Ahmet Demirel’den Geri Çekilen İki Yazı

Geri Çekilen Yazılar 2

CUMHURİYET YÖNETİMİNE GEÇİŞ VE CUMHURİYETİN PEKİŞTİRİLMESİ

YENİ YÖNETİME DOĞRU İLK ADIMLAR

Halk Fırkasının kuruluşu

Birinci meclis döneminin sonlarına doğru 7 Aralık 1922’de, Mustafa Kemal Paşa Ankara basınına verdiği bir demeçte, barış sağlanınca, halkçılığa dayanan ve Halk Fırkası adını taşıyacak bir siyasi parti kurma kararında olduğunu açıklamıştır. Mustafa Kemal Paşa demecinde, yeni parti programının hazırlanması için bütün yurtsever aydınlardan, vergi adaletsizliği, kalkınma önlemleri, doğal kaynaklardan yararlanma ve mülkiyet güvenliğiyle ilgili yasal düzenlemeler, vakıflar, bayındırlık çalışmaları, askerlik süresi gibi konulara ışık tutmalarını istiyordu. Ama bu ilk demeçte, Halk Fırkası’nın meclisteki Birinci Grup’un dönüştürülmesiyle kurulacağı yolunda herhangi bir işaret yoktu. Mustafa Kemal Paşa, bu kararını açıkladıktan bir süre sonra 14 Ocak 1923’te bir ay sürecek olan Batı Anadolu gezisine çıkmıştır. İlk durağı 15 Ocak 1923’te Eskişehir olan bu seyahat, 17 Şubat 1923’te İzmir’de İktisat Kongresi’ndeki ünlü nutku ile noktalanmıştır.

Mustafa Kemal Paşa’nın 1923 başındaki yurt gezileri ve nutukları, Paşa’nın mevcut meclisi feshederek kendi arzusuna uygun yeni bir meclis toplamayı ve düşündüğü inkılâpları bu yeni meclise yaptırmayı tasarladığını açıkça göstermekteydi. Mustafa Kemal Paşa, seçimden sonra kuracağı Halk Fırkası’nın dayandığı anlayışı 16-17 Ocak 1923’te İzmit’te İstanbul basınının temsilcileriyle yaptığı görüşme sırasında açıkça ifade etmiştir: “Ben Halk Fırkası adı altında bir parti kuracağım dediğim zaman zannolunmasın ki milletin çeşitli sınıflarından bir veya iki sınıfın menfaatlerini veya refahını sağlamaya dayanan bir gaye takip edeceğim ve çeşitli sınıfların çıkarlarını düşünmeyeceğim ve onlarla mücadele edeceğim. Böyle bir şey yoktur. Partinin programı bütün milletin refah ve saadetini sağlamaya dayanacaktır”.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Ocak’ta İzmit’te halkla doğrudan yaptığı görüşmede, ülkedeki sınıfları tek tek ele alarak Halk Fırkası’nın kuruluşuna temel oluşturan bu anlayışı daha ayrıntılı olarak ifade etmiştir. Bu konuşmasında ortaya koyduğu görüşler ve izlediği mantık zinciri şöyle özetlenebilir:

1. Parti iktisat amacına dayanarak kurulur, aksi menfaat, çapulcu partisidir.
2. Kurulacak parti bütün milletin çıkarını temsil edecektir.
3. Toplumun çoğunluğunu halkın içinde olan köylüler oluşturur ve parti onların çıkarını gözetecektir. Bunların karşısında olduğu düşünülebilecek olan çiftlik ve arazi sahiplerinin sayısı azdır ve onların çiftliklerini imha edip, arazisini bölmek yerine, köylünün toprakların genişletilmesi daha doğrudur.
4. Köylünün çıkarı savunulursa sanayiyle uğraşanlarınki ihlal edilmiş olmaz çünkü bunlar birbirlerine lazımdır ve onların da hakkını vermek gerekir.
5. Kasabalardaki orta tüccar da köylü ve halka gereklidir. İmha edilemez, zarara uğratılamaz. Daha çok zenginleştirmelidir.
6. Büyük tüccar ve büyük sermaye sahiplerinin sayıları çok azdır. Bunlara hücum etmenin gereği yoktur. Bunlar daha çok zengin edilmelidir ki banka, fabrika, şimendifer, şirket, sanayi kurumları yaparak ülkeyi yabancı sermayeye muhtaç olmaktan kurtarsınlar.
7. İşçilerin de sayısı çok azdır, kendi partilerini kursalar bu parti güçsüz olacaktır ve kendi başına çıkarlarını koruması imkânsızdır. İşçinin köylüden farkı yoktur ve ülke için gereklidir. Özellikle ileride sanayi kuruluşlarının sayısı artınca oralarda bunlar çalışacaklardır.
8. Ülkede bunlardan başka sınıf yoktur. Ulema ve aydınlar kendi çıkarını düşünen bir sınıf olamaz. Kendi partisini kurup mecliste kendi çıkarı için temsil etmeye kalkışsalar, çıkarlarını koruyamazlar. Onların görevi halkı aydınlatmaktır.
9. O halde kapsayıcı bir Halk Fırkası olmalıdır ve bu parti birbirinin yardımcısı ve koruyucusu olan tüm halkın çıkarını gözetmelidir.

Mustafa Kemal Paşa, nihayet, 8 Nisan 1923’te de, Halk Fırkası’nın, meclisteki Birinci Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun bir fırkaya dönüştürülmesi yoluyla kurulacağı açıklandı ve partinin ilkelerini oluşturan Dokuz Umde bildirisi yayınlandı. Birinci ilkede ulusal egemenliğe bağlılık, ikinci ilkede saltanatın kaldırılması kararının değiştirilemeyeceği, üçüncü ilkede iç güvenlik ve asayişin sağlanması, dördüncü ilkede mahkemelerin hızlı işlemesi, beşinci ilkede alınacak ekonomik ve toplumsal önlemler, altıncı ilkede zorunlu askerlik süresinin kısaltılması, yedinci ilkede yedek subaylara, malul gazilere, emekli, dul ve yetimlere yardım edilmesi, sekizinci ilkede bürokrasinin düzeltilmesi ve dokuzuncu ilkede bayındırlık işleri için ortaklıklar kurulması vurgulandı.

Yeni meclis toplanmadan birkaç gün önce 7 Ağustos 1923’te, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi bazı milletvekilleri Halk Fırkası tüzüğünü hazırlamak üzere toplandılar. Bu Halk Fırkası adına yapılan ilk toplantı oldu ve toplantıda Mustafa Kemal Paşa’nın tüzük tasarısı milletvekillerine dağıldı. 9 Ağustos’ta yapılan ikinci toplantıda iki gün önce dağıtılan tüzük tasarısı görüşüldü. Toplantılar meclisin açılmasından sonra da devam etti ve 9 Eylül’deki toplantıda partinin tüzüğü kabul edildi. Tüzüğe göre partinin genel başkanı büyük kongrelerde milletvekilleri arasından seçilecekti ve partinin büyük kongresi her yıl toplanacaktı. Tüzüğe göre, olağanüstü nedenlerle bu kongre sadece bir yıl süreyle ertelenebilecekti. 11 Eylül’deki toplantıda Mustafa Kemal Paşa partinin başkanlığına seçildi. Toplantıda ayrıca yönetim kurulu üyeleri belirlendi. Partinin kuruluş dilekçesinin İçişleri Bakanlığına veriliş tarihi ise 23 Ekim 1923’tür. Sonraları partinin kuruluş tarihi, İzmir’in işgalden kurtarıldığı 9 Eylül olarak benimsendi.

Bu toplantılar sırasında ayrıntılı bir tüzük hazırlanmasına rağmen bir parti programı yapılmamıştı. Bununla birlikte tüzüğün girişindeki “umumi esaslar” bölümünde özellikle ilk üç maddede partinin temel ilkeleri açıklanmıştır. Birinci maddeye göre Halk Fırkası ulusal egemenliğin, halk tarafından ve halk için yürütülmesine rehberlik edecek, Türkiye’yi çağdaş bir hukuk devleti haline yükseltmek için çalışacaktı. İkinci maddede hiçbir aile, sınıf, cemiyet ve bireyin ayrıcalığını tanımayan ve herkesin kanun önünde eşit olduğunu vurgulayan bir halkçılık tanımı yapılıyordu. Üçüncü maddede de partinin kapısının her Türk ve dışarıdan gelip Türk uyruk ve harsını kabul eden herkese açık olduğu belirtiliyordu.

Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanlığına seçilince, tüzükte bu yönde bir madde bulunmamasına rağmen,19 Kasım 1923’te İsmet (İnönü) Paşa’yı Halk Fırkası Reis Vekilliğine atandı. İsmet Paşa bir gün sonra A-RMHC şubelerine bir genelge gönderdi ve bu genelgeyle A-RMHC şubelerinin Halk Fırkası’na katıldığını ilan etti.

Cumhuriyetin ilânı

Birinci TBMM bir yandan Kurtuluş Savaşı’nı başarıya ulaştırırken, bir yandan da birbiri ardına yaptığı yasal düzenlemelerle yeni rejimin temellerini atmıştı. Özellikle 1921 Anayasası’nın egemenliği kayıtsız şartsız millete veren birinci maddesi, adını açıkça telaffuz etmese de cumhuriyetin habercisiydi. Birinci Meclis 16 Nisan 1923’te son toplantısını yaparak tarihe karışırken, cumhuriyeti resmen ilân etme görevini ilk kez 11 Ağustos 1923’te bir araya gelen ikinci meclis üstlendi.

Meclis toplandıktan sonra Mustafa Kemal Paşa Meclis Başkanlığına, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa da ikinci başkanlığa seçildiler. Aynı gün, Lozan barış antlaşması görüşmeleri sırasında Hariciye Vekili İsmet (İnönü) Paşa ile anlaşmazlığa düşmüş olan Vekiller Heyeti Reisi Rauf (Orbay) Bey bu görevinden istifa etti ve bu göreve Ali Fethi (Okyar) Bey getirildi. Ardından 23 Ağustos’ta Lozan barış antlaşması meclisçe onaylandı. 6 Ekim’de Türk orduları İstanbul’a girdi. 13 Ekim’de Ankara başkent ilan edildi.

Bu ortam içinde Mustafa Kemal Paşa 22 Eylül 1923’te Wiener Neue Freie Presse muhabirine bir demeç vererek cumhuriyet kelimesini ilk defa kamuoyu önünde açıkça dile getirdi. Bu demecinde, 1921 Anayasası’nın ilk iki maddesini hatırlattıktan sonra “bu iki maddeyi bir kelimede hulâsa etmek kabildir: Cumhuriyet” diyerek cumhuriyetin resmen ilânı sürecini başlattı. Eylül ayı sonlarından itibaren cumhuriyet konusu basında yoğun olarak tartışmaya açıldı. Basın genel olarak cumhuriyet yanlısı bir tavır takınırken, Velid Bey’in başyazarlığını yaptığı Tevhid-i Efkâr cumhuriyete açıktan karşı çıktı. 25 Eylül’de yayınlanan “Cumhuriyet Bahsi de Nereden Çıktı” başlıklı yazısında ve izleyen yazılarında Velid Bey, cumhuriyetin bir diktatörlük rejimi olabileceği endişesini dile getiriyor, demokrasi anlamında kullandığı hâkimiyet-i milliye kavramına cumhuriyetten daha çok önem veriyordu.

5 Ekim’de Halk Fırkası büyük divanı altı saat süren uzun bir toplantı sonucunda, anayasada yapılması gerekli değişiklikleri hazırlamakla görevli bir ihtisas komisyonu seçti. Mustafa Kemal Paşa da bu komisyonun toplantılarına sık sık katılıyor ve başkanlık ediyordu. Artık cumhuriyetin ilânı için uygun bir ortamın oluşması bekleniyordu.

Ekim ayının son haftası içinde yaşanan olaylar bu uygun ortamı sağladı: 23 Ekim’de İkinci Ordu Müfettişliği görevine atanmak isteyen Ali Fuat Paşa’nın TBMM İkinci Başkanlığından, Dâhiliye Vekâleti görevini de yürüten Ali Fethi Bey’in bu görevinden istifası yeni bir siyasi buhran başlattı. Halk Fırkası Meclis Grubu Mustafa Kemal Paşa’nın denetimi altındaki parti yönetiminin gösterdiği adayları desteklemedi ve Meclis İkinci Başkanlığına daha önce İsmet Paşa ile düştüğü anlaşmazlık sonucunda Vekiller Heyeti Reisliğinden ayrılmış olan Rauf Bey seçildi. Partinin Meclis Grubunun bu tavrı üzerine Vekiller Heyeti 25 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplandı ve vekillerin tümünün istifası ve yeni seçilecek Vekiller Heyeti’nde hiçbirinin görev almaması kararlaştırıldı. 27 Ekim’de vekillerin istifası mecliste okunduktan sonra yeni bir vekiller heyeti oluşturma çalışmalarına başlandı. Bununla birlikte oluşturulan listeler üzerinde bir görüş birliği sağlanamıyor, vekiller heyetinin oluşturulamaması ise buhranı daha da derinleştiriyordu.
Bu ortam içinde 28 Ekim akşamı Mustafa Kemal Paşa yakın çalışma arkadaşlarını Çankaya’da akşam yemeğine davet etti ve yemek sırasında beklenen açıklamayı yaptı: “Yarın cumhuriyeti ilân edeceğiz!” Yemek sonrasında Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar cumhuriyetin ilânını sağlayacak anayasa değişikliği önerisi üzerinde çalıştılar ve anayasanın birinci maddesine “Türkiye devletinin şekl-i hükümeti cumhuriyettir” maddesinin eklenmesi konusunda görüş birliğine vardılar.

29 Ekim’de Halk Fırkası Meclis grubu toplanarak Mustafa Kemal Paşa’yı heyet-i vekile sorununu çözmekle görevlendirdi. Mustafa Kemal Paşa konunun daha geniş kapsamlı olarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak, asıl sorunun anayasadan kaynaklandığını, vekillerin tek tek meclis tarafından seçilmesinin heyet-i vekile içinde arzulanan görüş birliğini sağlayamadığını belirtti ve cumhuriyetin ilânına yönelik anayasa değişikliklerini içeren önergesini açıkladı. Önce Halk Fırkası Meclis Grubu’nun ardından TBMM Genel Kurulu’nun Anayasa’nın 1, 2, 4, 10, 11 ve 12. maddelerinin değiştirilmesini benimsemesiyle cumhuriyet resmen ilân edildi.

Anayasanın 1. maddesinde yapılan değişiklikle Türkiye devletinin yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu vurgulandı. 4., 10., 11. ve 12. maddeler teknik konularla ilgili maddelerdir. Bu maddeler, Cumhurbaşkanının meclis tarafından ve meclis üyeleri arasından seçileceğini, devlet başkanı sıfatıyla gerekli gördükçe vekiller heyetine başkanlık edeceğini, vekiller heyeti başkanının cumhurbaşkanı tarafından, vekillerin ise başvekil tarafından seçileceğini hükme bağladı. İkinci maddede yapılan değişiklikteyse Türkiye devletinin dininin İslam, resmi dilinin Türkçe olduğu belirtildi.

Aynı gün yapılan oylama sonucunda Mustafa Kemal Paşa toplantıda hazır bulunan 158 milletvekilinin oybirliğiyle Cumhurbaşkanı seçildi. Mustafa Kemal Paşa’nın Başvekilliğe atadığı İsmet Paşa da kısa süre içinde kabinesini oluşturdu ve 30 Ekim’de meclisten güvenoyu alınca bir hafta süren heyet-i vekile buhranı da sona erdi.

Bir süredir basında açık olarak tartışıldığından, cumhuriyetin ilânını, kamuoyu için büyük bir sürpriz olmadı ve basın genel olarak olayı çok büyük bir coşkuyla karşıladı. Bununla birlikte Tevhid-i Efkâr’ın cumhuriyet karşıtı tutumu 29 Ekim’den sonra da sürdü. Velid Bey 1 Kasım tarihli başyazısına Ahmet Ağaoğlu’nun daha önce Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanan bir yazısından esinlenerek “Bizi Kokutan Kırmızı Cumhuriyet Paçavrası mıdır” başlığını attı. Rauf (Orbay) Bey de 1 Kasım tarihli Vakit ve Tevhid-i Efkâr gazetelerine verdiği demecinde cumhuriyetin zamansız ve acele olarak ilân edildiği, asıl sorunun rejimin ismi değil içeriği olduğu görüşünü ileri sürdü. Cebelibereket mebusu İhsan (Eryavuz) Bey’in başvurusu üzerine Halk Fırkası Meclis grubu 22 Kasım günü yaptığı sekiz saat süren bir toplantıda Rauf Bey’i konuyla ilgili olarak adeta sorguya çekti. Rauf Bey toplantı sırasında gazetelere verdiği demeci açıklayarak, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetim şekline taraftar olmadığını belirtti. İsmet Paşa ise kendisini halifeci olmakla suçladı. Rauf Bey yanlış anlaşılmış sözlerini geri aldığını açıkladı ve parti içinde kalmaya devam edeceğini belirtti. Toplantıdan sonra kamuoyuna yapılan açıklamada da fırka içinde bir görüş ayrılığı olmadığı belirtilerek konu kapatıldı. Cumhuriyetin ilanının aceleye getirildiği yolundaki eleştiriler de bir süre tekrarlandıktan sonra tamamen duruldu.

İstanbul İstiklal Mahkemesi

Cumhuriyetin ilânından kısa bir süre sonra Londra İslam Cemiyeti’nin başkanı Seyit Emir Ali ile Ağa Han, başvekil İsmet Paşa’ya, halifenin yasal durumunun açıkça belirlenmesini ve hilafetin Müslümanlar halklar arasında manevi bir bağ olarak muhafaza edilmesini isteyen bir mektup gönderdiler. Bu mektup İsmet Paşa’nın eline geçmeden önce 5 Aralık’ta Tanin ve İkdam’da, 6 Aralık’ta da Tevhid-i Efkâr’da yayınlandı. Meclisin 8 Aralık’ta yaptığı gizli görüşme sonucunda, basının bu tutumu, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun saltanatın kaldırılmasına karşı eleştiri yapılamayacağını hükme bağlayan birinci maddesine aykırı bir tutum olarak değerlendirildi. Görüşmelerin sonunda 63’e karşı 89 oyla İstanbul’da bir İstiklal Mahkemesi kurulması kararlaştırıldı.

8 Aralık’ta söz konusu gazetelerin başyazar ve sorumlu müdürleri Hüseyin Cahit, Velid Ebüzziya, Ahmet Cevdet, Ömer İzzettin ve Hayri Muhittin Beylerin tutuklanmalarına karar veren Cebelibereket Mebusu İhsan (Eryavuz) Bey’in başkanlığındaki mahkeme heyeti, 10 Aralık’ta İstanbul’a ulaştı ve ilk iş olarak 10 Ekim 1923’te yayınlanmış bir yazısından dolayı İstanbul Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey’in de gözaltına alınmasını kararlaştırdı. Aynı gün Tanin gazetesinin sorumlu müdürü Baha Bey de gözaltına alındı.

İstiklal Mahkemesi savcısı Saruhan Mebusu Vasıf Bey gazeteciler davasıyla ilgili iddianamesini 15 Aralık’ta okudu. Yapılan savunmada mektubun içeriğinin saçma olduğu ancak bunun yayınlanmasının bir gazetecilik görevi olduğu vurgulandı. Gazeteciler savunmalarını uzun süren duruşmalar sonucunda 31 Aralık’ta tamamladılar. İstiklal Mahkemesinin kararı 2 Ocak 1924’te açıklandı. Kararda, mektubun yayınlanmasının aslında bir suç oluşturduğu; bununla birlikte gazetecilerin bu mektubu suç işlemek kastıyla yayınlamadıkları belirtilerek gazetecilerin tümünün beraat ettiği açıklandı.

İstanbul Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey’in davasına ise 19 Aralık’ta başlandı ve iddianame okundu. Lütfi Fikri Bey savunmasında hilafetin korunması gerektiğine işaret etti ve Türkiye’nin hilafet sayesinde Müslüman halklar arasında etkin bir yeri olduğunu belirtti.

İstiklal Mahkemesinin kararı 27 Aralık’ta açıklandı ve Lütfi Fikri Bey tutuklandığı tarih olan 15 Aralık’tan itibaren 5 yıl cezaya çarptırıldı. Lütfi Fikri Bey kararı “memleket sağ olsun” sözleriyle karşıladı ve düzeltilmesi ya da affedilmesi için meclise başvuracağını açıkladı. İstanbul İstiklal Mahkemesinin birer yıl hapis cezasına çarptırdığı iki kişi daha vardır. Biri “rejim aleyhine çalışmak”la suçlanan Ali Osman Ağa, diğeri dini siyasete alet etmekle suçlanan İbrahim Ethem Efendi’dir. Bu üç şahsın cezaları 13 Şubat 1924’te özel bir af kanunuyla kaldırılmıştır. Affedilenlerden Lütfi Fikri Bey 1924 Ağustos’unda ayında yeniden İstanbul baro başkanı seçilmiştir.

Görev süresi iki aydan az süren İstanbul İstiklal Mahkemesinin faaliyetleri, mahkemenin de bu yöndeki talebi üzerine 30 Ocak 1924’te meclisçe sona erdirilmiştir.

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI VE YENİ ANAYASA

Halifeliğin kaldırılması

1 Kasım 1922’de TBMM kararıyla Osmanlı padişahlarının öteden beri ellerinde bulundurdukları saltanat ve halifelik makamları birbirinden ayrılmış ve saltanat kaldırılmıştı. Bu kararın ardından meclis, 18 Kasım 1922’de, Şehzade Abdülmecid Efendi’yi halife seçmişti. Abdülmecid Efendi’nin siyasi yetkilere sahip olmadan elinde bulundurduğu halifeliği 16 ay kadar sürdü ve 3 Mart 1924’te halifelik makamı da kaldırıldı.

Aslında Cumhuriyetin ilânının hemen ertesinde, Halife Abdülmecid’in istifa edeceği ve halifeliğin kaldırılacağına ilişkin söylentiler yayılmıştı. Ama Abdülmecid Efendi 9 Kasım 1923 tarihli Vatan gazetesine bir demeç vererek bu söylentileri yalanladı. Abdülmecid Efendi demecinde, siyasetle herhangi bir ilgisinin bulunmadığını ve sadece İslam dünyasının işleriyle meşgul olduğunu belirterek “İslam âleminde şahsıma bir itiraz olursa çekilirim (…) Hakkımda müminlerin teveccühü baki kaldıkça hilafet makamından çekilmekliğime sebep görmüyorum” dedi.

Yine de, halifeliğin kaldırılacağına ilişkin söylentiler bir muhalefetin oluşmasına yol açtı. Özellikle İstanbul basınında etkili olan muhalefet giderek güç kazandı. 1 Kasım 1923’te İstanbul basınına bir demeç vererek Cumhuriyetin ilânının aceleye getirildiğini söyleyen ve Adnan (Adıvar) Bey ve Refet (Bele) Paşa’yla birlikte Halife’yi ziyaret eden Rauf Bey, yukarıda belirtildiği gibi, 22 Kasım’da CHP Meclis Grubunda adeta sorguya çekildi. Ayrıca 8 Aralık’ta İstanbul’a gönderilmesi kararlaştırılan İstiklal mahkemesi basına gözdağı verdi.

Halifeliğin kaldırılmasına karşı direnişler önemli ölçüde kırıldıktan sonra, sıra nihai adımın atılmasına geldi. Mustafa Kemal Paşa 1924’ün ilk aylarında konuyla ilgili bazı girişimlerde bulundu ve birbiri ardına birçok görüşme yaptı. Bu görüşmeler sonucunda, İstanbul basınının, üniversite bünyesindeki aydınların, Milli Mücadele dönemindeki önde gelen silah arkadaşlarının ve ordunun desteğini aldı.

1924 Şubatı’nın son haftasında Meclis’te yapılan 1924 yılı mali bütçe görüşmeleri sırasında halifelik konusu bir kez daha gündemine geldi. Halifeye ait ödenek ve giderler ele alınırken, Yusuf Akçura “bu bütçedeki, halifeliğe ödenek veren bölüm, bizim esaslarımıza, cumhuriyetimizin temeline tamamen aykırıdır” dedi. Vasıf Çınar ise sözlerini çok daha açık bir biçimde söyledi: “Sultanlığı yıktık, fakat saltanatın timsali olan saray bütün ihtişam ve debdebesi ile duruyor ve yaşıyor. Yarın bizi yıkmak için hazır bekleyen bu müesseseyi, kendimiz, gene biz yaşatıyoruz. Zaten elinde cismani bir kuvveti bulunmayan, herhangi bir hücum seli karşısında sarayına kapılmaktan başka elinden bir şey gelmeyen halifenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin aziz sinesinde bulunuşunun manası var mıdır?”

Bütçe tartışmaları sırasında söylenen bu sözler, sorunun çok yakında kökünden çözümleneceğinin habercisiydi. Çok geçmeden, 2 Mart 1924’te toplanan Halk Fırkası Meclis Grubu sorunu bu kez kendi içinde tartıştı. Halifelik kurumun kaldırılmasını önerisi parti grubu içinde bazı tartışmalara yol açtı. Radikal fikirliler cumhuriyet rejimi içinde halifeliğin yeri olmadığını savunurlarken, bazı milletvekilleri bu kurumun Türkiye için gerekli olduğunu ve böyle bir karar alınması halinde bunun İslam dünyasını üzüp, İngiltere’yi sevindireceğini belirttiler. Halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkanların başında daha önce Şeriye ve Evkaf Vekâleti görevinde bulunmuş olan Konya milletvekili Musa Kazım (Onar) ile Eskişehir milletvekili Abdullah Azmi (Torun) Efendiler vardı. Sonuçta parti grubu halifeliğin kaldırılmasını karara bağladı. Doğal olarak meclisteki görüşmeler sırasında bütün grup üyeleri bu karara uyacaklardı.

Bir gün sonra, 3 Mart’ta, konu meclis gündemine getirildi. Meclis tartışmaları sırasında halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkanların sözcülüğünü bu kez Gümüşhane milletvekili Zeki (Kadirbeyoğlu) yaptı. Zeki Bey, konuyla ilgili olarak yaptığı uzun konuşması sırasında, kendisinin ılımlı, liberal ve aynı zamanda müthiş bir İslam Birliği taraftarı olduğunu belirttikten sonra, “memleketimin iç ve dış siyaseti bakımından halifeliğin kaldırılmasını kabul edemem. Halifeliğin kaldırılmasını kabul ederek bugünkü durum içinde bu müthiş kuvveti düşmanların ve diğer hükümetlerin kucağına atmayalım” dedi. Bu arada, Halk Fırkası Kastamonu milletvekili Halit (Akmansü) Bey de, bağlayıcı grup kararına karşın, halifeliğin kaldırılmamasını ve bu unvanın millet meclisinin manevi şahsiyetine verilmesini istedi. Görüşmeler sırasında halifeliğin kaldırılması önerisine karşı çıkan başka milletvekili olmadı.

Hükümetin konuyla ilgili görüşünü açıklayan Başbakan İsmet Paşa, halifeliğin, iç ve dış politika açısından Türkiye’ye hiçbir yararı olmadığını ve bu kurumun kaldırılmasıyla din hükümlerinin korunması ve tamamen yerine getirilmesinde bir eksiklik olmayacağını söyledi. İsmet Paşa Kurtuluş Savaşı sırasında halifelik makamının Anadolu davasını desteklemediğini, aksine bütün nüfuzunu kullanarak bu davanın aleyhine hareket ettiğini de sözlerine ekledi.

Bu tartışmalardan sonra, meclis, “Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair” 431 sayılı yasayı kabul etti. Yasada halifeliğin hükümet ve cumhuriyet kavramlarının özünde bulunduğu vurgulanıp, halifelik makamının kaldırıldığı ve halifenin “hal” edildiği belirtildi. Halife Abdülmecid, bu yasaya dayanılarak aynı günün gecesi yurtdışına çıkartıldı.

3 Mart görüşmeleri sırasında meclis konuyla ilgili iki kanun daha kabul etti. Bunlardan birincisi ile Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Reisliği ile Vakıflar Umum Müdürlüğü örgütleri kuruldu. Kabul edilen ikinci yasa ise “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” idi. Ülkede eğitim ve öğretim birliğini sağlamak amacıyla çıkartılan bu yasayla bütün okullar Maarif Vekâleti’ne bağlandı. Maarif Vekâleti de kısa bir süre sonra bütün medreseleri kapattı. Önceleri Şeriye ve Evkaf Vekâleti’ne bağlı olarak şer’i işlere bakan mahkemeler de 8 Nisan’da kaldırıldı ve bu tür davaları görme yetkisi Adliye Vekâleti’nin nizami mahkemelerine devredildi.

Halifelik sorunu kökünden çözüldükten sonra hükümet istifa etti ve yeni hükümeti 6 Mart’ta yeniden İsmet Paşa kurdu.

İslam dünyası ise halifelik sorununu çözmek amacıyla 1926’da Kahire ve Mekke’de, 1931’de Kudüs’te, 1932’de Madras’ta, 1945’te de Cenevre’de toplantılar düzenledi. Ama bu toplantılarda bir sonuca ulaşılamadı.

1924 Anayasası

Erken cumhuriyet dönemindeki önemli gelişmelerden biri de yeni anayasanın 20 Nisan 1924’te mecliste kabul edilmesidir. Hazırlanış sürecinde yararlanılan kaynaklar arasında 1875 Fransız Anayasası ile 1921 Polonya Anayasası’nın da bulunduğu 1924 anayasası özü itibarıyla demokratik bir içeriğe sahipti.

1921 anayasasında olduğu gibi, bu anayasada da egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu belirtilmiş (madde 3) ve egemenliği millet adına kullanma hakkı milletin tek ve gerçek temsilcisi olan TBMM’ye verilmiştir (madde 4). Yine, yasama organının üstünlüğüne dayanan bir sistem kurulmuş ve kuvvetler birliği ilkesinden hareket ederek yasamanın yanı sıra yürütme gücü de TBMM’ye verilmiştir (Madde 5). Bununla birlikte yedinci maddede meclisin yürütme erkini kendi seçtiği cumhurbaşkanı ve onun atayacağı bir bakanlar kurulu eliyle kullanacağının belirtilmesi, yeni sistemde, 1921 anayasasındaki katı güçler birliği ilkesinin belli ölçüde yumuşatıldığının göstergesidir. TBMM’nin sahip olduğu yürütme yetkisinin kullanımını cumhurbaşkanı ve bakanlar kuruluna bırakan anayasaya göre yasama yetkisini meclisin bizzat kullanması gerekmektedir ve bu yetkinin herhangi bir şekilde başka bir organa devri söz konusu değildir ve meclisin hükümeti her zaman denetleyip düşürme yetkisi vardır (madde 6 ve 7). Yürütme yetkisinin kullanımında, cumhurbaşkanına siyasal açıdan sorumsuzluk tanınması, ona karşı-imza yetkisi verilmesi ve hükümetin kuruluşu yöntemi ve ortaklaşa sorumluluğu açısından parlamenter esasların benimsenmesi bir ölçüde güçler ayrılığına doğru atılmış adımlar sayılabilir (madde 39, 41, 44 ve 46). Bu açıdan bakıldığında 1924 anayasasının öngördüğü sistem, güçler birliği ile güçler ayrılığı arasında bir karma sistem olarak nitelendirilebilir.

Anayasada yargı yetkisi, bunu millet adına ve kanuna göre kullanacak olan bağımsız mahkemelere verilmiş ve hâkimlerin görevlerinde bağımsız olacakları ilkesi benimsenmiştir (madde 8 ve 54). Ama, anayasada, yargı bağımsızlığının en önemli göstergelerinden biri olan hâkim güvencesi tam değildir. Örneğin 55. maddede hâkimlerin kanunda gösterilen usul ve hallerde azledilebilecekleri, 56. maddede de hâkimlerin hukuki statü ve özlük haklarının kanunla düzeltilebileceği belirtilmektedir. Bu durum, hükümetin, siyasi mülahazalarla ve çoğunluğunu elinde bulundurduğu yasama organı kanalıyla yargıya müdahale edebilmesinin önünü açmıştır.

Anayasanın 68 ile 88. maddeleri arasında temel hak ve özgürlükler, tam bir liberal anlayışla sayılmıştır. “Türklerin kamu hakları” başlığını taşıyan bu bölümde kişi dokunulmazlığı, can ve ırz dokunulmazlığı, mal dokunulmazlığı, kanun önünde eşitlik, keyfi yakalama ve tutuklama yasağı, işkence, angarya ve eziyet yasağı, konut dokunulmazlığı, yazışmaların dokunulmazlığı ile kişi, vicdan, din, basın, düşünce, söz, yayın, seyahat, sözleşme, çalışma, mülk edinme, toplanma, dernek kurma, şirket kurma, eğitim, mahkemelerde hak arama özgürlükleri birer birer sayılmıştır.

1924 Anayasasının hazırlanış sürecinde mecliste yoğun tartışmalar yaşanmış ve tasarıda yer alan bazı önemli noktalar meclis çoğunluğunca benimsenmeyerek tasarıdan çıkarılmıştır. Bunlar arasında cumhurbaşkanının yetkileri ve görev süresiyle ilgili olan maddeler bir hayli dikkat çekicidir. Taslakta cumhurbaşkanının görev süresini 7 yıl olarak düzenlenmişken, bu süre bir seçim süresiyle sınırlanmıştır. (Hemen eklemek gerekir ki 1921 anayasasına göre 1923 seçimlerinde seçilen meclisin görev süresi 2 yıldı. Bu süre 1924 anayasasıyla 4 yıla çıkarılmıştır (madde 13). İşbaşındaki meclisin bu maddeden muaf tutularak görev süresinin seçim sırasında öngörüldüğü üzere 2 yılla sınırlı kalması yönündeki önerge 16 Mart 1924’te yapılan oylamada 2 çekimser, 69 kabul oyuna karşılık 98 oyla reddedilmiştir). Tasarıda tatil döneminde meclisi toplantıya çağırma hakkı yalnızca cumhurbaşkanına verilirken, meclis bu yetkiyi meclis başkanına da vermiştir. Hükümetin görüşünü almak ve gerekçe göstermek suretiyle cumhurbaşkanına meclisi feshetme yetkisi veren tasarı maddesi meclis tarafından reddedilmiş ve bu yetki sadece meclisin kendisine verilmiştir. Tasarıda cumhurbaşkanına meclisin çıkaracağı kanunlarla ilgili olarak güçlü bir veto yetkisi verilmiştir. Buna göre cumhurbaşkanınca veto edilen kanunların tekrar benimsenebilmesi için üçte iki çoğunluk aranırken, meclis bunu basit çoğunluğa indirmiştir. Tasarıda başkumandanlık cumhurbaşkanına verilmiş, ancak meclis bunu kendi manevi şahsiyetinin üzerine almış ve cumhurbaşkanına sadece temsil yetkisi vermiştir. Tasarı, cumhurbaşkanının tayin edeceği başbakanın kuracağı hükümetin programının meclise bildirmesiyle yetinirken, meclisteki tartışmalar sonucunda programın en geç bir hafta içinde meclise sunulması ve güvenoyuna başvurulması esası getirilmiştir.

Yana Çıkma:

1924 Anayasasının uygulanması: 1961’de yeni bir anayasa yapılıncaya kadar, bir başka deyişle, hem tek parti döneminde, hem de 1945’te çok partili düzene geçildikten sonra yürürlükte kalan ve çoğulcu bir düzen için elverişli bir çerçeve çizen 1924 Anayasası, tek parti dönemi boyunca, ağırlıklı olarak da 1927 seçiminden sonra, 1921 Anayasası’nın aksine, uygulanmayan ve kâğıt üzerinde kalan bir anayasa olmuştur. Tek parti döneminde, 1924 anayasasına hiç yansımayan şeflik sistemi, dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüzük ve programlarında resmileşmiş; parti başkanı ve aynı zamanda cumhurbaşkanı olan Atatürk ve İnönü’yü büyük yetkilerle donatırken, meclisin ve bu meclisi oluşturan milletvekillerinin yetkilerini alabildiğine daraltan bu tüzük ve programlar dönemin gerçek anayasaları haline gelmiştir.

MUHALEFETİN ÖRGÜTLENMESİ

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu

1924 Anayasası üzerindeki meclis tartışmalarında da görüldüğü gibi, 1923 seçiminde önceden özenle belirlenmiş adayların ikinci seçmenlere onaylatılması suretiyle oluşturulmuş ikinci mecliste de, başından beri, muhalefet hiç eksik olmamıştır. Meclisin açılışından muhalefet partisinin kurulduğu 17 Kasım 1924’e kadar mecliste isim belirtme yöntemiyle yapılan 156 oylamanın sadece 27’sinde (yüzde 17) oybirliğinin sağlanmış olması, buna karşılık 129’unda (yüzde 83) karşı yönde oy kullanan veya çekimser kalanların bulunması başından beri Halk Fırkası içinde bir muhalefetin olduğunun açık bir göstergesidir. 1923’te ikisi dışında tümü Müdafaa-i Hukuk adayları olarak seçilen ve Halk Fırkası içinde yer alan milletvekillerinden bir bölümü zamanla bu partiden istifa ettiler ve istifa edenleri bir bölümü 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) adıyla bir muhalefet partisi kurdular.

Halk Fırkası içinde başından beri süregelen huzursuzluğu tetikleyerek açığa çıkaran gelişme, 20 Ekim 1924’te, Menteşe mebusu Esat (İleri) Efendi’nin, Mübadele, İmar ve İskân Vekili Refet (Canıtez) Bey’e yönelttiği ve mübadil ve muhacirlerin yerleştirilmeleri sırasında görülen sorunları ve yapılan yolsuzlukları eleştiren soru önergesidir. Bakanın cevabını tatmin edici bulunmayınca soru önergesi gensoruya dönüştürüldü. Bu arada önce Kazım (Karabekir) sonra Ali Fuat (Cebesoy) Paşa askeri görevlerinden istifa ederek meclis toplantılarına katılmaya başladı. Daha önce, 19 Aralık 1923’te çıkartılan bir kanunla, askerlikle milletvekilliğinin aynı kişide birleşemeyeceği hükme bağlanmış ve askerlere, seçime katılıp milletvekili seçilebilmeleri için, seçimin ilanını izleyen on gün içinde ordudan istifa etmeleri koşulu getirilmişti (madde 1 ve 2). 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun dördüncü maddesinin istisna ettiği ordu ve kolordu komutanları ise, askeri kanunlara tabi olacaklar ve ordudaki görevlerini sürdürdükleri müddetçe meclis görüşmelerine katılamayacaklardı (madde 3). Üzerlerinde ordu müfettişliği görevi bulunan bu iki paşanın, meclis görüşmelerine katılabilmek için askeri görevlerinden istifa etmelerinin nedeni bu yasaydı. Mustafa Kemal Paşa bu istifaları bir “paşalar komplosu” olarak nitelendirdi ve komutanların milletvekilliğinden istifa ederek ordudaki görevlerini sürdürmelerini istedi. Ali Fuat ve Kazım Paşalara ek olarak Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa da bu talebe uymadı, öteki komutanlar milletvekilliğinden istifa ettiler.

8 Kasım 1924’te İsmet (İnönü) Paşa hükümeti, 19 ret, 1 çekimsere karşılık 148 oyla güvenoyu aldı. Ertesi gün Halk Fırkası’ndan istifalar başladı. Kurtuluş Savaşı’nda önemli görevler üstlenmiş komutanların önderliğinde ve önemli kişilerin katılımıyla yeni bir partinin kurulacağı iyice açığa çıkınca, 10 Kasım’da Halk Fırkası başına Cumhuriyet sözcüğünü ekleyerek adını Cumhuriyet Halk Fırkası şeklinde değiştirdi. 17 Kasım’da Kazım (Karabekir) Paşa’nın başkanlığını, Rauf (Orbay) ve Adnan (Adıvar) Beylerin ikinci başkanlığını, Ali Fuat Paşa’nın genel sekreterliğini yaptığı TpCF kuruldu. Partiye Halk Fırkası’ndan istifa eden 28 milletvekili ile Gümüşhane’den bağımsız seçilen Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey olmak üzere 29 toplam milletvekili katıldı.

Her ne kadar, partinin kuruluşunda, parti önderlerinin, Mustafa Kemal Paşa ile kişisel anlaşmazlık ve çekişmeleri ile onun bir “tek adam” yönetimine doğru yöneldiği endişeleri önemli bir etken olarak görülebilirse de, bu parti birinci meclisteki İkinci Grup muhalefetinin bir devamı olarak da düşünülebilir. Partinin İstanbul il örgütünün neredeyse tamamını, 1923 seçiminde meclis dışında kalan eski İkinci Grup mensupları oluşturması ve İkinci Grup kurucularından Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, 23 Kasım 1924 tarihli Vakit gazetesine verdiği demecinde yeni fırkanın eski İkinci Grup’u doğuran ihtiyacın mahsulü olduğunu belirtmesi bu iki muhalif hareket arasındaki sürekliliğin bir göstergesi sayılabilir.

TpCF’nin 58 maddelik programda ve basına açıklanan parti beyannamesinde, halk hâkimiyeti (demokrasi), hürriyetperverlik (liberalizm), umumi hürriyetler (genel özgürlükler) kavramlarına özel önem verilmiştir. 64 maddelik tüzükte de iç işleyişinde oldukça demokratik bir yapı gösteren bir parti resmi çizilmiştir.

TpCF kurulduktan 3 gün sonra Başvekil İsmet Paşa sıkıyönetim ilanını istedi. CHF grubu bu öneriyi reddedince İsmet Paşa 21 Kasım’da hükümetin istifasını açıkladı. Ertesi gün, yeni kabineyi, İsmet Paşa’ya göre daha ılımlı bir kişiliğe sahip olan ve muhtemelen Cumhuriyet Halk Fırkasından kopuşları durdurması beklenen Fethi (Okyar) Bey kurdu. Önceki hükümetten sadece üç bakanın dâhil olduğu bu hükümet, TpCF mensuplarının da desteğiyle meclisten oybirliğiyle güvenoyu aldı. Fethi Bey’in hükümeti topu topu üç buçuk ay yaşadı ama bu süre içinde CHF içindeki çalkantılar sona erdi.

Bir başka parti kurma girişimi: Müdafaa-i Umumiye Fırkası

Birinci mecliste A-RMHG’nun Birinci Grup ve İkinci Grup olarak bölündüğü dönemde, bu iki grubun da dışında kalıp bir üçüncü grup gibi hareket eden bağımsız milletvekillerinin önderliğini üstlenen, 1923 seçiminde de meclis dışında kalan (eski) Kastamonu milletvekili Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey, TpCF’nin kuruluş sürecinde (ama TpCF resmen kurulmadan önce) üçüncü bir parti kurma girişiminde bulundu. Abdülkadir Kemali Bey 30 Ağustos 1924’te Adana’da Toksöz adıyla muhalif bir gazete yayınlamaya başlamıştı. 14 Kasım 1924 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi, Toksöz’ün sahibi Abdülkadir Kemali Bey’in Adana’da “Teceddüd” isminde bir parti kurmaya çalıştığını ve partinin tüzüğünün vilayete verilmek üzere olduğunu öne sürdü. Abdülkadir Kemali Bey de, 19 Kasım’da, Tevhid-i Efkâr’ın Adana muhabirine bir demeç vererek, parti kurma girişimi olduğunu doğruladı ve partisinin adının “Teceddüt” değil, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” olacağını belirtti. TpCF adını taşıyan bir partinin iki gün önce kurulmuş olmasına rağmen, Abdülkadir Kemali Bey’in aynı ismi tercih etmesi basında “garip bir durum” olarak nitelendirildi. Abdülkadir Kemali Bey, tasarladığı partinin programı ve programda yer alan maddelerin gerekçelerini, 8 Ekim–9 Kasım 1924 tarihleri arasında, Toksöz gazetesinde, 21 bölümlük “Bir Fırkam Olsa” başlıklı yazılarında açıkladı. Tasarlanan bu parti, programından anlaşıldığına göre, diğer iki partiye göre daha muhafazakâr bir kimlik taşıyacaktı.

Abdülkadir Kemali Bey, 5 Aralık tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde, kendisine parti kuracağına ilişkin haberleri hatırlatan, partisini kurup kurmadığını ve TpCF ile birlikte çalışıp çalışmayacağını soran muhabiri şöyle yanıtladı: “Türkiye’de hal-i hazırda fırka olamaz. Çünkü fırkalar kanunu diye bir şey yoktur. Cemaatler kanunu vardır. Teşkil edilecek her grup, ancak bir cemiyettir. Halk Fırkası, Terakkiperver Fırka demek doğru değildir. Onların hepsi de birer cemiyettir. Burada cemiyetimizi tesis edeceğiz. Biz Halk Fırkası’na tamamen muarız olduğumuz gibi Terakkiperverlerle de uyuşmamıza imkân yoktur. Neşrettikleri beyannameyi, programı gördüm. Bilmem ki bu hangi fikrin, hangi hissiyatın mevludüdür”.

Bir süre sonra Adana’dan İstanbul’a taşınan Toksöz gazetesi 30 Aralık 1924’te İstanbul’daki 14. sayısı yayınlandıktan sonra hükümet emriyle kapatıldı ve çok geçmeden gazete hakkında yasal kovuşturmaya başlandı. Toksöz’deki yazılarından dolayı, 8 Ocak 1925’te, İstanbul Dördüncü Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya başlayan Abdülkadir Kemali Bey, 12 Ocak 1925’te altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Bu mahkûmiyet kararından iki aydan daha kısa bir süre sonra Takrir-i Sükûn Kanunu çıkacak ve Toksöz’ün kapatılmasıyla birlikte kurulma şansı zaten iyice azalmış olan bir üçüncü parti kurma projesi tamamen rafa kalkacaktır.

TEK PARTİLİ SİSTEME GİDİŞ

Şeyh Sait ayaklanması ve Takrir-i Sükûn Kanunu

13 Şubat 1925’te, günümüzde Bingöl’e bağlı bir ilçe olan Genç’in Piran köyünde patlayan silahlar, hem Doğu Anadolu’da geniş çaplı bir ayaklanmayı başlattı, hem de Türkiye’nin siyasal yaşamında radikal dönüşümlere yol açtı.

Şeyh Sait Ayaklanması olarak bilinen bu ayaklanma, eşkıya oldukları gerekçesiyle haklarında tutuklama kararı bulunan on kişinin jandarmaya teslim olmayıp, ateşle karşılık vermeleriyle başladı. Bu ilk kıvılcımın ardından ayaklanma geniş bir alana yayıldı ve ilk üç hafta boyunca ayaklanmacılar hükümet kuvvetlerine karşı üstünlük sağladılar. Şeyh Sait’e bağlı kuvvetler 17 Şubat’ta Genç vilayetinin merkez kazası olan Darahini’yi basarak vali ve diğer yetkilileri tutukladılar. Şeyh Sait halkı İslam adına dinsel kökenli bir ayaklanmaya çağıran bir bildiri de yayınladı. Bazı aşiretlerinin desteğini de alan Şeyh Sait, kısa sürede Genç, Maden, Siverek ve Ergani’yi ele geçirip Diyarbakır’a yürüdü. Bir başka grup da Varto’yu alıp Muş’a yöneldi.

Bu gelişmeler üzerine hükümet, 21 Şubat’ta Doğu illerinde sıkıyönetim ilan etti. Ama ayaklanmayı bastırmakla görevli ordu birlikleri 23 Şubat’ta ayaklanmacılar karşısında gerileyerek Diyarbakır’a çekildi. Bir gün sonra da Elazığ ayaklanmacıların eline geçti.

Şubat ayı biterken Şeyh Sait’in adamları Doğu’da geniş bir alanda üstünlük sağlamışlardı. Bu durum karşısında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Mart başında, Başbakan Fethi (Okyar) Bey’in istifasını istedi. Hükümetin istifa etmesi üzerine, 3 Mart’ta başbakanlık görevi İsmet (İnönü) Paşa’ya verildi. (İsmet Paşa başbakanlık görevini bu tarihten 1937 yılının sonlarına kadar kesintisiz olarak sürdürdü). 4 Mart’ta 23 red, 1 çekimsere karşılık 153 oyla meclisten güvenoyu alan hükümet, aynı gün Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkarttı. İki yıl yürürlükte kalmak üzere çıkartılan bu yasa hükümete olağanüstü hal yetkileri tanıyordu. Hükümet, bu yasayla, huzur ve sükûnu bozmaya yönelik her türlü girişim, örgüt ve yayını yasaklama yetkileriyle donatıldı. Mecliste 22 redde karşılık 122 oyla kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu’nun birinci maddesi şöyledir: “İrticaa ve isyana ve memleketin içtimai nizamını, huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais bilumum teşkilât ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı, hükümet, reisicumhurun tasdiki ile re’sen ve idareten men’e mezundur”. (Red oylarını, hükümete güvenoyu da vermeyen TpCF mensupları vermiştir).

Aynı gün alınan bir meclis kararıyla biri merkezi Ankara’da olan, öteki de ayaklanma bölgesinde görev yapacak olan iki İstiklal Mahkemesi kuruldu. Ayaklanma bölgesi için kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’ne verdiği idam cezalarını uygulama yetkisi de verildi.

Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanılarak atılan ilk önemli adımlardan biri muhalif gazetelerin kapatılması olmuştur. Kanunun çıkmasından iki gün sonra 6 Mart’ta İstanbul’da çıkan Tevhid-i Efkâr, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Sebilürreşat ve Orak Çekiç gazeteleri kapatılmış, bu gazeteleri 16 Nisan’da kapatılan Tanin izlemiştir. 11 Ağustos’ta Vatan da kapatılacaktır, ayrıca Bursa, İzmir, Mersin, Trabzon ve Adana başta olmak üzere bazı illerde yayınlanan muhalif gazeteler de bu kanuna dayanılarak kapatılmıştır.

Ankara’da bu gelişmeler yaşanırken, ayaklanmacılar 7 Mart’ta Diyarbakır’ı kuşattılar. Ama kentteki direnişi kıramayan Şeyh Sait ve adamları geri çekilmek zorunda kaldılar. Ayaklanma bölgesinde geniş çaplı asker yığınağı yapıldıktan sonra, ordu birlikleri 26 Mart’ta ayaklanmacılara karşı toplu saldırıya geçti. Bu saldırıyla birlikte üstünlük hükümet güçlerinin eline geçti. Nisan ayı ortalarında Şeyh Sait, Varto yakınlarında, ayaklanmacıların öteki önderlerinden Şeyh Şerif de Palu’da teslim alındı. Önderleri yakalanmasına karşın ayaklanmacılar bir süre daha direndiler ve nihayet Mayıs sonunda ayaklanma tamamen bastırıldı. Ayaklanmanın baş sorumlusu Şeyh Sait ile adamları Diyarbakır’da görev yapan Şark İstiklal Mahkemesi’nde yapılan yargılanması sonucunda, 28 Haziran’da ölüm cezasına çarptırıldı. Cezalar bir gün sonra yerine getirildi. Mahkeme bu karardan sonra da çoğu ayaklanmayla ilgili olarak birçok idam ve hapis cezası verdi. Böylelikle Ankara hükümeti Doğu Anadolu’daki denetimi tam anlamıyla sağladı.

Döneme damgasını vuran Takrir-i Sükûn Kanunu 4 yıl boyunca yürürlükte kalacak, ihtiyaç kalmayınca 1929’da yürürlükten kalkacaktır.

Şark İstiklal Mahkemesi: TpCF’nin kapatılması ve gazeteciler davası

Şark İstiklal Mahkemesi’nin üyeleri 7 Mart’ta yapılan seçimler sonucunda belirlendi. Denizli Mebusu Mazhar Müfit (Kansu) Bey mahkeme başkanlığına, Karesi Mebusu Süreyya (Özgeevren) de savcılığa getirildiler. Urfa Mebusu Ali Saip (Ursavaş) ve Kırşehir Mebusu Lütfi Müfit Beyler asil, Bozok Mebusu Avni (Doğan) Bey de yedek üyeliğe seçildiler.

Mahkeme heyeti görev bölgesine gitmek üzere 4 Nisan’da Ankara’dan hareket etti. 12 Nisan’da Diyarbakır’a ulaşan heyet, ilk olarak 16 Nisan’da isyanla ilişkileri olduğu gerekçesiyle Şeyh Eyüp ve Dr. Fuat’ı idama mahkûm etti ve hüküm ertesi gün yerine getirildi. Mahkeme, 23 Mayıs’ta, Kürdistan Teali Cemiyeti Reisi Seyit Abdülkadir ile oğlu Seyit Mehmet’in de aralarında bulunduğu beş kişi hakkında idam kararı verdi.

Şark İstiklal Mahkemesi, ayaklanmayı dolaylı olarak kışkırttığı gerekçesiyle, TpCF’nin katib-i mesulü emekli Yarbay Fethi Bey hakkında da dava açtı. Dava sonucunda Fethi Bey 5 yıl hapse mahkûm edilirken, mahkeme, bu davaya dayanarak, 25 Mayıs’ta, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın mahkemenin görev bölgesi içindeki bütün şubelerini kapatma kararı aldı. Parti programında yer alan, partinin dinsel düşünce ve inançlara saygılı olduğu ilkesi bu kararın başlıca gerekçesini oluşturdu. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin de baktığı bazı davalarda bu parti ile ayaklanma arasında ilişki kurulması, hükümetin, 3 Haziran’da, Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanarak, TpCF’nı tamamen kapamasına olanak verdi.

Şark İstiklal Mahkemesi 7 Haziran’da bir ara karar alarak tutum ve yazılarıyla ayaklanmayı dolaylı olarak kışkırttıkları gerekçesiyle ülkenin önde gelen bazı gazetecileri hakkında da tutuklama kararı aldı ve tutuklanan gazeteciler davalarının görülmesi için Elazığ’a gönderildiler. Dava sürerken, tutuklu gazeteciler Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek aflarını istediler. Mustafa Kemal Paşa da mahkeme başkanlığına bir telgraf göndererek alınacak kararda, cumhuriyete ve rejime bağlılıklarını ve yazdıkları yazılardan dolayı pişmanlıklarını belirtip af dileyen gazetecilerin bu davranışlarının dikkate alınmasının uygun olacağı yolunda görüş belirtti. Sonuçta, Mahkeme Eylül ayı ortalarında gazetecilerin beraatına karar verirken, sanıklardan Adana’da yayınlanan Toksöz gazetesinin sahibi Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey, bir başka davasından ötürü Ankara İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. Mahkûmiyetle sonuçlanmasa da gazeteciler davası basına gözdağı verilmesi açısından çok etkili oldu.

TpCF’nin, Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanılarak kapatılması ve muhalif basının aynı yasanın verdiği yetkilerle tamamen susturulmasıyla Türkiye’de çok partili hayat oldukça uzun sürecek bir kesintiye uğradı.

1925 ve 1926 yıllarında da faaliyetini sürdüren Şark İstiklal Mahkemesi’nin çalışmalarına 7 Mart 1927’de son verildi.

İzmir suikastı ve muhalefetin sonu

1926 yılının Haziran ayı ortalarında Türkiye müthiş bir haberle çalkalandı: Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya, İzmir’de suikast düzenlemeyi planlanan bir çete ortaya çıkartılmış ve çete üyelerinden birinin yaptığı ihbar sonucunda sorumlular tutuklanmıştı. Suikastı planlayan çete, eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit’in yönlendirdiği Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Sarı Efe Edip ve Giritli Şevki adlı bir grup kiralık katilden oluşuyordu.

7 Mayıs’ta Güney ve Batı Anadolu’yu kapsayan bir yurt gezisine çıkmış olan Mustafa Kemal Paşa, açıklanan programa göre, 15 Haziran’da İzmir’e gelecek ve suikast Kemeraltı semtinde gerçekleştirilecekti. Ama 14 Haziran’da Bursa’ya varan Mustafa Kemal Paşa İzmir’e gelişini beklenmedik bir biçimde bir gün erteledi. Programın değişmesi üzerine, çete üyelerinden Sarı Efe Edip suikast girişiminin sonucunu beklemeden 15 Haziran’da aniden İzmir’den ayrıldı. Sarı Efe Edip’in İzmir’den ayrılmasından şüphelenen ve kendisine suikast sonrasında çete üyelerini motorla Sakız adasına kaçırma görevi verilen motorcu Giritli Şevki de, kendisini kurtarmak için, yapılan suikast planını 15 Haziran günü İzmir vilayet yetkililerine ihbar etti. Cumhurbaşkanının İzmir’e gelişini bir gün ertelemesi üzerine suikast planı bozulmuş ve Cumhurbaşkanı İzmir’e gelmeden çete üyelerinin tümü silahlarıyla birlikte ele geçirilmişti.

16 Haziran’da İzmir’e gelen Mustafa Kemal Paşa halkın coşkun sevgi gösteriyle karşılandı ve halka hitap ederek şu ünlü sözlerini söyledi: “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır ve Türk milleti emniyet ve saadetini zâmin prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürüyecektir”.

Hükümet, Ankara İstiklal Mahkemesi’ni suikastın sorumlularını yargılamakla görevlendirdi. Afyon mebusu Ali (Çetinkaya) Bey’in başkanlığında, savcı Denizli mebusu Necip Ali (Küçüka) ile üyeler Gaziantep mebusu Kılıç Ali, Rize mebusu Ali (Zırh) ve Aydın mebusu Reşit Galip beylerden oluşan mahkeme heyeti 18 Haziran’da İzmir’e geldi ve hemen soruşturmayı başlatarak yurt çapında seri tutuklamalara girişti. Tutuklananlar arasında daha önce kapatılmış bulunan TpCF’nin lider kadrosunu oluşturan Kazım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Cafer Tayyar (Eğilmez) ve Refet (Bele) gibi milli mücadele döneminin ünlü komutanları da vardı. Bu arada, mahkeme heyeti bazı tutuklu sanıkların serbest bırakılmasını sağlamaya çalıştığı için Başvekil İsmet (İnönü) Paşa’yı da tutuklamaya kalkıştı. Davanın başladığı 26 Haziran’a kadar tutuklanan kişi sayısı 100’ü aşmış ve sanıklar tek tek ve küçük gruplar halinde İzmir’e getirilmişti.
Yapılan soruşturma sonucunda mahkeme heyeti suikastın bir grup katilin planladığı basit bir girişim olmadığı kanısına vardı. Mahkeme heyetine göre, içinde eski İttihatçıların, birinci meclisteki eski İkinci Grup üyelerinin ve kapatılan TpCF yönetici ve mensuplarının yer aldığı geniş bir muhalefet cephesi bir hükümet darbesi hazırlığı içindeydi ve suikastın ardından bu darbe gerçekleştirilecekti. Bu bakış açısı tutuklanan ve haklarında dava açılan kişilerin geniş bir yelpaze oluşturmasına yol açtı. Yargılanan kişiler dört grupta toplanıyordu:

1. Suikastı planı içinde doğrudan sorumluluğu bulunan çete üyeleri
2. Suikastı düzenleyenlerle ilişkisi olan ve olmayan eski TpCF mensupları
3. Eski İkinci Grup’un önde gelen üyeleri
4. Eski İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelenleri.

49 tutuklu sanığın duruşmasına 26 Haziran’da başlandı. Daha karar açıklanmadan, Mahkeme Başkanı Ali Bey, 10 Temmuz tarihli Akşam gazetesine bir demeç verdi. Ali Bey’e göre, suikast TpCF içinde planlanmıştı ve bu parti eski İttihatçılardan, İkinci Grup üyelerinden ve Cumhurbaşkanı’nın düşmanlarından oluşan bir partiydi. Karar 15 Temmuz’da açıklandı. Mahkeme heyeti aralarında halen milletvekili olan eski TpCF üyesi 6 kişinin de bulunduğu 15 kişiyi idama mahkûm etti. Bu karar “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tebdil ve ilgaya ve bu kanuna dayanarak kurulan Büyük Millet Meclisi’ni vazifeden men etmeye yönelik fiilleri” kapsayan Türk Ceza Kanunu’nun 55. maddesine dayanarak verilmişti. Kararın açıklanmasından hemen sonra, halen tutuklu bulunan 13 kişinin cezaları aynı gece infaz edildi. İdam edilenler suikast düzenleyicileri Ziya Hurşit, Gürcü Yusuf, Laz İsmail, Çopur Hilmi, Sarı Efe Edip, Rasim; milletvekilliği süren eski TpCF üyeleri Ahmet Şükrü, Abidin, Halis Turgut, İsmail Canbulat, Rüştü Paşa, Ayıcı Arif ve eski milletvekili Hafız Mehmet’ti. Gıyaben idama mahkum edilen eski ünlü İttihatçılardan Kara Kemal ve Abdülkadir ise halen yakalanamamışlardı. (Yakalanacağını anlayan Kara Kemal 27 Temmuz’da saklandığı bir tavuk kümesinde intihar edecek, eski Ankara Valisi Abdülkadir ise 23 Ağustos’ta yakalanarak 31 Ağustos’ta idam edilecektir).

Bu arada, Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat, Refet ve Mersinli Cemal Paşalar, Cumhurbaşkanının özel isteğiyle beraat ederken, eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle eski İkinci Grup üyelerinin davalarına Ankara’da devam edilmesi kararlaştırıldı.

1 Ağustos’ta açılan Ankara’daki duruşmaların suikast girişiminin yargılanmasından çok, geçmişle hesaplaşma şeklinde seyretti. Bu duruşmalarda eski İttihatçılarla İkinci Grup üyelerinden adeta geçmişteki davranışlarının hesabını vermeleri istendi. Davanın açış konuşmasını yapan mahkeme savcısı sanıkları önce İzmir suikastından sorumlu tuttu ve bunun bir hükümet darbesi hazırlığı olduğu şeklinde görüş belirtti. Konuşmasının devamında suikast girişimine pek değinmeyen savcı, bunun yerine, eski İttihat ve Terakki mensuplarından, Birinci Dünya Savaşı sırasında bu partinin iktidarı kötüye kullanmasının ve sorumsuz siyasetinin cevabını vermelerini istedi. Hesabının verilmesinin istendiği bir başka önemli nokta da İttihatçıların 1923’te yaptıkları kongreydi. Eski İkinci Grup mensuplarının ise hem İttihatçılarla ilişkileri araştırılıyor, hem de birinci meclisteki muhalefetlerinin hesabını vermeleri istendi. Bir başka deyişle davalar siyasi bir niteliğe bürünmüş, savcı sanıklarla suikast arasında doğrudan bir bağ kurmaya bile çalışmamıştır.

10 Ağustos’ta sorgusu başlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminin ünlü Maliye Nazırı Cavit Bey’in sorgusu başladı. Cavit Bey’in 24 Ağustos’ta yaptığı uzun ve parlak savunmanın da kendisine bir yararı olmadı. 26 Ağustos’ta açıklanan karara göre Cavit Bey’in yanı sıra, Dr. Nazım, Filibeli Hilmi ve Yenibahçeli Nail Beyler idama mahkûm edildiler ve cezalar aynı gece infaz edildi. Mahkeme 7 kişiye de 10’ar yıl hapis cezası verdi. Bu arada, o sırada yurtdışında bulunan eski Başvekil Rauf (Orbay) Bey de gıyabında 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Eski İttihatçılardan ve İkinci Grup üyelerinden oluşan 26 sanık ise beraat ettiler. Beraat edenler arasında Mithat Şükrü (Bleda), Kara Vasıf, Hüseyin Avni (Ulaş) Bey gibi sanıklar da vardı.

Yaptığı ihbarla suikastçıları ele veren Giritli Şevki’ye 1 Eylül 1926’da 6.500 liralık bir ödül verildi. Rauf Bey ise yıllar sonra, 5 Temmuz 1935’te İstanbul’a döndü. İsmet İnönü’nün, cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra uygulamaya soktuğu muhaliflerle barışma politikasının meyvelerini vermesiyle, 22 Ekim1939’da yapılan ara seçimde hem itibarı iade edildi hem de yeniden milletvekili seçildi. CHP’nin bu ara seçim vesilesiyle yaptığı resmi açıklamada, “1926’da yurt dışında bulunan Rauf Orbay, İstiklal Mahkemesi’ndeki duruşmalara katılabilseydi kesinlikle beraat ederdi” şeklinde bir görüşe yer veriliyordu.

Suikast planının açığa çıkartılmasının ilk gününden başlayarak suikastın baş sorumlusu olarak gösterilen eski TpCF’nin lider kadrosunda bulunanlardan, gıyabında hapis cezasına çarptırılan Rauf Bey hariç, hiçbirinin ceza almaması oldukça ilginçtir. Buna karşılık, suikastı planlayanlarla birlikte, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin eski kadroları İstiklal Mahkemesi tarafından ağır bir biçimde cezalandırılmış ve İttihatçı tehdidi kesin bir biçimde ortadan kaldırılmıştır.

1927 seçimleri

İkinci meclis, görev süresinin tamamlanmasına çok az bir zaman kala, 26 Haziran 1927’de tatil kararı alarak dağıldı ve yeni seçim hazırlıklarına başlandı. Bu arada, meclis tatile girmeden 3 gün önce, 23 Haziran’da, Cumhuriyet Halk Fırkası parti grubu, partinin nizamnamesinde önemli bir değişiklik yapmıştı. Bu değişiklikle, önceden parti divanına ait olan milletvekili adaylarını belirleme yetkisi, bu kuruldan alınarak, doğrudan parti başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya verildi.

Seçimler 20 Temmuz 1324 (1908) tarihli “İntihab-ı Mebusan Kanun-ı Muvakkatı”na (Geçici Milletvekili Seçim Kanunu) göre iki dereceli olarak yapıldı. 30 Temmuz’da başlayan ikinci seçmen seçimleri 5 Ağustos’ta tamamlandı. Seçilen bütün ikinci seçmenler Cumhuriyet Halk Fırkası’nın adaylarıydı. 29 Ağustos’ta bir seçim beyannamesi yayımlayan Mustafa Kemal Paşa ikinci seçmenlere CHF adaylarını destekleme çağrısı yaptı. Bir gün sonra da doğrudan Mustafa Kemal Paşa’nın belirlediği partinin milletvekili adayları açıklandı. Cumhuriyet Halk Fırkası bütün seçim bölgelerinde seçilecek milletvekili sayısı kadar aday göstermiş, hiç bir yerde ikinci seçmenlere parti adayları arasından tercih yapma hakkı tanımamıştı.

Eylül ayının ilk haftası içinde de ikinci seçmenlerin oy kullanma işlemleri tamamlandı ve sadece tek bir partinin katıldığı bu seçimlerde, bütün illerde CHF adayları oybirliğiyle seçimi kazanırken, bağımsız adaylar hiçbir varlık gösteremedi. Bütün illerde seçim sonucunun oybirliğiyle alınmasında temel etken, ikinci seçmenlerin tümünün Cumhuriyet Halk Fırkası adayları arasından seçilmiş olmasıdır.

6 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesi seçim sonuçlarını şu başlıkla duyurdu: “İntihabat her yerde bitti ve kâmilen fırka namzetleri mebus oldular”. Seçim sonuçlarının alınmasından sonra, Mustafa Kemal Paşa, 7 Eylül’de bir beyanname yayımlayarak, parti adaylarına verdikleri destek için seçmenlere teşekkür etti.

Meclis ilk toplantısını 1 Kasım 1927’de yaptı. Aynı gün Mustafa Kemal Paşa yeniden Cumhurbaşkanlığına, Kazım (Özalp) Paşa da yeniden Meclis Başkanlığına seçildi. Bu arada Vekiller Heyeti de yeni yasama döneminin başlaması nedeniyle görevinden istifa etti ve hemen ardından Cumhurbaşkanı, İsmet (İnönü) Paşa’yı yeniden Vekiller Heyeti’ni kurmakla görevlendirdi. 2 Kasım’da kabinesini kuran İsmet Paşa, 5 Kasım’da mecliste hükümet programını okudu ve aynı gün güvenoyu aldı.

1927 seçimleriyle birlikte yasama organı tam anlamıyla heyet-i vekilenin kararlarını oybirliğiyle onay makamı haline geldi. Hatırlanacağı gibi birinci mecliste oybirliğinin sağlanması çok ender bir durumdu. İkinci mecliste de ciddi bir muhalefet varlığını hissettirdi. Bu mecliste tayin-i esami ile yapılan toplam 756 oylamanın 242’sinde (yüzde 32,0) oybirliği sağlanabilirken, 514’ünde (yüzde 68,0) red oyları veya çekimser oylar kullanılmıştı. Buna karşılık üçüncü meclisin açıldığı 1 Kasım 1927’den Atatürk’ün öldüğü 10 Kasım 1938’e kadar geçen süre içinde görev yapan meclislerde tayin-i esami ile toplam 1.363 oylama yapılmıştır. Bu oylamaların 1.319’unda (yüzde 96,8) oybirliği sağlanırken, sadece 44’ünde (yüzde 3,2) oybirliği bozulmuştur.

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMA VE KEMALİST REFORMLAR

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ikinci kurultayı

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1923’te benimsenen nizamnamesinin 8. maddesinin açık hükmüne göre partinin her yıl büyük kongresini toplaması gerekiyordu. Nizamnamede, olağanüstü nedenlerle, kongrenin toplanmasının, sadece bir yıl süreyle ertelenebileceği belirtiliyordu. Oysa 1927’ye kadar geçen dört yıl boyunca partinin büyük kongresi hiç toplanmamıştı. Nihayet, milletvekili genel seçiminden hemen sonra 15 Ekim 1927’de Cumhuriyet Halk Fırkası büyük kongresini topladı. Bu kongre, Mustafa Kemal Paşa’nın büyük nutkunu okuduğu kongre olması açısından büyük önem taşıdığı gibi, parti kongrede yeni bir nizamname benimsedi. Kongre sonrasında yayınlanan genel başkanlık bildirisi de partinin önemli tarihi belgeleri arasındadır.

Kongrenin Başkanlık Divanı’na İsmet (İnönü) Paşa ile Afyonkarahisar Mebusu Ruşen Eşref (Ünaydın), Van Mebusu Hakkı (Ungan) ve Zonguldak Mebusu Ahmet Ragıp (Özdemiroğlu) Beyler seçilirken, Mustafa Kemal Paşa açış nutkunda Sivas Kongresi’nin partinin ilk kongresi olduğunu ve dolayısıyla bu kongrenin ikinci kongre olarak kabul edileceğini bildirdi. Açılış konuşmasından kısa bir süre sonra kürsüye gelen Mustafa Kemal Paşa, 15-20 Ekim arasında büyük nutkunu okudu. Okunması 36,5 saat süren nutkun kongre tarafından onaylanmasından sonra kongrenin normal çalışmalarına geçildi.

Kongre, 22 Ekim’de partinin ilkelerini sistemleştiren, bu ilkelerin değiştirilemeyeceğini belirten ve Mustafa Kemal Paşa’yı değişmez genel başkanlığa getiren yeni nizamnamesini görüşerek kabul etti. Nizamnamede parti büyük kongresinin her yıl değil, dört yılda bir toplanması da benimsendi. Yeni nizamnameyle, partinin daha önceki belgelerinde ve özellikle de 1923 nizamnamesinde şekillenmeye başlayan ilkeleri artık sistemleştirilmeye başladı. Nizamnamenin ilk maddesinde Cumhuriyet Halk Fırkası Cemiyetler Kanunu’na dayanarak kurulmuş cumhuriyetçi, halkçı ve milliyetçi siyasi bir cemiyet olarak tanımlandı. Üçüncü madde de partinin devlet ve millet işlerinde din ile dünyayı tamamen birbirinden ayırmayı en önemli esaslardan saydığı vurgulanarak, kelime olarak telaffuz edilmemekle birlikte laiklik ilkesi de getirildi. Nizamnameye bu ilkelerin değiştirilemeyeceğine dair bir hüküm de kondu. Kongre sonrasında yayınlanan genel başkanlık bildirisinde de partinin cumhuriyetçi, laik, halkçı ve milliyetçi bir cemiyet olduğu belirtildi. Böylece 1923 Nizamnamesinde yer alan halkçılık ve milliyetçilik ilkelerine 1927’de cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri de eklenmiş oldu. Partinin öteki iki ilkesi devletçilik ve inkılâpçılık ise 1931’de benimsenen parti programında yer alacaktır.

Az sayıda üyenin söz aldığı kongrede yapılan konuşmalarda esasa ilişkin, kayda değer önemli bir eleştiri yapılmadı; komisyon raporları hakkında ise hiçbir üye söz almadı ve bu raporlar olduğu gibi benimsendi. Nizamnamenin siyasi, sosyal, kültürel ve iktisadi amaçlı bütün cemiyetlerin yönetiminde parti müfettişlerini söz sahibi yapan maddesi kongrede tartışılan konulardan biridir. Maddeyi en ciddi olarak eleştiren üye de Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey oldu. Parti üyeliğine kabul için iki şahit şartı konması da tartışılan konular arasında yer aldı. Bu arada, partinin “Radikal ve Mümasili Fırkaların Beynelmilel İtilâfı”na katılmasına yönelik öneri, Yusuf Akçura’nın bunun Türk milliyetçiliği ilkelerine aykırı düştüğünü ileri sürerek karşı çıkması üzerine reddedildi.

Kongre, Ahmet Fuat Bulca (Rize), Halil Kazım Hüsnü (Konya), Mahmut Celal Bayar (İzmir), Mehmet Cemil Uybadın (Tekirdağ), Mehmet Nafiz Dumlu (Erzurum), Mustafa Necati Uğural (İzmir), Recep Peker (Kütahya), Refik Saydam (İstanbul) ve Saffet Arıkan’ı (Erzincan) Partinin Genel İdare Kurulu’na seçti.

Merkeziyetçi, kapsayıcı ve otoriter bir yönetim biçiminin ilk kurumsal ve hukuksal düzenlemelerini yapan Halk Fırkası Büyük Kongresi 23 Ekim’de çalışmalarını tamamladı.

Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Nutuk’u

Mustafa Kemal Paşa 15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan Cumhuriyet Halk Fırkası İkinci Büyük Kurultayı’nda milli mücadele dönemiyle cumhuriyetin ilk yıllarını ayrıntılı olarak değerlendiren uzun bir söylev verdi. Mustafa Kemal Paşa, uzun zaman üzerinde çalışarak hazırladığı bu ünlü nutkunu, günde ortalama 6 saatin üzerinde kürsüde kalmak suretiyle, 6 günde ve toplam 36,5 saatte tamamladı. Okunduktan sonra kitap olarak basılan ve yabancı dillere de çevrilen bu Nutuk o günden bu yana Türkiye’nin siyasal tarihinin en önemli belgelerinden biri olarak kabul edilir.

Birinci ve ikinci meclislerdeki muhalefet tam olarak bertaraf edildikten ve ülkede tek parti yönetimi sağlamlaştırıldıktan sonra okunan Nutuk’un ilk cildi Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasından, birinci meclisin açılmasına kadar olan dönemi kapsar. İkinci ciltte birinci meclisin açılışından 1927’ye kadar olan dönem değerlendirilir. Üçüncü cilt ise ilk iki ciltte yorumu yapılan olaylarla ilgili belgelere ayrılmıştır.

Eserin yaklaşık dörtte üçü 1919 ve 1920 yıllarındaki olayların anlatımına ayrılırken, 1921–1923 dönemine daha az yer ayrılmıştır. 1924 ve daha sonraki yılların anlatıldığı bölümler ise eserin yüzde birinden daha az yer tutmaktadır. Öyle ki, Nutuk’un sonlarında hâlâ ikinci meclisin ikinci yasama dönemindeki (1924 yılı) olaylar üzerinde durulmakta ve 1924 sonrasına sadece birkaç sayfa ayrılmaktadır. Dolayısıyla Nutuk’un esas olarak, Mustafa Kemal Paşa’nın gözünden, milli mücadele döneminin askeri, siyasi ve diplomatik bir tarihi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Mustafa Kemal Paşa Nutuk boyunca amacının “devrimimizin incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamak” olduğunu sık sık tekrarlamıştır. Bu da Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’u söz konusu dönemi inceleyecek olanların yararlanacağı temel bir kaynak kitap olarak tasarladığını açıkça göstermektedir. Ama hemen eklemek gerekir ki, Nutuk’un kendisi de bir tarih incelemesi niteliğindedir. Mustafa Kemal Paşa Nutuk’ta önemli bulduğu olguları öne çıkarmış ve bunları bir tarihçi gibi yorumlamıştır.

Nutuk Mustafa Kemal Paşa’nın “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” sözleriyle başlar. Mustafa Kemal Paşa, daha sonra, çeşitli komutanlarla yaptığı yazışmaları, Amasya Tamimi’ni, Erzurum ve Sivas Kongrelerini, Heyet-i Temsiliye’nin çalışmalarını, Anadolu’daki ayaklanmaları, İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın açılmasını, Misak-ı Milli’nin benimsenmesini, İstanbul’un işgalini, Ankara’daki TBMM’nin açılmasını, Ankara-İstanbul ilişkilerini, Kurtuluş Savaşı ile askeri ve siyasal örgütlenmenin aşamalarını, meclisteki çatışmaları, uluslararası konferans ve antlaşmaları, saltanatın kaldırılmasını, ikinci meclisin toplanmasını, cumhuriyetin ilanını ve hilafetin kaldırılmasını kronolojik bir sıra içinde ayrıntılı olarak anlatır. Mustafa Kemal Paşa Nutuk boyunca, Kurtuluş Savaşı’nın ve Türk devriminin ne kadar zor koşullar altında ve ne büyük engeller karşısında başarıya ulaştırıldığını belgelere dayanarak gösterir. Mustafa Kemal Paşa’nın sözleriyle Nutuk, “milli hayatı hitam bulmuş farz edilen büyük bir milletin istiklalini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenit, milli ve asri bir devleti nasıl kurduğunu” anlatır.

Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’u bitirirken de şunları söyler: “Muhterem efendiler, sizi, günlerce işgal eden, uzun ve teferruatlı beyanatım, en nihayet, mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda, milletim için ve müstakbel evlâtlarımız için dikkat ve teyakkuzu davet edebilecek, bazı noktalar tebarüz ettirebilmiş isem kendimi bahtiyar addedeceğim”.

Türkiye’nin en sancılı günlerinin dönemin en sorumlu kişinin ağzından anlatımı olan Nutuk “Türk Gençliğine Hitabe” ile sona erer. Bu ünlü hitabede, Mustafa Kemal Paşa, Türk bağımsızlığını ve Türk Cumhuriyeti’ni Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bıraktığını ve Türk gençliğinin birinci ödevinin Türk bağımsızlığı ve Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza değin korumak ve savunmak olduğunu belirtir.

Mustafa Kemal Paşa’nın çok sayıda kişinin eylem ve kişilikleri üzerinde yaptığı gözlem, değerlendirme ve yargılar da Nutuk’ta geniş bir yer tutar. Nutuk’ta tam 820 kişinin adı geçerken bunların birçoğu hakkında kapsamlı değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu açıdan Nutuk bir portreler albümüdür. Mustafa Kemal Paşa başta Rauf (Orbay) Bey olmak üzere birçok muhalif kişiyi Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimleri karşısındaki tutumları dolayısıyla sert bir biçimde eleştirir. Bu açıdan bakıldığında, Nutuk, aynı zamanda, Mustafa Kemal Paşa’nın, Milli Mücadele’ye katılmakla birlikte daha sonra muhalefete geçmiş ve siyasal yaşamdan uzaklaştırılmış kişilerle siyasi bir hesaplaşmasıdır.

Nutuk okunduğunda ülke içinde ve dışında büyük yankılar uyandırdı. Basın günlerce Nutuk üzerinde durdu, uzun yorumlar yaptı. Metnin tamamı, ilk etapta kitap olarak yüz bin adet basıldı ve bunu birçok yeni baskı izledi. Milli Mücadele’nin ve Türk devriminin en yetkili ağzından çıkmış olması ve bağımsızlık ve çağdaşlaşma gibi evrensel temalara dayanması, Nutuk’a yabancıların da büyük ilgi göstermesine neden oldu ve Nutuk günümüze değin tam beş dilde yayınlandı. Falih Rıfkı Atay anılarında (Çankaya) Nutuk hakkındaki fikrini şöyle belirtir: “Meclis ve sonra devlet reisliği sıfatı gündelik tartışmalara engel olduğu için meşhur Nutuk’unu yazmıştır. Benim samimi düşüncem, hiç yazmaması idi. Bütün o vesikalar, tutanaklar dosyalarda kalacağı için tarihçiyi hükümlerinde daha serbest bırakmalı idi”.

Kemalist reformlar

İzmir suikast girişimi çerçevesinde yapılan yargılamalarla 1926 yılı itibarıyla rejime karşı her türlü muhalif ve potansiyel muhalif teşebbüs ve hareketler kesin olarak susturulurken, tek parti yönetimi daha önce başlattığı reformlara hız verdi. Cumhuriyet Halk Fırkası iktidarının bu reformları, tıpkı 1913–1918 arasındaki İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimi sırasında yaptığı reformlar gibi, laikleşme ve modernleşmeyi hedefliyordu. Hayata geçirilen, ülkedeki mülkiyet ilişkilerini de değiştiren bir sosyo-ekonomik reform paketi değil, devleti, eğitimi, hukuku ve toplumsal yapıyı laikleştiren ve buna paralel olarak dinsel simgeleri kaldırarak yerlerine Batı medeniyetinin simgeleri koymakla yetinen bir reform paketiydi. Reformlar kişilerin sadece düşünce yapılarını ve inançlarını değil, aynı zamanda dış görünüşlerini de değiştirmeyi hedefliyordu.

Devletin laikleştirilmesi sürecinde 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış, 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilân edilmiş, 3 Mart 1924’te halifelik kaldırılmış, 20 Nisan 1924’te yeni anayasa yürürlüğe girmişti. Bu süreç, 11 Nisan 1928’de, Türkiye devletinin dininin İslam olduğu hükmünün anayasadan çıkarılmasıyla ve nihayet 5 Şubat 1937’de laikliğin bir ilke olarak anayasaya girmesiyle tamamlandı. Yine de 3 Mart 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Reisliği ile Vakıflar Umum Müdürlüğü’nün kurulmuş olması devlet–din işlerinin birbirlerinden tamamen ayrılmadığının; dinin devlet denetimi altına alındığının bir göstergesidir.

Toplumsal yapının laikleştirilmesi ve İslami simgelerin Batılı simgelerle değiştirilmesi sürecinde ise birbirini izleyen birçok adım atıldı. İlk önemli adım, başta fes olmak üzere her türlü başlığın yasaklanması ve memurların şapka giymelerinin zorunlu hale getirilmesidir. Buna yönelik olarak Mustafa Kemal Paşa 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’ya yaptığı ziyaret sırasında şapka giyerek halka şapka giymeyi öğütledi. Büyük kentlerde devlet memurları ve aydınlar arasında şapkanın yaygınlaştığı üç aylık bir hazırlık döneminden sonra 25 Kasım 1925’te çıkan bir yasayla memurlara şapka giyme zorunluluğu getirildi ve diğer bütün başlıklar yasaklandı. Bu yasanın çıkmasından beş gün sonra, 30 Kasım 1925’te bir başka yasayla tarikatların dinsel tören, toplantı ve eğitim yerleri olan tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı; türbedarlıklar ile şeyhlik, müritlik, dervişlik gibi unvanlar yasaklandı. Giyim kuşamı değiştiren ve tarikatları hedef alan bu iki yasaya karşı, ülkenin çeşitli yörelerinde bazı tepkiler olduysa da, bu tepkiler gezici istiklal mahkemesinin aldığı sert tedbirler sonucunda kısa sürede bastırıldı. 3 Aralık 1934’te de bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanunla dini giysilerin toplum içinde kullanımı yasaklandı ve sadece din adamlarının dini giysilerini sadece görev sırasında ibadet yerlerinde giyebilecekleri hükme bağlandı. Hemen hatırlatmak gerekir ki bütün bu dönem boyunca kadınların giyim–kuşamlarıyla ilgili herhangi bir yasal düzenleme yapılmamıştır.

Bu arada 1932’den itibaren camilerde ezan ve Kuran Türkçe okundu. 1932 yılı devlet bütçesinde hadis derlemeleri, Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesi ve hutbelerin basılması için bir ödenek ayrıldı. Türkçe Kuran ilk olarak 23 Ocak 1932’de İstanbul’da Yerebatan Camii’nde okundu ve kısa sürede İstanbul’un camilerine yayıldı. “Tanrı uludur” şeklinde başlayan Türkçe ezanı ilk kez 30 Ocak günü Fatih Camii’nde Hafız Rıfat Bey okudu. 3 Şubat 1932’deki Kadir gecesinde Ayasofya Camii’nde Türkçe ezan ve Kuran okundu. Ceza kanununda yapılan bir değişiklikle Arapça ezan ve kamet okumak yasaklandı. Uzun yıllar süren bu uygulamaya, 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinin hemen ardından,16 Haziran 1950’de TBMM’nin bu yasağı kaldırmasıyla son verildi ve ezan yeniden Arapça okunmaya başlandı.

Öte yandan, 21 Haziran 1934’te soyadı kanununun benimsenmesiyle bütün vatandaşların ön adlarıyla birlikte bir soyadı kullanmaları zorunlu hale getirildi. Kanun altı aylık bir hazırlık döneminden sonra 24 Aralık 1934’te yürürlüğe girdi. Bu arada TBMM 24 Kasım 1934’te Mustafa Kemal Paşa’ya Atatürk soyadını verdi. 17 Aralık 1934’te bir başka Türk vatandaşının Atatürk soyadını alması yasaklandı. Bu dönemde başta İsmet İnönü olmak üzere birçok kişinin soyadını Atatürk verdi. Bu kanunla eş zamanlı olarak 26 Kasım 1934’te çıkan bir başka kanunla “bey”, “efendi”, “paşa”, “ağa”, “hoca”, “hacı”, “hafız”, “molla”, “hanım”, gibi bütün geleneksel unvanlarla, savaşta alınanlar dışındaki madalya ile nişanların kullanımı yasaklandı. Bu iki değişiklikle toplumdaki geleneksel hiyerarşik ve dinsel içerikli unvanlar, yerini bu unsurlardan arındırılmış “modern soyadı”na bırakmış oldu.

“Geleneksel”in yerini “modern”in alması sürecinde 26 Aralık 1925’te saat ve takvim, 20 Mayıs 1928’de rakamlar değiştirildi. Bunları 1 Kasım 1928’de Arap harflerinin yerine Latin harflerine dayalı yeni alfabenin kabul edilmesi izledi. Buna göre 1 Aralık 1928’den başlayarak gazete, dergi ve kitap dışındaki bütün yayınlar Latin harfleriyle yayınlandı. Kitapların basımında yeni harflere tamamen geçiş 1 Ocak 1929’da gerçekleştirildi. Ayrıca yine 1 Ocak 1929’dan itibaren bütün kamu kuruluşları ile özel kuruluşların işlemlerinde Latin harflerinin kullanılması zorunlu hale getirildi. Okullarda Latin harfleri kullanılmaya başlandı ve eski yazıyla yayınlanmış kitaplarla öğretim yasaklandı. Eski harflerden yeni harflere geçiş süreci, halkın Latin harfleri dışındaki başvuruların kabul edilmeyerek geri çevrilmeye başlandığı 1 Haziran 1929’da tamamlandı. Bu önemli reforma paralel olarak 1 Ocak 1929’dan itibaren halkın yeni harfleri öğrenmesini sağlamak amacıyla Maarif Vekâletinin denetiminde Millet Mektepleri açıldı ve ülke genelinde bir okuma-yazma seferberliği başlatıldı. Bir yıl içinde yaklaşık altı yüz bin kişi Millet Mekteplerinden diploma aldı, bu sayı 1936 sonuna kadar iki buçuk milyonu aştı.

26 Mart 1931’de kabul edilen ölçüler kanunuyla, geleneksel ağırlık ve uzunluk ölçü birimleri olan okka, dirhem, arşın, endaze ve kulacın yerini, metre, gram, litre gibi ölçü birimleri aldı. Bu sayede uzunluk, hacim ve ağırlık ölçümlerinde ülkenin çeşitli yerlerinde kullanmakta olan farklı farklı ölçüm birimleri ulusal birimlerle değiştirilmiş oldu. Yine de halkın yeni ölçüler sistemine alışabilmesi için kanunun yürürlüğe girişi 31 Aralık 1933’e kadar ertelendi.

27 Mayıs 1935’te ulusal bayram ve genel tatiller hakkında kanunla hafta sonu tatili cuma gününden, cumartesi günü öğleden sonra başlamak üzere pazar gününe alındı.

Bu arada, 9 Aralık 1926’da Darülelhan’da (konservatuar) Türk müziği eğitimine son verilmesi de geleneksel ile modernin değiştirilmesi kapsamında değerlendirilebilir. Bu yasakla geleneksel alaturka müziğin yerine alafranga müzik konmuş, “modernleşme” sanat alanına da yansımıştır. Bu ikilik yıllarca gündemde kalacak, Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Kasım 1934’te yaptığı TBMM açılış konuşmasının ardından, 2 Kasım 1934’te içişleri bakanı Şükrü (Kaya) Bey’in genelgesiyle alaturka müzik radyoda 8 ay süreyle tamamen yasaklanacaktır.

Eğitim alanındaki laikleşme, daha önce de belirtildiği gibi, 3 Mart 1924 tarihli “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile gerçekleştirilmiştir. Hatırlanacağı gibi, ülkede eğitim ve öğretim birliğini sağlamak amacıyla çıkartılan bu yasayla bütün okullar Maarif Vekâleti’ne bağlanmış; kısa bir süre sonra da bakanlık bütün medreseleri kapatmıştır.

Hukuk alanında da temelinde laikleşme olan bir dizi yasa çıkartılarak geniş kapsamlı bir reform gerçekleştirilmiştir. İlk olarak 8 Nisan 1924’te, önceleri Şeriye ve Evkaf Vekâleti’ne bağlı olarak çalışan ve din yasalarını uygulayan Şeriye mahkemeleri kaldırıldı ve bu tür davaları görme yetkisi Adliye Vekâleti’nin nizami mahkemelerine devredilmesiyle eğitimden sonra yargı organlarının da birliği sağlandı. Bu önemli adımı 1926’da Batılı ülkelerden çeviri ve uyarlama yoluyla alınan dört yeni kanun izledi. Bunlar, 17 Şubat 1926 tarihli Medeni Kanun, 1 Mart 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu, 22 Nisan 1926 tarihli Borçlar Kanunu ve 29 Mayıs 1926 tarihli Türk Ticaret Kanunu’dur. İsviçre’den alınan Medeni Kanunla kişiler, aile, miras ve eşya hukuku alanlarında geçerli olan dine dayalı hukuk kuralları, yerini laik ve çağdaş hukuk kurallarına terk etti. Yine İsviçre’den alınan Borçlar Kanunuyla bu alan da laikleştirildi. Ceza Kanunu İtalya’dan, Ticaret Kanunu ise Almanya ve İtalya’dan alındı. Bu kanunları 23 Mayıs 1928’de Türk Vatandaşlığı Kanunu, 4 Nisan 1929’da Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, 18 Nisan 1929’da İcra ve İflas Kanunu ve 13 Mayıs 1929’da Deniz Ticaret Kanunu izledi. Böylece üç yıl gibi kısa bir süre içinde hukuk sistemi kökünden değiştirilmiş oldu.

Askeri ve sivil bürokratlar, aydınlar, serbest meslek sahipleri, sanayiciler, büyük tüccarlar gibi eğitimli kesimlerce yoğun olarak desteklenen bütün bu reformlar özellikle kentsel kesimlerde büyük ölçüde etkili oldu. Kentlerde, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1931 programında “fırka, milletimizin birçok fedakârlıklarla yaptığı inkılâplardan doğan ve inkişaf eden prensiplere sadık kalmayı ve onları müdafaa etmeyi esas tutar” şeklinde tanımlanan inkılâpçılık ilkesine bağlı yeni bir cumhuriyet kuşağının yetişmesinde büyük rol oynadı. Ancak reformlar kentlerdeki esnaf, sanatkâr ve küçük tüccarlarla, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan kırsal nüfus üzerinde aynı yoğunlukta etkili olamadı. Bu durum tek parti yönetimi boyunca alttan alta, çok partili sisteme geçildikten sonra da açık olarak ortaya çıkan bir merkez–çevre çatışmasını Türkiye’nin siyasal yaşamının merkezine oturttu. 1930’da güdümlü olarak kurulmuş olsa da Serbest Cumhuriyet Fırkası’na verilmiş olan halk desteği bu çerçevede açıklanabilir. Ayrıca çok partili sisteme geçildikten sonra, 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin CHP’yi kolaylıkla alt edebilmiş olması yine bu çerçeve içinde değerlendirilebilir.

  1. Açıklama
  2. Yazışmalar
  3. Milli Devletin Doğuşu ve Millet Egemenliğine Geçiş
  4. Cumhuriyet Yönetimine Geçiş ve Cumhuriyetin Pekiştirilmesi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.