler

İkinci Grup’un kurulmasından sonra muhalifler, mecliste öteden beri karşı çıktıkları uygulamaları kendi görüşleri doğrultusunda çözmek amacıyla çeşitli girişimlerde bulundular ve Büyük Taarruz arifesinde bunların önemli bölümünden sonuç aldılar.

8 Temmuz 1922’de, ikinci Grup’un öteden beri karşı çıktığı, vekil seçimlerinde aday gösterme yöntemi yürürlükten kaldırıldı ve meclisin ilk günlerinde uygulanan, adaysız, doğrudan vekil seçimi esasına dönüldü. Bu arada, Heyet-i Vekile Reisi’nin de doğrudan doğruya meclis tarafından seçilmesi esası benimsenerek kuvvetler ayrılığı yönünde önemli bir adım atıldı. Kanun kabul edildikten sonra, ismi üzerinde anlaşmaya varılan Rauf ¬(Orbay) Bey, Heyet-i Vekile reisliğine getirildi. Aday gösterme yöntemi kaldırılınca, muhalifler, seçimlerde çekimser kalarak yaptıkları engellemeden vazgeçtiler ve böylece önceki dönemde sık sık rastlanan vekil seçimlerindeki tıkanıklıklar son buldu. Bu arada, İkinci Grup’tan Kayseri Mebusu Rıfat (Çalıka) Bey de Adliye Vekili seçilerek Heyet-i Vekile içinde uzun süre görev aldı.

20 Temmuz 1922’de, Başkumandanlık Kanunu’nun, muhaliflerin öteden beri tepkisini çeken ve Başkumandana olağanüstü yetkiler veren ikinci maddesi yürürlükten kaldırıldı. Bu yetkiler kaldırılınca, muhaliflerin de desteğiyle, Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandanlık unvanı, oybirliğiyle, süresiz olarak uzatıldı.

Başkumandanlık yetkilerinin kaldırılmasıyla, Başkumandanlık emriyle kurulan ve meclis denetimi dışında faaliyet gösteren İstiklal Mahkemelerinin görevleri sona erdirildi. 31 Temmuz 1922’de İkinci Grup’un çabaları sonucunda İstiklal Mahakimi Kanunu kabul edildi ve bu kanunla, o tarihten sonra kurulacak İstiklal Mahkemeleri üzerinde meclis denetimi kuruldu. Bu arada, İkinci Grup yeni İstiklal Mahkemeleri kurulması konusunda oldukça gönülsüz davrandı. Heyet-i Vekile’nin Amasya ve Batı Anadolu Bölgesinde yeni İstiklal Mahkemeleri kurma girişimleri İkinci Grup’un engellemesi yüzünden sonuçsuz kaldı. Bu dönemde, İkinci Grup’un da desteğiyle, sadece Elcezire’de, o da görev alanı sadece asker kaçakları sorunuyla sınırlı olmak üzere, bir tek İstiklal Mahkemesi kurulabildi.

SALTANATIN KALDIRILMASI VE LOZAN ANTLAŞMASI

Saltanatın kaldırılması

Ankara’da bu önemli siyasi gelişmeler yaşanırken 26 Ağustos 1922 sabahı Türk ordusu Yunan ordusuna karşı büyük bir saldırı başlattı. 30 Ağustos günü Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat yönettiği Başkumandanlık Meydan Savaşı’yla Yunan ordusunun en güçlü birlikleri yok edildi ve Yunan başkomutanı General Trikopis esir alındı. Batı Anadolu’yu adım adım Yunan işgalinden temizleyen Türk orduları 9 Eylül’de İzmir’e, 10 Eylül’de Bursa’ya girdi. Kütahya, İnegöl, Bursa arasında ve Mudanya’daki savaşlar 17 Eylül’e kadar sürdü. 18 Eylül’de Batı Anadolu’daki son Yunan askerleri Erdek’ten çekildi. Büyük Taarruz ve onu izleyen takip harekâtında, Genelkurmayın verilerine göre, Türk tarafından 146 subay ve 2.379 er yaşamını yitirdi. Yaralı ve tutsaklarla birlikte Türk tarafının toplam kaybı 14.371 kişiye ulaşıyordu. Takip harekâtını sürdüren Türk birlikleri 23 Eylül’de Çanakkale’ye girdi ve 24 Eylül’de buradaki boğazdaki İngiliz işgal güçlerinin üzerine yürüdü. Chanak Affair (Çanakkale olayı) olarak anılan bu olay sırasında Lloyd George kabinesi durumu iyi idare edemeyince yeni bir savaş tehlikesi ortaya çıktı, ama İngiliz askerleri Türk birliklerine karşı koymadı ve sorun diplomatik yollarla çözümlendi. 3 Ekim 1922’de TBMM hükümeti adına İsmet (İnönü) Paşa’nın başında olduğu Türkiye heyeti Mudanya’da, Fransa, İngiltere ve İtalya temsilcileriyle ateşkes koşullarını görüşmek üzere bir araya geldi. 11 Ekim 1922’de imzalanan ve birinci maddesinde 14–15 Ekim gecesi yürürlüğe gireceği belirtilen ateşkes antlaşmasına göre Yunan birlikleri 15 gün içinde Doğu Trakya’yı tamamen boşaltacaklar, bu işlem tamamlandıktan 30 gün sonra da Doğu Trakya Türk memurlarına teslim edilecekti. Antlaşmaya göre Türk birlikleri bu işlemler tamamlanıncaya kadar Doğu Trakya’ya girmeyeceklerdi. Mütarekenin yürürlüğe girmesinden hemen önce, 14 Ekim 1922’de, ateşkes görüşmelere katılmayan Yunanistan antlaşmayı tanıdığını açıkladı.

Mudanya’da yapılan ateşkes görüşmeleri sırasında, Türkiye ile İtilaf Devletleri ve Yunanistan arasında kalıcı barışı sağlamak üzere, İsviçre’nin Lozan kentinde bir konferans düzenlenmesi de kararlaştırıldı. Konferansta sadece Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar görüşülmeyecek, aynı zamanda İtilaf Devletleri ile Türkiye arasında Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdirecek hükümler de karara bağlanacaktı. Konferansa TBMM Hükümeti’nin yanı sıra İstanbul Hükümeti’nin de çağrılması üzerine, 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılarak, Osmanlı Devleti hukuken de sona erdirildi ve cumhuriyete geçiş sürecinde çok önemli bir adım atıldı.

Saltanatın kaldırılmasına ilişkin meclis görüşmelerinde Birinci ve İkinci Grup, saltanatın kaldırılması konusunda adeta birbirleriyle yarışmışlar, gerek gruplar içindeki, gerekse gruplar dışındaki bağımsız muhafazakâr mebuslar bu karar alınırken seslerini pek çıkartamamışlardır. Yapılan görüşmeler sonucunda saltanat oybirliğiyle kaldırılırken, hilafet makamı, siyasi gücü elinden alınarak korunmuştur.

Konuyla ilgili meclis görüşmeleri 30 Ekim 1922’de açılmıştır. Üçüncü oturumda Sinop mebusu Dr. Rıza Nur Bey ve tamamına yakını Birinci Grup’tan olan 78 arkadaşı “Osmanlı İmparatorluğunun münkariz olduğuna ve yeni Türkiye Hükümeti’nin onun varisi bulunduğuna ve Makam-ı Hilafet’in esaretten kurtulacağına dair” bir önerge verdi. Önergede şu kararın alınması istendi:

1. Osmanlı İmparatorluğu otokrasi sistemiyle beraber münkariz olmuştur.
2. Türkiye Devleti namıyla genç, dinç, milli halk hükümeti esasları üzerine müesses Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül etmiştir.
3. Yeni Türkiye Hükümeti münkariz Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-u milli dairesinde yegâne varisidir.
4. Teşkilat-ı Esasiye Kanunuyla hukuk-u hükümrani milletin nefsine verildiğinden, İstanbul’daki Padişahlık madum ve tarihe müntekıldır.
5. İstanbul’da meşru bir hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarı da Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Binaenaleyh onların umur-u idaresi de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmelidir.
6. Türkiye Hükümeti hakk-ı meşru olan Makam-ı Hilafeti esir bulunduğu ecnebiler elinden kurtaracaktır.

Teklif okunduktan sonra Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey teklifin içeriğine katılmakla birlikte, konu önemli olduğundan, Layiha Encümeni’ne gitmesini ve meclise daha sonra gelmesini istemiştir. Ancak, oturum başkanı hiçbir tartışmaya meyden vermeden teklifi oya sunmuştur. İkinci Grup üyelerinin, teklifte hilafetin durumu açıkça belirtilmediği için oylamaya katılmayıp yaptıkları engelleme yüzünden, oylamada görüşme yetersayısına (161 kişi) ulaşılamayınca sonuç alınamamıştır.

1 Kasım 1922’de Dr. Rıza Nur Bey teklifinin hilafete ilişkin 6. maddesini yeniden kaleme almıştır. Buna göre, Hilafet makamı Türklere ve Osmanlı Hanedanı’na ait olacak, Meclis, Osmanlı Hanedanı’ndan uygun bir kişiyi bu makama seçecekti.

Bu arada, İkinci Grup ve bağımsızlar da benzer içerikli birer teklif vermiştir. Tekliflerin okunmasından sonra, Mustafa Kemal Paşa, konuyla ilgili uzun bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmadan sonra oturum başkanı kimseye söz vermeden Dr. Rıza Nur Bey ve arkadaşlarıyla Hüseyin Avni Bey ve arkadaşlarının tekliflerinin Şeriye, Adliye ve Kanun-u Esasi Encümenleri üyeleri arasından oluşturulan Müşterek Encümene gönderilmesini oya sunmuş ve meclis bunu kabul etmiştir. Encümen, oturuma verilen arada teklifleri hemen inceleyerek, mazbatasını aynı gün meclise sunmuştur. Encümen şu iki maddenin kabul edilmesini istemiştir:

“1. Teşkilat-ı Esasiye Kanuniyle Türkiye halkı, hukuk-u hâkimiyet ve hükümranisini mümessil-i hakikisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyet-i maneviyesinde gayri kabil-i terk ve tecezzi ve ferağ olmak üzere temsile ve bilfiil istimale ve irade-i milliyeye istinat etmeyen hiçbir kuvvet ve heyeti tanımamaya karar verdiği cihetle Misak-ı Milli hudutları dâhilinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nden başka şekl-i hükümet tanımaz. Binaenaleyh, Türkiye halkı hâkimiyet-i şahsiyeye müstenit olan İstanbul’daki şekl-i hükümeti 16 Mart 1920’den itibaren ve ebediyen tarihe müntakil addeylemiştir.
2. Hilafet, Hanedan Al Osman’a ait olup, halifeliğe Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ve bu hanedanın ilmen ve ahlaken erşad ve aslah olanı intihap olunur. Türkiye Devleti Makam-ı Hilafet’in istinatgâhıdır”.

Mustafa Kemal Paşa’nın, “memleket ve milletin istiklalini ebediyen mahfuz kılacak o esasatı Meclis-i Âliniz müttefikan kabul edecektir”, Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in de “Türk milleti istibdat zincirini kırmıştır, bundan sonra da ebediyen hür ve hâkim yaşayacaktır” şeklindeki sözlerinden sonra encümenin teklifi oybirliğiyle kabul edilmiş ve saltanat kaldırılmıştır.

Saltanat kaldırıldıktan hemen sonra, 4 Kasım’da İstanbul’da son Osmanlı hükümetinin başında bulunan Tevfik Paşa istifa etti ve İstanbul’da TBMM hükümeti dönemi başladı. Nihayet, siyasi gücü elinden alınmasına rağmen hilafet makamını koruyan Vahdetin İngilizlere sığındı ve 17 Kasım’da yurt dışına kaçtı. 18 Kasım’da TBMM Abdülmecid Efendi’yi yeni halife seçti.

Barışa doğru adım: Lozan’da ilk perde

Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, yapılacak kalıcı barış antlaşması konusu TBMM’de ilk kez 18 Ekim 1922’de muhalefetteki milletvekillerinin, barış konferansına katılacak olan delegelere meclisçe verilecek talimatın esaslarını görüşmek üzere bir gizli toplantı talep etmeleriyle gündeme geldi. Yapılan kısa bir görüşmenin ardından, hükümetin isteği üzerine, konunun barış görüşmelerinin yapılacağı yer belirleninceye kadar ertelenmesi benimsendi. İtilâf devletleri 27 Ekim’de TBMM hükümetinden, 13 Kasım’da Lozan’da toplanacak konferansa temsilci göndermesini istedi. 29 Ekim’de hükümet davetin kabul edildiğini bildirince konferansın yeri kesinleşti. Bu arada 1 Kasım’da saltanat kaldırılmış, İtilaf devletlerinden çağrı alan İstanbul hükümetinin konferansta temsil edilmesi sorunu kökünden halledilmişti.

Meclisin seçtiği delegeler heyeti 11 Kasım’da Lozan’a ulaşmasına karşın, konferans, İtilâf devletleri temsilcilerinin Lozan’a gelmede gecikmeleri üzerine, önceden kararlaştırılan gün olan 13 Kasım yerine, 20 Kasım 1922’de açıldı. Türkiye’nin Hariciye Vekili İsmet Paşa’nın (İnönü) başkanlığında bir heyetle katıldığı konferansa Türkiye dışında, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat-Sloven devleti katılırken, Rusya ve Bulgaristan sadece kendilerini doğrudan ilgilendiren konularla ilgili görüşmelerde temsil edileceklerdi. ABD’ye ise gözlemci statüsü tanınmıştı. İngiliz heyetine Dışişleri Bakanı Lord Curzon başkanlık ederken, Fransa ve İtalya İstanbul’daki yüksek komiserleri ve büyükelçilerince temsil ediliyordu.

Barış görüşmeleri oldukça çetin geçti. 1923 yılına girildiğinde görüşmeler bütün hızıyla sürüyordu. Bu süre içinde, bazı konularda anlaşma sağlanabilmiş, bazı konularda ise derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı: Konferansın başlangıcından 1923 yılının Ocak ayının sonuna kadar anlaşma sağlanan başlıca konular şunlardı:

1. Batı Anadolu kıyılarındaki adalar askerden arındırılacak, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada Türkiye’ye 12 ada ise İtalya’ya bırakılacaktı.
2. Türkiye’nin batısındaki Doğu Trakya sınırı, Mudanya Ateşkes Antlaşmasında da üzerinde mutabakat sağlandığı gibi Meriç Irmağı olacaktı.
3. Türkiye’de yaşayan Rumlarla Yunanistan’da yaşayan Türkler mübadele edilecekti. Bununla birlikte, İstanbul’da yaşayan Rumlar ve Batı Trakya’da yaşayan Türkler bu nüfus değişiminin kapsamı dışında bırakılacaktı.
4. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında kıyıdan başlayarak 15 km’lik bir şerit askerden arındırılacak ve ilkesel olarak Boğazlar bütün yabancı gemilerin serbest geçişine açık olacaktı, ancak savaş gemileri için bazı tonaj sınırlamaları getirilecekti. Boğazlardan yabancı gemilerin geçişini düzenlemek üzere, Türkiye’nin başkanlığında ve anlaşmaya taraf ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir komisyon kurulacaktı.
5. Türkiye-Suriye sınırı Türkiye ile Fransa arasında 1921’de yapılan Ankara Antlaşması’nda belirlenen biçimiyle çizilecekti.

Yukarıda sayılan konularda anlaşmaya varılırken, bazı temel noktalarda derin görüş ayrılıkları ortaya çıktı: İtilaf Devletlerinin temsilcileri esas olarak Sevr Antlaşmasının temel alınmasını dayatırken, Türkiye buna şiddetle karşı çıktı. Özellikle İngiliz heyeti Musul’un Türkiye’ye bırakılmasına ve İstanbul ve Boğazların İtilaf Devletleri tarafından boşaltılmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Fransız heyeti ise kapitülasyonların kaldırılmasına itiraz ederken, Osmanlı borçlarının ödenmesini ve Osmanlı döneminde tanınan ayrıcalıkların sürmesini istiyordu. İtalya ise Türkiye’ye kabotaj hakkının tanınmasına karşı çıkıyordu.

Osmanlı borçları, Türk- Yunan sınırı, Boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar gibi önemli konularda anlaşma sağlanamayınca, görüşmeler 4 Şubat 1923’te kesildi ve toplantı dağıldı. Türk heyetinin dönüşü, hem iktidar hem de muhalefet tarafından olumlu karşılandı. 20 Şubat’ta Ankara’ya ulaşan İsmet Paşa, ertesi gün yapılan gizli toplantıda, konferansın gidişatı ve görüşmelerin kesintiye uğramasının nedenleri üzerine meclise ayrıntılı bilgi verdi ve hükümetin Batılıların barış projesini inceledikten sonra, karşı teklifini meclise sunacağını açıkladı.

İsmet Paşa açıklamalarını 27 Şubat’ta sürdürdü ve 2-6 Mart tarihleri arasındaki gizli toplantılarda barış antlaşmasının koşulları madde madde görüşüldü. Bu toplantılarda muhalifler taviz verilmesine şiddetle karşı çıktıklarından, meclisteki ortam giderek gerginleşti. 5 Mart’ta İkinci Grup’tan İzmit mebusu Sırrı (Bellioğlu) Bey, “Misak-ı Milli haricinde müzakereye yetkimiz olmadığından keyfiyetin milletin genel oyuna arzını teklif ederim” şeklinde bir önerge vererek, seçimin yenilenmesini istedi. Ancak, Birinci Grup, bu belirsizlik ortamında seçime gidilmesine yanaşmadı.

6 Mart’ta heyet-i vekileye güvenoyu verilmesi ve İsmet Paşa başkanlığındaki delegeler heyetinin Lozan’da bundan böyle yapılacak görüşmelerde de yetkili kılınmasını isteyen önerge oylandı ve İkinci Grup üyelerinin katılmadığı bu oylamada hükümet 14 ret, 6 çekimser oya karşılık 170 oyla güvenoyu aldı. Delegeler heyetinin Lozan’ın ikinci bölümü için de yetkili kılınması Birinci Grup’u rahatlattı. Kısa bir süre sonra bu kez Birinci Grup seçimin yenilenmesi konusunu gündeme getirdi ve 1 Nisan 1923’te meclis, seçimin yenilenmesine karar verdi.

Ülke bir seçim ortamına girerken Lozan’da da barış görüşmelerinin ikinci perdesi açıldı. Aslında görüşmeler kesintiye uğradıktan sonra İtilaf Devletleri ve Türkiye birbirlerine karşılıklı notalar vermişlerdi. Türk heyeti notalarında bir yandan kabul ettiği konuları bildirirken, bir yandan da kendisine dikte edilecek bir barışa yanaşmayacağını dile getirmişti.

Sonunda, İsmet Paşa’nın görüşmelere yeniden başlanmasına ilişkin notası kabul edildi ve Lozan görüşmelerinin ikinci bölümü 23 Nisan 1923’te başladı. Türk heyeti ikinci bölüm görüşmelerine başlarken İstanbul hükümetinin hiçbir anlaşmasını tanımadığını bir kez daha kesin bir dille vurguladı. Bu arada diğer katılımcı ülke heyetlerinin hemen hemen tümünün başkanları değişmişti.

Türk heyetinin kararlı tutumu sonucunda, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girerken tek taraflı olarak kaldırdığı kapitülasyonların yeniden konması girişimi başarısızlığa uğratıldı ve kapitülasyonlar kaldırıldı. Türkiye’ye kabotaj hakkının tanınmasıyla Türkiye ile İtalya arasındaki temel anlaşmazlık konularından biri çözüme kavuşturuldu. Bir başka anlaşmazlık konusu olan Türkiye’de yaşayan Müslüman olmayan azınlıkların dinsel, kültürel haklarının güvence altına alınması konusunda da mutabakat sağlandı. Antlaşmaya göre, Müslüman olmayan azınlıklar Müslümanlar kadar özgür ve yasalar önünde onlarla eşit olacak ve kendi ana dillerini istedikleri gibi kullanabileceklerdi. Antlaşmanın azınlıklarla ilgili maddeleri temel yasa sayılacak ve antlaşma metni hükümlerine aykırı kural konamayacak ve işlem yapılamayacaktı. Bu haklar Milletler Cemiyeti tarafından da güvence altına alınacaktı.

Türkiye, Yunanistan’dan talep ettiği tazminattan vazgeçerken, Mudanya Ateşkes görüşmeleri sırasında geleceği konusunda mutabakata varılamayan Kırkağaç bölgesi Yunanlılar tarafından tazminat olarak Türkiye’ye verildi. Yine de iki temel konuda kesin bir anlaşmaya varılamadı. Bunlar Musul ve Osmanlı borçlarının ödenmesi sorunlarıydı. Konferans, bu iki temel sorunun çözümünün daha ileri bir tarihe bırakılması kararlaştırılarak 24 Temmuz 1923’te sona erdi.

Aynı gün, Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’ndan geçiş serbestliğini düzenleyen Lozan Boğazlar Sözleşmesi de imzalandı. Buna göre ticaret gemileri barış zamanında ve Türkiye’nin tarafsız kaldığı savaş zamanında Boğazlardan tam anlamıyla serbestçe geçebilecekti. Türkiye’nin taraf olduğu savaş döneminde ise ticaret gemilerinin Boğazlardan geçişi, Türkiye’nin savaş halinde olduğu ülkelere yardım etmeme ilkesini ihlal etmediği sürece serbest olacaktı. Barış döneminde ve Türkiye’nin tarafsız kaldığı savaş döneminde savaş gemilerine de serbest geçiş hakkı tanınıyordu. Ama Boğazlardan geçecek savaş gemileri, Karadeniz’de en güçlü donanmaya sahip devletin donanmasından daha güçlü olamayacaktı. Türkiye’nin taraf olduğu savaş döneminde ise sadece tarafsız ülkelerin savaş gemilerine serbest geçiş hakkı veriliyordu.

Boğazların her iki kıyısı ile Marmara Denizi’nde Emirali dışındaki bütün adalar ve belli başlı Ege adaları askerden arındırılırken, buralarda iç güvenliği sağlamak üzere sadece polis ve jandarma kuvvetlerine izin veriliyordu. Ayrıca, Türk temsilcinin başkanlığında taraf ülkelerin temsilcilerinden oluşan ve Milletler Cemiyeti’nin himayesi altında bir komisyon kuruluyor ve bu komisyona antlaşma hükümlerinin yerine getirilip getirilmediğini izleme yetkisi veriliyordu.

24 Temmuz 1923’te imzalanan barış antlaşması 143 maddeden oluşuyor ve sözleşme, protokol ve açıklamalar şeklindeki 17 ek antlaşmayı bütünlüyordu.

Lozan antlaşmasını, 1923 ilkbaharıyla yaz başında yapılan seçimlerin ardından 11 Ağustos 1923’te ilk toplantısını yapan ikinci meclis onayladı. Yeni meclisin 23 Ağustos 1923 tarihli toplantısında Lozan Antlaşması ve eklerini 14’e karşı 213 oyla onayladı. Antlaşma uyarınca, İtilaf Devletleri antlaşmanın onay tarihinden başlayarak 6 hafta içinde İstanbul ve Boğazlardan çekileceklerdi. Bu boşaltma işlemleri tamamlandıktan sonra İstanbul ve Boğazlar 6 Ekim’de Türk kuvvetlerine teslim edildi. Antlaşmada çözümü sonraya bırakılan Musul sorunu 5 Haziran 1926’da nihai olarak çözüme kavuşturulacak, Boğazların Lozan’da belirlenen statüsü 20 Temmuz 1936’da Montrö Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla değiştirilecektir.

SEÇİMLER VE MUHALEFETİN SONU

Lozan görüşmeleri sürerken İkinci Grup’un önde gelenlerinden ve Tan gazetesi sahibi Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923’te aniden ortadan kayboldu, 2 Nisan 1923’te cesedi bulundu. Ali Şükrü Bey’in, Mustafa Kemal Paşa’nın muhafız alayı komutanı Topal Osman tarafından öldürülmesinin anlaşılması üzerine, Topal Osman da bir silahlı çatışma sonucunda öldürüldü.

Ali Şükrü Bey’in öldürülmesinin yarattığı olumsuz havanın da etkisiyle, 1 Nisan 1923’te meclis, seçimin yenilenmesine karar verdi. Seçimin yenilenmesi kararından sonra, Erzurum mebusu Süleyman Necati (Güneri), Mersin mebusu Salahattin (Köseoğlu) ve Canik mebusu Emin (Geveci) beylerin daha önce meclise sundukları seçim kanununda değişiklik yapılmasını isteyen tekliflerinin öncelikli olarak görüşülmesi kararlaştırıldı. İkinci Grup’un bu üç kurucusunca hazırlanan ve 2 Aralık 1922’de meclise sunulan bu kanun teklifi daha ilk gündeme geldiğinde Mustafa Kemal Paşa’nın büyük tepkisini çekmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın karşı çıktığı teklifin 14. maddesine göre, Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için Türkiye’nin o günkü sınırları içindeki yerler ahalisinden olmak ve bir seçim çevresine yerleşmiş bulunmak şartı aranıyordu. Göçmen olarak gelen Türk ve Kürtler, geliş tarihinden itibaren beş yıl geçtikten sonra mebus olabilecekti.

Mustafa Kemal Paşa, kanun teklifinin doğrudan doğruya şahsını hedef aldığını ve vatandaşlık hukukundan yoksun bırakılmasının hedeflendiğini söyledi. Mustafa Kemal Paşa, kendisinin o andaki sınırlar dışında doğmuş bulunduğunu, herhangi bir seçim bölgesinde de beş yıllık bir süreden beri ikamet etmediğini belirterek, bunda kendisinin kesinlikle bir kasıt ve kusuru bulunmadığını dile getirdi. Mustafa Kemal Paşa, askeri görevlerinin böyle bir koşulu yerine getirmesini imkânsız bıraktığını belirterek, mecliste üç kişinin kendisini vatandaşlık hukukundan yoksun bırakma hakkını nereden aldıklarını sordu.

Buna karşılık İkinci Grup’un liderlerinden Hüseyin Avni Bey ile teklifte imzası olanlardan Süleyman Necati (Güneri) ve Emin (Geveci) beyler de tekliflerinin asıl amacının artık Türkiye sınırları içinde bir vatandaşlık tesis etmek üzere hazırlandığını ve kesinlikle Mustafa Kemal’i hedef almadıklarını belirttiler. (Bu teklifi verenlerden Emin Bey 1931’de, Süleyman Necati Bey de 1937’de Atatürk’ün sağlığında ve onun onayıyla yeniden TBMM’ye seçilmişlerdir).

Sonunda bu madde meclisten geçmedi. Kabul edilen yeni seçim kanunun ise elli bin yerine yirmi bin erkek nüfus başına bir milletvekili seçilmesi, seçmen yaşının 25’ten 18’e indirilmesi ve oy verebilmek için vergi ödeme koşulunun kaldırılması gibi yeni düzenlemeler yer aldı.

16 Nisan 1923’te son toplantısını yapan birinci meclisin dağılmasından sonra, Birinci Grup adaylarını belirlemek üzere, Ankara’da, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında, bazı vekillerle, Müdafaa-i Hukuk Grubu yönetim kurulu üyelerinden oluşan bir seçim bürosu oluşturuldu. Mustafa Kemal Paşa, bu kurulla birlikte, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin aday listelerinin oluşturulması çalışmalarına başladı.

Bu arada, muhalefetteki İkinci Grup seçime katılmama kararı aldı, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ndaki yapılan bir değişiklikle de İttihatçıların kendi adlarına seçime katılmaları olanaksızlaştırıldı. Böyle olunca, seçime katılan tek örgütlü güç Birinci Grup olmuştur. Bunun yanı sıra bazı seçim çevrelerinde bazı kişiler bağımsız olarak adaylıklarını koymuşlar, ancak, beklenebileceği üzere, seçimde ikinci seçmenlerin desteğini alamayıp başarılı olamamışlardır.

Seçimde tek başına yarışan Birinci Grup’un aday listeleri oluşturulurken seçim bölgelerinin çoğunda, seçilecek milletvekili sayısı kadar aday gösterilmiş ve bu kişilerin tümünün mebus olması sağlanmıştır. 72 seçim bölgesinden sadece 9’unda, seçilecek milletvekili sayısından çok Birinci Grup adayı gösterilerek ikinci seçmenlere bu Birinci Grup adayları arasında tercih yapma hakkı verilmiştir.

Seçim merkezden belirlenen Birinci Grup adaylarının mutlak başarısıyla sonuçlandı ve seçime katılmayan İkinci Grup’un hiçbir üyesi yeni meclise giremedi. Birinci Grup adayı olmayıp seçim kazanan iki bağımsız aday vardır. Bunlar Gümüşhane’den seçilen Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey ile Eskişehir’de başlangıçta Birinci Grup’un aday listesi içinde yer alan, ama seçim öncesinde disiplinsiz davranışları nedeniyle grubun aday listesinden çıkarılan Emin (Sazak) Bey’dir. (Daha sonra Zeki Bey Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na Emin Bey de Halk Fırkası’na girmiştir).

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, 1923 seçimlerini (ve daha sonra tek parti döneminde yapılan seçimleri) şöyle değerlendirir: “Gerçi iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre bütün illerde milletvekili seçimleri yapılıyordu, ama bu seçim işin formalite yönüydü. Halk Partisi tarafından gösterilen aday mutlaka seçiliyordu. O halde bu adaylar, ‘halkın seçimine sunuluyordu’ demektense, ‘halkın onayına sunuluyordu’ deyişini kullanmak belki daha yerinde olur”.

1923 ilkbaharı ve yaz başında yapılan seçimlerde ilk sonuç 8 Haziran’da Biga’dan, son sonuç ise 17 Ağustos’ta Trabzon’dan geldi. Trabzon’dan gelen sonuçta “seçim evvelki gün bitti” denilmesinden, seçimlerin 15 Ağustos’ta tamamlandığı anlaşılmaktadır.
Yeni Meclis ilk toplantısını 11 Ağustos’ta yaptı. Adayları büyük özenle seçilmesine karşın içinde muhalefetin eksik olmadığı bu yeni meclis çalışmalarını 1927’ye kadar sürdürdü.

  1. Açıklama
  2. Yazışmalar
  3. Milli Devletin Doğuşu ve Millet Egemenliğine Geçiş
  4. Cumhuriyet Yönetimine Geçiş ve Cumhuriyetin Pekiştirilmesi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.