THKO Davasında Karar: 18 İdam

09 Ekim 1971

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) davasından 18 idam kararı çıktı. Haklarında idam kararı verilen THKO militanları şunlardı: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Semih Orcan, Atilla Keskin, Metin Yıldırımtürk, Ahmet Erdoğan, Recep Sakın, Mehmet Asal, Ercan Öztürk, Osman Arkış, Hacı Tonak, Cengiz Baltacı, Mustafa Yalçıner, Mehmet Nakiboğlu, Mustafa Çubuk, Metin Güngörmüş ve Mete Ertekin.

Onbeş sanık hakkındaki idam kararı bozulur ve değişik hapis cezalarına dönüştürülürken Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki karar onaylandı ve infazlar 06 Mayıs 1972’de gerçekleştirildi.

mersin’de 68 ve 78′lilerin ‘denizleri anma davası’ beraatla sonuçlandı

thko_dyi1

idamlarının 36. yılında deniz gezmiş, yusuf arslan ve hüseyin inan’ı anmak için mersin’de bir basın açıklaması gerçekleştiren mersin 78’liler derneği ve mersin 68’liler derneği yöneticileri için açılan dava beraatla sonuçlandı.
Okumaya devam et mersin’de 68 ve 78′lilerin ‘denizleri anma davası’ beraatla sonuçlandı

“Deniz, Hüseyin, Yusuf; bu isimleri birbirinden ayrı yazamam”

Erhan Üstündağ
Bugün Ankara’daki anmaya 10 bine yakın insan katıldı. Denizlerin yoldaşlarından Çelimli “Deniz 68’in gençlik lideriydi ama THKO’nun lideri Hüseyin’di. ODTÜ’deki sosyalist mücadelede Hüseyin ve Yusuf’un çok emeği var” dedi.
Okumaya devam et “Deniz, Hüseyin, Yusuf; bu isimleri birbirinden ayrı yazamam”

Deniz var

Raşit Kaya

Ağrı’daydık Diyadin’de… Çocuktuk… Kürtçe konuşuyor, Türkçe okuyor, insanca düşünüyor, çocukça aşık oluyorduk. Öğretmenlerimiz bizlere dünyanın yuvarlak olduğunu kavratmak için denizden kıyıya doğru bir gemi geldiğinde, önce direklerini, sonra bacasını, sonra teknesini görürüz diyordu. Biz dünyanın yuvarlak olduğunu böyle öğreniyorduk. Yüce dağlar ve bitimsiz bozkırlarla çevriliydi o küçük ve uzak yaşantılarımız, ama düşlerimizde deniz vardı; Ağrı’da deniz vardı.

Büyüyorduk; büyüdükçe aşklarımız, özlemlerimiz büyüyordu. Şiirler yazıyorduk yasak sevmeler üstüne; imgelerimizde deniz vardı.

Delikanlı çağlara geldiğimizde özgürlük, eşitlik, adalet özlemleriyle bezeniyordu şarkılarımız. Koltuklarımızda kitaplarımız, gökkuşağı bakışlarımızda deniz vardı.

MC hükümetleri iktidardaydı. Üniversiteler, sokaklar, kahvehaneler kan çanağı gibiydi. Süleyman Demirel vardı, Erbakan vardı, Ecevit vardı. Kaşla göz arasında civanlar, fidanlar öldürülüyordu. Yazarlar, hocalar öldürülüyordu. Vietnam’da, Angola’da, Polisaryo’da bağımsızlık savaşları veriliyordu. Emperyalizmin filoları, müfrezeleri halkların, emekçilerin üzerine pervasızca ve kıyasıya yürüyorlardı. Çığlık çığlığa bir onur savaşıydı yaşamak; deniz yasaktı ama deniz vardı…

Sehpaya çıktıklarında, onlar, Kahrolsun Emperyalizm, Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye, diye bağırıyorlardı. Habire kalem kırıyordu apoletli yargıçlar. Yusuf, Deniz, Hüseyin ibret olsun, dehşet olsun, bağımsızlık, eşitlik isteyenler kahrolsunlar diye darağacında asıldılar. Onlar asıldılar ama sehpada deniz vardı…

Sonra tekrar yasaklar, gözaltılar, sonra tekrar IMF, NATO, çeteler, sonra demokrasi dillerde pelesenk, sokakta kötürümdü. Ecevit vardı, Erbakan vardı, Demirel vardı, deniz bitmemişti, o da vardı.

Yine çığlık çığlığa özgürlük, çığlık çığlığa eşitlik, adalet sesleriyle işçiler, öğrenciler, aydınlar, yazarlar, sanatçılar o bahar vurgunu kavganın içindeydiler. Yine evler, otobüsler, kahvehaneler, sokaklar taranıyordu. 1 mayıslarda intercontinental’lerden yağmur gibi kurşunlar yağıyordu. Filistin yine Filistin’di, Latin yine Latin, Afrika yine Afrika. O güne kadar her neredeyse, o gün ülkenin bekası için Kenan Evren geldi. Yine sehpalar kuruldu, yine fidanlar devrildi, yine anneler ağladı. Dağların, bozkırların nehirlerin yürekkıran hüzünlere büküldü boyunları; ama deniz yine vardı.

Deniz vardı ama sular göklerin rahmine sığmamıştı. Liberal sermayenin amansız doymazlığı ve 12 Eylül’ün despotik ruhu kolkola girdi. Talan, yağma, demokrasi düşmanlığı, şövenizm yine baştaydı. İnternet gelmişti, uydu yayınları, cep telefonları, özel televizyonlar, ‘show’lar, ‘stand-up’lar… Parayı veren medyayı çalıyordu. Yasağa satılığa çıkarılmıştı, güzel yaşamakların güneşlerinde çoğalan ne varsa…

12 Eylül despotizmi tebdil’i kıyafet oldu ve gitmez oldu artık. Kan irin akıyordu Doğu ve Güneydoğu’da. Onbinlerce can gitti, onbinlerce can kayboldu, heder oldu. yıkım, kıyım, yürek acısı ve gözyaşı gölgeliyordu ertelenmiş sabahlarımızın beyazlarını. Sivas’ta 37 insan yakıldı; yazarlar, aydınlar, canlar; Madımak otelinde deniz vardı. Gazipaşa’da kim vurduya gitti insanlar. Musa Anter kardeşliğin ve barışın ürkek kanatlarında gözlerine gökyüzü ararken vuruldu. Musa Anter’in sol cebindeki kaleminde mürekkep yerine deniz vardı.

Polisler öldürüldü, askerler öldürüldü, dağlarda gençler öldürüldüler… Hapishanelerde, ölüm oruçlarında tutuklu gençler öldüler; koğuşlarda, mazgallarda, voltalarda, görüş günlerinin kör-kandil ıssızlığında deniz vardı.

Gazeteciler öldürülüyorlardı ve gazeteciler Kardak kayalıklarına bayrak dikiyorlardı. Baldırıçıplaklığın, aymazlığın ve silikonların sanatı yapılıyordu; anneler kayıplara ketum ağıtlar örerken… Görünmüyordu kiralık gözbebeklerine karanlık tanrılarının, ama deniz vardı.

Coca-Cola, Marlboro, dolar, borsa zamanıdır şimdi. Birilerinin düğmelere bastığı, kıran kırana krizlerin, hortumların ekmeğe, suya abandığı zamandır şimdi. Şimdi emperyalizmin, küreselleşmenin “ötekileri”, var olmaya çabalayanları tüketme, kimliksizleştirme zamanıdır. Barış, sevgi, iş, ekmek acılı bir suskudur aynaların kurşunî ışıltısında. ama deniz var.

Elele vermiş bütün koltuk havarileri, yaşamak karası küller içinde. F tipi yaşamakların zamanıdır şimdi. Prangalar vurulmuş ak köpüklü sulara, ama deniz var.

Biz dünyanın yuvarlak olduğunu denizlerden öğrendik. Dünya yuvarlaktır; dünya dönüyor ve deniz var, deniz var…!

Küçük İşaretler

Abuzer Mutlu

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın avukatı Halit Çelenk, Hüseyin İnan’ın idama götürülürken kendisine söylediği şu sözlerden çok etkilenmişti: “Halit abi, babama söyle şu anda benim ayağımda olan lastik ayakkabılar aslında benim değil. Bizi buraya apar topar getirdikleri için kendi ayakkabımı giyemedim, o telaşta bu lastik ayakkabıları ayağıma giydim.”
Okumaya devam et Küçük İşaretler

Nasıl can verdi?

Deniz Gezmiş’in avukatı Halit Çelenk ‘bir türlü unutamıyorum’ dediği o idam gecesini anlattı.
Bugün 87 yaşında olan, 5 yıldır kanser ve astım tedavisi gören, bir dönemin tanığı avukat Halit Çelenk, Ankara Bahçelievler”deki evinin kapılarını Akşam”a açtı. 68 kuşağının önderleri, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan”ın, 6 Mayıs 1972 sabahı Ankara Ulucanlar Cezaevi”nin avlusunda darağacına gidişlerine avukat Mükerrem Erdoğan”la birlikte tanıklık eden Çelenk, “İdam Gecesi Anıları” adlı kitabında dahi söz etmediği önemli bir olayı Akşam”a anlattı. Çelenk”in “bir türlü gözümün önünden gitmiyor” dediği saatler şöyle:
Okumaya devam et Nasıl can verdi?

İdama Giderken (6 Mayıs 1972)

İdamları izleyen iki avukattan biri olan Mükerrem Erdoğan o sabahı şöyle anlatıyor:

Deniz Gezmiş

Deniz bize döndü. “Cezaevinde bizi, yangından mal kaçırır gibi kaptılar, havalandırarak getirdiler. Ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler. Postallarımın bağlarını bağlasınlar; asıldığımda ayağımdan düşmelerini istemem.” dedi. Deniz gardiyanların yardımıyla masaya çıktı. Bir gardiyan ilmiği açtı, genişletti, başından geçirip taktı Deniz’in boğazına. İşte o an Deniz son sözlerini söyledi:

Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!
Yaşasın Marksizm-Leninizmin Yüce İdeolojisi!
Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği!
Yaşasın İşçiler, Köylüler!
Kahrolsun Emperyalizm!

Halit Çelenk’e göre ise Deniz Gezmiş’in son sözleri şöyledir:

Yaşasın Türkiye’nin Bağımsızlığı!
Yaşasın Marksizm’in, Leninizm’in yüce ilkeleri!
Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Bağımsızlık Mücadelesi!
Kahrolsun Emperyalizm!
Yaşasın İşçiler ve Köylüler!

Deniz Gezmiş’in son sözleriyle ilgili bu karışılıklığa avukatları Halit Çelenk’in kızı yazar Serpil Güvenç’ten aşağıdaki yazıyla bir açıklama geldi:

Son sözlerle bugüne taşınan…

12 Mart askeri cuntasının Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi ile diğer sağ parti milletvekillerinin desteğiyle gerçekleştireceği, Türkiye tarihinin büyük siyasal cinayetlerinden birisine çok yaklaştığımızı hissediyorduk… Ve 5 Mayıs gecesi kapımız çalındı. Gelenler babam Halit Çelenk’i infazların yapılacağı Ulucanlar Cezaevine götürmeye gelmişlerdi. Babam giyindi ve gitti… Upuzun gecenin sabahında avukat Mükerrem Erdoğan’la birlikte eve geldiğinde yüzünün renginin kül gibi olduğunu ve saçlarındaki kırların görünür bir biçimde artmış olduğunu anımsıyorum… Beni hemen daktilonun başına oturttu. Mükerrem Erdoğan’ı da yanına çağırdı. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam öncesi son sözlerini ezberlemişlerdi. Özellikle Deniz’in “yasalara aykırı” olduğu için idam tutanağına yazdırılmayan ve o metinde (…) olarak geçen sözleri önemliydi ve tarihin tanıklığına aktarılması gerekiyordu. Konuştular ve netleştirdiler. Onlar söyledi, ben yazdım…

Deniz’in son sözleri şunlardı:

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi!
Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!
Kahrolsun emperyalizm!
Yaşasın işçiler, köylüler!”

Son sözler TCK’nın 141/142. maddelerinin varlığı nedeniyle basın ya da herhangi bir yayın organında yer almadı ve dillendirilemedi. Ama o daktilo sayfası çoğaldı. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam sehpası altında haykırdıkları cümleler Türkiye’nin her yanına dalga dalga yayıldı.

Kaynak: Sol Portal, 6 Mayıs 2010

Yusuf Aslan

Deniz’in asılması sırasında Yusuf’u alıp oraya getirmişler. Bize dönerek “Duydum Deniz’in sesini.” dedi. Darağacı hazırlanmış, tazelenmişti. Yusuf masaya oradan da tabureye çıktı. Geçirdiler ilmiği boynuna. Yusuf da gür, yürekli bir sesle son sözlerini söyledi, taburenin üzerinde:

Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum! Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz! Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz!
Yaşasın Devrimciler!
Kahrolsun Faşizm!

Hüseyin İnan

Bu arada Hüseyin’i getirdiler. Bildiğimiz hüseyin’di. Her zamanki Hüseyin. Sigara içip içmeyeceğini sorduk. “İçmeyim.” dedi. Bize döndü. “Söyleyin babama.” dedi; ayağındaki lastik ayakkabıları gösterdi, “babam, yarın ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görüp, doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülmesin. Askeri Cezaevinde, ayakkabılarımızı giymemize bile fırsat vermediler. Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun.” dedi. Durdu.

“Sehpaya çık.” diye bağırdı savcı. Hüseyin savcıya döndü masanın üzerinde, “Sabırlı ol, çıkacağım.” dedi. Ve tabureye çıkmadan, masanın üzerinde, yürekli bir sesle bağıra bağıra son sözlerini söyledi:

Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım! Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım! Bundan sonra bu bayrağı Türkiye Halkına emanet ediyorum!
Yaşasın İşçiler, Köylüler ve Yaşasın Devrimciler.
Kahrolsun Faşizm!”